29 Aralık 2009 Salı

Denklemler!. .


TİKB Bölündü

İşçi sınıfına, devrimci kamuoyuna ve tüm örgüt güçlerimize;

PROLETARYA SOSYALİZMİ ZEMİNİNDE
DEVRİMCİ KOPUŞA ÇAĞRI…
TİKB içerisinde merkezi düzeyden başlayarak ve belirlenmiş iç hukuk çerçevesinde yürütülen Kongre süreci, biz proletarya sosyalizmi savunucularına yönelik bir örgütsel bastırma eylemi ile sabote edildi. İdeolojik, politik, örgütsel birliğimizi örgüt içi en geniş kolektif tartışma zemininde ve proletarya sosyalizmi ekseninde yeniden sağlama çabalarımızın karşısına en geri ve gerici tezlerle çıkanlar, görüş ayrılıklarının eksenleşerek karşıtlaştığı bir aşamada, tez ve tutumlarına en uygun silaha sarılarak tutumunu proletarya sosyalizmi olarak deklare eden delegelerin bir bölümüne “hizip ve çete oluşturma” suçlamalarını yönelttiler. Çürümüş revizyonist partilere özgü, TİKB’de şimdiye dek yaşanmamış hırsızlık gibi yöntemlere başvurularak yürütülen bu kirli operasyonda, delege iradesiyle belirlenmiş meşru örgüt mekanizması olan Olağanüstü Kongre Hazırlık Komitesi (OKHK) tasfiye edildi; bu organda yer alan proletarya sosyalistlerinin yetki ve sorumlulukları darbeci bir tarzda lağvedildi. Tüzük hükümleri ve hukuku açıkça çiğnendi. Kongre süreci, bu kirli suçlamaya başvurularak dinamitlendi ve proletarya sosyalizmini savunan delegelerden bazıları hakkında örgütsel tasfiye ile aynı anlama gelmek üzere soruşturma yürütülmesi kararı çıkarıldı. Örgütsel birliği devrimci bir eksen etrafında sağlamak için yoğun çaba göstermemize, ayrılıkların eksenleştiği aşamada da tüm çabamız birlik ya da ayrılığın siyaseten gerçekleşmesi yönünde olmasına rağmen, tartışmayı bu zeminde sürdürmenin asgari temeli ve hukuku dinamitlendi.

Bu, açıkça darbeci bir tasfiye operasyonudur. Örgüt içi hukukun çiğnenmesi, polisiye yöntemlerle politik bir çıkmazdan kurtulma nafile çabasıdır. Politik muhataplarımız, örgüt içi tartışma sürecini ideolojik, politik ve örgütsel politik argümanlarla sürdüremeyeceklerini, tezlerini TİKB’nin temel ve çevre güçleri içerisinde hakim kılamayacaklarını gördüler. Türkiye devrimci hareketinin karşısına TİKB’yi temsilen bu platformla çıkamayacaklarını anladılar. Tam da bu nedenle, devrimci, örgütsel ve tarihe karşı her türden sorumluluğu çiğnediler; TİKB’nin adını darbeci tasfiyecilikle kirlettiler.

TİKB’nin ideolojik, teorik, politik ve örgütsel birliği uzun süreden beri kaybedilmiştir. Örgütsel birliğimiz grup, çevre, çevrecik, hatta bireylere kadar çözülmüştür. Haldeki durumda, biri biz proletarya sosyalistleri, diğerleri orta sınıfçı ve küçük burjuva ezilenci sosyalizm görüşünü savunanlar olmak üzere üç ana grup vardır. Niyetlerden bağımsız bu gerçeklik, tartışma sürecimizi zorunlu kılan etmenlerin bir sonucu olduğu gibi, ancak bu sürecin politik ve örgütsel olarak sonlandırılması, birliğimizi yitirmemize yol açan etmenlerin proletaryanın devrimci sosyalist ideolojisi temelinde aşılması ile altedilebilirdi. Tartışma sürecinin başından itibaren bunu savunduk ve gündeme eksenlerin oturmasında ısrar ettik. Görüşlerimizi bir tartışma sürecinin gerektirdiği gibi eksensel bir bütünlük içerisinde, proletaryaya, örgüte ve tarihe karşı sorumluluktan başka hiçbir kaygı duymaksızın, aynı zamanda derin bir özeleştirellik içerisinden ifade ettik. Proletarya sosyalizmi, mevcut Kongre bileşimi içerisinde sayısal olarak da güçlenen eksen oldu. İç çelişkilerine rağmen oportünist bir koalisyon halinde proletarya sosyalizmi ekseninin karşısına çıkan iki grubun geri ve tarihsel-sınıfsal bakımdan gerici platformuna yönelik eleştirilerimizi siyasal zeminde ortaya koyduk. Proletarya ve örgüt açısından hiçbir geliştiriciliği olmayan, tarih karşısında yüzü geriye dönük, dünya, bölge ve ülke ölçeğindeki dönüşüm süreçlerinin kavranışına kapalı, ideoloji-parti-sınıf bütünlüğünü kurmayan, proletarya ve onun ideolojisini küçük burjuva ezilenci halkçı ulusal demokratik bir bulamaç içerisinde eritmekle kalmayıp revizyonizmin çöküşünden sonra ortaya saçıldığında TİKB tarafından mahkum edilmiş liberal tasfiyeci tezlere sarılan iki grubun platformunu ideolojik-siyasal zeminde mahkum ettik.
.
Örgütsel birliğimizin çözülmesinde en önemli etmenlerden biri olan fiili tasfiyecilik sürecini ve tarihsel-yapısal sorunlarımızı salt ideolojik-siyasal-sınıfsal kökleri ile birlikte ve derin bir özeleştirellikle ele almakla kalmadık; tarihsel deneyimleri de değerlendirerek proletaryanın ve emeğin bugünkü toplumsallaşmasından yola çıkan bir örgüt, önderlik ve kadro anlayışını ortaya koyduk. Bu çerçevede, haklı çıkış noktaları olmakla birlikte dar tepkisellik sınırlarını aşamadığı için politik ve örgütsel merkeziyetçiliğin inkarı, ilkellik ve amatörlüğün, anarşizan bir demokratizm ve bir nevi lonca zihniyetinin savunusu biçiminde ortaya çıkan küçük burjuva örgüt anlayışıyla da kalın sınırlar çektik.

Tartışma sürecimizde, salt eleştiriyle, daha da dar ve ilkel haliyle kişilerin eleştirisi ile sınırlanmak yerine, ideolojik-programatik-siyasal-örgütsel açıdan kurucu, örgütsel-kadrosal dönüşümü bütün içerimiyle merkeze koyan, kendimizi de bunun dışında tutmayan özeleştirel bir perspektifle hareket ettik. Tartışmanın eksenler üzerinden yürütülmesi çağrımız ve bu yöndeki pratiğimiz, ağırlaşmış sorunların sonucu devrimci harekette sıkça yaşanan, kişilerde odaklanmış dar polemik tuzağını aşma yaklaşımımızdan ileri geliyordu. Bu tarzı aşabilmek, yalnızca yöntemsel olarak değil, yaratacağı sonuçlarla da devrimci proleter bir gelecek inşası açısından yaşamsaldı.

Ne var ki, eksensel bütünlük oluşturan görüşlerimizin karşısına kendi eksenini çıkaramayanların, parçalardan, dar tepkisellikle ve hiçbir özeleştiri yönelimi taşımadan ortaya koydukları, tam da eşyanın doğasına uygun tarzda ideolojik, teorik, programatik, politik ve örgütsel bakımdan ancak sınıf dışı, küçük burjuva bir platform olabildi. Bu platformun yüzündeki maske ve savundukları tezlerin içeriği bir bir açığa çıkarıldığında ise, polisiye yöntemler ve örgütsel tasfiye operasyonu devreye sokuldu. Çözülmüş yapımız içerisinde kendileri de ayrı ayrı grup oluşturup ilişkilerini sürdürürken bize karşı oportünist ve ömürsüz bir ittifakla bu operasyona girişenler, kendi konumunu koruma kaygısı gibi en geri ve gerici güdülerle bu operasyona onay verenler, adları gibi TİKB’yi de lekeleyerek tarihsel bir suç işlediler.Son durumda, iki grup ilkesiz ve gerici bir koalisyonla OKHK’nın seçilmiş 4 üyesinden 2’sini ve bizleri tasfiye ederek, tasfiye girişimlerini açık bir karara dönüştürme cesareti de gösteremeden kendi grup toplantılarını örgütlemeye giriştiler. (Bir görüş dahi ortaya koyamadan revizyonist partilere özgü kirli polisiye yöntemlerle gerçekleştirmek istedikleri tasfiyeyi, örgüt güçlerinden ve devrimci güçlerden alacakları tepkiden dolayı açıkça karara dönüştüremediler. “Kutsal ittifak” için birbirleri önünde eğilerek koalisyonlaşan, bizleri “çete” olarak niteleyecek kadar bayağılaşan bu grupların üyeleri, şu anda da minareye kılıf giydirmeye çalışıyorlar.) OKHK’nın 4 üyesinin ortak kararıyla kongrenin final toplantısının gerçekleştirilmesi için düğmeye basılmış ve hazırlıklarına girişilmişken Kongre fiilen engellendi. Son aşamada da görüşlerin ortaya konulması, eksenler üzerinden tartışılması, birlik ya da ayrılığın bu temelde belirlenmesi ısrarımıza karşın tartışma zemini siyaseten tartışma cesareti gösteremeyenlerce hesaplıca değiştirildi.
.
Tüzüğümüzün Olağanüstü Konferans/Kongre için belirlediği “en geç 6 ay içinde” kesin hükmü hiçe sayıldı. Alınan kararlar ve Tüzükçe de belirlenen süreyle Kongremizin Eylül ayı sonuna kadar sonuçlanmış olması gerekiyordu. Zemin kaydırılarak bu engellendi. Final toplantısı gerçekleştirilemeden kongre süreci fiilen bitti; delegasyon ve oluşturulmuş olan OKHK da geçerliliğini kaybetti. Ortaya çıkan yeni durumun birlikte değerlendirilmesinin bütün yolları da kapatıldı; yoldaşlarımızın durumu değerlendirmek için yapmış oldukları çağrı da rededildi. Örgütsel krize yol açan temel sorunlara hiçbir yanıt geliştiremeyen, siyasal, teorik, örgütsel kurucu ve dönüştürücü olamayan, tek bir temel konuda dahi çözücü bir görüşleri olmayan yüzü geriye dönük gerici koalisyonun sınırlı katılım ve grup içi çevrimlerle gerçekleştirdikleri ya da gerçekleştirecekleri toplantıları, Kongre temsil ve iradesini oluşturmamaktadır. Hizip suçlamasına maruz kalan yoldaşlarımızın yanısıra bu suçlamayla itham edilmeyen, ancak proletarya sosyalizmi eksenini savunan, hizip suçlamasıyla geliştirilen bürokratik bastırmacı yöntemi mahkum eden yoldaşlarımız da bu çevrimden haberdar edilmemiş, böylece muhalif hiçbir sese izin verilmemiştir. Olağanüstü kongrelerin yapılış esasları itibariyle artık hükümsüz olan bir delagasyonun ve grup içi çevrimlerle kotarılmaya çalışılan bir metnin meşruiyeti yoktur. Grup içi çevrimler ve koalisyon ilişkileriyle aldıkları veya alacakları kararların TİKB kongre delegeleri olan bizler için bir bağlayıcılığı olmadığı gibi örgüt güçlerini de temsil etmemektedir. Tasfiyeci koalisyon, TİKB çalışmasının sürdüğü temel alanlarda örgüt güçlerimizin gelişmekte olan çizgiyi sahiplenmesi, karşı çıkış ve direnciyle karşılaşmaktadır. Örgüt çalışmalarının sürdüğü temel alanlarla bağları kopmuş bu tasfiyeci koalisyon, örgütü temsil iradesine, gücüne ve yeteneğine sahip değildir.

Kolektif bir tartışma sürecinin dinamitlendiği bu koşullar altında artık muhatabımız, TİKB’nin tarihsel mevzilerini de tüketmeye girişenler olmayacaktır. Seçilmiş meşru örgüt mekanizması içerisinde yer alırken tüzük hükümlerinin ve hukukunun çiğnenmesinin başını çekenler, bu operasyona onay veren, büyük bölümü hiçbir eksensel görüş ortaya koyamayan, hatta Kongre sürecinde politik örgütsel bir varoluş bile sergileyemeyen, mücadeledeki konumlanışı geriye doğru olan delegasyon üyelerinin hiçbir siyasal ve örgütsel meşruiyeti yoktur. TİKB’yi bu platform ve delegasyon bileşimi temsil edemez. Bu zeminde onlara karşı söylenecek sözümüz bitmiştir. Sorumluluğumuz, bu liberal tasfiyeci, yüzü geriye dönük platforma değil, ortaya koyduğumuz eksen temelinde örgüt güçlerine, işçi sınıfına ve Türkiye devrimci hareketine karşıdır.

TİKB içerisinde, merkezi organlar dahil çeşitli kademe, bölge ve alanlarda faaliyet gösteren, kurucu ve yönetici kadro ve kadro adaylarından oluşan biz proletarya sosyalistleri, bu deklarasyonla, örgüt güçlerini bu tarihsel bakımdan gerici platformu, darbeci tasfiyeci koalisyonu mahkum etmeye, TİKB’nin bugününe ve geleceğine sahip çıkmaya, proletarya sosyalizmi bayrağını yükseltmeye, kurucu ve soluklu bir atılımın öznesi olmaya çağırıyoruz.

* * *

TİKB içerisindeki kriz, ideolojik, teorik, programatik, siyasal, örgütsel ve pratik olarak bütün alan ve düzeylerde bir iç mücadele olarak yaşanmıştır. Bunların içerisinde TİKB’nin tarihsel yapısal bakımdan ayırdedici sorunlarının, fiili tasfiyecilik sürecinin aşılamamasının özgül bir ağırlığı vardır. Ancak TİKB olarak ne sorunlarımız bunlara indirgenebilir; ne de çözüm ve çıkış yolları bu parametrelerin içerisinden geliştirilebilir. TİKB içerisinde ideolojik, teorik, programatik ve stratejik, siyasal, örgütsel ve pratik bütün alan ve düzeyleri kesen kriz, sorunların ve çözümlerin karşıtlaştığı bir biçimde yaşandı. TİKB’nin yapısal tarihsel sorunları ve fiili tasfiyecilik sürecinin aşılamamasının özgül sorunlarıyla birleşti. TİKB’de karşıtlaşan iki eğilim olarak derinleşerek iki farklı çizgi biçiminde ayrışmaya yol açan kriz, en temelde, emperyalist kapitalizmin dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kendisini artık tüm sonuçlarıyla birlikte ortaya koymakta olan içsel dönüşüm sürecinin ürünüdür. Dönüşüm sürecinin karşılanamayışıyla birlikte, onun tarafından çözülme ve bozunuma uğranılmasının ürünüdür. Bu açıdan o, yalnızca TİKB’nin değil, Türkiye devrimci hareketinin, yalnızca Türkiye devrimci hareketinin değil, bir bütün olarak uluslararası komünist ve devrimci hareketin, sınıf olarak proletaryanın krizidir. Çözümü ise, dönüşümü karşılayamayan sınıf dışı, küçük burjuva, burjuva liberal tasfiyeci suları adres edinerek değil, ancak ve ancak proletarya sosyalizmi zemininde olacaktır.

Bir dönem kapanmıştır! Önceki teorinin, program ve stratejinin, örgütlenme ve çalışma tarzının yeterli olmadığı ve yanıt veremediği yeni bir dünya durumu, ülke koşulları yönünden de yeni bir durum vardır. Emperyalist-kapitalist sistemdeki içsel dönüşüm, ekonomik-siyasal-toplumsal-kültürel her alanda, sınıfların yapısında, grup ve bireylerin durumunda, yaşam ve düşünüşünde derin ve sarsıcı değişikliklere yol açmıştır. Kapitalist üretim ilişkilerinin dünyada tümüyle hakim olduğu bu değişiklikler zemininde, çağımızın temel çelişkilerinde, her bir çelişkinin kendi içerisinde ve birbiriyle olan ilişkilerinde farklılaşmalar ortaya çıkmıştır. Eriyip buharlaşmamış hiçbir şey bırakmayan dönüşüm süreci, yeni koşullara yanıt vermekle çürüyüp gitmek arasındaki çelişkiyi son derece yakıcı hale getirmektedir. Kapanan dönemle birlikte ortaya çıkan yeni ekonomik, toplumsal, sınıfsal, siyasal, kültürel koşullara yanıt veremeyen, yeni sorun ve ihtiyaçları göremeyen, kendisini dönüşüme uğratarak yeni koşulların içerisinde devrimci tarzda örgütleyemeyen bütün parti ve örgütler kriz içerisindedir. Erimekte, çözülmekte ve dağılmaktadırlar. Teori, program, strateji, taktik ve örgütlenme ve pratiğin örgütlenişinde köklü bir devrimci dönüşüm gereğiyle, önceki düşünüş, teori, program, siyaset, örgütlenme ve çalışma tarzının sürdürülmesi arasında bir mücadele yaşanmaktadır. Bu artarak, tüm örgütleri sararak ve boyutlanarak sürecektir.

Bir dönem kapanmıştır! Dünya ve ülkedeki durum, önceki devrimcilik anlayışını, kriterlerini, örgütlenme biçimlerini ve çalışma tarzını işlemez hale getirmekte, komünist ve devrimci hareketin felsefi düşünüşten örgütlenmeye dek birikegelmiş yapısal sorunlarını açığa çıkarmaktadır. Dünyanın her yerinde proletarya-burjuvazi çelişkisinin hakim çelişki haline gelmesi, ara sınıfların artık baş döndürücü bir hızla çözülmesi, işçi sınıfının saflarının genişlemesi, yapı ve bileşiminin değişmesi, kolektif emekçi niteliğinin gelişmesi, işçi sınıfının müttefiklerinin farklılaşmasıyla birlikte, yeni bir toplumsal durum ve sınıf ilişkileri doğmuştur. Ortaya çıkan yeni sınıfsal-toplumsal koşullar, ülkemizde içerisinde bulunduğumuz devrim aşamasını değiştirmiş; antiemperyalist demokratik halk devrimi aşamasından sosyalist devrim stratejisine geçişi koşullamıştır. Dönüşüm sürecinin sonucu olarak ülkemizde faşist diktatörlük biçiminde hüküm süren rejim tipinin yerini geri tipte bir neoliberal burjuva demokrasisi almaktadır. Bütün bunlar, devrimcilik anlayışını, kriterlerini, kodlarını değiştirmekte; küçük burjuva antifaşist halkçı, ulusal demokratik örgütleri çözüp bozunuma uğratmaktadır. Bizi de belirleyen, antifaşist devrimciliğin devrimcilikle özdeşleştirilmesinin zemini tükenmiştir.

Girilmiş olunan dönem, dünya ve ülkemizin bugünkü durumu, bizim örgütsel sürecimiz, önceye dayalı olan, önceki koşullar içerisinden geliştirilen hiçbir çözümün çözüm olamayacağı yeni bir durumu ortaya çıkartmıştır. Önceki program, strateji, taktik yaklaşım, örgütlenme biçimi, çalışma tarzı, önderlik yapısı, kadro yapısı, iç işleyiş ve iç ilişki sistemi, sınıf ve kitlelerle ilişki kurma biçimleri, politika yapma biçimi geçersizleşmiştir. Devrimde ve devrimcilikte süreklilik, ancak bunların tümünde net ve kesin bir devrimci kopuşla mümkün olabilir. Devrimci bir dönüşümü göze alamayan, göze alsa da gerçekleştiremeyen komünist ve devrimci partiler yok olup gitmeye mahkumdurlar. Erime, bozulma ve yok olma, geleceğe ait bir konu ve sorun olmaktan da çıkmıştır, gerçekleşmekte olandır.

* * *

TİKB, 3. Konferans’ını siyasal-konjonktürel devrimciliğin miadının dolduğunu ilan eden “Bir dönem kapanmıştır” tespiti ile sonuçlandırdı. Ancak dönemi kendisi için de kapatacak, halkçı devrimcilikle bağlarını kesecek, yeni koşullara göre örgütleneceği eleştirel bir devrimci kopuş sürecine giremedi. Kendisi de kapanan dönemin içerisinde kalarak çok daha ağır ve şiddetli bir örgütsel kriz içerisine girdi. Kapanan dönemin TİKB için anlamı, salt dönemsel sorunların değil, tarihsel yapısal örgütsel sorunların, teorik sorunların, strateji ve program değişikliği sorunlarının, yeni bir önderlik tarzı, kadro politikası, iç işleyiş, sınıf ve kitlelerle ilişki kuruş ve örgütlenme sorunlarının birikegelerek boyutlanmış faturası oldu. Kendisi de bir sonuç olmakla birlikte fiili tasfiyecilik ve örgütsel-pratik süreklilik sorunu, kapitalizmin egemenliğinin devrimci örgütlere sızması ile birleşik olarak konformizm, profesyonel devrimci adanmışlığın yitimi, düzen içilik ve part-time devrimcilik melanetiyle bu faturayı daha da katmerlendirdi.
.
Tartışma sürecimizdeki görüş ayrılıklarımızın başında, örgütsel krizin nedenleri bağlamıyla tartışma sürecinin gündemleri yer almaktadır. Örgütsel krizi salt fiili tasfiyecilik paydasından ve sorumluluğu kişilere indirgenmiş örgütsel sorunlarla açıklayan, yüzü geriye dönük, “eski TİKB”yi karakterize eden özellikleri yeniden var ederek krizi aşacağını vadeden yaklaşım, tüm içerimiyle bir örgütsel-kadrosal dönüşümü yakıcılaştıran etmenlerin kavranışından, onu gerçekleştirme perspektif ve özgücünden yoksundur. Eleştirel devrimci ve kurucu bir kopuş yerine dogmatik bir tutuculuğa yaslanmakta; örgüt güçleri ve işçi sınıfının ihtiyaçları karşısında geleceği temsil etmemektedir. O, yalnız sonuçlarıyla değil nedenleriyle birlikte aşılması gereken ve artık mevcut siyasal toplumsal koşullarda tekrar da edilemeyecek olan dün’ün içerisinde kalmıştır. Örgütsel krizin nedenleri bağlamıyla mücadele ettiğimiz görüşler, kapanan dönemin, dünya, bölge ve ülkedeki ekonomik, toplumsal, sınıfsal, siyasal, kültürel dönüşümün ortaya çıkardığı yeni koşullara, sorun ve ihtiyaçlara yanıt veremeyerek altında ezilmeye ve bunu lafazanlıkla örtbas etmeye denk düşmektedir.

Örgütsel krizin en temel nedeni, 1980′lerden itibaren daha üst bir birikim sürecine geçişiyle başlayan emperyalist kapitalizmin içsel dönüşümünün dünya, bölge ve ülke koşullarında yarattığı ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel dönüşüm süreci ve bunun öznel planda -ideolojik, teorik, programatik, siyasal, örgütsel-kadrosal, pratik olarak- karşılanamamasıdır. Sorunlarımızın bu derinliğini göremeyip kişilere fatura ederek tüm içerimiyle bir örgütsel dönüşümden kaçabileceklerini sananlar, eski düzlemin içerisinden yapılacak birkaç örgütsel-siyasal hamle ile bunların çözülebileceği hayal ve beklentilerini yaymaya çalışmakta; cehennemin yolunu göstermektedirler. En temel değişiklikleri dahi kavrayamayarak onlar, dünyayı bir nebze değiştirme gücünden bile yoksundurlar.

En güçlü komünist partilerin, en kitlesel sendikaların, antifaşist demokratik savaşımın en militan örgütlerinin çözülüp dağılması, işçi sınıfının tarihsel sınıfsal gelenek ve mevzilerini birbiri ardına düşmesi, salt bir avuç işçi kahyasının ihaneti ile açıklanamaz. Onlar bu güçte değildirler! Olmadıkları, işçi sınıfının nefretini kazanmış bir “sosyalizm” maskesi ve polisiye aygıtlarla kontrol altında tutan modern revizyonist diktatörlüklerin yirmi yıl önce ardı ardına yıkılışıyla da, burjuva demokrasilerine karşı proletarya devrimi bayrağını yükseltmeyen, devrim itfaiyeciliği ile işçi sınıfının tarihsel mevzilerini emperyalist kapitalizme armağan eden reformist revizyonist partilerin, reformist işçi siyasetinin çöküşüyle de çoktan ortaya çıkmıştır.

Yarısömürge bağımlı ülkelerde ise, ulusal/halkçı demokratik küçük burjuva devrimci parti ve örgütlerin de eski çizgi ve konumlarıyla yürüttükleri mücadeleler, bir dönemin kapandığını, tümüyle kapandığını göstermektedir. Sadece ekonomik, toplumsal, sınıfsal, kültürel koşullar değil; bu değişimlere bağlı olarak mücadelenin önceki koşulları da sürdürülemez hale gelmektedir. Önceki koşulların içerisinde var olmaya çalışan, sürdürmekte ayak direyen devrimci örgütler de çözülmekte; dağılmakta, buharlaşmaktadır. Bir önceki dönemin yaygın ve egemen devrimcilik tarzı, düşünüş ve örgütlenişiyle bitmektedir. Liberal reformist bir hatta gürültüyle ilerleyen Kürt ulusal hareketinin de, kitlesel işçi, kent ve kır yoksulları hareketinin reformist girdaplarda boğulduğu Latin Amerika‘nın hemen her ükesindeki mücadelelerin de gösterdiği budur! 12 Eylül tasfiyeciliğinin çözdüğü devrimci demokratik örgütlerin modern revizyonizmin çöküşü ile birlikte Kuruçeşme kıyılarından reformizme yelken açışı gibi, o dönem buna direnmeye çalışan devrimci demokrasinin “sol”u da, dönüşüm sürecinin, kapitalist egemenliğin derinleşmesinin, rejim tipindeki değişikliğin yarattığı çok daha büyük bir tasfiyeci dalganın içerisine çekilmektedir. Bizim özelimizde ise, işçi sınıfı zeminine oturamamışlığıyla birleşik olarak sosyalizm ile küçük burjuva halkçılık arasındaki eklektik ara sınıf çizgisindeki yarılmanın daha da derinleştiği, parti düzeyinde örgütlenememiş, ideolojik-teorik-siyasal-örgütsel sınırlarına dayanmış dar grup-dar örgüt yapısının, yaşanan dönüşüm süreciyle birlikte sürdürülebilirliği kalmamış; fiili tasfiyecilikle hızlanmış olarak çürüme ve çözülmeye uğramıştır. Tam da bu nedenle, TİKB içerisindeki kriz, ideolojik, teorik, siyasal, örgütsel ve pratik, bütün düzlem ve alanlarda bir iç mücadele olarak seyretmiştir.

Görüş ayrılıklarımız, dünyadaki dönüşüm sürecinin tanımlanması ve eleştirel devrimci bir kopuşla birlikte toplumun ve sınıfların değişen yapısına, gelişen yeni özellik ve ihtiyaçlara yanıt verecek, burjuva sınıf egemenliğini yıkma gücüne sahip yeni bir program, politika ve parti anlayışı ile çıkılmasına dairdir. Siyasal devrimciliğin alameti farikası, mücadelenin kapitalist egemenliğin bütününe karşı değil, antifaşist antiemperyalist demokratik içerimli siyasallığa doğru daraltılmasıdır. Marksizm-Leninizmin de yaratıcı tarzda geliştirilemeyerek donma noktası olan bu darlık, tarihsel materyalizm yönteminden, üretim ilişkilerinden çıkışını alan bir toplum, sınıf ve politika kavrayışını görüş alanının dışında tutmakta, işçi sınıfının toplumsal devrimci karakterine uygun bir politik zeminde mücadele etmesini engellemektedir.
.
Tartışma sürecimizde de başlangıçta emperyalist kapitalist sistemin içsel dönüşüm sürecinin varlığı dahi dogmatik bir tutuculukla inkar edilmiş; bununla da kalınmayarak emperyalist kapitalizmin dominyon tipi klasik sömürgeciliğe dönüş biçiminde bir seyir izlediği görüşü savunulmuştur. Biz proletarya sosyalistlerinin proletarya-burjuvazi çelişkisinin hakim çelişki olduğu anlayışının aksine bu görüş, ara sınıf karakterine uygun olarak, emperyalizm-ezilen halklar çelişkisine ve ulusal demokratik halk devrimi stratejisine çakılı kalmaktadır. Emperyalist kapitalist sistemin içsel dönüşüm sürecinin varlığını kabulden kaçınılamayan noktada ise çıkarılan eklektik ve orta sınıfçı sonuçlarla emperyalist kapitalizme küçük burjuva mevzilerden yedeklenilmiş; burjuva demokratizminin zaferi ebedi ilan edilmiştir.

Emperyalist kapitalizmin içsel dönüşüm sürecinin itici kuvveti, kar oranlarındaki düşme eğilimidir. Bu eğilimi frenleyebilmek için, büyük fabrika ve işletmelerde yapılan üretim ve kimi sektörler başta emperyalist hiyerarşi içerisinde orta ve Türkiye gibi orta-ileri kategorisindeki ülkeler olmak üzere dünya ölçeğinde parçalara ayrılmış; üretimin örgütlenmesindeki bu farklılaşma, mutlak artıdeğer sömürüsünü şiddetlendirmekten vazgeçmeksizin nispi artıdeğer sömürüsünü katlayan devrimsel düzeyde bir teknolojik değişimle iç içe yürütülmüştür. “Dünyanın kırları” dahil kapitalizmi hakim üretim biçimi haline getiren bu süreç, tüm toplumsal ilişkileri meta egemenliği dolayımıyla kurulan ilişkiler olarak sabitlemiştir. Dönüşüm sürecinin dışında kalabilen, çözülmeye uğramayan, onun tarafından belirlenip neoliberal yeni bir içerikle doldurulmayan hiçbir şey yoktur. Toplum, sınıf ve bireylerin özellikleri, ulus, aile, politika, din, eğitim, kent, zaman ve mekan, iletişim, ulaşım, medya, kültür ve sanatın yapı ve özellikleri sarsıcı bir değişime uğramaktadır. Bu yeni içerimi ile birlikte, kapitalist egemenlik çok daha geniş ve katmanlı ve anılan kategorilerin herbirinin içerisinden yeniden üretilmektedir. Burjuvazinin sınıf egemenliği, devlet mekanizmasının ve siyasal zor aygıtlarının genişletilmesinden ve yeni bir biçim kazandırılmasından vazgeçilmeksizin daha geniş temellere dayandırılmaktadır. Ekonomi, siyaset, kültür, bütün alan ve düzeyleri burjuva toplumsal örgütlenmelerle birbirine bağlayan, dini, sporu, sanatı kendi sınıf egemenliğinin aracı haline getiren burjuvazi, “sivil toplum” örgütlenmesiyle geniş ağlar oluşturarak egemenliğini katmanlılaştırmaktadır. İkinci dünya savaşı sonrasında proletarya devrimi bayrağını yere atarak burjuva demokrasisine teslim olan revizyonist partilerin “sınıflar arası denge” siyaseti, burjuvazinin toplumun hücrelerine dek nüfuz etmeyi başardığı bu dönüşüm karşısında ayakta kalamamış; işçi sınıfının, emekçilerin, emekçi kadınların yüz elli yıllık can bedeli tarihsel kazanımlarının bile burjuva demokrasilerinin gücü olduğu yanılsamasına reformist işçi siyaseti ile “soldan” destek vermelerine rağmen, altlarının gitgide boşalmasını engelleyememişlerdir. Bugün etkisini dünya ölçeğinde ve çok daha derinlemesine gösteren dönüşüm süreci karşısında proletarya, burjuva sınıf egemenliğinin yalnızca zorbalığına değil, siyasal, toplumsal, kültürel tüm bu egemenlik biçim ve ilişki çeşitliliğine karşı, çok yönlü ve birbiriyle organik bir bütünlük içinde çok çeşitli mücadele araç ve biçimlerini geliştirmek zorundadır. Bu, eksenimizin, dönüşüm sürecinin gelişiminden olduğu gibi, tarihsel deneyimlerden de çıkarsanan en kilit noktalarından birisidir.

Emperyalist kapitalizm sistemin içsel dönüşümünün en önemli sonucu, İkinci Emperyalist Dünya Savaşı sonrasında sosyalizmin kazandığı mevzilere rağmen kapitalist ülkelerde proletarya hareketinin gerilemesi, modern revizyonizmin ihaneti ve sömürge ve ulusal demokratik kurtuluş hareketlerinin öne çıkmasıyla birlikte en başta Marksist-Leninist hareket tarafından geriye itilen emek-sermaye çelişkisinin dünyada küçük birkaç bölge dışında hakim çelişki haline gelmesidir. 20-30 yıl öncesine kadar “dünyanın kırları” olarak bilinen Asya, Latin Amerika ülkeleri de içinde olmak üzere, dünya genelinde temel karşıtlığı oluşturan, proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkidir. Bu, yalnız ideolojik, programatik değil, politik sonuçlarıyla birlikte görüşlerimiz arasındaki en derin ayrımlardan biridir.
.
Proletarya sosyalizmi için asalak ve çürüyen emperyalist kapitalizm, en başta sosyalizmin öngünü, proletarya devriminin şafağıdır. Emperyalist kapitalizme içsel olan krizler, her devresinde kapitalist birikimin mutlak genel yasasının etkimesini artırarak ve sermaye egemenliğinin yıkıcılığını şiddetlendirerek, emek-sermaye çelişkisini derinleştirmekte, onun tarihsel sınırlarını göstermektedirler. 20. yüzyılın başlarında tek bir dünya ekonomisi biçimini kazanan emperyalist kapitalizm, uluslararası tekellerle, üst tekelci birlik oluşumlarıyla yeni bir gelişim düzeyine çıkarken, emperyalistler arasında ancak savaşlarla ve geçici olarak çözülebilen çelişkiler, emperyalist rekabet, eşitsiz gelişim ve hegemonya mücadeleleri, emperyalist kapitalist ülkeler arasındaki ittifak ve birlik oluşumları içerisinde yeni bir düzeye taşınıp büyüyerek kendisini ortaya koymaktadır.
.
Proletarya sosyalizmi, emperyalizm çağının çelişkilerine, proletarya-burjuvazi çelişkisinin belirleyici çelişki haline geldiği günümüzün tarihsel koşulları içerisinden, proletarya devriminin bu büyüyen olanakları odağından ve bir dünya komünist devrimi stratejisi içerisinden bakmaktadır. Emperyalist kapitalizmin hızlı bir mülksüzleştirme ve vasıfsızlaşmaya tabi tutarak proletaryanın saflarına doğru çözdüğü orta sınıflar, kent ve kır küçük burjuvazisi ve köylülük, onun toplum ve birey yapısında, kadın ve erkekte, doğada yarattığı yıkıma, en başta da karşısında duramadığı tekel egemenliğine karşı büyüyen bir hoşnutsuzluk içerisindedirler. Ancak bu hoşnutsuzluk, aşırılıkları törpülenmiş, düzeltilmiş kapitalizm, kendilerine de yer açılan “Başka bir kapitalist dünya mümkün” özleminin ötesine geçmemektedır. “Proletaryanın vatanı yoktur” diyen işçi sınıfının tersine, çözülmekte olan ara sınıfların tepkisi ulusal dar görüşlülükle maluldür. Ülkemizde olduğu gibi milliyetçilik ve şovenizme yem, darbelere altlık olmaktan başka, “devrimci” sivil toplum ağları, sosyal forumlar gibi biçimlerle neoliberalizmin “sosyal” versiyonunu oluşturarak kapitalizmin hakimiyetini derinleştirmektedirler. Emperyalist kapitalizmin dönüşüm sürecine ilişkin görüş ayrılıklarımız, proletaryanın görüş alanının ara sınıf kesimlerinin hoşnutsuzluğuyla bulanıklaştırılmasına ilişkindir. Proletaryaya doğru çözülmekte olan, ancak demokratik kapitalizm özleminden vazgeçmeyen ara sınıfların etkisinin proletarya saflarına taşınmasına çektiğimiz net sınıfsal siyasal sınırlara karşılık, sınıf dışı görüşlerin programatik, politik düzlemde savunulmasına ilişkindir. Proletarya hareketinin ülkemizde olduğu gibi uluslararası koşullarda, dünya ölçeğinde de emek-sermaye karşıtlığı temelinde örgütlenmesine, bu zeminde politika yapılmasına ilişkindir.

Proletaryanın tarihsel misyonu, sosyalist devrimi gerçekleştirerek burjuvazinin sınıf egemenliğine son vermek, salt sömürüyü değil bir bütün olarak meta egemenliğini ve değer yasasını, kent ile kır, kadın ile erkek, kafa ve kol emeği arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmak; ve sınıf olarak kendisini ortadan kaldırarak insanlığın komünizme yürüyüşüne önderlik etmektir. TİKB, bu öncüllerle yola çıktı; ideolojik planda modern revizyonist ihanete, revizyonist, sınıf işbirlikçisi Üç Dünya Teorisine ve Maoculuğa karşı ülkemizdeki mücadelenin en önünde yer aldı. Ülkenin sosyo-ekonomik siyasal koşullarına dayalı olarak antiemperyalist demokratik halk devrimini sosyalizmle kesintisizlik ilişkisi içerisinde savundu. Bununla birlikte, o, dünya komünist hareketinin ideolojik tarihsel sınırlılıklarını da, içerisinde bulunduğu siyasal-toplumsal koşulların ve devrim aşamasının kısıtlarını da aşamadı. Demokratik görevlerin politik olarak öne çıktığı en ağır gericilik koşullarında dahi proletaryanın sınıf olarak bağımsız örgütlenmesi ve politik mücadelenin de bu temelde yürütülmesi ilkesi geriye itildi. TİKB’yi belirleyen, antifaşist demokratik halkçı devrimcilikle sosyalizm arasında salınım halindeki eklektik ara sınıf karakteri, ideolojisi ve sınıf zemini oldu; sosyalist devrim yönünde programatik geçiş yapılmadı. Antifaşist mücadelenin halkçı devrimcilik zemini, proletarya sosyalizmi ve proleter sınıf mücadelesi zemininden aşılamadı. Proletaryanın önderliği fiilen ideolojik önderliğe indirgendi. ‘90′lı yıllar boyunca sosyalizm yönlü vurgular artmasına karşın, antifaşist mücadelenin halkçı zeminden yürütülüşü, politikaların, güçlerin ve faaliyet alanlarının ara sınıf zeminini üretmeye devam etmesi, sosyalist devrim stratejisine geçiş yapılmamasıyla eklektikleşen ve bulamaçlaşan görüşlerle bir ara güç durumunda kalındı.

Bugün görüş ayrılıklarımızın en temel kaynaklarından biri budur. Saflaşma, antifaşist halkçı demokratik devrimcilikten proletarya sosyalizmi zemininde kopuş ile emperyalist kapitalizmin küçük burjuva eleştirisinden yola çıkan, dönüşüm süreci karşısında daha da geriye kırılmış antifaşist ulusalcı demokratik halk devrimciliği arasındadır. Proletaryanın bağımsız sınıf örgütlenmesiyle hegemon rolünü oynadığı sosyalist devrimcilik ile orta sınıfların, kent yoksullarının rengini verdiği devrimci reformizme doğru açılan antifaşist demokratik devrimcilik arasındadır. Proletarya sosyalizmiyle orta sınıfçı, ezilenci, yarı işçici küçük burjuva sosyalizm türleri arasındadır.

Dünyanın her yerinde emek-sermaye çelişkisinin belirleyici çelişki haline geldiği, tek ülkede sosyalizmi dışlamaksızın bölgesel ve dünya sosyalist devrimi olanağının proletarya hareketinin önünde uzandığı koşullarda, sosyalist devrimin proletarya devrimi, sosyalizmin proletarya sosyalizmi olarak kavranması, belirleyici önemdedir. İşçi sınıfı, üretim ve emeğin günümüzdeki toplumsallaşma düzeyi ve “üretken emek” kapsamındaki genişlemeyle birlikte kolektif emekçi niteliği kazanmıştır. İç tartışma sürecimizde ezilencilik biçimiyle boy veren ve geri sınıf kesimlerinden etkilenen, toplumsal hareketçiliğe doğru evrilen halkçılık, sınıfı bu yeni ve gelişkin niteliği içerisinden kavramamaktadır. Proletaryayı sosyalist devrimin fiili öncüsü değil, yoksul, ezilen sınıflardan biri olarak görmekte; proletaryanın toplumsallaşması-toplumun proleterleşmesi, saflarının kafa ve kol emeğinin daha yüksek bir bileşimi ile zenginleşmesi olgusu karşısında ürküntüye kapılmakta, proletaryanın bir kesimini bir diğer kesiminin karşısına koymaktadır. Zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan, en devrimci sınıf niteliğine sahip proletaryayı ara sınıf kesimleriyle, kent yoksulları, hatta küçük sermaye sahipleriyle kaynaştırmaya çalışmakta; bağımsız sınıf örgütlenmesi ve taleplerini, emek-sermaye çelişkisi zemininde politika yapılmasını dirençle karşılamaktadır. Sosyalizm için çok daha güçlü bir temel oluşturan işçi sınıfının değişen yapısını kavramaktan ve militan bir sınıf mücadelesiyle örülecek kolektif işçi bilincini geliştirme perspektifinden yoksun bu yaklaşım, yalnız ezilenciliğin baskın olduğu geri bir işçiciliği temsil etmekle malul değildir. Aynı zamanda, proletaryayı salt kol gücüyle tanımlamasıyla, kafa emeği sömürüsünü artıran bilimsel teknolojik gelişmeler, hizmet sektörünün gelişimi karşısında, işçi sınıfının saflarının daraldığını, devrimci niteliğini yitirdiğini, değişen yaşam standartları ve toplumsal ihtiyaçlarıyla birlikte artık zincirlerinden başka da kaybedecek şeylerinin olduğunu öne süren Avrupa komünizminin tasfiyeci görüşleriyle buluşmaktadır.

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de ezilencilik, toplumsal hareketçilik gibi biçimlere evrilmekte olan antifaşist halkçı devrimciliğin ülkemizdeki politik kökleri derindir. İç tartışma sürecimize dek bunlarla her düzeyde kopuşun gündemimizde olmaması, onun bizi de karakterize etmesine, bölge ve ülkede hızlanarak ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel sonuçlarını ortaya koymaya başlayan dönüşüm vakumunda yutulmasına, konjonktürel gelişmeler karşısında politik kaymalara yol açmıştır. Devrimci hareketin onyıllardır dayandığı siyasal toplumsal zeminin değişmesiyle birlikte, antifaşist halkçı örgütler devrimci reformizme doğru siyasal-pratik kayma, örgütsel-kadrosal bir çözülme süreci içerisindedirler. Bunun politik düzlemdeki en önemli etmenlerinden biri, faşist rejimin çözülmesidir. Faşizme karşı mücadele ve antifaşist direnişçilik, biz de dahil Türkiye devrimci hareketinin genetik kodlarına işlemiştir. Antifaşist halkçı devrimciliğin dayandığı politik-toplumsal zeminin erimesiyle birlikte, bu örgütler de önceki güçlerini ve varoluş nedenlerini yitirmektedirler. Ülkemizde faşist diktatörlüğün ve faşizme karşı mücadelenin militan ve halk hareketi biçimini de almış, uzun bir tarihi vardır. 2000′li yıllara dek TİKB dahil bütün devrimci örgütlerin içerisinde yer aldığı antifaşist demokratik devrimci mücadelenin seyrini, taleplerini, ideolojik siyasal örgütsel değer ölçütlerini, ruhunu belirleyen, onbinlerce devrimci ve Kürt yurtseverinin kanını akıttığı taşlaşmış faşist diktatörlük rejiminin varlığı olmuştur. Şimdi ise o çözülmekte; örgüt, kadro ve çevre güçlerinde boşluğa düşme ve dağılmaya yol açmakta; Kürt ulusal hareketinin liberal reformist hatta çözülümünün hız kazanmasıyla devrimci hareketin bütütündeki çözülme de hız kazanmaktadır.

Kürt ulusal hareketi, rejimin çivilerini yerinden oynatmış; işçi sınıfı ve emekçi kitle hareketi, azımsanmayacak antifaşist mücadele birikim ve değerleriyle Türkiye devrimci hareketi, rejimin yıpranmasının ve eskisi gibi yönetememesinin etmenlerini oluşturmuştur. Ancak rejimdeki farklılaşma, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadele dalgalarının sonucu değildir. Faşist diktatörlük yıkılmamakta; neoliberal dönüşüm süreci ve kapitalizmin derinleşen egemenliğine uygun tarzda, neoliberal burjuva demokrasisi yönünde çözülmektedir. Rejimin çözülmesi, emperyalizme bağımlılığı, özgürlük sorununu, ancak Kürt ulusunun ayrılıp kendi devletini kurma hakkının tanınmasıyla çözülebilecek olan ulusal sorunun varlığını ortadan kaldırmamıştır. Ancak hız kazanan gelişmeler, siyasal mücadelenin zeminini büyük ölçüde değiştirmekte; sağıyla “sol”uyla program ve politika yapış tarzını, militanlık anlayışını gitgide daralan antifaşist halkçı demokratizm üzerine kuranların devrimci benzini tükenmekte; kuşaklar boyu devrimcilik kriterlerini, mücadele ruhunu belirleyen demokratik devrimciliğin krizini hızlandıran bu süreç, başta Kürt ulusal hareketi olmak üzere yeni bir tasfiyeci dalga ile tamamlanmaktadır. Bunun tartışma sürecimizdeki yansıması, faşist rejimin çözüldüğü tespiti, tasfiyeci dalgayı boşa çıkaracak tarzda, demokratik ve antiemperyalist taleplerin emek-sermaye çelişkisi zemininde kavranarak sosyalist demokratik çözümü biçimiyle ele alınması; karşıt yönden ise, antiemperyalist demokratik mücadele platformuna ve onun ruhuna çakılı kalmanın, sınıf düşmanı kavramını kapitalist sınıf egemenliği ile değil rejimle özdeşleştirmenin yanında, sınıf zeminine oturmayan, burjuva demokrasisinin de idealleştirilmesine dayalı bir “neofaşizm” görüşü arasındadır. Teorik bir sefalet örneği olan “neofaşizm” ve ondan olguculuk ve eklektisizm yoluyla türetilen “neoliberalizmle faşizmin iç içe geçtiği” görüşleri, siyasal mücadelenin zeminindeki değişimi, siyasal iktidar mücadelesinin değişen koşullarını görmeyerek burjuva sınıf egemenliğinin geri tipte burjuva demokratik biçimine karşı savaşa girilmesini yadsımaktadırlar. Buradan devamla görüş ayrılıklarımız, neoliberal burjuva demokrasisine karşı proletarya önderliğinde komünizme doğru ilerleyecek, konseylere dayanan bir sosyalist demokrasinin kurulması görüşüyle burjuva demokrasisinden esinlenmiş bir siyasal çoğulculuğun sosyalizmin yerine geçirilmek istenmesi arasındadır.

Bugün karşımızdaki düşman, sermayenin çıplak egemenliğini, işçi sınıfı için diktatörlüğü temsil eden, yoğun bir gericilik birikimini içerisinde barındıran neoliberal burjuva demokrasisidir. Burjuva demokrasisine yaklaşımımız, ancak onu fetişleştiren ve altında kalanların kapılabileceği liberal reformist beklentilerden uzak ve onlara karşıttır. Proletarya, burjuva sınıf egemenliğinin her biçimine karşı uzlaşmaz bir sınıf savaşımı yürütür ve kendi sınıf egemenliğini kurmak için mücadele eder. Bununla birlikte proletarya, burjuva diktatörlüğünün aldığı biçimlere ve politik görevlerin, mücadele sloganları, talepler ve mücadele biçimlerinin ortaya çıkan yeni koşullara uygun olarak tanımlanma zorunluluğuna kayıtsız kalamaz. Proletarya, hangi biçimi alırsa alsın, burjuvazi-proletarya çelişkisi temelinde devrimci militan bir savaşım yoluyla burjuvazinin sınıf iktidarını yıkarak kendi sınıf iktidarını kurma açık hedefini önüne koyarak bu zeminde örgütlenir. En “gelişkin” burjuva demokrasilerinin proletaryanın mücadelesine karşı en amansız saldırı aygıtı olacağının kavranışıyla, bir yandan legal olanakları devrimci bir ruhla değerlendirirken, kendisini burjuvazinin icazetine teslim etmez; yeraltı temelinde örgütlenir. Rejim tipindeki değişikliğe yaklaşımımız, bunlarla birlikte, aynı zamanda, başta Avrupa’dakiler olmak üzere, burjuva demokrasileri tarafından yutulmuş, onun karşısına devrimci sınıf mücadelesi ve sosyalist devrim bayrağı ile çıkamayan, parlamentarizme ve yasallığa batmış, reformist bir işçi siyaseti izleyen komünist partilerin tarihsel deneyimlerini aşma kavrayışına dayanmaktadır.

Daha önce TİKB olarak açıkladığımız sosyalist devrim stratejisinin kendisi de, küçük burjuva platformun ona karşıt bir konumda yer almasıyla bu süreçteki en temel görüş ayrılıklarımız arasındadır. Proletarya sosyalizmi ekseni açısından sosyalist devrim stratejisinin temel ve ayırdedici yönleri şunlardır: Devrimimiz, bir proletarya devrimidir. Proletarya-burjuvazi temel sınıf karşıtlığını burjuvazinin sınıf iktidarını dipten doruğa parçalayarak yıkıp proletaryanın sınıf iktidarını kurarak çözecek olan bir devrimdir. Bugün, orta-ileri düzeydeki Türkiye kapitalizmi, geri tipteki burjuva demokrasisine dayanan burjuva sınıf egemenliğiyle yürütülmektedir. Ülkemizin ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel koşullarındaki değişimleri, toplumun, sınıfların, bireylerin değişen yapı ve özellikleriyle birlikte talep ve ihtiyaçların farklılaşmasını da ifade eden bu tespit, sosyalist devrimimizin kazandığı nitelik ve özellikleri de göstermektedir. Sosyalist devrim sürecinde temel karşıtlığı oluşturan burjuvazi-proletarya çelişkisinin kapsamı genişlemekte ve derinleşmektedir. Devrimimizin sınıfsal olduğu gibi toplumsal niteliği de güç kazanmaktadır. Proletarya ile büyük bölümü küçük burjuvaziden proletaryaya doğru uzanan emekçi sınıf kesimlerinden oluşan kent ve kır yoksullarının ittifakı, devrimimizin sınıfsal sosyalist karakterini güçlendirecek bir ittifaktır. Türkiye bağımlı kapitalizminin orta-ileri gelişmişlik düzeyi, önceki geri ve orta düzey kapitalizme göre sınıf niteliği gelişkin ve sayısal olarak da büyüyen bir proletaryayı ortaya çıkarırken, diğer emekçi sınıfları proletaryaya doğru yaklaştırmakta; proletarya hareketinin bağımsız olarak ileri düzeyden örgütlenmesinin, birleşik ittifak güçleriyle birlikte gelişkin bir sınıf mücadelesinin yürütülmesinin, sosyalist devrim ve sosyalist inşanın her alanda ve düzeyde daha ileri düzeyde geliştirilmesinin imkanını vermektedir. Kolektif emekçi niteliği kazanmış proletaryanın önderliğinde güçlü ittifak bileşenleriyle sosyalist devrimimiz, kapitalizme karşı sosyalizm, burjuva demokrasisine karşı konsey tipi proleter demokrasi karşıtlığı içerisinde gelişecektir.

Türkiye kapitalizminin Kuzey Kürdistan’ı da içine alan gelişimi, Kuzey Kürdistan’da “Her ulus iki ulustur” belgisinde ifadesini bulan burjuvazi-proletarya çelişkisini daha açık hale getirmektedir. Kürt devrimci ulusal kurtuluş hareketinin ulusal reformizm yönünde çizgi değiştirmesi ve liberal reformist politikalarla tasfiyesinden sonra daha açık hale gelmiş olarak, artık Kürt ulusal sorununun demokratik kurtuluşçu değil, sosyalist demokratik çözümü gündemdedir. Kuzey Kürdistan işçi sınıfı ve kirli savaşın yarattığı yıkım ve zorunlu göçlerle büyük sayılara ulaşmış Kürt kent ve kır yoksulları, emperyalistler ve Türk egemen sınıflarıyla yeni bir kaynaşma sürecine giren, bir bölümü hızlı bir sermaye birikimiyle tekelcileşen Kürt burjuvazisine, çoğu tarım kapitalistlerine dönüşmüş büyük toprak sahiplerine karşı, ulusallığın sınıfsallığı örten perdesini yırtarak, sınıf özlemleri ve talepleriyle mücadele edeceklerdir. İşbirlikçi tekelci burjuvazinin, KOBİ burjuvalarının bölgesel açılımları da içeren gelişimi, sermayenin genişleyen bir coğrafyada üretimi ve birikimi, ülkemizde gerçekleşecek proleter sosyalist devrimin birçok yöne doğru yayılacak deprem etkisini ve uyandıracağı esinin büyüklüğünü göstermektedir. Proletaryanın sınıfsal, demokratik, ileriye doğru gelişebilecek bir ittifak zemininin varlığına da işaret eden bu koşullar, sosyalist devrimimizin bölgesel etkilerini, bölge devrimlerini tetikleme potansiyelini de vurgulamaktadır. Devrimimiz, Avrupa-Asya bağlantısında, ABD emperyalizminin bölgesel hakimiyetinde temel bir halkayı koparmaya aday bir devrimdir.
.
Sosyalist devrimimiz proletarya hegemonyasında ağırlığını yarı proleterlerin oluşturduğu kent ve kır yoksullarının kapitalizme karşı militan mücadelesinin hedefine burjuva devlet aygıtını çakarak gerçekleşecektir. Kapitalizmin derinleşen hakimiyeti, ekonomik, siyasal, toplumsal alandaki sorun ve mücadeleleri iç içe geçirmiş ve demokratik ve antiemperyalist görevleri proletaryanın hegemonyasını güçlendirecek, çözümleri ancak sosyalizmle mümkün olan devrimci görevler olarak belirginleştirmiştir. Diğer yönden ise, sosyalist devrimciliğin çözülmemiş antiemperyalist antifaşist demokratik görevlerin üzerinden atlama ve sınıfçılık adı altında proletaryanın militan mücadeleden uzak tutulması ile özdeşleştirilmesi aşılacaktır. Çözülmemiş demokratik görevlerin sosyalist demokratik çözümünü programına ve siyasal gündemine almayan “sosyalist devrimcilik“, parlamentarizm, yasalcılık, reformist işçi siyasetine kayan, ekonomik, toplumsal dönüşümlerle sosyalizme geçileceğini ileri süren “sosyalist devrimcilik“, sosyalizmin reformist türleridir. Elbette ki, her devrimin en temel sorunu iktidar sorunudur ve proletarya sosyalist devrimle iktidarı almak üzere örgütlenmelidir. Bununla birlikte, bir devrim kendisini sadece siyasal iktidarı ele geçirmekle var edemez; proletarya devrimi, siyasal olduğu gibi ekonomik, toplumsal, kültürel derin dönüşümlerle ve komünizme doğru kesintisiz bir yürüyüşle kendisini var edecektir.

Küçük burjuvazinin en militan mücadelelerinin bile ufku düzeltilmiş kapitalizm ve burjuva hak eşitliği sınırlarını aşamazken, işçi sınıfının kapitalist sömürü ve meta egemenliğinden tam kurtuluş programı, onun en amansız mücadeleleri sakınmasızca yürütmesini sağlar. Devrimimizde bunun en üst biçimi, proletaryanın silahlı ayaklanmasıdır. Proletaryanın silahlı ayaklanması, devrim itfaiyecisi revizyonist partilerin savunduğu gibi ne belirsiz bir geleceğin sorunu, ne de uzun bir barışçıl mücadele sürecinin ardından burjuvaziye indirilecek tek bir darbeden ibarettir; ne de proletaryanın mücadelesi yerine küçük burjuva umutsuzluğun eylemini geçiren “sol” maceracılıkla özdeşleştirilebilir.
.
Militan bir işçi hareketinin geliştirilmesi, politikanın sınıf zemininde yürütülmesi, bizim özgülümüzde antifaşist demokratik halkçılıkla iç içe geçmiş dar örgüt militanlığının aşılması açısından olduğu gibi, proletaryanın devrimdeki hegemonyası yönünden de tayin edici bir role sahiptir. Çözülmemiş demokratik görevlerin sosyalizme bağlı çözümü için, aynı zamanda emeğin korunması mücadelesinin bir bileşeni, işçi sınıfının özsavunma gücünün örgütlenmesi olarak “emeğin yumruğu”nun kapitalistlerin, faşistlerin ve uşaklarının beynine indirilmesi güncel önemdedir. Burjuvazinin sınıf egemenliğinin bugünkü siyasal biçimi olan burjuva demokrasisine karşı proletaryanın önderliğinde sosyalist demokrasi ve konseyler iktidarı için yürütülecek mücadele, barışçıl ve şiddete dayalı mücadeleler bir bütündür. Ülkemizin zengin ve kitlesel mücadele birikimleri, militan sınıf hareketinin hizmetinde bu bütünlük içerisinde seferber edilmelidir.

Burjuva devlet aygıtına, burjuva demokrasisine karşı mücadele, yalnızca bu mücadelenin içerimi, talep ve sloganları, biçimleri değil; aynı zamanda kurulacak işçi sınıfı iktidarının niteliği yönüyle de en temel ayrım konularımızdan biridir. Biz proletarya sosyalistleri, işçi sınıfı iktidarını yalnızca proletaryanın can düşmanı burjuvazi üzerinde amansız bir diktatörlük olarak tanımlamakla yetinmeyeceğiz. Hedefimiz, sosyalist demokrasi, konseyler demokrasisi, nihai olarak ise bir devlet biçimi olan demokrasinin aşılması, komünizme geçişin kazanılmasıdır.
.
Başta üretimin ve emeğin en ileri düzeyde toplumsallaşması ve daha gelişkin bir toplum yapısı-sınıf bileşimini kapitalizmden devralmış olarak, kır ile kent, kafa emeği ve kol emeği arasındaki ayrımların, kadının ezilmesine ve ikincilleşmesine yol açan işbölümünün ortadan kaldırılması, bir bütün olarak değer yasasının ve yöneten-yönetilen ilişkisinin aşılması, sosyalist demokrasinin komünizm perspektifiyle “devlet olmayan devlet” olarak kavranması, sosyalizmin tarihsel deneyimlerinin eleştirel özümsenmesini de yaparak çıkardığımız sonuçlardan biridir. Tıpkı antiemperyalist demokratik aşamanın “aşamalı devrim” anlayışında mutlaklaştırılması gibi, sosyalizm de ayrı bir aşama olarak mutlaklaştırılmış; Marksizm-Leninizmin sosyalizmi “komünist toplumun alt evresi” olarak tanımlaması unutulmuştur. Sosyalist demokrasi, bu tarihsel deneyimlerin dersleriyle de donanmış olarak, işçi sınıfının devrime fiili önderliğinden başlayan girişkenliğini devlet, ekonomi ve parti organlarında en üst düzeyde harekete geçirecek; en gelişkin burjuva demokrasisindeki gibi sermaye egemenliğini tahkim etmeye dayalı seçimler, referandumlar yoluyla değil, onu tüm toplumsal ilişkilerinin gerçek öznesi kılacak araç ve biçimleri geliştirerek, bürokrasiye geçit verilmemesini, toplumsal-bireysel özgürlüklerin en yüksek düzeyde gerçekleştirilmesini sağlayacaktır. Fabrikalar, işyerleri, okul, mahalle, bölge ve kent düzeyinde delegeler sistemine dayalı olarak oluşacak ve yığın inisiyatifinden doğan kitlesel demokrasi, sorunların ve ihtiyaçların belirlenmesi, çözümü ve yerine getirilmesinde asli kurumlar olarak varolacaklardır. Binlerce konsey, proletarya diktatörlüğü devletinin temelini ve gövdesini oluşturur. Üst temsili kurumlar bunların yerine ikame edilemez. Konseyler, işçi kitlelerinin işlerin yerine getirilmesi ve denetiminde yer aldığı, karar süreçlerinde özneleştiği, proleter demokrasinin yığınsallığını, burjuva demokrasilerinden yapı ve işleyiş olarak farkını en açık olarak gösteren temel kurumlardır. Hiçbir şekilde ortadan kaldırılamazlar, yetki ve sorumlulukları devralınamaz.
.
Proleter demokrasi ve proletarya diktatörlüğü devletinin temel taşı, siyasal girişkenlikleriyle işçilerin doğrudan söz sahibi olacakları konseyler olacaktır. Sosyalist demokrasinin biçimselleştirilmesi, belirli konularla sınırlanması ve kısıtlanması yerine sosyalizmin burjuvazinin saldırılarına karşı savunulması gevşetilmeksizin ancak sınıf, devlet ve partinin sönümleneceği komünizmin özgürlük dünyasına doğru ilerlenecektir. Burjuvazinin egemenliği altında bireysel özgürlük mülk edinme ve sömürü özgürlüğü anlamına gelirken, sosyalist demokraside birey tüm toplumsallığı, toplum da bireylerin en çok yönlü ve zengin gelişimini temsil edecektir. Toplumsallaşan bireyin gelişimi, toplumun genel gelişme düzeyinin ve özgürleşmesinin ölçütü olacaktır. Sosyalist demokrasi, yüzüne özgürlük maskesi geçirmiş en gelişkin burjuva demokrasisinden farklı olarak, sınıf düşmanları dışında baskıya, bürokrasiye, sınıf ve toplumdan yabancılaşmaya değil, işçi sınıfının doğrudan yönetimi yoluyla kendisinin de sönümlenmesine doğru yürüyecektir.

Biz proletarya sosyalizminin savunucuları, çıkardığımız sonuçlarla, revizyonizmin çöküşünün ardından sosyalizme yönelik liberal saldırılarla net sınırları çekerken, küçük burjuva platform, bu saldırıları yeniden hortlatarak, yirmi yıl önce mahkum ettiğimiz “yeni ihanet çağı” görüşlerine sarılmıştır. Bu görüşlerle, “çok partili sosyalizm”, “sosyalizmde burjuva partilerine fırsat eşitliği”, parti iradesinin “çoğunluğun keyfi” olarak tanımlanması, burjuvazinin egemenliği altında savaşan bir partide “minimum merkeziyetçilik-maksimum demokrasi”, partide “iki çizgi mücadelesi”, “bilginin paylaşımının demokratikleşmesi”, parti-kitleler, proletarya-küçük burjuvazi ilişkisinin biçimsel hak eşitliği temelinde kurulması gibi liberal tasfiyeciliğin bütün bir “açık toplum” cephaneliği saflarımıza taşınmıştır. Tek bir doğrunun olmadığı şeklindeki postmodern belirsizlik felsefesinden çıkışını alan bu görüş, frenlerinin tamamen patlamasıyla birlikte “işçi sınıfının doğruyu kendi iradesiyle seçme hakkı” adı altında komünist partinin işçi sınıfına önderliğini, işçi sınıfına bilincin dışarıdan götürülmesini inkara varmıştır. Orta sınıfların düzeltilmiş kapitalizm hayalinin siyasal izdüşümü, burjuva parlamenter demokrasinin idealleştirilmesidir. Tarihsel olarak zamanını doldurmuş burjuva parlamentarizminin ideolojik bombardımanının, “sivil toplum” ağları ve kapitalizmin derinleşen hakimiyetinin saflarımıza kadar sirayet etmesinin sonucu olarak, küçük burjuva platform, sosyalizmin tarihsel deneyimlerini burjuva demokrasisi ve liberalizmden gelen saldırılar yönünden geriye doğru okumakta; işçi sınıfını birden çok partinin temsil edebileceği, seçimi işçi sınıfının yapması gerektiği “çok partili sosyalizm temennisi” sonucunu çıkarmaktadır. Bu, en başta küçük burjuva platformun zaten bir kabuktan ibaret sosyalist devrimcilik iddiasını boşa düşüren, onu Maocu yeni demokrasi anlayışıyla, orta sınıfların kendilerine de yer açılmış “Başka bir kapitalist dünya mümkün!” özlemiyle, sosyalizme karşı yürütülen gözüdönmüş liberal ideolojiler ve “sivil toplumculuk”la aynı zeminde buluşturan bir sonuçtur. Proletarya hareketinin zayıflığı koşullarında emek-sermaye çelişkisini kontrol altında tutabilen burjuva demokrasisinin altında ezilen bu görüşler, düpedüz tasfiyecidir ve postmodern revizyonizmle küçük burjuva halkçılığın sentezini yapmaktadır. Kullandıkları antifaşizm soslu “sol” lafazanlığı çıplak lafazanlık olarak açığa çıkarmakta; küçük burjuva milliyetçiliğin emperyalizmsiz kapitalizm özlemi gibi, demokrasinin de sınıf temelinden ayrıştırılarak kutsanmasını ve burjuva parlamentarizminin “ideal düzen” olarak ebedileştirilmesini temsil etmektedir. Proletaryanın konseyler demokrasisi ve giderek demokrasinin de sönümlenmesiyle komünizme yürüyüşünü değil, kapitalizm içerisinde kalarak reformist bir mücadele hattı tutturmasını temsil etmektedir.

Asla uzlaşamayacağımız bu görüşlerin saflarımızda boy vermesi, yalnızca tartışma sürecimizde değil geçmişte de amansızca eleştirdiğimiz “yeni ihanet çağı” anlayışının bizim dışımızda onaylanması, ideolojik, politik, örgütsel birliğimizin ne denli dinamitlendiğini göstermektedir. Bu dinamitlenmenin doruğu, kanatlı-hizipli parti görüşünün ortaya atılmasıdır. Revizyonizmin çöküşünden yirmi yıl sonra keşfedilen Kuruçeşmecilik, sadece partinin ve Marksist-Leninist ideolojinin proletaryaya önderliği fikrini bordadan atmakla kalmamıştır. Aynı zamanda, burjuva demokrasisinin ideal düzen olarak ebedileştirilmesini partiye de taşımakta; parti içerisinde iki çizginin, iki sınıfın varolabileceğini savunmaktadır. Bir başka ifadeyle, bordadan asıl atılan “Ya burjuva ideolojisi, ya proleter ideoloji” Leninist belgisi olmakta; bunun yerine Maoculuğun “Yüz çiçek açsın, yüz fikir akımı yarışsın” anlayışı, Kuruçeşmeci liberal mezhep genişliği koyulmaktadır.
.
Türkiye devrimci hareketini onyıllardır ideolojik etkisi altında tutan, TİKB‘nin bayrağını reddederek açtığı Mao‘dan Troçki‘ye, Avrupa’da komünizmin ışığını söndüren “Avrupa komünizmi”nin temsilcilerine, Althusser‘den Mandel‘e her türden sınıf düşmanını bağrına basmaktadır. Bu mezhep genişliğiyle ideolojik-teorik ayrılıkların dahi bir arada bulunabileceğini, bunun örgütsel birliğe engel oluşturmadığını iddia eden Kuruçeşmeci yeni ihanet çağı görüşü, partide merkeziyetçiliğin askıya alınmasını, onun yerine demokrasinin geçirilmesini önermektedir. Bu, burjuvazinin egemenliğine karşı savaşan bir partinin ölüm fermanının yazılmasıdır. Partide gelişkin bir kolektif merkeziyetçilik anlayışı yerine sendika ve kitle örgütlerinin işlerlik ilkelerini geçiren bu görüş, “azınlığın çoğunluk olma hakkı” adı altında en geri ve gerici tezlerin parti içerisinde ideolojik olarak mahkum edilmeksizin, burjuva partilerine özgü bir serbesti çerçevesinde at oynatmasına, parti kitlesini ve proletaryayı zehirlemesine davetiye çıkarmaktadır. “21. yüzyılın parti modeli” adıyla pullanan Kuruçeşmecilik, küçük burjuva platformun “örgütsel krizi eski TİKB’nin değerlerini yeniden var ederek aşma” iddiasıyla da taban tabana zıt bir tasfiyeciliğe imza atmıştır.

Tasfiyeciliğin bu denli derinleşmesinin kişilere bağlanması, düşülebilecek en büyük hatalardan biridir. İdeolojik tasfiyeciliğin kökleri, TİKB’nin artık biri proleter sosyalizme diğeri ise küçük burjuva reformizme doğru açılarak yarılmaya uğrayan ara sınıf çizgisinde saklıdır. Dünya, bölge ve ülke ölçeğindeki ekonomik-siyasal-toplumsal-kültürel dönüşüm süreci, rejim tipindeki farklılaşma, neoliberal ideolojinin, meta egemenliği ve değer yasasının devrimci hareketin içerisinde asit gibi etkimeye devam etmesi, bu yarılmayı “Ya burjuva ideolojisi, ya proletarya ideolojisi” yönünde hızlandırmıştır. Bu gerçeklik, arkasında liberal ve ara sınıfçı sağ teoriler bulunan, boşa düşmüş, salt lafazanlık biçimini almış küçük burjuva “sol” lafazanlıkla alt edilemeyecektir.

Biri orta sınıfçı diğeri ezilenci, geri bir işçicilik zeminindeki, giderek oportünist bir koalisyon oluşturarak darbeci bir tasfiyeciliğe imza atan küçük burjuva platformla mücadelemizi, devrimci özeleştirel bir kopuş eksenini oluşturmaya girişerek yürüttük. Bu bağlamda, ileri bir sosyalist devrim ve sosyalizm-komünizm anlayışı, sosyalist-demokratik görevler ilişkisinin yeniden kuruluşu, çıkışını bunlardan, örgütsel sürecimiz ve tarihsel yapısal sorunlarımızın ileri ve özeleştirel kavranışından alan ileri bir örgüt anlayışı, dünya komünist ve devrimci hareketinin eleştirel-tarihsel değerlendirmesi, günümüzde dünyada ve ülkemizde revaçta olan ulusalcı-halkçı, liberalize, bulanık, ara-orta sınıf sosyalizmi akımlarının eleştirisi, işçi sınıfının değişen yapısı ve işçi sınıfı ve kent yoksulları içerisindeki çalışmaya dönük çıkış noktaları, strateji ve taktik konuları, teori-politika-örgüt-pratik bütünlüğünün nasıl kurulacağı, siyasal tasfiyeciliğe kan taşınan formalist ve postmodernist burjuva küçük, burjuva felsefi akımların eleştirisi ve tarihsel ve diyalektik materyalizmin savunulması, stratejik dönüşüm sürecine ve dinamik bir örgütlenme anlayışına uygulanması konularındaki çalışmalarımızı delegasyona sunduk. Buna karşılık, taraflardan hiçbiri sosyalist devrim konusunda görüş ortaya koyamadı. Orta sınıfçı grup, rejimin yapısı, siyasal sürecin gelişimi gibi konularda derli toplu bir değerlendirme bile yapamadı.

Örgütsel rapor adı altında yazdıkları kişisel resmi tarihi bile son anda ve ancak bir bölüm halinde sunabildi. Geri bir sınıf çalışması görüşüne sahip, halkçılıktan ezilenci toplumsal hareketçiliğe doğru evrilen, yarı işçici, kendiliğindenci, örgütsel açıdan çevreci ve anarşizan alan içi grup ise, baştan itibaren apolitisizm tutumunu benimsedi. Semt devrimciliği kültürüne uygun tarzda, ideolojik mücadeleyi kişiler arası bir kamplaşma olarak algıladı, bu propagandayı sürdürerek mücadelenin içeriğini yozlaştırma çabasına girdi. Toplamda bir eksen oluşturma yönünden silik olan ve duygudaşlık temelinde hareket eden bu grup, en temel konularda bile görüş belirtemedi. Buna karşılık, proletaryanın değişen yapısı, kolektif işçi bilinci, işçi sınıfı içerisindeki çalışma ve kent yoksulları konusundaki tezlerimize ezilenci halkçılık, geri bir işçicilik zemininden saldırıya geçti. Her ikisi de ideolojik olarak mahkum edildi. Bu mahkumiyet, iki grubun birbirine mahkum olmasına ve biz proletarya sosyalistlerine karşı olma temelinde birlikte hareket etmesine yol açtı.

Bütün ısrarımıza rağmen tartışma sürecimizin eksen tartışması üzerinden yürütülememesinin, en geri ve gerici tezlerin pervasızca önerilebilmesinin başta gelen etmenlerinden biri, fiili tasfiyecilik sürecinin ağırlık ve deformasyonu, tarihsel olarak işçi sınıfına dayanmayan dar grup kültürü, bürokratizm ve keyfilik üreten önderlik tarzı, tüzük kültüründen yoksunluk başta olmak üzere iç işlerlik sorunları, örgütsel-pratik önderlik yetmezliğidir. Kişilere göre farklı yoğunluklarda olmakla birlikte MK ve MÖK’ün direkt sorumluluğunu taşıdığı fiili tasfiyecilik süreci, TİKB’nin politik mücadelede silikleşmesine, önderlikten başlayarak derin bir örgüt ve kadro deformasyonuna, TİKB’nin faşizm ve gericiliğin en karanlık günlerinde kazandığı siyasal-moral etkisini, salt örgüt güçleri ve çevresiyle sınırlı olmayan güveni yitirmesine, devrimci yeraltından kafaca ve ruhça kopmaya, militanlık eşiğinin düşmesine ve profesyonel devrimci adanmışlığın tam tersi yönde, konformist, düzen içi ve aile odaklı bir yaşam tarzının olağanlaşmasına yol açmıştır. Aleyhteki tüm nesnel ve başta ara sınıf çizgisi olmak üzere öznel etmenlere rağmen, akıma karşı yürünmemesi, örgütsel sürekliliğin korunmaması, kaybedilen mevzilerin yeniden yaratılması için savaşımcı bir ruhun geliştirilmemesi, organlaşma ve organların işletilmemesi, yakın çevremiz dahil örgütsel bağların sürdürülmemesi, dönüşüm sürecinin kavranışı ve yeni açılımlara dayanarak sabırlı ve yalnız biçimde değil özünde militan bir örgütçülükle mevzilere kilitlenilmemesi, TİKB‘nin doğum çizgileriyle, kavgada ölümsüzleşen yoldaşlarımızın bize bıraktığı bayrakla bağdaşmaz. Fiili tasfiyecilik, hem ona yol açan etmenler, hem yaşanış biçimi hem de aşılma iradesinin gösterilmemesiyle bir bütün olarak mahkum edilecek ve bütün gövdemizle yüklenerek, her bir görüngüsüne karşı mücadele edilerek aşılacaktır. Bunun nedeni yalnızca örgütsel krizi daha da ağırlaştırması, sorunları dip noktasından tartışmamıza yol açması, temel güçler dahil bir güven ve özgüven sorununu yaratması, kadro ve çevre erimesine yol açması değildir.

Başta elbette ki bunlar gelir ve ağır tasfiyecilik lekesinin örgüt güçlerine, proletaryaya ve kavgada ölümsüzleşmiş yoldaşlarımıza özeleştirisi ancak şiddetli bir iç savaşımla verilebilir. Aynı zamanda ise fiili tasfiyecilik süreci, en geri ve gerici tezlerin, artık kendisi bir kriz unsuru olan antifaşist halkçı ezilenci bir demokratik devrimcilik anlayışını kendi sonuna doğru götürürken küçük burjuva platformun panzehir olarak önerilmesine perde yapılmış; Kuruçeşmeciliğin dahi bu perde altında, bizzat fiili tasfiyeciliğin ürünü olan çevreselleşme, demokratizm ve kendiliğindenci anarşizmin fideliğinde, bunlara da dayanarak mahkum edilmeden manevra yapabilmesini sağlamıştır. Örgütsel-pratik alandaki yetmezlik, devrimci yaşam tarzındaki konformizm, temel örgüt güçlerinden başlayarak önderlik kademelerine karşı haklı bir güvensizliği körüklerken, küçük burjuva platform, bunu, kendisini her türlü sorumluluğun dışında tutarak TİKB‘nin devrimci mevzilerinden büyük geri kırılmayı, “Hareket her şeydir, nihai amaç hiçbir şey!” oportünizmini gizlemek için kullanmaya soyunmuştur.

Tartışma sürecimizin işçi sınıfına dayanmayan, grup karakteristiklerini aşamamış, haldeki durumda ise çevreselleşmiş dar bir grup-örgüt evreni içerisinde gerçekleşmesi, önderlik ve çekirdek krizinin özellikle önderlik tarzı, tüzük başta olmak üzere iç işlerlik, önderlik-kadro diyalektiği, teori-politika-örgüt-pratik ilişkisi, politika yapış tarzı, sınıf ve kitlelerle ilişki kuruşa dair birikegelmiş sorunlarının merkeze oturmasına yol açmıştır. 3. Konferans’ta patlak veren ön birikimleri olmakla birlikte, devrimci bir iç hesaplaşmanın konusu haline getirilememiş dar grup kültürü ve önderlik tarzı, fiili tasfiyecilik sürecinden başlayarak merkezi organların haklı bir güvensizlik odağı haline gelmesiyle sınırlı olmaksızın, her kademedeki köklü düşünüş ve alışkanlıklara karşı militan bir iç savaşımın konusu olmak zorundadır.

Dar grup kültürünün en belirgin karakteristiği, program ve tüzüğün bağlayıcılığının bulunmaması, “temel programatik, siyasal, örgütsel sorunlara kesin, net, iç tutarlılığa sahip cevaplarının olmaması”dır. TİKB‘nin politikalarını, kadro yapısını, çalışma tarzını, işçi sınıfıyla ilişki kuruşunu belirleyen, emreden bir programı da, ruhu ve felsefesiyle, uygulanışıyla günümüz koşullarına yanıt veren bir tüzüğü de yoktur. İşçi sınıfına önderlik iddiasındaki bir örgüt için program yoksunluğu, mevcut siyasal-toplumsal koşullarda Türkiye devrimci hareketini karakterize eden antifaşist halkçı demokratik devrimciliğin aşılamaması, örgüt ve kadro yapısına, işçi sınıfı ile ilişki kuruş ve politika yapış tarzına, değer ve gelişim ölçütlerine bu çizginin hakim olması anlamına gelmektedir. Bağlayıcı bir tüzüğe göre işleyen iç yaşamın olmaması bu tabloyu tamamlamakta; önderlik kademelerinden başlayarak aşağıya doğru bireysel, bölgesel, alansal özellikler ve keyfilik belirleyici olmaktadır. Bu gerçeklik, önderlik kademelerinin kadrolara güvensizliğinde, teori-politika-örgüt-pratik ilişkisinin kurulamamasında, kadro bileşiminin işçi sınıfından değil ara sınıf kesimlerinden oluşmasında, kadrosal gelişimin sürekli tıkanması ve bir önderlik sürekliliğinin sağlanamamasında, örgütsel-pratik zayıflıklar sürekli kadrolara fatura edilirken, onların çok yönlü ve örgütsel sorunların çözüm gücü olacak şekilde etkinleştirilememesinde karakterizedir.
.
En belirgin haliyle bu, kongre ve konferansların yapılmaması, tüm içerimiyle örgütsel pratiğin ve merkez organların kolektif denetime tabi tutulmamasında ifadesini bulmakta; son derece dar ve kişilerin hükmünü yürütmesine kadar fiilileşen bir merkeziyetçilik anlayışı altında örgütün canlı damarları kesilmekte, eleştiri-özeleştirinin örgütsel-kadrosal dönüşümün motoru olarak işlemesi engellenmektedir. Örgütsel emek, teori ve politika üretimiyle örgütsel pratiğin ayrışması biçiminde bir yarılmaya uğramakta; bir yandan uzmanlaşma yoksunluğu, ilkellik ve amatörlük kuşaktan kuşağa devredilirken, aynı zamanda katı, derin ayrımlı bir işbölümü ve salt konum ve kişilerin belirleyici olduğu bir hiyerarşi anlayışı, birbirini sürekli dışlamaya, küçük burjuva rekabete yol açmakta ve kolektif gelişim imkanlarını sıfırlamaktadır. Dar grup yapısı, nispi bir gelişme gösterdiği koşullar dahil, işçi sınıfı ve emekçi kitlelere, onların özdeneyimlerine karşı hemen tümüyle geçirimsizdir.
.
Dar örgüt normlarının, antifaşist halkçı demokratizmin politika, ruh, ölçüt ve değer yargılarının hakimiyeti, TİKB‘yi “küçük ama bolşevik müfreze”den “bolşevik ama küçük” dar bir örgüte, giderek de bu çemberi kıramayarak konjonktür ve siyasal koşullara göre değişen eklektik, ara sınıf niteliği belirgin bir örgüte dönüştürmüştür. Politika üretimi, politika yapış tarzı, kadrolaşma, tamamen kapalı devre ve dar örgütsel norm ve ritüellerin sürekli yeniden üretimine yol açmıştır. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelerle ilişki kuruşun salt örgütten kitlelere doğru olması, proletarya ve emekçilerin tipik temsilcileri ile süreklileşmiş bağlardan yoksunluk, dar ilkeci, neyin yapılması gerektiğini değil salt neyin yapılmamasının söylenmesine dayalı, kuruculuk içermeyen, işçi sınıfının koşullarını, onların özdeneyimleriyle geliştirilmesini göz önüne almayan, dolayısıyla da pratikte karşılığını bulmayan bir politika yapış tarzını süreklileştirmiştir. İşçi sınıfına hesap verme bilinci, onun organik ve içerden bir parçası olma, kavganın merkezine en dar anlamı ile örgütü değil sınıfı koyma kavrayışı gelişmemiş; kadroların devrimci militan işçi hareketini örgütleyerek geliştirilmesi temel bir ölçüt olmamıştır. Örgütsel pratik, dar örgüt propagandası ve ajitasyon ağırlıklı bir pratik ile özdeşleşmiş; sınıf ve kitleler içerisinde sabırlı, stratejik ve süreklileşmiş, militanlığı kendindeleştirmeyip bunun içerisine yerleştiren, kitlelerin özdeneyimlerini geliştirmeyi esas alan bir çalışma yerine kısa vadede sonuç almaya odaklı, aceleci küçük burjuva tarz, antifaşist mücadelenin dar örgüt kültürü ile bütünleşik değerlerini yaratmak önde tutulmuştur. Program yoksunluğunun ve stratejiye dayalı hareket edilmemesinin politikadaki karşılığının siyasal devrimcilik ve konjonktür devrimciliği olması gibi, örgütsel pratik alandaki karşılığı da küçük burjuvazinin örgüt, önderlik ve kadro anlayışının belirleyiciliğidir.

Örgütsel krizin en şiddetli tarzda bu alanda yaşanmasının, çözümlerin de en dar haliyle örgütsel alandan aranmasının nesnel zemini TİKB’nin dar merkeziyetçi, sınıf ve kitlelere karşı geçirimsiz, kadroları çözüm gücü olarak geliştirmeyen, örgütsel/kadrosal dönüşümün en temel dayanağı olan program ve tüzüksel işlerlik sorununu çözememiş, fiili tasfiyecilik ve konformizm ile birlikte devrimci sektarizmden bürokratizm ve keyfiliğe doğru kırılmış, ihlalleri olağanlaştıran önderlik tarzıdır. Bu durumdan ders çıkarmak adına, örgütsel anlayış planında, Kuruçeşmeci “21. yüzyılın parti modeli”nde ifadesini bulan merkeziyetçilik düşmanlığı, kolektivizm adına “bilginin paylaşımının demokratikleştirilmesi” gibi liberal sloganlarla birleşik, sistemsiz ve kör tepkisellikle dolu bir anarko-demokratizm, politik ve örgütsel merkeziyetçiliğin reddi, örgütsel emek türlerinin birbirinin karşısına koyulması, ilkellik ve amatörlük, bilimsel teori düşmanlığı ve geri, kendiliğindenci bir sınıf çalışması anlayışı savunulmaktadır. Böylesi görüşler, yeni ve çok daha ömürsüz bir çevre diplomasisi yaratmak dışında hiçbir sonuç vermeyeceği gibi; sınıfsal-siyasal olarak da proletaryayı değil küçük burjuva anarşizmini, ezilenci halkçı demokratizmin örgütsel versiyonunu temsil etmektedirler.

Önderlik tarzı, iç demokrasi ve kolektivizm sorunu, iç işlerlik, tüzük, kongre ve konferanslar sorunu, dar grup tarzının bu en belirgin ve siyasal-toplumsal-kültürel dönüşüm karşısında duvara toslayan hastalıklı karakteri, ne dar merkeziyetçiliğin yeniden tesisi ile ama ne de küçük burjuva platformun politik-örgütsel merkeziyetçiliğin imha edilmesi tezleriyle aşılabilir. Dar sekt yapısı hiçbir kaygı duymadan, geriye bir kez dahi bakmadan yıkılmalıdır. Kendisini işçi sınıfı yerine ikame eden, kendi gelişimini işçi sınıfı hareketinin gelişiminin aynasından değerlendirmeyen, sınıfa ve kitlelere hesap vermeyen, onlar tarafından denetlenmeyen, politikayı dar ilkesellik üzerine oturtan ve politika ve taktikleri sürekli boşa çıkan, örgüt çalışmasını dar örgüt propagandası ve ajitasyon faaliyeti ile sınırlı görüp görevini tamamlanmış sayan, örgütsel önderlikten salt kademelere önderliği anlayan, sınıf ve kitleleri görüş alanının, bizzat kendisini değerlendirme ölçütlerinin dışında tutan bu örgütsel anlayış ve onun iç sistemi atomlarına kadar parçalanmalıdır. Kişi ve kademeleri örgütün üzerinde, tüzük hükümleri tarafından bağlanmamış olarak gören, kongre ve konferanslar yoluyla sadece örgüt üyeleri ile değil bizzat işçi sınıfı ile yüzleşmeyen, eleştiriye tahammülsüz-özeleştiriye kapalı, her türden politik ve örgütsel keyfiliğe kapıyı açık tutan, programdan, tüzükten, politika ve örgütsel politikalardan çıkışını alan ölçütler yerine değer yargılarını geçiren, kadroları gelişkin bir çizgide doğru bir inisiyatifle geliştirmeyen ve onları örgütsel sorunların çözüm gücü olarak görmeyen grup tarzına proletaryanın ihtiyacı yoktur.
.
Bu tarza karşı savaşım, doğrudan doğruya bir iç savaşım konusudur. Bu savaşımın biricik silahı, genel bir demokrasi anlayışı değil, demokratik merkeziyetçiliğin kısıtlarını da aşan komünizan bir gelişim ilkesi olarak kolektivizm, kolektif bir merkeziyetçilik, örgütsel emeğin kolektif birliği ilkeleridir. İlkellik ve amatörlük, merkeziyetçilik düşmanlığı, küçük burjuva rekabetçilik, aynı kökten olmak üzere işçi kuyrukçuluğu, proletaryanın savaş donanımı olamaz. Program ve tüzüğe göre bir yaşam, profesyonel devrimcilik, hiçbir karşılık beklemeksizin, fakat görev ve sorumlulukları kadar haklarının da bilincine sahip, çok daha etkin ve özneleşmiş örgüt üyeliği, teori-politika-örgüt-pratik bütünlüğünün hem örgüt çapında hem de önderlik kademelerinden başlayarak tek tek organ ve kadrolarda kurulabilmesi, güvenlik gerekleri dışında örgüt ve sınıfla ilgili her türlü bilginin merkezileşme dolayımıyla kolektife maledilmesi, nitelikli bir rapor sistemi, örgütün çevre güçlerinden başlayarak işçi sınıfının farklı kesimlerinin mücadele ve örgütlenme deneyimlerinden yararlanılması, küçük burjuva rekabet, federalizm ve çevreciliğin her türlüsüne karşı mücadele, yaralanmış ve yıkıma uğramış yoldaşlık ilişkilerinin yeniden inşası, fiili tasfiyeciliğin tortu ve deformasyonuna aman vermemek yaşamsaldır. Devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz. Küçük burjuva platformun “teorisizm” ve “entelektüelizm” adı altında yarattığı teori düşmanlığını da, örgütsel-pratik alandaki boşluk ve yetmezlikleri de altetmenin yolu, günlük faaliyetin komünist devrimci ilkeler ve program, politika ve örgütsel politikalar ışığında yürütülmesi, yönlendirilmesi ve denetlenmesi, proletarya devrimini örgütleyecek parti ve onun kadroları olma yolunda yürümektir.

* * *

İç tartışma sürecinin tasfiyeci platformdan kopuşla sonuçlanması ne başlangıçta ne de son aşamasında bizim tercihimizdi. Biz proletarya sosyalistleri, tartışma sürecimizde her düzlemde sorunlarımızın köküne inmeyi, bunların içimizdeki ideolojik, politik, örgütsel tüm unsurlarından devrimci bir kopuşu savunarak yer aldık. Tartışma süreci sırasında dünya ve ülkedeki dönüşüm süreci, bunun programatik-siyasal sonuçları, işçi sınıfının değişen yapısı ve kolektif işçi bilinci, kent yoksulları gibi bir dizi konuda tezlerimizi ortaya koyduk. Siyasal mücadelenin somut sorunlarına dönük, politika yapış tarzımızı değiştiren önerilerde bulunduk. Tarihimize kör bir sahipleniş içerisinde davranmadığımız, onu eleştirel bir değerlendirmeye tabi tuttuğumuz gibi, tarihsel sorumluluklarımızı özeleştirellikle üstlenmekten de kaçınmadık. Kuşkusuz başta kurucu, yönetici kadrolar olmak üzere TİKB’nin bütün bir gelişim seyrinin, ideolojik-politik-örgütsel-pratik, tarihsel yapısal sorunlarının, fiili tasfiyecilik sürecinin ve onun aşılamamasının, bunun sonucu yaşanan kadro ve çevre kaybının sorumluluğu bizlerin de omuzlarındadır. Uzun zamana yayılmış bir kan kaybının, güç erozyonunun, ortaya çıkan değişim ve dönüşümleri doğru zamanda görerek müdahale etmemiş olmanın, önderlik zafiyetinin, örgüte sakınmasızca emek vermiş, ancak bu sürecin yarattığı hayal kırıklığı ile uzaklaşmış yoldaşlarımızın yitirilmesinin sorumluluğunu, taşıdığımız örgütsel sorumluluklarla birlikte üstleniyoruz. Bundan dolayı, biz, bu tarihsel süreci, sadece devrimci bir eleştirellik ve dönüşüm süreci olarak değil, yeni olanı kuruculukta somutlanacak derin bir özeleştirellik süreci olarak da görüyoruz. Yaşadığımız kan kaybı ve güç erozyonunu aşmakla sınırlı kalmaksızın, proleter sosyalizmi çizgisindeki yeniden inşamıza katılmaları için, bu yoldaşlarımıza da devrimci bir çağrıda bulunuyoruz.

Tartışma sürecindeki varoluşumuz, polisiye yöntemlerle atılı “hizip” ve “çete” suçlamasıyla tasfiye aşaması dahil bu sorumluluk bilinciyle bütünleşik olmuştur. Küçük burjuva platform ise dışsallaştırıcı bir sorumsuzlukla, baştan itibaren “inkarcılık” ve “nihilizm” suçlaması ile karşımıza dikilmiş; yüzü geriye dönük dogmatik tutuculuktan liberal tasfiyeci geriye kırılmaya doğru yolculuğunda sürekli olarak bu beylik silaha davranmıştır.

Biz proletarya sosyalistleri, devrimci bir kopuşa karşı karşımıza çıkarılan “inkarcılık” ve “nihilizm” suçlamasını nefretle reddediyoruz. TİKB‘nin tarihsel devrimci değer ve mevzilerini yaşatmanın yolunu, onu bugüne getiren çizgileri aynen tekrar etmekte görenleri, bunu yapacağını vadedenleri bizden önce yaşam, hatta kendi yaşamları şimdiden boşa çıkarmıştır. “Yeni ihanet çağı” görüşlerini savunanlar, TİKB’nin tarihine ve devrimci değerlerine layık olamazlar. Biz ise, son derece zorlu, ancak kendimizden başlayarak şiddetli bir iç savaşımla kazanılabilecek örgütsel-kadrosal dönüşüm yolunu seçtik. Yürüyüşümüzü iç dinamizmini proletaryanın kurtuluş idealinden, derin bir özeleştirellikten ve yeni bir bakış açısına ulaşmış olmaktan alan bir güven ve özgüvenle sürdüreceğiz. Çiğnenmemiş yeni bir yolda, proletarya sosyalizminin izinde, komünizmin ışığı, proletaryanın içerisinde ve ölümsüzleşmiş yoldaşlarımızın denetleyen gözlerinin, Marksizm-Leninizm’in bayrağının altında!

YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZM!
YAŞASIN PROLETARYA SOSYALİZMİ!
YAŞASIN
TİKB!

22 Aralık 2009 Salı

Yılın çaylak oyuncusu

Amerika’nın strateji dergisi Foreign Policy, 2009 yılının Ortadoğu liderlerini değerlendirirken Erdoğan için “Yılın çaylak oyuncusu” terimini kullandı. Bize göreyse yüzyılın yalancısı ve piyonu!

Cümlealem

Faşizmin göstergesi...

Kaynak: halkingunlugu.blogspot.com

21 Aralık 2009 Pazartesi

Obama: ödülü kazandın, şimdi hak et

Harekete geçin!
Birleşmiş Milletler Kopenhag İklim Zirvesi'nde alınacak kararlar gezegenimizin geleceğini belirleyecek. Tüm dünya iklim felaketinin önünü kesebilecek kadar cesur liderlere ihtiyaç duyuyor. Liderlerden bu cesur adımları atmalarını istemek ise bizlere düşüyor. Türkiye’nin de Kopenhag’da bulunması ve etkin bir rol oynaması çok önemli. Bu nedenle siz de Erdoğan'dan, Kopenhag’da “van minüt” diyerek, diğer ülke liderlerine bu mücadelede liderlik örneği göstermesini isteyin.

Ker-bela... — Durak Arslan

Ker-bela’yı anlamak ve anlamlandırarak anmak üzere kaleme alınmıştır.

Bilim, “Denizin dibindeki en küçük kum tanesinden güneşe, tek hücreli bir balıktan en karmaşık insana kadar evrende her ne var ise, hepsi birbiriyle ilişki ve çelişki içindedir” der.

Ayrıca, “Her varlığın bir karşıta sahip olduğu, karşıtların ise kendi içinde zıtlar barındırdığı doğrulanır” bilim insanları tarafından.

Hz. Hüseyin ile Yezit bu iki karşıtın, Hüseyin pozitif-artı’nın, Yezit negatif-eksi’nin sembolüdür.

Yeryüzünde iki karşıtın çakıştığı trajedik ve en çarpıcı noktadır “ker-bela”.

Hüseyin’i hatırladığınız zaman, Yezit çıkar hemen karşınıza. Yezit’i lanetlerken, hemen Hüseyin belirir iç sızınızda, gözyaşınızda.

Biri sevgi’nin, diğeri nefretin temsilcisidir. Biri dostluğun, diğeri şiddetin insandaki tecellisidir.

Zıtların birbirini varetme ve yoketme çatışması, sürtüşmesi arasında çıkan çıngıdır yaşam. Zıtların varlığı, birliği ve mücadelesi gerçekliğini anlatmanın ve anlamanın somut ve çarpıcı bir örneğidir “ker-bela”. Bunun için kuşaktan kuşağa, dilden dile sürüp gider ve tap taze durur belleklerimizde.

Cem törenlerinde sahnelenen, otantik ve dramatik bir müzikal’dir “ker-bela” anlatımı. Bu, tarihi insanlık dıramını opera’larda sahneleyerek, evrensel bir mesaja dönüştürmenin zamanıdır. Bu dıramın senaryosu can ve kan ile yazılmıştır. Bu trajedinin karakterleri her zaman varolmuştur insanlık tarihinde.

Zalimin mazluma, kirlinin temize, nefretin sevgiye, şiddeti kullanarak üstün gelişinin kurgusu ve diyaloğu, Alevilerce asırlardır Cem törenlerinde işlenmiştir. Şiddet lanetlenmiş, sevgi yüceltilmiştir.

Yetmişiki millete mensup her toplum bireyinin, bu gün bile iki ayrı damarın ayrımında olup, Hüseyin tarafında yeralması mümkündür. Aleviler İmam Hüseyin’in acısını hissetmiş, onun gözüyle bakmış, yaşamı kucaklayıp sahiplenerek, Yezit şiddetinden korumayı erdem bilmiştir. Muharrem yası-matemi, bu özü bilince çıkartmanın, bu bilinci canlı tutmanın, bu canlılığı insanlıkla paylaşmanın vesilesidir.

Asıl amaç bu acıların mayaladığı özümüzdeki tad’a ulaşmak. Ínsan-ı Kamil olmak. Rızalık terazisinde gül’ü gül ile tartmak. Kendine ulaşmak üzere, bu ulu Yol’da şefk ile yol almak.

Gerçeğin demine, Aşk ile…

20 Aralık 2009 Pazar

Ne soğuk hava, ne polis dayağı TEKEL işçilerini yıldırabildi… Peki, bu işçiler neden direniyor?

Türkiye'nin dört bir yanındaki Tekel fabrikalarında yıllardır dirsek çürüten işçiler, özelleştirmenin ardından kamuda asgari ücretle önce geçici sonra da sözleşmeli çalışmaya karşı çıkıyorlar. İşçiler Ankara soğuğunda altı gündür direniyor.

Yıllardır Tekel’in fabrikalarında tütün sarıp ekonomiye güç katan Tekel işçileri, özelleştirmenin ardından çıkarılan 4c maddesi ile ellerinden uçup giden haklarını geri almak için altı gündür evlerinden ve ailelerinden uzakta Başkent Ankara’da mücadele veriyorlar. Ankara’nın soğunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a seslerini duyurmak için Tokat, Mersin, Bursa, Muş gibi Türkiye’nin dört bir yanında bulunan illerden gelen Tekel işçileri geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdikleri eylemde polisin yoğun müdahalesine karşılaştı. Buna rağmen, ‘hakkımızı alana kadar buradayız. Hiç bir yere gitmeyiz’ diyen işçiler eyleme devam ediyor.

4c nedir?
Günlerdir Tekel işçilerinin alanlarda eylem yapmalarının temel sebebi 4 c olarak bilinen kamu kurum ve kuruluşlarını özelleştirmesinin ardından işsiz kalan işçilerin başka kurum ve kuruluşlarda ‘geçici’ istihdam edilmelerini sağlayan 657 sayılı devlet memurları Kanunu’nun 4. maddesinin ilgili fıkrası. Tekel işçilerinin günlerdir alanlarda mücadele etmesine neden olan söz konusu hüküm ile başka kamu kurumlarında istihdam edilecek geçici personele, tahsil dereceleri dikkate alınarak belirlenecek brüt aylık asgari ücret ödenecek. Bu ücret dışında herhangi bir ad altında ücret verilmeyecek ve sözleşmelerine bu yönde hüküm konulamayacak. Ayrıca bu ücretler kanunda üst sınır olarak belirlenirken, asıl ücret gidecekleri kurumlarca ayrıca belirlenecek. Günlerdir Ankara’nın Aralık soğuğunda ekmek parası için mücadele eden işçilerle günlerinin nasıl geçtiğini ve bundan sonra neler beklediklerini konuştuk. Çocuklarından ve ailelerinden uzakta Türk-İş Genel Merkezi’nin merdivenlerinden, toplantı salonuna kadar yerlere serdikleri kâğıtların üzerinde sabahlayan işçilerin bam teli ise çocukları. Altı gündür çocuklarını görmeyen işçiler çocuklarından bahsederken, sesleri titriyor ve gözyaşlarını tutamıyorlar. Üç çocuk önerisinde bulunan Başbakan Tayyip Erdoğan’a, “Bizi anlaması için bir saat bizim yanımızda olsun” önerisinde bulundular. İşte altı gündür mücadele eden Tekel işçilerinin bazılarının hayat hikayeleri:

Çocuğuyla konuşamamış
Tekel işçilerinin 17 Aralık’ta gerçekleştirdikleri eylemde polisin yoğun müdahalesi ile karşı karşıya kalan ve Tokat’tan Ankara’ya gelen ‘Ağlayan işçi’ olarak ekranlara yansıyan Mehmet Gül, yaşadıklarını şöyle anlattı: “Nazım Hikmet diyor ya ‘özgürlüğün resmini çizebilir misin?’ Tayyip Erdoğan’ın da bizi anlaması için bir gece değil bir saat yanımızda kalması gerekir. Bana o gün gaz bombasını attılar ve suyun içine ittiler. Çocuğum telefon açtı. Onunla konuşamadım sesim çıkmadığı için. Sonra ağladım. Televizyonlar beni ‘ağlayan işçi’ diye gösterdiler. Neden ağladım? Çocuğumla konuşamadığım için. Yaşamak lazım. 650 milyonla Tayyip Erdoğan geçinebiliyorsa ben 100 milyon ile geçinirim.”

Alandaki anneye destek
Ankara’da yaşayan ve yaklaşık 20 yıl Tekel’de emek veren Nevze Gürler, özelleştirmenin ardından kurumsal ilişkiler bölümünde çalışmaya başlamış. Gürler, mevcut maaşı ile geçinmekte güçlük çekerken, 4c ile geçim sıkıntısının daha da artacağını ve çocuklarının eğitimlerine ayırdığı paranın azalmasından korkuyor. Altı gündür alanlarda mücadele eden Gürler, yaşadıklarını şöyle anlattı: “Ben Ankara’da kurumsal ilişkilerde çalışıyorum. İki çocuk annesiyim. Kızım üniversitede uluslararası ilişkiler bölümünde okuyor. O bana destek olmak için dersi bittikten sonra buraya geliyor, Ama senelerce Tekel’de işçi olarak çalıştım. Biz günlerdir burada mücadele veriyoruz. Çocuklarımızın eğitimi, geleceği için mücadele ediyoruz. 800 milyon maaş alırsam, benim aylık çocuğumun eğitim masrafı 600 milyon ne ile onu geçindiririm. Ben 90’lı yıllardan buyana Tekel’in her bölümünde çalıştım. ‘Yatma yeri değil’ diyorlar. Bunu nasıl söylerler. Ben senelerdir emek veriyorum.
Dağa mı çıkalım?
Muş’tan Ankara’ya haklarını geri almak için gelen Suna Karacan, üç çocuk annesi. Eşi işsiz olan Karacan, ailenin geçimini kendisi sağlıyor. ‘Bende para kazanamazsam eşim dağa çıksı o zaman’ diyen Karacan, şu sözlerle adeta isyan ediyor: “Üç çocuğum var. Eşim çalışmıyor. Muş öyle bir yer ki ne özel sektör ne başka bir çalışma alanı var. Bir tütün bir pancar vardı. Onu da kaldırdılar. Neyle geçineceğiz? Yeri geldiği zaman Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘terör’ diyor. İşte terörü kendisi yapıyor. Ne yapıyor? O zaman eşlerimizi dağa gönderelim. Geçimimizi öyle sağlayalım. Terör ülkesi olmak istemiyorum. Resmen bize zulüm yapıyorlar.”

Aklı hasta eşinde
Muş’tan gelen Birgül Zenginol ise, “Dört çocuğum var. Eşim hasta. Hiç kimse yok onlara bakacak. Ben burada onlar orada aç. Peki, geleceğimizi, bu çocukları nasıl geçindireceğiz. Çocuk yapın deniliyor. Hiç biliyorlar mı bunlar nasıl geçinecek. Çocukların nafakasını elinden alınıyor. 600 milyonla ben nasıl kira öderim. Çocukların savaş mı çıktı anne ne oluyor orada diye soruyorlar” dedi.

‘Kirayı nasıl veririm’
Bursa İnegöl’den Ankara’ya gelen Muammer Şahin, “Biz 10 ay çalışıyoruz. 300 lira kira veriyorum. Bin 300 lira alıyorum. Eğer 4c olursam sadece kiramı verebilirim. 10 ay çalışmak yeterli değil. Haklarımız tamamen ellerimizden alınıyor. Günlerdir hükümetten gelip sorunlarımızla ilgilenenler olmadı” diye konuştu.

Mersin’den geldi
Polis tarafından tekel işçilerine yönelik ‘orantısız güç’ kullanımını ekrandan gören Mersin Silifke’deki SEKA Taşucu Kağıt Fabri işçileri Ertan Sezer, Tevfik Ata, Mutlu Alemdar, Ersin Deniz ve Oğuz Güni Tekel işçilerine destek olmak için Ankara’ya geldiler. Bavulları ile Türk-İş’in Genel Merkezi’ne sığınan Sezer, Ata, Alemdar, Deniz ve Güni kendilerinin de 4c’ye geçeceklerini ve haklarını geri alana kadar mücadele edeceklerine dikkat çekiyor. İşçilerden Ertan Sezer, kızını üniversitede okuttuğunu ve 4c olması durumunda mevcut sıkıntılarının daha da artacağına dikkat çekiyor. Mutlu Alemdar ise, “ SEKA’nın meslek okulu var. Biz 14 yaşında oraya gittik. Ortaokuldan sonra. Lise olarak sayılmıyor. Devletle sözleşme imzaladık 14 yaşında. 43 yaşında emekli olacaktık. Gelinen nokta çalışamıyoruz Ortaokul mezunu gözüküyoruz. Emekliliğimize 10-15 yıl daha var ama hiç bir şeye yaramıyor” dedi. (Radikal)

18 Aralık 2009 Cuma

Maraş, Sivas, Tokat, Gazi… Dönemin katliamcıları halen iktidarda! Maraş’ı unutma, unutturma!

31 yıl önce yaşanan Maraş katliamı ile Sivas ve Çorum'da gerçekleştirilen Alevi katliamları AKP'nin bugün iktidar olmasını da hazırladı. AKP'nin önemli isimlerinden Abdülkadir Aksu katliam sırasında Maraş Emniyet Müdürü'ydü. Aksu'ya bağlı Maraş polisi 5 gün boyunca katliamı izledi.

MİT olayın içinde olmasaydı Maraş'tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi... Bu satırlar 31 yıl önce yaşanan Maraş katliamının devlet eliyle nasıl planlandığını ortaya koyan dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in ölümünden sonra açıklanan arşivindeki belgelere ait. Ecevit'in 'gizlediği' belgeden de anlaşıldığı gibi Türkiye Cumhuriyeti tarihi katliamların ve kıyımların tarihidir. 1970'li yıllardan günümüze kadar gerçekleştirilen katliamlar bugünkü AKP iktidarını ortaya çıkardı. AKP'nin bugün iktidarda olmasının altyapısı Malatya, Maraş, Sivas ve Çorum'da Alevilere yönelik katliamlarla hazırlandı. Fethullah Gülen cemaatiyle kol kola girerek ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin destekleyicisi AKP'nin günümüzde Reha Çamuroğlu gibi kişilerle Alevilere karşı sözde 'ılımlı' yaklaşımları ise katliamlarla amaçlananların son halkasını oluşturuyor. 31 yıl önce yaşanan katliam sırasında Maraş'ın Emniyet Müdürü, bir önceki AKP hükümetinin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'dur. Sadece bu gerçek bile AKP'nin Maraş gibi katliamlarla ilişkisini anlamak için yeterlidir. Ecevit'in Maraş katliamını MİT ve MHP lideri Türkeş'in planlandığına ilişkin belgeyi neden 'gizlediği' ise ABD'nin AKP'yi de yedeğine alarak Bölge'deki uygulamaları gözönüne alındığında daha da net anlaşılıyor. Ecevit'in 'gizlediği' belgelere göre Maraş katliamı aylar öncesinden 'Barış Gönüllüleri' adıyla Bölge'ye gönderilen ABD'li ajanlar, MİT ve MHP tarafından planlandı. Maraş katliamından bir hafta önce Türkeş'in açıklamaları ise katliamın habercisiydi. Türkeş'in Malatya katliamıyla ilgili 'Daha büyük olaylar olacaktır' şeklindeki açıklamaları Maraş'ta karşılık buldu.

Çatlı'nın ekibi oradaydı
Maraş katliamını devlet çetesinin bir numaralı elemanı Abdullah Çatlı'nın 'silah arkadaşı' Haluk Kırcı ve arkadaşları bizzat uyguladı. Ankara'nın Bahçelievler, Karşıyaka ve Keçiören semtlerinde oturdukları sonradan tesbit edilen Haluk Kırcı, Hüseyin Yıldız, Ünal Ağaoğlu, Mustafa Özmen, Mustafa Dülger, Remzi Çayır, Mustafa Demir, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk ile Mehmet Gürses katliamdan bir hafta önce Maraş'a gittiler. İskenderun Demir Çelik İşletmesi'nde Fabrika Stok Kontrol Müdür Muavini olan Hayri Kuşçu, Çelik-İş Sendikası yetkililerinden Tuncay Terekli gibi faşistaler de Maraş'a akın ettiler. 19-25 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş'taki otellerin kayıtlarında bu kişilerin işlerini Milli Piyango bileti satıcısı olarak bildirdikleri de sonradan ortaya çıktı.

Alevilerin evleri işaretlendi
Milli Piyango bileti satıcısı kılığında Maraş'a gelen bu kişiler kentte Alevilerin yaşadıkları Yörükselim, Şeyhadil, Kümbet ve Yeni Mahalle gibi semtlerde nüfus sayımı yapıyoruz iddiasıyla evlerde kaç kişinin yaşadığını tespit ettiler. Tespit edilen bu evlerin kapıları kırmızı boyayla işaretlendi. Alevi evlerinin işaretlenmesinin nedeni ise katliam günü açığa çıktı. 19 Aralık'ta katliam için düğmeye basılarak Çiçek Sineması'nda tesiri az bir dinamit patlatıldı. Devrimcilerin attığı iddia edilen dinamitin MHP'li Ökkeş Şendiller (Kenger) tarafından attırıldığı kısa sürede anlaşılsa da katliam için düğmeye basılmıştı artık.

20 Aralık akşamı Alevilerin gittiği Yeni Mahalle'deki Akın Kıraathanesi'ne patlayıcı madde atıldı ve iki kişi yaralandı. 21 Aralık'ta Maraş Meslek Lisesi öğretmenlerinden Alevi ve solcu olan Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu öldürüldü. 22 Aralık'ta yapılacak olan öğretmenlerin cenaze törenine saldırı hazırlığı ise geceden başlatıldı. 22 Aralık'ta Maraş Müftüsü, resmi araçla dolaşarak, 'Aleviler Cuma namazında camileri bombalayacaklar. Müslüman kardeşlerimizi katliamdan korumak için toplanalım' diye halkı kışkırttı. Devlet Hastanesi Başhekimi ise öğretmenlerin cenazelerini Cuma namazının bitimine denk getirerek katliama yardımcı oldu. Cenaze töreni sırasında önceden hazırlanmış saldırganlar 'Komünistler Moskova'ya, Katil İktidar' sloganlarıyla saldırıya geçti. Polislerin saldırganları engellememesi üzerine cenaze korteji dağıldı. Faşist ve şeriatçı çeteler ilerleyen saatlerde iyice azgınlaştı ve Alevilerin yoğun olarak bulunduğu mahallelere saldırmaya başladı. 22 Aralık'ta geç saatlere kadar süren saldırılarda 100'e yakın işyeri tahrip edildi. DİSK, TÖB-DER, POL-DER, CHP, TİKP, Tekstil Sendikası ve Sağlık Müdürlüğü binaları yıkılıp yakıldı.

Hamile kadınların karnını deştiler
23 Aralık'ta ise camilerden ve belediye hoparlöründen, 'Bütün din kardeşlerimiz son görevlerini yapsınlar' şeklinde anonslar yapıldı. Ve ardından Alevilerin yaşadığı mahallelere otomatik silahlarla saldırılar başladı. Önceden kırmızı boya ile işaretlenen evler tek tek yakıldı. Polisin ve askerlerin önlem almamaları faşist ve şeriatçı çetelerin Maraş'ı tamamen ele geçirmesine neden oldu. Maraş'ı kan gölüne çeviren caniler Alevi kadınlara tecavüz ettiler, hamile kadınların karınlarını deştiler, kundaktaki çocukları boğazladılar, öldürdükleri kadınlara tecavüz ettiler, kadınların memelerini kestiler. Çocukların gözlerini şişlerle oydular, insanları baltalarla doğradılar. Bu saldırılarda İsadivanlı ve Durak mahalleleri camilerinin imamları da yer aldı. Mahalle muhtarı saldırganlara silah dağıttı. Belediye araçları saldırı sırasında mühimmat taşıdı. Bağlarbaşı İmamı Mustafa Yıldız'ın söyledikleri şeriatçılarla, faşist çetelerin katliam için nasıl bir araya geldiklerini göstermesi bakımından hayli çarpıcıydı. İmam Yıldız, cuma vaazında 'Oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır' diye halkı kışkırttı.

Askeri birlikler ve polis katliamı izledi
Birçok mahallede, sokakta, evde kadın, çocuk, genç, yaşlı Alevi yurttaşlar katledilirken devlet katliama seyirci kaldı. İldeki askeri birlikler saldırganları engellemedi. Canlarını kurtulmak için askere sığınan kişileri askerlerin ellerinden alan saldırganlar onları kurşuna dizdi. Devlet Hastanesi'ne getirilen yaralılar burada öldürüldü. Maraş katliamı tam beş gün sürdü. Beş gün devlet Maraş'ta yaşanan katliama seyirci kaldı. Maraş'ı kontrol altına alan faşist ve şeriatçı çeteler 'Kahrolsun Komünistler, Müslüman Türkiye, din elden gidiyor, Vali istifa, İçişleri Bakanı'nın kellesini istiyoruz' sloganları ile Alevi ve devrimcilerin evlerine beş gün boşunca saldırdı. Katliam sırasında Maraş'ta bulunan İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı ise 'katliamın solcuların tahriki sonucu' çıktığını iddia edecek kadar yüzsüzleşti. Özaydınlı Türkeş'i de ziyaret ederek, katliamın mimarıyla sözde alınacak önlemleri görüştü. Oysa katliam tam da Türkeş'in istediği gibi olmuştu. Maraş'ta 'Müslüman Türkiye' sloganı eşliğinde yapılan katliam 25 Aralık gecesi ancak durdurulabildi. Olaylarda resmi kayıtlara göre 111 kişi vahşice öldürüldü, binin üzerinde insan yaralandı. 552 ev ve 289 işyeri yakılıp yıkılarak tahrip edildi. Katliam ile ilgili açılan dava sonucunda ise Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, Gerekçeli Kararında katliamı uygulayanlar olarak MHP, Ülkücü Gençlik Derneği, MİSK gibi örgütlerle bugün Kürtlere ve devrimcilere karşı çeşitli katliamlar gerçekleştiren ETKO ve kontr-gerillanın adını kayıtlara geçirdi.

Yaşayanlar katliamı anlatıyor
'Ellerinde Alman tüfeği, mavzer, makineli tüfekler vardı. Kadınlarımızın memeleri kesildi. Altı aylık çocuğumuza kurşun sıkıldı. Kadınlarımızın hem ölüsüne hakaret ettiler, hem dirisine. Gözlerine şiş soktular insanların. Seyrantepe'de Kaşanlı (...)ün karısının ırzına geçip, kurşuna dizdiler. Daha sonra külotunu çıkarıp sokağa attılar. Kalaycı Şah İsmail'e de baltayla vurup beynini parçaladılar...' Devletin 'gizlediği' katliamla ilgili dönemin Maraş Savcısı Dündar Saner'in hazırladığı rapora yansıyan bu anlatımlar, ne Hitler Almanyası'nda, ne faşist Pinochet dönemi Şili'de yaşandı. Üstelik bu anlatılanlar, yıllar boyu 'gizli' kaydıyla devletin 'karanlık' mahzenlerinde saklanan resmi bir raporun tüyler ürpertici kayıtlardan sadece bir cümlesi. İnsanlık dışı vahşeti yaşayanlar daha sonra bu katliamı şöyle anlattı:

Şeyho Demir: 'O günkü Maraş Emniyet Müdürü geçen dönem AKP hükümetinin İçişleri Bakanı olan Abdülkadir Aksu'ydu. Katliamı MİT, MHP ve şeriatçılar el birliğiyle gerçekleştirdiler. Ben olaylar olduğunda İstanbul'daydım. Katliamı duyunca hemen Maraş'a gittim. 24 Aralık gecesi vardım Maraş'a. Sabahleyin Maraş Devlet Hastanesi'ne gittim. Orada Antep'ten tanıdığım bir hemşire ile karşılaştım. Beni görünce şaşırdı, 'Aman Şeyho abi sen nereden geldin. Burada herkesi öldürüyorlar. Hastaneye hafif yaralı olarak gelen en az 10 kişiyi aşağı indirip öldürdüler' dedi. Maraş Devlet Hastanesi Başhekimi'nin gözetiminde yapıldı bunlar. Bütün herkes biliyor ki, böylesine büyük bir katliam devletin eli olmadan yapılamaz. Yörükselim Mahallesi'nde hamile bir kadının karnını süngü ile yarıyorlar. Annesinin karnından çıkardıkları 8 aylık bebeği 'allah allah' bağırtıları arasında çengelle elektrik direğine asıyorlar. Bu vahşetin resimleri o günkü gazetelerde yayınlanmıştı. Maraş katliamı davasını avukat olarak Halil Güllüoğlu takip ediyordu. Güllüoğlu'ndaki dosyalar hiçbir zaman açıklanmadı. Zaten onu da davayı takip ettiği için öldürdüler. O dosyaları açığa çıkarsınlar, katliamdaki devletin rolü net olarak açığa çıkar.'

Meryem Polat: 'Sabahtan başlayıp ikindiye kadar bütün evleri yaktılar. Bir çocuk kazanda yakıldı. Her şeyi talan ettiler. Biz bodrumda suyun içindeydik; üstümüz tahtaydı. Tahtalar yanıyor, üstümüze düşüyordu. Evim kül oldu. Bodrumda sekiz kişiydik, orada olduğumuzu anlamadılar, çıkıp gittiler. Askerler gelip bizi Ticaret Lisesi'ne götürdüler.'

Kamil Berk: '23.12.1978 günü, geceden beri bir şeylerin olacağının kuşku ve korkusunu yaşıyorduk. Ama yine de, devlet var diye biraz güveniyorduk. Ne bilelim ki,... Sabahın ilk saatleriydi, güneş doğmak üzereydi. Mahallenin sokaklarında sopalı, silahlı, baltalı büyük bir grup bağırarak yürüyorlardı. 'Allahını, peygamberini seven, eli balta, silah, sopa tutan yürüsün, Alevileri öldürelim, komünistleri içimizden temizleyelim' çağrısıyla ve bağırmalarıyla saldırıya geçtiler. Alevilerin evlerine saldırdılar. Evleri ateşe verdiler. 'Yaşasın Türkeş, Yaşasın MHP' diye bağırıyorlardı. Ellerindeki uzun menzilli silahlarla evlerimize ateş etmeye başladılar... Evden çıkmakta olan Cemal Bayır ve Ali Ün'e ateş ettiler ve öldürdüler. Biz de Molla Tabak'ın evine sığındık. Bu eve de ateş ettiler. Merdiven başında içeri girmeye çalışan Fatma Baz ile Zeynep Aydoğdu'yu kurşunla öldürdüler. Fatma Baz'ın kucağındaki 6 aylık oğlu Yılmaz da kurşunla öldürüldü...'

Yeter İşbilir: 'Dumlupınar Mahallesi Neyzen Sokak'ta oturmaktayız. Ali Rıza İşbilir'in polis memuru olan kardeşi Hacı Veli'yle yeni evliyiz. Kaynım Ali Rıza'nın evinde kalıyorduk. 23.12.1978 cumartesi günü öğleden sonra tahminen saat 15.00 sıralarında ellerinde balta, sopa, tahta, av tüfeği bulunan saldırganlar, oturduğumuz evin önüne geldiler. 'İşte sarı öğretmen Ali Rıza İşbilir'in evi'diye bağırdılar. Dışarıdan evi kurşun yağmuruna tuttular... Bir ara fırsat bulup dışarıya doğru kaçarken, merdivenlerde kaynım öğretmen Ali Rıza İşbilir'in karısı Ayşe'nin ve kızı Sebahat'ın orada yerde yattıklarını, her taraflarının kan olduğunu görüp üzerlerine düştüm. Sonra kendime geldim ve kalktım, aşağıya doğru kaçmaya başladım. Arkadan tüfekle ateş ettiler, omuzumdan yaralandım... Kaynım öğretmen Ali Rıza, karısı Ayşe, kızı Sebahat, oğlu Mehmet ve eşim Hacı Veli İşbilir'i öldürdüler. Evlerini, eşyalarını da yaktılar.'

Maviş Toklu: '24.12.1978 Pazar günü, saat 10.00 sıralarında mahallemizin Muhtarı Mehmet Yemşen ile Fevzi Görkem'ın başında bulunduğu saldırgan bir grup, 'Allah Allah...' diye bağırıyorlardı. Muhtarın elinde silah ve bayrak vardı. Evime hücum ettiler, kapıyı kırarak içeri girdiler. Odada oturan kocam Kalender'i alıp bahçeye çıkardılar. Ben de arkalarından koşarak çıktım. Muhtara, 'Aman etmeyin eylemeyin, kocamı öldürmeyin' diye çok yalvardım. Muhtar bana dönerek, 'Çocuklarını götür, kocanı kurban kesiyorum' dedi. Kocamı, gözlerimin önünde öldürdüler. Saldırganlar, bu defa yakınımızda oturan kardeşim Hüseyin Toklu'yu götürmek için evinin etrafını sardılar ve kardeşimi içerden çıkardılar. Yine muhtara yalvardım yakardım. 'Kocamı öldürdün, bari kardeşimi öldürme' diye yalvarıyordum. Muhtar ise, 'Hüseyin'i kurban ediyorum' dedi ve kardeşim Hüseyin'i işkence ederek öldürdüler. Sonra, karşımızda oturan ve bir gözü görmeyen çok yaşlı Cennet Çimen'in evine gittiler. Bu kadını, 'Gel nene, gel nene' diyerek elinden tutup dışarıya çıkardılar. Sanıklardan Cuma Yalçın ile Nuri Boğa tornavida ile Cennet kadının (80 yaşında) gözlerini oydular, sonra silah sıkarak öldürdüler.

Maraş katliamını unutma!
Unutturma!