10 Ağustos 2015 Pazartesi

Börteçine Siber Tim!

Devrimin Çocukları [Belgesel]

Kızıl OrduFraksiyonu’ndan Ulrike Meinhof ve Japon Kızıl Ordusu’ndan Fusako Shigenobu’nun hayatlarını konu alan, Childrenof the Revolution 2010 yapımı belgesel film, İrlandalı yönetmen Shane O’Sullivan tarafından çekildi.

1968 yılı öğrenci devriminden ve Vietnam savaşından esinlenen Meinhof ve Shigenobu, kapitalist sistemi dünya devrimi yoluyla yok etmek için yola çıktılar. Filistinli militanlarla birlikte Ortadoğu’da eğitim aldılar ve Leyla Halid’le birlikte kendi zamanlarının önde gelen kadın devrimcileri oldular.

Yazar, Bettina Röhl ve gazeteci Mei Shigenobu’nun gözünden annelerini, çağdaş tarihin en etkili militanları olan Ulrike ve Fusako’nun hayatlarını keşfedebilirsiniz. Mei ve Bettina anneleri yeraltına çekildiğinde zor bir çocukluk dönemi yaşamışlar.

Shane O’Sullivan ikilinin aranan posterlerinin ardında ki kişiliklerini yansıtmaya çalışıyor filmde. Filmde kutsal sayılan aile düzenini yerle bir eden kadın gerillalar geleneksel annelik rolüne girmeyip, kendi yaşam yollarını kendileri çiziyorlar. Film ayrıca şehir gerillası pratiğinin de anlaşılması için iyi bir kaynak sunuyor.

Filmde Tokyo, Beyrut, Ürdün ve Almanya’da ki öğrenci protestolarından ve gerilla eğitim kamplarından kısa arşiv görüntülerine de yer veriliyor.

Filmin galası, 2010 yılı Kasım ayında Amsterdam Uluslararası Belgesel Film Festivali’nde yapıldı ve film sonrasında çeşitli uluslararası festivallere katıldı.

Krizlerin ve devrimlerin iç içe geçtiği Arap dünyasını süpüren kapitalizmden geriye bakıyoruz ve soruyoruz: onlar ne için mücadele ettiler ve biz bundan ne öğrendik?



Kaynak: isyandan.org

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Suruç’taki kitle katliamını lanetliyoruz!

AKP rejiminin lojistik ve siyasal destek verdiği IŞİD ve beraberindeki gerici güçler, Rojava devrimini savunmak ve Kobane’nin yeniden inşası için gençlik kampı düzenlemek üzere bir araya gelen gençlere bombalı saldırıda bulundu. Saldırı aramızdan 30’un üzerinde genç yoldaşımızı aldı ve onlarcası ağır yaralı.

Öncelikle Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) ve Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) üyesi genç mücadele arkadaşlarımızın ailelerine ve yoldaşlarına başsağlığı diliyor, acılarını ve öfkelerini paylaşıyoruz!

IŞİD ve beraberindeki tüm gerici güçlerle olan mücadelemizde hep birlikte olacağımızı bir kez daha haykırıyoruz.

Ortadoğu ve Suriye’de her türlü mezhep çatışmasını körükleyen, cihadçı çetelere TIR’larla silah taşıyan AKP rejimi, daha öncesinde olduğu gibi Rojava devrimini boğmaya çalışıyor; başta sosyalistler olmak üzere Rojava devrimi ile dayanışma içinde olan herkesi hedef almayı sürdürüyor.

“Kobane düştü düşecek” söylemiyle tarafını belli eden AKP iktidarı, Katar ve Suudi Arabistan ile birlikte Sünni İslam mezhepçiliğine destek olacak her türlü provokatör gelişmenin arkasındadır.

AKP iktidarı Ortadoğu halklarının demokratik ve laik bir arada yaşama iradesinin düşmandır.

Evet, bu iktidar Rojava’nın bölgeye taşıdığı umudun düşmanıdır. Evet, bu iktidar Kürt halkının kahramanca yürüttüğü demokrasi mücadelesinin karşısındadır. Evet, bu iktidar bölge halklarının kardeşliğine, emekçilere ve mazlumlara düşmandır. Evet, bu iktidar IŞİD’in ve her cinsten cihadçı sapık örgütün destekçisidir. Evet, AKP, ÖSO’nun, El Nusra’nın ve İŞİD’in gölgesidir!

AKP gericidir, leş sevicidir!

Yıkılmalıdır!

Bir kez daha AKP'nin koruyup, kolladığı faşist şeriatçı IŞİD çetelerinin gerçekleştirmiş olduğu kitle katliamını lanetliyoruz. Tüm emekçileri faşist şeriatçı katliamlara ve AKP faşist diktatörlüğüne karşı mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz.

SGDF üyelerine karşı gerçekleştirilen bombalı saldırıya karşı bütün devrimci ve ilerici güçler sokaklara çıkmalı, gerici güçlere karşı gereken cevabı vermelidir. Özelikle de emperyalistlere, sermaye düzenine ve destekledikleri dinci gerici güçlere karşı halkların kardeşliği mücadelesini yükseltilmelidir.

AKP’yi yıkalım, sosyalist Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu inşa edelim!
FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe

19 Haziran 2015 Cuma

Peki, şimdi ne olacak?

Aslında seçimin sonucunu öğrendiğimizden beri hepimiz aynı soruyu sormaktayız. Malumunuz üzere bu seçimlerde halk şımarık iktidarın tahtından indirilmesini uygun buldu ve sandıktan koalisyon çıktı. Lakin Türkiye siyasetinde alışılagelmemiş bir durum ile de karşı karşıya kaldık. Tabanda birbirine tamamen zıt iki parti olan HDP ve MHP de mecliste yerini aldı ve aynı zamanda oluşabilecek herhangi bir koalisyon da söz sahibi olabilecekler. Peki nasıl? Aslında HDP tarafı MHP'ye nazaran biraz ılımlı olsa da MHP asla HDP'nin yer alacağı bir masaya oturmaya yanaşmıyor. CHP tarafı ise AKP'ye tamamen kapıları kapatıp diğer 3 parti ile %60'lık bir blok oluşturmaya çalışıyor. Lakin bunun olmayacağı da açıkça ortaya çıkmakta.

Hükümetin kurulma süreci
Anayasa uyarınca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, Meclis'te en fazla sandalyeye sahip parti olan AKP'nin Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'na 63. Hükümeti kurma yetkisi vermesinin ardından, yeni hükümetin 45 gün içinde kurması gerekiyor. Davutoğlu, partisinin seçimlerde 258 milletvekiline ulaşamaması nedeniyle, yeni hükümeti kurmak için diğer üç siyasi parti ile görüşmeler yapacak. Davutoğlu, hükümeti kuramazsa Cumhurbaşkanı yeni görevlendirme yapabilecek.

Bakanlar Kurulu'nun güvenoyu alamaması veya güvensizlik oyu ile düşürülmesi hallerinde 45 gün içinde, yeni Bakanlar Kurulu kurulamadığı ya da kurulduğu halde güvenoyu alamadığı takdirde, Cumhurbaşkanı TBMM Başkanı'na danışarak seçimlerin yenilenmesine karar verebilecek.

Anayasa'ya göre seçimlerin yenilenmesine karar verildiğinde Bakanlar Kurulu çekilecek ve Cumhurbaşkanı, geçici Bakanlar Kurulu'nu kurmak üzere bir Başbakan atayacak. Geçici Bakanlar Kurulu'na, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanlarının, TBMM'deki veya Meclis dışındaki bağımsızlardan olmak üzere, siyasi parti gruplarından oranlarına göre alınması öngörülüyor. Siyasi parti gruplarından alınacak üye sayısını TBMM Başkanı tespit ederek Başbakan’a bildirecek. Teklif edilen bakanlığı kabul etmeyen veya sonradan çekilen partililer yerine, TBMM içinden veya dışından bağımsızlar atanacak. Geçici Bakanlar Kurulu, yenilenme kararının Resmi Gazete’de ilanından itibaren 5 gün içinde kurulacak. Geçici Bakanlar Kurulu için güvenoyu aranmayacak. Geçici Bakanlar Kurulu, seçim süresince ve yeni Meclis toplanıncaya kadar görev yapacak.

Cumhurbaşkanı tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilen milletvekilinin, 45 gün içinde yeni oluşturacağı kabine üyelerini Cumhurbaşkanı'na sunmasının ardından belirlenecek bir günde TBMM Genel Kurulu'nda, oluşturulan hükümet için güvenoyu aranacak. Güven oylaması açık oyla yapılıyor. Başkanlık; 276 milletvekili güvensizlik oyu kullandığı takdirde Bakanlar Kurulu'na güvensizlik oyu verildiğini, aksi takdirde Bakanlar Kurulu'nun güvenoyu aldığını bildiriyor.

Bakanlar Kurulu'nun programı, Bakanlar Kurulu listesinin Cumhurbaşkanı'nca onaylandığı günden itibaren en geç bir hafta içinde görüşülecek. Programın okunmasından iki tam gün geçtikten sonra Bakanlar Kurulu programı görüşülecek, görüşmelerin bitiminden bir tam gün geçtikten sonra güven oylaması yapılacak.

Türkiye'nin koalisyon geçmişi
Şimdi bizler Türkiye'nin koalisyon geçmişine bir göz atıp önceki siyasi partilerin nasıl ortaklık yaptığını gözden geçirelim.

İlk koalisyon hükümetini, 20 Kasım 1961 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Adalet Partisi (AP) milletvekilleri oluşturdu. Bu koalisyonun ömrü yaklaşık 7 ay sürdü.

İkinci koalisyon hükümeti ise 25 Haziran 1962'de, CHP, Yeni Türkiye Partisi (YTP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKPM) ve bağımsız milletvekilleri arasında kuruldu. Bu hükümet, 25 Aralık 1963 yılına kadar görevde kaldı.

Bir sonraki koalisyon hükümeti, 25 Aralık 1963'te CHP milletvekilleri ile bağımsız milletvekillerinin katılımıyla oluşturuldu. Hükümet yaklaşık 14 ay görev yaptı.

Daha sonra 20 Şubat 1965 tarihinde AP-YTP-CKMP-MP koalisyonu kuruldu. Koalisyon 8 ay görevde kaldı.

Türkiye'deki diğer bir koalisyon hükümeti de 1974 yılında CHP ile Milli Selamet Partisi (MSP) arasında kuruldu ve yaklaşık 2 yıl görevde kaldı.

Adalet Partisi (AP), Milli Selamet Partisi (MSP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) ise 1975 yılında koalisyon hükümeti kurdu. Hükümetin ömrü 27 ay sürdü.

Diğer bir koalisyon, 21 Temmuz 1977 yılında AP, MSP ve MHP milletvekillerinden oluştu. Hükümet, 5 Ocak 1978 tarihine kadar, 6 ay görev yaptı.

CHP'nin 1978'de bağımsız milletvekilleriyle oluşturduğu hükümetin görev süresi yaklaşık 2 yıl sürdü.

Bir başka koalisyon hükümeti de 20 Kasım 1991 tarihinde, DYP ile SHP arasında kuruldu. Hükümet, 16 Mayıs 1993 tarihine kadar, 18 ay görevde kaldı.

DYP ve SHP, 1993 yılında yeniden koalisyon hükümeti oluşturdu. Hükümet bu kez 28 ay ülkeyi yönetti

DYP, 1995 yılında ise CHP ile koalisyon hükümeti kurdu. Hükümetin ömrü 4 ay sürdü.

Anavatan Partisi (ANAP) ile DYP'nin 1996 yılında kurduğu koalisyon hükümetinin görev süresi 3 aydı.

Ardından Refah Partisi ile DYP arasında koalisyon kuruldu. Bu hükümet de 1 yıl görevde kaldı.

Ülkede 30 Haziran 1997 tarihinde kurulan koalisyon hükümeti ise ANAP-DSP-Demokrat Türkiye Partisi (DTP) milletvekillerinden oluştu. Bu hükümetin ömrü de yaklaşık 18 ay oldu.

DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti ise 28 Mayıs 1999 tarihinde kuruldu, 18 Kasım 2002 yılına kadar, 3,5 yıl görevde kaldı.

Necmettin Erbakan'ın başındaki RP-DYP hükümeti, 28 Şubat sürecinde, iki partinin yaptığı koalisyon protokolü çerçevesinde görevi, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'e devretmek üzere istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e verdi. Ancak Demirel, hükümeti kurmak için Çiller yerine ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ı görevlendirdi.

Türkiye çok partili hayata geçtiği günden bu yana, en kısası 2 ay en uzunu ise 3,5 yıl süren koalisyon hükümetleri deneyimi yaşadı.

Bu deneyimlerden yola çıkarak halkımızın da dile getirdiği koalisyon hükumetlerinin kısa Süreli olmasının çok büyük bir dezavantaj olması.

Lakin gerek CHP'nin vaadi olan 17-25 Aralık yolsuzluk yargılamalarının yapılması ve diğer partilerde de olan asgari ücret vaatlerinin halkın beklentisi olduğu da çok açık. Yani halk bu 4 partiden de sadece emeklerinin karşılığının yükselmesini ve diktatörlüğün çöpe atılmasını istiyor. İleriki günlerde bu 4 parti arasında paslaşmalar olur mu bilinmez ama halkın beklentisi ve umudu gittikçe artıyor. Yani Türkiye'deki siyasi yapılanma tamamen bir restorasyondan geçiyor. Halk kalıplaşmış milliyetçilik söylemlerinden ve siyasal İslam'ın mağduriyet edebiyatından ziyade bir mozaik ile kutuplaşmadan çıkıp kardeşliği temin etmek istiyor. Aslında 13 yıllık diktatörlüğün yıkılması AKP'nin şımarık Politikaları ve yeni Osmanlı düşüncesi sayesinde meydana geldi. Ve aynı zamanda Suriye politikalarında da AKP'nin ikiyüzlü bir savaş ortağı haline gelmesi bu halkı çileden çıkaran bir hal aldı. Tabii ki Haziran Direnişi de Türkiye'deki dengeleri tamamen değiştirip AKP'nin iktidar pahasına ne kadar halka düşman olduğunu gözler önüne serdi.

Devrimcilerin bu süreçteki tutumu nasıl olmalı?
Aslında sürecin bize verdiği anahtarlar çok açık. Bu sistemin köhneleştiğini ve yıkılmaya yüz tutan bir hale geldiğini bizler açıkça görmekteyiz. Koalisyonlar ve iktidarlar ne kadar ılımlı olursa olsun hem Kürt ve Türk halkları arasındaki kalıcı barışı hem de işçilerin tutsaklığını asla sosyalist düzen dışında hiç bir oluşum açıklığa kavuşturamaz. Bu nedenle zaten bizler bir sosyalist devrimin sandıkla veya seçimle gelmediğini zaten biliyoruz. Kendi içimizde örgütlenme sorunumuz olsa da aslında istediğimiz tek şey eşit bir ülkeyi inşa etmektir. Bu yüzden gereksiz ve yersiz çatışmaları bir yana bırakarak bizler faşizme ve oligarşiye karşı mücadelemizi sürdürmeliyiz. İşçilerin ve köylülerin tek umudu bu işbirlikçi hükümetler ve kapitalizmin dayattığı yaşam şartları olmasın diye daha fazla çalışmalı, konuşmalı ve öğrenmeliyiz. Öncü güç olarak biz sosyalist devrimciler halkın özlem duyduğu bağımsız bir Anadolu gayesiyle hareket etmeliyiz. Bizleri kurtaracak olan yalnızca devrime olan inancımızı kaybetmememiz ve bu süreci daha çok örgütlenerek değerlendirmemizdir. Ancak bu şekilde şimdi ne olacak sorusuna rahatlıkla cevap verebiliriz.

Okan Marmara

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion - RAF)

Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion - RAF), Baader - Meinhof Grubu fakat Alman burjuva medyası Alman basınında ‘Çetesi olarak lanse edilen’ radikal Marksist – Leninist sol görüşlü bir örgüttür. 1967 yılında Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve Ulrike Meinhof tarafından kurulan Marksist örgüt, 1968 yılında Frankfurt’ta iki süper marketi yakma eylemi ile adını duyurmuştur. Önce Berlin’de, daha sonra tüm Federal Almanya’da devlete ve özel sektöre ait binalara yangın bombaları atmışlar ve bombalı saldırılarda bulunmuşlardır.

1968 yılındaki eylemden dolayı yakalanan Andreas Baader 4 yıl ceza giymiş, Yargıtay kararı gelmediğinden 14 ay sonra serbest bırakılmış, tekrar 1970’de yakalanmıştır. Aynı yıl Mayıs ayında Ulrike Meinhof’un yardımı ile cezaevinden kaçan Baader, bir süre Filistin gerilla kamplarında arkadaşları ile eğitim görmüş ve daha sonra Almanya’ya dönerek devrimci şiddet eylemlerine başlamıştır.

1976 yılında “Şehir Gerillasının Kuruluşu” adlı bir açıklama yaparak kendilerini önce grup olarak tanıtan örgüt, proleter enternasyonalizmin emperyalizme karşı savaşını verebileceğine inanmakta ve uluslararası kurtuluş savaşlarının büyük kent gerillası ile gerçekleşeceğini savunmaktadır.

RAF, bombalama, suikast, adam kaçırma, soygun eylemleriyle adanı duyurmuştur. Geçmiş dönemde ABD ve NATO üslerini de hedef alan örgüt, Körfez Savaşı sırasında Bonn’daki ABD elçiliğine karşı eylem düzenlemiş, ancak herhangi bir kayıp olmamıştır.

II. Emperyalist Dünya Savaşı sonrasında Batı Almanya’nın en etkin ve bilinen örgütüydü ve kendini şehir gerillası olarak tanımlıyordu. RAF 1970'lerden 1998'e kadar faaliyetteydi ve özellikle 1977 yılında Alman Sonbaharı olarak bilinen ulusal krize yol açan eylem dâhil pek çok kanunen ağır suç sayılan eylem yaptı. Buna karşılık Batı Alman hükümeti, RAF'ı “Bir terörist örgüt olarak tanımlamıştı”. J2M ve SHK gibi diğer Alman militan gruplarıyla bağlantı içindeydi ve seksenli yıllarda İtalyan solcu grubu Kızıl Tugaylar, Belçikalı solcu grup Savaşan Komünist Hücreler, Filistinli solcu grup Filistin Kurtuluş Örgütü, Fransız solcu grup Action Directe ve İrlandalı örgütler PİRA ile de bağlantılar kurdular.

Hapishane dönemi ve Stammheim davası
RAF üyeleri teker teker tecrit hücrelerine kapatıldı ve yalnızca akrabalarının iki haftada bir ziyaret etmesine izin verildi. Ensslin her üyeye verilen takma adla işleyen bir “Bilgi sistemi” geliştirince, dört mahkûm tekrar iletişime geçti ve savunma avukatları sayesinde mektuplaştı.

Tecrit edilmeye karşı pek çok açlık grevi başlattılar ama yemek yemeye zorlandılar. Holger Meins 9 Kasım 1974'te öldü. Protestolar nedeniyle mahkûmların durumları biraz iyileştirildi.

İkinci kuşak RAF'çılar bu sırada ortaya çıktı, bu hücreler hapishanedekilerden bağımsız sempatizanlardı. Bu durum 27 Şubat 1975'te, Hıristiyan Demokratik Birliği'nin Berlin başkan adayı Peter Lorenz 2 Haziran Hareketi tarafından kaçırıldığında iyice belirginleşti. Lorenz'i kaçıranlar tutuklu arkadaşlarının bırakılmasını istediler. Hiçbiri cinayetle yargılanmadığı için serbest bırakıldılar, dolayısıyla Lorenz de serbest kaldı. Bu olay RAF'ın ikinci kuşağına cesaret verdi ve 24 Nisan 1975'te Stokholm'deki Alman büyükelçiliği RAF üyelerince basıldı; Başbakan Helmut Schmidt'in ileri sürülen istekleri yerine getirmemesi nedeniyle iki rehine öldürüldü. Rehin alanlardan ikisi RAF militanları tarafından yerleştirilen bombaların patlamasıyla ertesi gece öldü.

21 Mayıs 1975'te Baader, Ensslin, Meinhof ve Raspe'nin yargılanmasına başlandı. Bu, belki de o güne kadar yapılmış en gergin ve çekişmeli Alman ağır ceza davası oldu. Bundestag (Alman Parlamentosu) önceden ceza muhakemesi kanununu değiştirmişti, öyle ki tutuklu RAF'çılar ile ikinci kuşak arasında bağlantı kurmakla suçlanan savunma avukatlarının çoğu dava sürecinin dışında bırakılmıştı.

9 Mayıs 1976'da Ulrike Meinhof hücresinde hapishane havlularından yapılmış bir halatla asılmış halde (katledilmiş olarak) ölü bulundu. Yapılan soruşturmada, başka iddiaların aksine kendini astığı sonucuna varıldı. Diğer teoriler ise gruptan dışlandığı için intihar ettiği yönündeydi. Bir diğer teori de Alman devleti tarafından öldürüldüğüdür. Fakat RAF üyelerinden biri olan Irmgard Möller 22 yıllık tecrit cezasından sonra yaptığı bir söyleşi de şunları demiştir:

"Ulrike Almanya'da çok tanınan bir insandı. Bir savcı şöyle bir itirafta bulunmuştu: "Ulrike'yi çıldırtmalıyız ki herkes bu örgütte deliler olduğuna inansın." Onun beyni üzerinde araştırmalar yapmayı bile denediler. Deli olduğunu ispatlamak için tabii. Daha önce de, Ulrike özgür olduğu sırada, illegalite koşullarındayken bir gazetede Ulrike'nin intihar ettiği haberi çıkmıştı. 1972 başlarındaydı bu olay. İntihar nedeni olarak da Ulrike'nin arkadaşlarıyla anlaşmazlığa düşmesi verilmişti. Ama o sırada Ulrike benim yanımdaydı ve haberi beraber okumuştuk. Bu haberi çok tehlikeli bulmuştuk. Cezaevinde Ulrike ölü bulunduğunda da aynı haber gazetede çıktı. Haberde Andreas ve Gudrun'la ayrılığa düştüğü için intihar ettiği yazılıydı. Bu haber tüm gazetelerde ve ölü bulunmasının hemen ardından çıktı. Uluslararası bir araştırma komisyonu incelemeler yaptı. Kendisini astığı iddia edilen havlu ile yapılan denemelerde, bunun bir insanı taşıyamayacağı ve hemen koptuğu belirlendi. Yani Ulrike'nin kendini o havluyla asabilmesi mümkün değildi. Doktorların araştırmaları sonucunda Ulrike'nin boynunun asılmadan önce kırılmış olduğu ortaya çıktı. Davalar o dönem yeni başlamıştı ve deliller toplanıyordu. Ulrike'nin kendisini öldürmesi için hiçbir neden yoktu."

RAF'ın eylemleri dava sırasında da devam etti; 7 Nisan 1977'de Federal Savcı Siegried Buback, şoförü ve koruması kırmızı ışıkta beklerken iki RAF üyesi tarafından öldürüldü.

28 Nisan 1977'de davanın 192. gününde, kalan üç sanık, birçok cinayet, cinayete teşebbüs ve terörist örgüt oluşturmak suçundan ömür boyu hapse mahkûm edildi.

1977 “Alman” Sonbaharı
30 Haziran 1977'de, Dresdner Bank müdürü Jürgen Ponto, başarısız kaçırma girişiminin ardından, Oberurse'deki evinin önünde vurularak öldürüldü. Kaçırma olayına karışan RAF'çılar Brigitte Mohnhaupt, Christian Klar ve Ponto'nun vaftiz kızı Susanne Albrecht'ti.

Mahkûmiyet kararını izleyen günlerde eski SS subayı ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin eski üyesi olan ve Alman İşveren Cemiyeti'nin başkanı ve Batı Almanya'nın en güçlü sanayicilerinden olan Hanns Martin Schleyer kaçırıldı. 5 Eylül 1977'de şoförü sokağın ortasında karşısına çıkan bebek arabası yüzünden durmak zorunda kaldı. Arkalarındaki polis eskortu, zamanında duramadığı için Schleyer'in arabasına arkadan çarptı. Maskeli beş eylemci, üç polisi ve şoförü öldürdü ve Schleyer'i rehin aldı.

Daha sonra federal hükümete, Staamheim'dakiler dahil on bir militanın salıverilmesini talep eden bir mektup gönderildi. Bonn şehrinde, Helmut Schmidt'in başkanlığında bir kriz komitesi oluşturuldu. Komite anlaşma yapmak yerine Schleyer'in yerini tespit etmesi için polise zaman kazandırmak amacıyla oyalama taktiğine başvurdu. Aynı zamanda, hapishanedekilere iletişim yasağı konularak yalnızca hükümet memurlarının ve hapishane papazlarının ziyaretine izin verildi.

Almanya Federal Polis Bürosu zamanının en büyük insan avını başlattı ve devlet krizi bir aydan fazla sürdü. Kriz 13 Ekim 1977'de Palma de Mallorca'dan Frankfurt'a giden Lufthansa uçağı kaçırılınca doruğa ulaştı. Dört Arap'tan oluşan grup uçağın kontrolünü ele geçirdi. Sonradan Züheyir Yusuf Akaçe olduğu anlaşılan önderleri kendisini uçaktakilere Kaptan Mahmut olarak tanıttı. Uçak yakıt almak için Roma'ya indiğinde Akaçe Schleyer'i kaçıranlar gibi kimi taleplerde bulundu: Türkiye'de tutulan Filistinlilerin serbest bırakılması ve kendilerine 15 milyon dolar ödenmesini talep ediyordu.

Bonn kriz bürosu taleplere karşılık vermemeye karar verdi ve uçak Larnaka üzerinden önce Dubai'ye ardından Aden'e uçtu. 16 Ekim'de kaptan pilot Jürgen Schumann, işbirliğine yanaşmadığı gerekçesiyle bir devrim mahkemesinde yargılanarak öldürüldü. Uçak 2. kaptan pilot Jürgen Vietor tarafından tekrar havalandı ve Somali - Mogadişu'ya uçtu.

Federal yüksek mahkemesinin başında olan ve Bonn'dan gizlice ayrılan Hans-Jürgen Wischnewski tarafından yürütülen riskli bir operasyon hazırlandı. 18 Ekim'de Avrupa saatiyle gece yarısını beş geçe uçak Alman federal polisinin elit timi olan GSG 9 güçlerinin sekiz dakikalık baskınına uğradı. Dört uçak korsanı vuruldu, üçü olay yerinde öldü. Yolculardan ciddi şekilde yaralanan olmadı ve Wischnewski Schmidt'e ve Bonn'daki kriz ekibine telefonla operasyonun başarıyla tamamlandığını bildirdi.

Yarım saat sonra, Alman radyosu Stammheim'daki tutukluların da dinlediği kurtarma operasyonu haberlerini verdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde Baader başının arkasından vurulmuş, Ensslin de asılmış olarak hücrelerinde bulundu; Raspe ertesi gün öldü. Yaralanan Irmgard Möller hayatta kaldı ve 1994 yılında salıverildi. Ve yine yaptığı bir söyleşide şunları demiştir:

"Ulrike ölü bulunduğunda tarih Mayıs 1976'ydı. Eylül 1977'de ben de Stammheim'daydım. Daha önce Hamburg'da kalmış, 1977 başında Stammheim'a getirilmiştim. Çünkü davam başlayacaktı. Açlık grevimiz sayesinde gruplar halinde kalma hakkını elde etmiştik. Ben de bu gruba kondum. O sırada Ulrike ölmüştü. Daha sonra grup sayısının sekize çıkması için yeni bir açlık grevine başladık. Bu olmadı, ama her gün birbirimizle görüşebilme hakkını kazandık. 2 Eylül 1977 günü RAF, İşverenler Sendikası Schleyer'i kaçırdı. Çok ünlü ve nefret edilen biriydi. II. Dünya Savaşı'nda Çekoslovakya'yı işgal eden kuvvetlerin içinde komutan Heidrich'in asistanıydı. Eski bir Nazi'ydi yani. Almanya'da yürütülen mücadele sırasında da sendikalara karşı tavrıyla işçilerin haklarının ellerinden alınması için çalışmıştı. RAF onu 11 tutsakla değiş tokuş yapmak amacıyla kaçırmıştı. Bu olay üzerine, bir arada kalırken hepimiz ayrı ayrı hücrelere konduk ve görüşmemiz yasaklandı. Öncesinde ortak eşyalarımız, yemeğimiz ve kitaplarımız vardı, her şeyimiz ortaktı. Bu haklar elimizden alındı ve hücreyle ilgili bir yasa çıktı. Dışarıyla da ilişkimiz kesilecekti, yani ne avukat ne gazete olacaktı. Hepimiz 7. kattaydık, ama ne birbirimizle ne dışarısıyla ilişkimiz vardı. Ingrid Schubert de 7. kata kondu ve dört kişi olduk. RAF'la görüşmeler haftalarca sürdü. Alman hükümeti sürekli olarak Schleyer'in yaşadığına dair deliller istiyordu. RAF her seferinde buna cevap verdi ve Schleyer'in ölmediğini gösterdi. Haftalarca hiçbir şey olmadı. Alman hükümeti ve polisi bu süre içinde komandoları bulmaya ve Schleyer'i kurtarmaya çalışıyordu. Bu sürece bir son vermek için Filistinli bir grup Lufthansa uçağını kaçırdı. Yani elimizde baskı aracı olarak Schleyer ve Lufthansa uçağı vardı. Uçak bazı havaalanlarına uğradıktan sonra Somali'ye indi. Somali Başkanı Etiyopya'yla savaş halinde olduğu için Alman hükümetine kendini sattı. Alman özel timleri uçağa girdi, yolcuları dışarı çıkardı ve Filistinli grubun üyelerini öldürdü. Aynı gece Stammheim'a girerek Gudrun, Andreas ve Jan'ı öldürdüler. Ben de ağır yaralandım. Göğsüme birçok bıçak darbesi almıştım. Bilincimi kaybetmiştim ve günler sonra hastanede kendime geldim. Diğerlerinin öldüğünü orada öğrendim. Ağır yaralanmıştım, zor nefes alıyordum. Ölmememin nedeni de bıçağın kaburgalarıma takılmış olmasıydı. Bıçak biraz daha derine gitseydi ben de ölecektim. Gazetelerde hemen ertesi günü tutukluların intihar ettiği haberi çıktı. Neden olarak da morallerinin bozulmuş olması gösterildi. Bugün bile söyledikleri bu. "İntihar ettiler, çünkü hiçbiri mantıklı ve normal değildi," dediler. Tabii bu doğru değildi."

Resmi soruşturmalar bunun planlanmış bir intihar dizisi olduğunu açıkladı ama iddiayı kabul etmeyen teoriler de öne sürüldü. Örneğin Baader'in özellikle birinci kuşak RAF üyeleri için yapılmış yüksek güvenlikli bir hapishaneye silah sokmayı nasıl başardığı tartışıldı. Solak olan Baader kayıtlara göre kendini sağ eliyle vurmuştu ancak ense kökünden giren kurşun alnını delerek dışarı çıkmıştı ki silahı böyle tutarak kendini vurmanın görece zor bir hareket olduğu iddia edilmektedir. Üstelik bazı kaynaklara göre Baader'in hücresinde ikinci bir kurşun deliği daha bulunması olayı şüpheli hale getiren etkenlerden biridir. Ayrıca kalbinin üzerinde dört bıçak yarasıyla bulunan Möller'in kendine bunu yapması imkânsız değilse bile çok zordu. Stammheim'dan sağ olarak kurtulan tek mahkûm olan Möller, hapisanede gerçekleşenlerin bir intihar değil, suikast olduğunu iddia etti.

Resmi olmayan bazı araştırmalar, toplu intiharı açıklamasını reddeder, mahkûmların öldürüldüğünü savunur. Stammheim Modeli yüksek güvenlikli hapishanelerde ziyaret alanına girmeden evvel tüm avukatların ceplerini boşaltmaları ve ceketlerini doğrulama için görevliye vermeleri gerekmekteydi. Elle ve metal detektörüyle aranıyorlardı. Mahkûmlar ziyaretten önce ve sonra çırılçıplak soyuluyor kontrolden sonra da kendilerine yeni bir kıyafet veriliyordu. Dahası, hücresinde asılı bulunan Ulrike Meinhof'un cesedi üzerinde İngiliz doktorların yaptığı inceleme, onun öldürüldükten sonra asıldığını söylüyordu. Yapılan otopside Meinhof'un cinsel organında sperm bulunduğu rapor edilmişti.

Buna karşılık diğer bağımsız araştırmalar tutuklu avukatlarının yüksek güvenliğe rağmen içeriye silah ve ekipman sokabildiklerini, bunların hücrelerde kolayca saklanabildiğini ve mahkûmların toplu halde intiharının en olası açıklama olduğunu belirtmiştir.

2002 yılında cesedi ailesine teslim edilirken, Meinhof'un kafatasından beyninin alındığı ortaya çıktı. Bunun ortaya çıkmasının ardından beyin ailesine geri verildi.

Hücresinde ölü bulunanlardan biri olan Gudrun Ensslin avukatına şöyle yazmıştı: “Eğer benden geriye hiç mektup kalmadıysa ve ölü bulunduysam; suikaste uğramışımdır.”

19 Ekim 1977'de Schleyer'i kaçıranlar, rehinenin idam edildiğini açıkladılar. 1977 sonbaharındaki olaylar II. Dünya Savaşından bu yana Almanya'nın yaşadığı en büyük illegal, politik vakalardı ve bu nedenle Alman Sonbaharı (Der Deutsche Herbst) olarak adlandırıldı. Heinrich Breloer'in 1997 yılında yayımlanan Ölüm Oyunu adlı iki bölümlük belgeseli Alman Sonbaharını anlatır.

1980'ler ve 1990'larda RAF
Sovyetler Birliği'nin çöküşü sol kanada büyük darbe vurdu ama 1990'larda yapılan saldırıları hâlâ "RAF" üstleniyordu. Bu saldırılar arasında Ernst Zimmermann adlı bir sanayici; üç kişinin öldüğü Kaiserslautern civarındaki Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri'nin Ramstein Hava Üssü'ne yapılan bombalı saldırı; Siemens şirketinin idarecisi Karl-Heinz Beckurts'ün otomobilinin bombalanması ve Almanya dışişleri bakanlığında önemli bir memur olan Gerald von Braunmühl'ün vurulması vardı.

Hükümetin RAF'ı suçladığı pek çok saldırı oldu ama RAF'ın bu saldırılardaki sorumluluğu kanıtlanamadı. 30 Kasım 1989'da Deutsche Bank'ın müdürü Alfred Herrhausen karmaşık bir bombayla öldürüldü. 1 Nisan 1991'de, Doğu Alman devlet ekonomisinin özelleştirilmesinden sorumlu Treuhand hükümetinin başkanı Detlev Karsten Rohwedder vurularak öldürüldü.

1990 yılında Almanya'nın birleşmesinin ardından RAF'ın, Doğu Almanya'nın güvenlik ve istihbarat örgütü Stasi'den mali ve lojistik destek aldığı ortaya çıkarıldı. Bu destekler arasında pek çok RAF üyesine sahte kimlik verilmesi de vardı.

RAF'a karşı son büyük eylem 27 Haziran 1993'te gerçekleşti. Klaus Steinmetz adlı gizli servis ajanı RAF'ın içine sızdı. Sonuç olarak Bad Kleinen'de Birgit Hogefeld ve Wolfgang Grams adlı iki RAF üyesi tutuklandı. Grams ve bir polis, operasyon sırasında öldü. Resmî soruşturma Grams'ın intihar ettiğini söylerken, diğerleri Grams'ın ölümünün polisin ölümünün intikamı olduğunu söyledi.

1992 yılında Alman hükümeti RAF'ın asıl faaliyet alanının artık eski RAF üyelerinin yakalanması olduğunu ortaya çıkardı. Örgütü zayıflatmak için, eğer RAF saldırılarını durdurursa kimi tutukluların serbest bırakılacağını söyledi. RAF "ilerlemeyi durdurma" kararı aldığını ve hedeflere yapılan saldırılara son vereceğini duyurdu. Son saldırı, görevdeki polislerin etkisiz hale getirilip bombaların yerleştirilmesiyle Weiterstadt'ta yeni yapılan bir hapishaneye gerçekleştirildi. Kimse yaralanmadı ama yaklaşık 50 milyon avronun üzerinde hasar gerçekleşti.

20 Nisan 1998'de Reuters haber ajansına Almanca yazılmış sekiz sayfalık bir mektup gönderildi. RAF'ın logosuyla imzalanmıştı ve grubun dağıldığını ilan ediyordu:

“Vor fast 28 Jahren, am 14. Mai 1970, entstand in einer Befreiungsaktion die RAF. Heute beenden wir dieses Projekt. Die Stadtguerilla in Form der RAF ist nun Geschichte.” ('Yaklaşık 28 yıl önce 14 Mayıs 1970'te RAF bir kurtuluş hareketi başlatmıştı. Bugün bu tasarıyı sona erdiriyoruz. RAF'ın şehir gerillası hareketi artık tarih oldu.')

Avusturalyalı / İngiliz oyun yazarı Van Badham'ın oyunu Kara Eller / Ölü Bölge (Black Hands / Dead Section) kilit önemdeki RAF üyelerinin eylemlerini ve yaşamlarını anlatan bir kurgudur. Qeensland premier'nin 2005 edebiyat ödülünü kazanmıştır. 1997 Nobel ödülü sahibi İtalyan oyun yazarı Dario Fo'nun Yarın Olacak ve Ben Ulrike, Bağırıyorum adlı tek kişilik kısa oyunları da sırasıyla RAF üyeleri Möller ve Meinhof'un Stammheim'daki hücrelerinde öldürüldüklerini anlatır:

“Şimdiden cesedimi kaçırıp saklamanızı, avukatlarımı engellemenizi görür gibiyim... Hayır, Ulrike Meinhof'u göremezsiniz. Evet, kendini astı. Hayır, otopsiyi izleyemezsiniz. Hiç kimse izleyemez. Sadece hükümetimizin bilirkişisi, o da zaten kararını verdi. Meinhof kendini astı. Ama boynunda asılma izi yok. Boynunda hiçbir morarma lekesi yok. Buna karşılık tüm vücudu çürük içinde... Öteye gidin, dönün, bakmayın! Fotoğraf çekmek yasaktır, bilirkişi tutanağından bir şey sormak yasaktır. Cesedimi incelemek yasaktır. YASAK. Düşünmek yasak, tahmin etmek, konuşmak, yazmak yasak, hepsi yasak! Evet hepsi yasak! Ama kendi aptallığınıza, her katile özgü bu klasik aptallığınıza gülmemizi asla yasaklayamazsınız.” (Dario Fo, Ben Ulrike, Bağırıyorum)

İsmin kökeni
RAF'ın ismi Japon paramiliter grup Japon Kızıl Ordusu'undan esinlenilmişti. Genellikle İngilizceye Kızıl Ordu Grubu ya da Partizanı olarak çevrilmekle birlikte aslında grubun kurucuları, komünist işçi hareketinin içinde yer alan, onun bir parçası olan bir militan grup olarak görmekteydiler. Yani örgüt üyeleri, fraksiyon terimini bir politik oluşum içindeki hizipleşme anlamında değil, bir bütünün parçası olmak anlamında kullanmışlardı. "Fraktion" terimi geniş, uluslararası Marksist mücadele yürüten solcu örgütleri tanımlamak için de kullanılmaktadır.

1985 yılında Almanya’da silahlı mücadelenin koşullarının olmadığı gerekçesiyle kendisini fesheden örgüt. Ancak örgütün bir kısmı halen cezaevlerinde yatan bir kısmı dışarda olan bir grup feshetmeye karşı çıkmış ve yaptıkları bazı eylemlerle örgütün devam ettiğini açıklamışlardır.
FKBC

22 Mayıs 2015 Cuma

Doğrudan Eylem (Action Directe)

Fransa’da 1970’li yıllar ve 1977'de GARI (Enternasyonalist Devrimci Eylem Grupları, Groupes d'action révolutionnaire internationalistes) ile NAPAP (Halkın Özgürlüğü için Silahlı Odaklar, Noyaux Armés pour l'Autonomie Populaire) adlı silahlı devrimci gruplarının birleşmesinden oluşan grup, 1 Mayıs 1979'da Conseil national du patronat français'in (Fransız Ulusal İşverenler Konseyi) genel merkezini makineli tüfekle tarayıp siyaset sahnesinde boy gösteren savaşa ve sertliğe karşı mücadele stratejisini benimseyen Anarşist / Komünist görüşlü bir örgüttür.

Bakanlık binalarının tarandığı birkaç binadan sonra aralarında Jean-Marc Rouillan, Nathalie Ménigon, Joëlle Aubron ve Georges Cipriani gibi yöneticilerin de bulunduğu 20 etkin üye tutuklanıp Eylül 1980'de hapse atıldı. Rouillan ve Ménigon 1981'de sağlık sorunları nedeniyle affedilerek cezaevinden çıkarıldı. Doğrudan Eylem (Action Directe)’in 25-30 kadar vurucu militanı vardı.

Doğrudan Eylem Grubu ile Almanya’da faaliyet gösteren Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF), 15 Ocak 1985 tarihinde yayınladıkları bir bildiride NATO’ya karşı birleştiklerini duyurmuşlardır. 1985 Ocak ayı sonlarında ise, Belçika’daki Savaşan Komünist Hücreler (CCC) ve Portekiz’deki 25 Nisan Halk Kuvvetleri örgütleri de bu eylem birliğine katıldıklarını duyurmuşlardır. Bu eylem birliği kararından sonra mezkûr örgütler Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki NATO tesislerine kaşı eylemler gerçekleştirmişlerdir.

Örgüt, 1982 yazından itibaren mali sorunlarını çözmek amacıyla banka soygunları düzenledi, bir yandan da siyonist ve emperyalist mahallelere, NATO ve uluslararası nitelikli kurumlara, devlete ait kurumlara, iş adamları, ABD vatandaşları teşkil ederken vb. gibi önemli hedeflere saldırdı.

Doğrudan Eylem Örgütü, Fransa’da meydana gelen birçok olayların sorumluluğunu da üstlenmiştir. Haziran 1986’da Paris Polis Müdürlüğünün bir ek binasını havaya uçurmuştur. Örgütün Ekim 1986’da yayınladığı bildiride “Avrupa emperyalizmine karşı komünist gerillalar arası birlik kurup, Avrupa’yı vuracağız” denilmektedir.

Ancak, Fransız güvenlik kuvvetlerinin örgüte verdirdiği güç kaybı ve ileri gelen yöneticilerinin yakalanmış olması örgütün güncelliğini kaybetmesine neden olmuştur.

AD (Action Directe) Örgütü’nün faaliyet gösterdiği tedhiş olaylarının gelişimi
Fransa’da; 1967 yılının Kasım ayında Nanterre Üniversitesi'nde öğrencilerle ilgili meselelerle başlayan direnme hareketi, 1968 yılı Mayısı’ndan itibaren gelişme göstermiştir. Olayların başlamasında Demokrat Gençlik Dünya Federasyonu ile Milletlerarası Üniversiteler Birliği önemli rol oynamışlardır. Sonuçta Fransız Komünist Partisi, kendi kontrolü altında bulunmayan öğrenci derneklerine sızmayı başarmış, İşçi Sendikaları’nı da harekete geçirmiştir. Fransa hükümetinin aldığı tedbirler sonucunda radikal sol, Güney Amerika ülkelerine özenerek faaliyetlerini şehir gerillacılığına dönüştürmüştür. Marksist-Leninist örgütlerden olan Doğrudan Eylem bu şekilde kurulmuştur.
FKBC

Japon Kızıl Ordusu (Japanese Red Army)

Japon Kızıl Ordusu (JRA), [1] 70’li ve 80’li yıllar boyunca Japon hükümeti ve monarşiyi devirmeye adanmış olarak Fusako Shigenobu tarafından 1971 yılında kurulmuştur.

Fusako, militan yeni sol komünist bir örgüt olan Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) [2] içinde, öne çıkan üyelerden biriydi. 1970 yılında Birleşik Kızıl Ordu’yu (URA) [3] oluşturmak için Maoist bir grupla birlikte bir ekip oluşturdu.

Büyük tasfiyeden sadece birkaç ay önce, bir hafta süren bir polis kuşatması başladı ve geride on iki ölü üye bıraktı. Fusako Shigenobu ve birkaç üst düzey üye Uluslararası Devrimci Dayanışma’yı tanıtmak için Lübnan’a taşındı. JRA, dünya çapında farklı devrimci örgütleri birleştirmeyi amaçlayan bir harekettir. Japon Kızıl Ordusu’nu başlatmak sebebiyle URA’da olan Shigenobu için, Ortadoğu’ya ulaştmasından bir süre sonra, coğrafi ve ideolojik farklılıklar baş gösterdi. O, aynı zamanda Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) [4] örgütünün müttefikiydi.

Fusako Shigenobu 1945 yılında Tokyo Setagaya’da doğdu. Babası bir öğretmendi ve 2. Dünya Savaşı sırasında Mançurya’da konuşlanan Japon İmparatorluk Ordusu’nda Binbaşı olarak görev yapmıştı. Fusako, Meiji Üniversitesi’nde öğretim görürken aktivizmle ilgilenmeye başladı. Japonya’da sol ideoloji o zamana dek (dünyanın geri kalanı ile birlikte) üniversite kampüslerinde yaygın idi. Öğretim harçlarına yapılan zamları protesto eden Fusako, hızla yeni sol hareketin saflarında yükseldi ve onların üst düzey liderlerinden biri haline geldi. Daha sonra Fusako Shigenobu dünyanın en korkulan kadın militanlarından biri olarak yargılandı.

Örgütün sorumluluğunda çok sayıda şiddet eylemi gerçekleştirildi. 1972 yılında üç üye Tel Aviv’deki Lod Havaalanı’na (şimdiki adı Ben Gurion Havaalanı) yürüyerek girmiş, silahların ve el bombalarının kullanıldığı eylemde 26 kişi ölmüş ve 80 kişi ise yaralanmıştır. Eylemi gerçekleştirenlerden ikisi olay yerinde öldürülmüş, diğer eylemci Kozo Okamoto ise sağ olarak ele geçirilip tutsak edilmiştir.

1973 yılında örgüt Tokyo’dan Paris’e gitmekte olan JAL uçağını kaçırmış ve Kozo’nun serbest bırakılmasını talep etmiştir. Örgütün bu talebi reddedilince uçak Libya, Bingazi’ye indirilmiş, mürettebat ve yolcular serbest bırakıldıktan sonra uçak patlatılmıştır. JRA, 70’li ve 80’li yıllar boyunca sayısız rehin alma eylemlerinde yer almıştır. Lod eyleminden sonra ise dünyanın en iyi bilinen sol örgütlerinden biri haline gelmiştir.

Shigenobu, 2000 yılı Kasım ayında Osaka’da tutuklanmıştır. Üzerinde sahte pasaport ve 9.000 $ nakit para bulunmuştur. Japon halkı, kelepçeli elleriyle zafer işareti yapan ve “Savaşmaya devam edeceğim” diyerek gazetecilere bağıran orta yaşlı bir kadını görünce şok olmuştur.

Shigenobu, 2006 yılında, sahte pasaport kullanmaktan, JRA üyelerinin sahte pasaport elde etmesine yardım etmekten, planlama yoluyla adam öldürmeye teşebbüs etmekten ve 1974 yılında Lahey’deki Fransız büyükelçiliğindekilerin rehin alınmasına komuta etmekten 20 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Onun duruşmasında, 1969 yılında TWA Flight 840 uçağını kaçıran Filistin Ulusal Konseyi (FUK) [5] aktif üyesi Leyla Halid savunma yapmıştır.

2001 yılında İkiz Kuleler’e yapılan saldırının ardından, El Cezire ve AFP kendilerine gelen isimsiz ihbarlarda saldırının JRA tarafından yapıldığını iddia etmişler, El-Kaide ve Usame Bin Ladin’in saldırıyı üstlenmesinden sonra bu iddialar geri alınmıştır.

Örgüt üyelerinin çoğu tutuklanmış ve hapsedilmiştir. Jakarta’daki Amerikan Büyükelçiliği’ne düzenlenen havan toplu baskında yer aldığı için Mississippi’de tutuklanan Tsutomu Shirosaki, 2015 yılında Japonya’ya iade edilmiştir. O, Tokyo’dan Paris’e giden JAL uçağını JRA’nın kaçırmasından sonra 1977 yılında serbest kalan tutsaklardan biri idi.

Japon Kızıl Ordusu, film ve kitaplarda tasvir edilmiştir. 2010 yılında Fusako ve kızı Mei “Devrimin Çocukları” adlı belgesel bir filmde rol almıştır. Filmde, Shigenobu ve Alman devrimci Ulrike Meinhof’un hayat hikayeleri Fusako’nun kızı Mei Shigenobu ve ismi açıklanmayan bir Lübnan özgürlük savaşçısının gözünden anlatılıyor. Lübnan özgürlük savaşçısı halen haber ajansları için çalışan bir Japon vatandaşıdır. Fusako 2001 yılında çıkardığı “Bir Elma Ağacının Altında Verilen Doğum Kararı” adlı kitabında Lübnan’da çocuk yetiştirmek hakkındaki deneyimlerini yazmıştır.

Bugün, örgütün Lübnan’da kendi tabanını kaybettiği ve dünyanın değişen politik ortamına artık karşılık verilemeyeceği ifade edilerek JRA dağıtılmıştır. Halefleri “Rentai Hareketi” olarak bilinir.


Notlar
1. Japanese Red Army
2. Red Army Faction
3. United Red Army
4. Popular Front for the Liberation of Palestine
5. Palestinian National Council

FKBC'nin notu: Japon Kızıl Ordusu; Kuzey Kore, Peru, Kolombiya, Filipin, Beyrut, Bekaa Vadisi, Suriye, Taiwan’dan Libya dışında neredeyse (Afrika, Asya, Avrupa, Latin Amerika) dünya çapında faaliyet göstermekteydi. Filistin’de FKÖ ve Ebu Nidal Örgütü tarafından bile artık destek almaya başlamıştı. Hatta George Habbas Grubu, Filistin Kurtuluş Örgütü ve Ebu Nidal Örgütü tarafından parasal desteklenmekte, lojistik destek almaktaydı. En büyük destekçileri JRA, ASALA, EBU NİDAL, Şİİ EMEL, PELP (Filistin Kurtuluş Halk Cephesi) vb. gibi dayanışma içerisinde bulunan bu örgütler ve söz edilen ülkelerdi.