20 Ocak 2009 Salı

Faşizme karşı mücadele ve birleşik cephe

BÖLÜM BAŞLIKLARI

I. Faşizm nedir, hangi sınıfın hizmetindedir?
II) Faşizmin sloganları ve demagojisi
III) Faşizmin iktidarı
IV) Faşizm hakkında yanlış görüşler
V) Faşizme karşı mücadele ve birleşik cephe
VI) Türkiye’de faşizm

I) Faşizm nedir, hangi sınıfın hizmetindedir?
Kelime olarak Faşizm, Roma İmparatorluğunda devlet iktidarının ve siyasi birliğin simgesi küçük baltalara verilen isim 'Fasces'ten gelmektedir. Ama toplumsal gerçeklik içinde ifade ettiği anlam çok daha farklıdır.

“Faşizm, finans-kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür.” (Dimitrov) Faşizm, sınıflar üstü bir uygulama veya yönetim biçimi değildir. O, emperyalizm dönemde ortaya çıkan bir devlet biçimidir.

Emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır. Emperyalizm aşamasında, ekonomide serbest rekabetin payı nispi olarak azalmış, tekeller egemen hale gelmişlerdir. Emperyalizmin temel ekonomik özelliği onun tekelci niteliğidir. Artık kendi ülkesindeki sömürüyle yetinemeyen, tekeller arasındaki rekabeti iliklerinde hisseden burjuvazi yeni sömürü alanlarına el atmıştır. Yapılan yığın üretimi burjuvaziyi, gerekli olan hammadde kaynakları, yeni pazar alanları ve artı-değer oranının yüksek olduğu ülkelere yöneltmiştir. Böylece tek tek ülke ekonomileri emperyalist tekellerin çıkarına olmak suretiyle tek bir dünya ekonomisi haline gelmektedir. Ama bu süreç, dünyanın milyarla ifade edilen büyük bölümünün bir avuç zengin emperyalist ulus tarafından yoksulluk, emperyalist yağma ve barbarlık ile sömürülmesini ifade etmektedir.

“Emperyalizm hem dış hem de iç siyasette demokrasiyi yıkmaya doğru, gericiliğe doğru mücadele eder. Bu anlamda emperyalizm su götürmez bir biçimde genel olarak demokrasinin, bütün demokrasinin inkârıdır.” (Lenin, Emperyalizm, Evrensel Basım Yayın.)

Emperyalizmin tekelci özelliği siyasi alanda kendini gericilikle gösterir. Emperyalizm mali oligarşinin tekelci diktatörlüğüdür ve demokrasiye taban tabana karşıttır. Emperyalist tekellerin azami kar uğruna sömürgelerdeki katmerli baskı ve yağması, halkların inanılmaz sefaleti, emperyalist merkezlerdeki emekçi yığınlarının hayat standartlarındaki sürekli bozulma ve yağma savaşları emperyalizmin kaçınılmaz olgularındandır.

Bu durum, emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfı ve emekçiler, sömürgelerdeki halk yığınları arasında hoşnutsuzluk ve tepki yaratır. Kapitalist bunalım dönemleri, halk yığınlarının devrimci hareketi, burjuvazinin yönetemez duruma gelmesi, bütün bunlar burjuva egemenliğinin tehlikeye düşmesi anlamına gelir. İşte faşizm, bu bunalımdan kapitalizm lehine çıkış yollarından birisidir. Diğer kapitalist yol ise, işçi sınıfı içerisindeki oportünizmi temsil eden reformist kanatla burjuvazinin ittifakıdır. Avrupa ülkelerinde bunalımdan çıkış yolu olarak bu iki seçenek de burjuvazi tarafından kullanılmıştır.

İkinci Enternasyonal’in Sosyal-demokrat partileri bunalım dönemlerinde burjuvazi ile ittifak halinde hükümetler kurmuşlardır. Böylece kapitalizmin istikrarı uğruna, burjuvazinin iktidarının devrim yoluyla elinden alınmasına sosyal-demokrat partiler engel olmuşlar ve burjuvaziye uşaklık yapmışlardır. Alman Sosyal-demokratları, hükümet kurduktan sonra bizzat kendilerini iktidara getiren işçilere saldırmış, onların devrimci hareketini kanla bastırmıştır. İşçi sınıfı ile burjuvazinin işbirliğini savunan Sosyal-demokratlar böylece burjuvazinin işçi sınıfına karşı mücadelesinde burjuvazinin saflarında yer almışlardır. İşçi sınıfını birkaç sosyal reform kırıntısıyla burjuvaziye satmışlardır.

Bu bunalımdan ikinci kapitalist çıkış yolu olan faşizm ise devrimci sınıf hareketinin burjuvazi tarafından uzlaşmayla yenildiği ilk seçeneğin tersine, sınıf hareketine karşı açık terör, bütün demokratik hak ve örgütlerin ortadan kaldırılması ve başta komünistler olmak üzere işçi sınıfının önder kadrolarının katledilmesidir.

Bu yüzden faşizm bir devlet biçimi olarak demokrasinin baştan sona inkârıdır. O, demokratik devlet biçiminin işlemez hale geldiği koşullarda kapitalist düzenin devamı için bütün demokratik biçimlerin inkâr edilerek devlet aygıtının baştan sona militaristleşmesi ile halk yığınlarının mücadelesinin ve onun önderlerinin açık terör ile bastırılmasıdır. Faşizm, finans kapitalin demokratik yollarla iktidarını sürdüremediği koşullardaki egemenlik biçimidir. Bu yüzden bir sınıfsal temeli vardır: Burjuvazinin ve onun egemen tabakası olan finans kapitalin açık terörcü diktatörlüğü.

II) Faşizmin sloganları ve demagojisi
Dünyada faşizmin ilk ortaya çıktığı ve iktidar olduğu ülke İtalya’dır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında emperyalist yağmadan ‘hak ettiği’ payı alamayan, ekonomisi yıkım içinde olan, savaşta yarım milyona yakın insanın öldüğü yoksulluk içindeki İtalya’da faşizm sosyalizme karşı bunalımdan çıkış yolu olarak belirmiştir. 1914-1915 yıllarında ilk faşist topluluklar kurulmuş ve savaş aleyhtarlarına karşı terör hareketlerine girişmişlerdir. Sosyalistlerin büyük prestij ve gücüne rağmen faşizm, kitle tabanı kazanmış ve 1922 yılında Duce unvanını almış, faşizmin peygamberi, olarak lanse edilen Mussolini önderliğinde iktidara gelmiştir.

Faşist hareketin büyük kitle tabanı kazandığı ve iktidara geldiği bir diğer ülke Almanya’dır. Faşizm, ülke içinde ve 2. Dünya savaşı sonucu tüm dünyada 50 milyondan fazla insanın canına mal olmuştur.

Almanya İtalya’nın aksine İkinci Dünya Savaşından yenilgiyle çıkmış, sömürgelerini kaybetmiş, ordusu dağılmış ve büyük mali yükümlülükler alına sokulmuştur. 1919 yılında utanç verici Versailles anlaşması imzalanmıştır.

Alman faşizmi yani nasyonal sosyalizm, o yıllarda üyesi yüzü geçmeyen Nasyonal Sosyalist Parti tarafından temsil ediliyordu. 1921 yılında Nazi Hücum Kıtaları SA’lar kuruluyor ve terör faaliyetlerine başlıyordu. Bu arada orduda düşük görevlerden birinde bulunan Hitler, aşırı Yahudi düşmanlığı ve ateşli söylevleri ile parti içinde giderek yükseliyor ve ‘Fuhrer’(Şef) unvanını alıyor.

Almanya’da faşizmin gelişmesi ve kitle tabanı sağlamasında çelişkiler taşıyan hatta saçmalık düzeyine varan demagojisi etkilidir. Saçmalık düzeyine varması, faşizmin slogan ve söylevlerinin küçümsenmesini gerektiği anlamına gelmez. Çünkü bu sloganlar yığınların gerici ön yargılarına dayanıyor ve onlardan besleniyordu. Faşizm, finans kapitalin çıkarlarına dayanıyor ama açıktan onun savunuculuğunu yapmıyordu.

Faşizm öncelikle Versaille anlaşmasıyla ulusal gururu ayaklar altına alınmış Alman halkının milliyetçi ön yargılarına sarılıyor ve bunları körüklüyordu. Hatta ırkçılığı son noktasına vardırıp “Bu dünyada üstün ırktan olmayan herkes, adi bir yaratıktır” diyordu. Arien ırkının bütün kültür ve sanatın yaratıcısı olduğu, dünyanın efendisi olmaya muktedir tek ırk olduğu propagandasıyla Alman ulusunu şoven bir milliyetçiliğe kazanmaya çalışıyordu. Nasyonal Sosyalizme göre bütün ırklar ve uluslar Alman ulusunun ve Arien ırkının düşmanıdır.

Almanya’da yaşayan Yahudiler bütün kötülüklerin sebebi olarak gösteriliyor ve Alman ırkçılığıyla, azgınca ve hayvanca bir Yahudi düşmanlığı da yaratılıyordu. Komünizm ise onlara göre Yahudi iktidarı idi.

Hitler büyük kitlelerin desteğini alabilmek için tam bir ikiyüzlü politika sergilemiştir. Bir yandan iş adamları ile gizli görüşmeler yaparken diğer yandan emekçi kitlelere Nazi partisini sosyalist bir parti olarak lanse etmiştir. Nasyonal Sosyalizm ismini kullanarak açık bir anti-komünist olarak Alman işçi sınıfı ve halkının sosyalizme olan inancından yararlanmıştır.

Ülkedeki tekellerin usandırıcı egemenliği halkın buna tepkisi karşısında Nazi partisi finans kapital karşıtı bazı sloganlar ortaya atmış, her Alman vatandaşına iş ve ekmek sağlayacağını, savaş tazminatlarını ödemeyeceğini, Yahudi sermayedarları dize getireceğini ve Versailles anlaşmasını reddedeceğini ilan etmiştir. Büyük bir yalan fırtınası ve demagoji ile kapitalizm karşıtı söylemleri kullanmaktan dahi çekinmemiştir.

Yoğun propaganda ve Alman halkının gerici önyargılarını körükleyerek Nazi Partisi milyonlarca Alman’a kurtuluş olarak Faşizmi göstermiş ve geniş bir kitle tabanı sağlamıştır.

III) Faşizmin iktidarı
Faşizm, insanlığın tüm değer ve kazanımlarının inkârı olarak kapitalizmin en barbarca ve en vahşi devlet biçimidir. Almanya’daki faşizmin iktidarı başta olma üzere dünyadaki bütün faşist diktatörlükler bunun kanıtlar niteliktedir.

Nazi Partisi; burjuvazi, büyük toprak sahipleri ve bankerlerle anlaşmaları sonucu, kapitalistlerin milyonlarca Marklık desteğini sağlamıştır. Kapitalistlere bunalımdan tek çıkış yolunun Nazi diktatörlüğü olduğunu, böylece Marksistlerin tasfiye edileceğini ve finans kapitalin egemenliğinin sağlama alınacağı konusunda garanti verilmiştir.

Finans kapitalin desteği ve yığınların aldatılması ile iktidara gelen faşizm, işçi sınıfına, emekçilere ve aldattığı milyonlarca insana karşı kanlı bir savaşa girişmiştir.

Başta Almanya Komünist Partisi’nin tüm toplantı ve yayınları yasaklandı, parti büroları SA’lar tarafından basıldı, binlerce komünist öldürüldü ve onbinlercesi tutuklanıp işkenceden geçirildi ve katledildi.

Sosyal-demokrat Parti, Bavyera Halkı Katolik Partisi, Merkez Partisi ve diğer burjuva partiler kapatılmış, parti büroları SA’lar tarafından yağmalanmış binlerce üye tutuklanmıştır. 14 Temmuz’da ‘Alman İşçileri Nasyonal Sosyalist Partisi, Almanya’nın tek siyasi partisidir’ diye başlayan bir kanun çıkarılmıştır.

Parlamentonun yetkileri Nazi hükümetine devredilmiştir.

31 Mart 1933’de Eyalet Meclisleri feshediliyor ve yerlerine olağanüstü yetkilerle donatılmış Nazi valileri atandı.

Parti içinde binlerce kişi öldürülmüştür.

Parti içi temizlikten sonra Almanya çapında harekete geçen Naziler orduyu, polisi, adliyeyi, üniversiteyi ve gençlik kuruluşlarını Nazileştirmiştir.

Yahudi asıllı birçok bilim adamı toplama kamplarına gönderilmiştir.

Yahudilere karşı terör kampanyası açılmış, bütün Yahudiler yıldız taşımak zorunda bırakılmış, temerküz kamplarında işkenceden geçirilmiştir.

Sendikalar ve kitle örgütleri kapatılmıştır.

Binlerce insan SA ve SS’ler tarafından katledilmiştir.

Milyonlarca kitap meydanlarda yakılmıştır.

Grev ve toplu sözleşmeler yasaklanmıştır.

Her türlü eylem ve kitle gösteri yasaklanmıştır.

İşçilerin ve çalışanların ücretleri, patron ve işçilerin sözde işbirliği içinde düşürülmüştür.

Vergiler ve tüketim maddelerinin fiyatları büyük ölçüde artırılmıştır.

İşsizlik hızla artmış, köylülerin şehirlere göç etmesi yasaklanmış, açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

İşsizlik sigortasının kapsamı çok büyük ölçüde daraltılmış, Yahudi kanı karışanlar veya Marksistlerle ilişkisi olanlar da bunun dışında bırakılmıştır.

Emekçiler ücretsiz çalışmalara zorlanmıştır.

Sanayi, savaşa hazırlık gerekçesiyle tamamen militaristleştirilmiştir.

İtalya ve Japonya ile anti-komintern kurulmuştur. Avusturya 1938 yılında işgal edilmiştir.

1939 Mart’ında Çekoslovakya’nın Südetler bölgesi işgal edilmiştir.

Polonya 1939’da işgal edilmiştir. Böylece İkinci Dünya Savaşının başlamasına sebep olmuştur.

İkinci Dünya Savaşında tarafsız devlet olan Sovyetler Birliğine saldırmış, 20 milyon Sovyet vatandaşının ölümüne sebep olmuştur.

İkinci Dünya Savaşında toplam 40 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olmuştur.

Alman faşizmi Sovyetler Birliğinin Kızıl Orduları tarafından Doğu cephesinden Berlin’e kadar sürülmüş ve kayıtsız şartsız teslim anlaşması imzalanmıştır. Böylece tüm dünya faşizm belasından Sovyetler Birliği tarafından kurtarılmıştır. İttifaktaki diğer ülkeler ise savaşın sonucu belirlenene kadar karışmama ve bekleme siyaseti izleyip faşizmin dünya halklarına saldırısına sessiz kalmıştır. 7 Mayıs 1945 tarihinde Nazi orduları Reims’ta kayıtsız şartsız teslim anlaşmasını imzalamak zorunda kalmışlardır.

IV) Faşizm hakkında yanlış görüşler
“Faşist devlet, toplumun bütün sınıflarını baskı altına sınıflar üstü bir devlettir.” Bu görüşe göre bürokratların yönettiği devlet bütün sınıfları anti-demokratik uygulamalarla baskı altına alır. Bu görüş, faşizmin kapitalizmin bunalımından burjuvazi lehine bir çıkış yolu olduğunu ve onun bazı anti-kapitalist söylemlerine rağmen finans-kapitale hizmet ettiğini göremiyor. Oysaki faşizmin uygulamaları ve ideolojisi tamamen kapitalizmi koruma, özel mülkiyeti kutsama ve burjuvazinin çıkarlarının terörcü savunmasıdır.

Faşizmin küçük burjuvazinin veya lümpen proletaryanın diktatörlüğü olduğu görüşü de yanlıştır. Faşizm, sloganlarında ve demagojisinde küçük burjuva söylemler kullanır. Küçük burjuva söylemler onun küçük burjuvazinin ideolojisi ve küçük burjuva diktatörlüğü olduğunu kanıtlamaz. Faşizmin sosyal söylemleri kitle tabanı kazanmayı amaçlayan demagojiden ibarettir.

Çünkü faşizm, kapitalizmin bunalımından sonra kapitalizmin finans kapital lehine revize edilmesini amaçlar.

Faşizmin kitle tabanı ile onun sınıfsal özünü birbirine karıştırmamak gerekir. Faşizm demagojisi ile lümpen proletaryayı ve küçük burjuva yığınları etkisi altına alabilir. Hatta işçi sınıfının bir kısmını da faşist propagandanın etkisi altına alabilir. Bu onun işçi sınıfı ideolojisi olduğu anlamına gelmez. Bir ideolojinin etkilediği yığınlar ile onun sınıfsal özü farklı konulardır. Faşizm işçi sınıfı ve küçük burjuvazinin bir kısmını etkilemesine rağmen, etkilediği yığınlar ile uygulamaları nedeniyle kısa sürede çelişkiye düşer. Çünkü faşizm işçi sınıfı ve emekçilere karşı finans kapitalin çıkarları doğrultusunda savaş açar.

Faşist ideoloji çeşitli ülkelerde ve kültürel ortamlarda farklı biçimler almakla berber öz olarak aynıdır. Faşizm, finans kapitalin çıkarlarının açık terör ile savunulmasıdır. Yanlış bir diğer görüş de faşist ideolojileri ‘saf’ bir milliyetçilik ile eşitleyen anlayıştır. Faşizm milliyetçiliği hatta şovenizmi propaganda aracı olarak kullanır. Ama onu küçük burjuvazinin milliyetçiliği ile aynı kefeye koymak veya her türlü milliyetçiliği toptan faşist ilan etmek faşizmin sınıfsal temelini görmemek ve faşizme karşı mücadele olanaklarını değerlendirmemektir. Mesela, Arnavutluk Ulusal Kurtuluş savaşında komünistlerle ittifak yapan küçük burjuva milliyetçiler ile devrim korkusundan işgalcilere işbirlikçilik yapan milliyetçiler aynı kefeye konulamaz. Faşizmin milliyetçiliği kullanması faşizm eşittir milliyetçilik sonucunu vermez. Faşizm milliyetçiği kullandığı gibi sosyalist sloganları da kullanır ama bu onun Nasyonal de olsa sosyalist olduğunu göstermez.

V) Faşizme karşı mücadele ve birleşik cephe
Faşizm, işçi sınıfı, emekçiler ve halkların en büyük düşmanıdır. Faşizm, işçi sınıfının yüz yıllardır süren mücadelesi sonucu kazanılmış bütün haklarının elinden alınması, faşist diktatörlük tarafından köleleştirilmesi, açık terörle onun önder militanlarının katledilmesidir.

Faşizme karşı demokrasi mücadelesinde önder güç işçi sınıfıdır. Burjuvazi emperyalizm döneminde devrimci rolünü kaybetmiştir. Faşizme karşı demokrasinin tek tutarlı savunucusu işçi sınıfıdır.

İşçi sınıfı faşizm tehlikesine veya faşist iktidara karşı savaşırken toplumun faşizmden zarar gören tüm kesimlerini birleştirmek ve finans kapitalin karşısına çıkarmak zorundadır. İşçi sınıfı, yoksul ve orta köylülük, şehir küçük burjuvazisi, tüm emekçiler ve anti-faşist aydınlar faşizme karşı mücadelede birleştirilmesi gereken sınıf ve tabakalardır. Bütün bu sınıf ve tabakaların faşizme karşı birleşik cephesi olmadan ne faşist diktatörlük yıkılabilir ne de faşizm tehlikesi engellenebilir.

Faşizmin iktidara geldiği birçok ülkede komünist partiler faşizme karşı mücadelede genelde sol sekter bir tutum aldılar. Faşist olmayan sosyal-demokrat partiler, sendikalar ve diğer anti-faşist örgütlerle ittifak yerine sol sekter tutum alarak yalnızlaşmışlar ve faşizm tehlikesini görememişlerdir. Faşizme karşı mücadelede sosyalist ilkeleri öne sürmüşler; böylece yığınlardan, onların acil taleplerinden ve anti-faşist örgütlerden ayrılmışlardır. Faşizme karşı demokrasi mücadelesinin aciliyetini, yığınların bilinç düzeyini göz ardı edip ‘sosyalist’liklerini korumuşlar, faşizme karşı birleşik cephe oluşturma görevinin üzerinden atlamışlardır. Anti-faşist kimi güçleri faşist ilan edip birleşik cephenin olanaklarını baştan inkâr etmişlerdir. Bu yanlış platforma Alman komünistlerinin sosyal-demokratlara karşı tutumu örnek gösterilebilir. Alman komünistleri faşizme karşı işçi sınıfının birleşik cephesini sağlamak, işçi sınıfını bunun için aydınlatmak yerine sosyal-demokratları faşizmin destekçisi ilan etmişlerdir. Böylece faşizmin iktidara gelişini engelleyememişlerdir.

Faşizme karşı mücadelede bir diğer sekter hata da faşizmin kitle temeli ile onun hangi sınıfa hizmet ettiğinin karıştırılmasıdır. Bu yanlışlık faşizmin etkisindeki işçileri ve küçük burjuvaziyi düşman ilan etmeye kadar varmıştır. Faşizme karşı mücadele adı altında faşizmin etkisi altındaki işçi, emekçi ve gençlerle gereksiz, zamansız çatışmalar ve karşıtlıklar oluşturulmuştur. Özellikle ülkemizdeki küçük burjuva devrimciliğinin faşizme karşı mücadeleden anladığı faşist propagandanın etkisi altında kalan emekçileri düşman ilan etme, onları tecrit etme ve hatta onlarla silahlı çatışmaya girişmektir.

Oysaki faşizmin kitle tabanı ile onun temsil ettiği finans kapital sınıfını birbirinden ayırmak Marksizm’in gereğidir. Devrimci bunalımın var olmadığı koşullarda faşizmin etkisi altına aldığı işçi, emekçi, gençlik ve küçük burjuva yığınlar içerisinde inatçı ve sürekli bir teşhir ve kazanma çalışması içerisinde olunması faşizme karşı mücadele için olmazsa olmazdır. Çünkü faşizm işçi ve emekçi yığınlar arasında teşhir edilmeli, faşizmin yığınlar üzerindeki etkisi yok edilmeli ve kitle tabanı zayıflatılmalıdır. Bu yüzden işçi ve emekçilerin, halk yığınlarının bulunduğu faşist propagandanın etkisi altındaki örgütlerde dâhil demirden bir disiplin ve yılmaz bir süreklilikle mücadele yürütülmeli ve yığınlar kazanılmalıdır. Komünist Enternasyonal bu konuda, Almanya’daki Nazi hücum kıtaları olan SA’lar içinde dahi çalışma yürütülmesi ve buradaki yığınların kazanılması gerektiğini belirtiyordu.

Faşizmin iktidara gelmesini engellemenin veya faşist diktatörlüğü yıkmanın başta gelen şartı işçi sınıfının proleter birleşik cephesidir. Proleter birleşik cephe için işçi sınıfının sendikalar, dernekler ve siyasal partiler dâhil bütün örgütlerinin bir araya getirilmesi gerekir. Ama bu cephe kurum, yöneticilerinin diyalog ve anlaşmasından öte bunu da kapsayan, yığınların içerisinde sağlanan mücadele birliği olmalıdır. İşçi sınıfının geniş yığınlarını mücadeleye seferber etmeyen bir sözde birleşik cephe proletaryanın değil işçi aristokrasisinin egemenliğindedir. Bütün korkak, sınıf düşmanı, sosyal-demokrat ve faşizm karşısında geri çekilme tutumu izleyen oportünizmin etkisi kırılmalı ve proleter birleşik cephe faşizme karşı mücadele cephesi olmalıdır.

Proleter birleşik cephe aynı zamanda faşizme karşı birleşik halk cephesinin temelidir. Birleşik halk cephesi işçi sınıfının dışındaki diğer anti-faşist sınıf ve katmanları da kapsamalıdır. Acil talepler ve demokrasi için faşizme karşı birleşik cephenin yaratılması için bütün işçi ve kitle örgütlerinde sebatkâr ve ısrarlı bir çalışma komünistlerin başta gelen görevidir.

Faşizme karşı birleşik cephenin programı, sosyalist bir program değil, anti-faşist demokratik bir programdır. Programın sosyalist bir program olmamasının sebebi faşizm karşısında tüm sınıf ve katmanları birleştirme görev ve zorunluluğudur. Faşizmin egemenliği altında faşizme karşı tepkinin birleştirilmesini ancak anti-faşist bir program sağlayabilir. Yukarıda değindiğimiz bazı komünist partilerin sekter eğilimler göstererek faşizme karşı mücadelede anti-faşist, demokrat bir program yerine ‘sosyalist’ bir program koymaya çalışmaları onları yalnızlaştırmış ve anti-faşist birleşik halk cephesinin kurulmasını engellemiştir.

Dimitrov, sosyalist devrim geçiş için anti-faşist demokratik devrimin gerekliliğini açıklarken şöyle diyordu:“en geniş emekçi kitlelerinin, özellikle kitle sendikalarının, Komünist Partisi önderliğinde Sovyet iktidarının kurulması için mücadeleye henüz hazır olmadıkları halde, faşizme ve gericiliğe şiddetle karşı çıkmaları.”

Faşizme karşı anti-faşist demokratik mücadele programı Komünist Enternasyonalin 7. kongresinde net olarak ortaya konulmuştur. Bu mücadelenin sonucu olarak sosyalizme geçiş için uygun bir biçim oluşturabilecek bir birleşik cephe tanımı yapılmıştır. Elbette burada temel koşul birleşik cephede işçi sınıfının hegemonyasını sağlaması ve sosyalizme geçiş perspektifiyle faşizme karşı savaşı tüm gücüyle ilerletmesidir.

“Söz konusu olan böyle bir durum değil, aksine Sovyet devriminin arifesinde ve onun zaferinden önce bir birleşik cephe hükümeti kurulmasının mümkün oluşudur.”(…)

“Bu her şeyden önce faşizme ve gericiliğe karşı mücadele hükümetidir.”

“Birleşik cephe hükümeti, proletaryanın devrimci öncüsünün diğer anti-faşist partilerle bütün emekçi halkın menfaati için yaptığı işbirliğinin organıdır, faşizme ve gericiliğe karşı mücadele eden bir hükümettir.”

“Birleşik cephe hükümeti büyük bir ihtimalle bazı ülkelerde en önemli geçiş biçimlerinden biri olduğunu ispat edecektir.”

Görüldüğü gibi Komünist Enternasyonalin 7. kongresine Dimitrov’un sunduğu raporda faşizme karşı bir birleşik cephe hükümeti için mücadele edilmesi gerektiği söyleniyor. Bu faşizm koşullarında nesnel bir zorunluluk olarak kendini gösteren proleter devrimci stratejidir. Bu savaşım işçi sınıfı önderliğinde yürütüldüğü sürece sosyalizme geçiş o kadar kolay olacaktır. Ama bu birleşik cephe hükümetinin ve demokratik devrimin sosyalist devrimle karıştırılması anlamına gelmez: “Bu hükümet, sömürücülerin sınıf hâkimiyetini yıkacak durumda değildir ve dolayısıyla faşist karşı-devrim tehlikesini kesin olarak ortadan kaldıramaz. Sonuç olarak sosyalist devrime hazırlanmalıyız.”

Dimitrov çokbilmiş oportünistlere de şöyle der: “Sol doktrinerler Lenin’in bu uyarısını daima göz ardı ettiler. Onlar dar kafalı propagandacılar olarak geçiş biçimlerini hiç umursamadan sadece hedeften söz ettiler.”

Komünist Enternasyonal birleşik cephe hükümetinin demokrat ama sosyalist olmayan bir hükümet olduğunun bilincindedir. Sorun burada birleşik cephe hükümetinin sosyalizme geçiş için uygun koşulları yaratmasıdır.

Faşizme karşı birleşik cephe ve anti-faşist demokratik devrim stratejisi uluslar arası komünist hareketin deneyimleri ile doğruluğunu kanıtlamıştır. Bulgaristan ve Arnavutluk’ta kurulan birleşik cephe hükümetleri komünist partilerin egemenliği altında sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ve sosyalizme geçiş sağlanmıştır.

VI) Türkiye’de faşizm
Türkiye’deki faşizm ve faşist diktatörlük, ülkenin ulusal ve kültürel özelliklerinden dolayı farklı biçimler ve özellikler göstermesine rağmen temelde aynıdır. 60’lı yıllarda yükselen ve 70’li yıllarda devam eden işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi ve bu mücadele ile elde edilen kazanımlar 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle geri alınmıştır. Faşizm, temel uygulama ve baskılarına Türkiye’de de girişmiştir. Binlerce insan katledilmiş, on binlercesi tutuklanmış ve işkencelerden geçirilmiş, demokratik kurum ve örgütler yasaklanmış, işçi sınıfı ve emekçilerin ekonomik ve sosyal kazanımları bir anda ellerinden alınmıştır. Ordu, polis ve devlet aygıtı baştan aşağı faşistleştirilmiş, devrimci mücadeleye karşı yaşa-dışı kontr-gerilla örgütler kurulmuş ve var olanlar güçlendirilmiştir.

Bu faşist devlet yapısı günümüze kadar asli kurumlarıyla devam etmektedir. Emekçilerin mücadelesi faşist diktatörlükte bazı yumuşamalar ve tavizler getirdiyse de faşistleştirilmede temel olan kontr-gerilla, JİTEM, MİT gibi örgütlenmeler korunmuş, DGM isim değişiklikleriyle devam ettirilmiş, faşist örgütlenmeler desteklenmiş, yasalardaki gerici düzenlemeler büyük oranda korunmuştur. Kürt halkı üzerindeki inkâr, baskı ve katletme politikası hala devam etmekte, ulusal baskı bütün biçimleriyle korunmaktadır. Anayasada hala 1980 darbesinden kalma anti-demokratik hükümler mevcuttur.

60’lı yıllarda ‘Komünizme Karşı Mücadele’ dernekleri bugün MHP, BBP ve onların yarı-askeri örgütlenmeleri olan Ülkü-Türk Ocakları faşist örgütlenmeler olarak burjuvazinin elinin altında tutulmakta, gerektiği anda görevlendirilmektedir.

Türkiye’de faşizm ve faşist diktatörlük bir tehlike olmanın ötesinde güncel bir sorundur. Bu gerçeğin görülememesi, bazı kısmı kazanımların toplamda bir demokrasi yanılsaması yaratması, temel faşist örgütlenmelerin korunması karşısındaki bilisizlik ve kayıtsızlık ülkemizdeki anti-faşist mücadelenin öneminin küçümsenmesine yol açabilmektedir. Faşist diktatörlük sınıfsal desteğini emperyalizm ve onun ülkemizdeki işbirlikçilerinden almaktadır. Bu nesnellik, mücadelenin ilk stratejik hedefini faşist diktatörlüğün anti-faşist ve anti-emperyalist demokratik bir devrimle yıkılması ve işçi sınıfı, emekçiler ve yoksul köylülüğün demokratik bir diktatörlüğünün kurulmasını zorunlu kılar. Halk yığınların bilinç düzeyi, ülkemizde sınıflar arasındaki ilişkilerin nesnel durumu, ülkenin demokratik gelişme düzeyi, ulusal sorunun varlığı, emperyalizme bağımlılık birleşik cephenin programının antiemperyalist ve antifaşist bir program olmasını zorunlu kılıyor. Bu yüzden ülkemizde işçi sınıfının asgari talepler ve demokrasi uğruna birleşik cephesinin sağlanması devrimci bir görev olarak önümüzde durmaktadır.