26 Şubat 2009 Perşembe

Tüm Dersimlilere Çağrımızdır!

DERSİM KAZANACAKSA, SİZ KENDİ PAYINIZA, BAŞTAN KAYBEDEN OLABİLME ÖZVERİSİNİ GÖSTEREBİLMELİSİNİZ!.. VE EĞER DERSİM KAZANACAKSA, BU SİZİN GÖSTERECEĞİNİZ ÖZVERİYLE OLANAKLI OLACAKTIR!..

Seçim kuruluna listeler verildi. Artık yeni bir süreç başladı. Çağrımız daha güçlü olarak devam etmektedir.

Dersim’i değiştirmeye yönelik sinsi politikalara karşı; duyarlı, sorumlu ve temel değerlerimize bağlı tüm demokrat, ilerici ve yurtsever çevreler tek aday ile seçime girmelidirler.

Dünyanın neresinde olursa olsun, değerlerine sahip çıkan her Dersimli bu çağrıya bir imza ile katılmalıdır, imzalamakla kalmamalıdır. Yüzlerce tanıdığına ulaşarak, imzalamasını sağlamalıdır.

Başarı, birlikte olmak, birlikte davranmak ile mümkündür.

21 Şubat 2009 Cumartesi

Biz Sabah Okumuyoruz!

Çalışanlarının örgütlenmesine hiçbir şekilde tahammül edemeyen Turkuvaz Medya Grubu greve giren 10 işçisini işten atarak hem çalışanlarının haklarına hem de kanunlara hiçbir şekilde saygı duymadığını ispatlamış oldu. Turkuvaz Medya Grubunun patronu Ahmet Çalık, Başbakan Recep Tayip Erdoğan'la yakın ilişkisiyle biliniyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın, 2007 yılında ATV ve Sabah başta olmak üzere grubun diğer şirketlerinde yetkili kıldığı Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) , toplu sözleşme görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanmasının ardından grev kararını açıkladı. Turkuvaz Medya Grubu hukuksuz uygulamalarına devam ederek 13 Şubat'ta uygulamaya konan grev kararının ardından grevin 5. Gününde 10 basın emekçisinin iş akitlerini feshettiğini duyurdu. Turkuvaz Medya Grubu hukuksuz uygulamalarını sona erdirmeye ve basın emekçilerinin taleplerini kabul etmeye çağırıyoruz. Talepler kabul edilinceye kadar Sabah Gazetesi’ni okumayacağımızı ve ATV Kanalı'nı izlemeyeceğimizi ilan ediyoruz.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Faşist devlet terörü merkezileşmesi

Faşist rejim “iç güvenlik”te yeni düzenleme ve kurumsallaşmalara gitmenin hazırlıklarını yapıyor.

Son yıllarda bu yapılanmanın ilk biçimi olarak faaliyet yürüten Terörle Mücadele Yüksek Kurulu, İçişleri Bakanlığı bünyesinde oluşturulacağı açıklanan yeni bir yapıyla (müsteşarlık), Emniyet müdürlüğü, Jandarma, MİT ve Genelkurmay temsilcileri tek elden koordine edilecek. Bu eksenli MGK da dahil son bir ay içerisinde devletin tepesinin bir araya geldiği altı “terörle mücadele” zirvesi yapıldı. Bu zirvelerin toplamının sonucunda ise Genelkurmayın komuta merkezinin, hükümeti toplayarak brifing vermesi oldu. Öyle ki bu brifing liberal kalemşörler tarafından bir “demokratik açılım” olarak okundu. Neden öyle okundu, çünkü hem oluşturulacak müsteşarlıkta hem de bu brifingde “sivil idarenin öne çıkarıldığı”na dair beklentiler konuştu. Kuşkusuz bunu faşizmin cilalanması olarak görmek ya da bunun ‘Kıt-a Dur’a uygun bir “demokratik açılım” olduğunu söylemek de mümkün…

Bu özünde devletin bir zor aygıtı olarak yeniden örgütlenmesi ve güçlendirilmesini, beraberinde “sivil kıtalar“ın bu örgütlenmeye yedeklenmesini öngören bir uygulamadır. Aynı zamanda ordu, aslen operasyonel bir güç olarak, sınır dışı alanlarda görev alan ve şiddetlenen emperyalist hegemonya çatışmasında, bölgesel güç teraneleri içerisinde uşaklık-işbirlikçilik ilişkisinin ihtiyaçlarına yanıt verecek bir konuma çekilmeye çalışılmaktadır. İçeride ise devlet yeniden örgütlenirken önceki kitle desteği ve popülaritesinde erime olan, konumu zayıflayan kurumların bu yeni durum içerisinden kendi konum ve prestijini güçlendirmek istemesi artık bir kaçınılmazlık halini aldı. Şimdi bunun uğraş ve çabası verilmektedir.

Fakat burada asıl sorun sınıf egemenliklerinin bekası için bir güç merkezileştirmesinin sağlanmaya çalışılmasıdır. Çünkü bir tarafta Kürt ulusunun, özgürlük özleminin kamçılayan etkisi ile de onur olarak gördüğü simgelere el uzatılmasıyla sınırlı taleplerle de olsa, serhildanları çağrıştıran eylemleri, diğer yanda keskinleşen sınıf çelişkileri ile birlikte krizin yaratacağı toplumsal yıkımın işçi emekçi hareketini tetikleme olasılığı… Rejim açısından ortaya çıkan bu eğik düzlem içerisinde yoksulluk ve özgürlük yoksunluğunun derinleşmesine paralel olarak ortaya çıkan, çıkacak olan sarsıntının dizginlenmesi, rejimi sarsmasının önünün alınması o göz boyayan liberal açılımların karakterini ve sınırlarını da belirleyecektir.

Kasımpaşalılık…
Bugün Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu (PVSK) ile de yasalaştırılan faşist devlet terörünün, emekçilerin en küçük hak alma mücadelesi ve basın açıklaması gibi eylemlerinde bile nasıl pervazsızca kullanıldığına, insanların sokakta kurşunlanmasının önünün nasıl açıldığına tanık oluyoruz. Keza ceza yasalarındaki yeni düzenlemelerle toplantı ve gösteri hakları da faşist rejimden aman dilemeyenlere neredeyse kapatılır hale getirildi. Bununla sınırlı olmayan neofaşist kudurganlığın, devlet politikası olarak şaha kaldırılışının düzeyini Başbakan Erdoğan’ın Kürt emekçilere karşı pompalı tüfek kullanmasını kutsayan ve benzer çıkışları teşvik eden “sivil kuvvetler”e “hazır ol” komutunu içeren konuşması, “Ya sev ya terk et!” tekerlemesini diline dolayan hezeyanları üzerinden gördük. İşte faşist rejimin cilalanması ve “demokratik açılım” hamleleri, bu politikalarla iç içe örülen bir düzlemdir.

Bu düzlem, ki kriz koşulları ile de birleşen yoksulluk ve özgürlük yoksunluğunun derinleşmesine paralel olarak, bırak Kürt ve Türk emekçiler arasında kardeşlik ve birleşik mücadele hattını, İstanbul gibi metropollerde dahi yaşamın her alanında emekçiler arasında bir kopuş ve karşı karşıya gelişi keskinleştiren tehlikeli bir yönelimdir. Öyle ki bu, tescilli faşist Bahçeli’yi bile aşan bir söylem kullanılarak yapılıyor. Rejim hazır kıta “sivil kuvvetler”ini yeni durum içerisinden kurgulayıp örgütlüyor.

Bugün rüzgar ne yandan esiyor ki izlenen politikaların karekterini, bugüne kadar AKP tayfasının “demokratikleşiyoruz”, “liberalleşiyoruz” görüşlerinin kurucusu ve propagandacısı konumunda olan Fehmi Koru; “Obama gibi başladılar bugün Bush noktasına geldiler“, Ali Bayramoğlu; “Bu bakış en basit ifadeyle ’siyaset ve demokrasiden vazgeçmiş, kendisini askeri dil ve mantığa bırakmış bir tutum’u resmetmektedir.” biçiminde tanımlıyor. Yine Hasan Cemal gibi liberaller “Demokratikleşme süreci, Çillerleşmeye dönüştü” tespitleri yapıyor. Velhasıl bu tablo rejimin faşist karakterinin yerleşik halini ele vermenin yanında bunun içinden hareket eden herkesi ona uygun politika yapmaya zorunlu kılıyor. Kasımpaşalı olmak sökmüyor yani… Bu Kasımpaşalının delikanlılığı, sırtını yasladığı sermaye gruplarının, bir bütün olarak işbirlikçi tekelci burjuvazinin, efendisi emperyalist güçlerin sadık hizmetkarı, emekçilere karşı ise arsızlığı ve saldırganlığı ile öne çıkıyor.

Bu gelişmeler sermayenin birikim koşullarının eski biçimleriyle sürdürülemez hale gelmesi ile birleşik, yeni bir birikim sürecinin olanaklarını sağlamaya çalışırken, ucuz emek sömürüsünü derinleştirecek olan, parçalı üretimin yaygınlaştırılması, bölgesel asgari ücret gibi uygulamaların hayata geçirilebilmesinin koşulu olarak, politikalarda, devlet erkinde yeni bir güç merkezileştirmesine gidişin yoludur bu. AKP’nin iç atraksiyonları da asker-hükümet gelin güveyliği de bunun işaretlerindendir.

Bu dikiş tutmaz
Faşist rejimin geleneksel yapısındaki kırmızı çizgilerin giderek renk kaybettiği (Kıbrıs, Ermenistan meseleleri gibi), kimi yerlerde silindiği izlenimi veren bir süreç yaşandı. Tekelci sermayenin iç rekabetinin, siyasal erkin içerisinde temsil edilme, güç olma, o erki yeniden paylaşma savaşımına yansımaları son bir yıl içerisinde alışılagelmiş kimi dengeleri yerinden oynattı. Bu 22 Temmuz seçimleri, Gül’ün cumhurbaşkanı yapılması, Ergenekon operasyonu ve AKP'nin kapatılma davasının sonuçları üzerinden görüldü. Bütün bu süreçlerin içerisinden geçilerek gelinen noktada rejimin patlayan dikişleri yeniden onarılmaya, güç merkezileştirmesinin yeni biçimleri ortaya çıkmaya başladı. TMYK’nın yerine geçecek olan müsteşarlık bu yönelimin ürünü olarak şekillendi.

Bu durum rejim içi iktidar ve güç paylaşımının, dolayısıyla kavgasının tamamlandığı anlamına gelmez. Tersi bu çatışma artık ringin çevresinde değil tam üzerinde daha şiddetli biçimlerde seyretmeye devam edecek. Onarılmaya çalışılan her dikiş yeniden patlayacak. Tıpkı meclisten çıkan “başörtü serbesti”sinin, Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilmesi gibi… Anayasa değişikliği, referandum, yerel seçimler vs. bu arenada siyasal gücün paylaşımı konusunda çatışma mevzuları olmaya devam edecek.

Faşist rejimin dikişlerini patlatan özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin öznesi işçi sınıfı ve emekçiler, onların devrimci gücünü açığa çıkartıp büyütecek olan devrimciler olmayınca, “demokratik açılım” gibi görülen ya da yansıtılan şeyler, sistemin kendisini yeniden yapılandırmasının ötesine geçmiyor, geçemez. Tıpkı bugün Kürt halkına, işçi sınıfı ve emekçilere onların mücadelelerine karşı, merkezileştirilip yeni kılıflara büründürülen saldırı konsepti gibi. Bu konsepti, faşist zoru ancak ve ancak, işçilerin birliği-halkların kardeşliği eylem ve bilincini geliştirecek olan militan mücadele hattının örülmesi püskürtecektir. Başka yolu yok!..


Bu yazı Ufuk Çizgisi dergisinden alınmıştır.

14 Şubat 2009 Cumartesi

Küba 5'lisi Serbest Bırakılsın!

12 Eylül 1998 tarihinde ABD'nin Miami kentinde FBI ve CIA tarafından ortak olarak düzenlenen bir operasyon ile gözaltına alınan ve halen ABD'nin değişik eyaletlerinde tutuklu durumda olan Kübalı beş yurtseverler için imza kampanyasına destek sunmak için kubadostluk linkini tıklayınız!

10 Şubat 2009 Salı

Filistin’e Karşı Saldırganlığa Son!

“İnsanlığın Savunulması Ağı” adlı Kübalı örgütlenme, İsrail’in Filistin halkına uyguladığı soykırımı durdurmak isteyen herkesi başlattığı
imza kampanyasına davet ediyor.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Bir Faşisti Yargılıyoruz!

TBMM Soruşturma Komisyonu'na verdiği ifadede “Ne yaptıysam devlet için yaptım” diyordu, Mehmet Ağar. Evet, O ne yaptıysa devlet için yapmıştı. Ne yapmıştı? "1000 gizli operasyon." Susurluk'tan sonra kendisi itiraf etmişti bunu. "1000 gizli operasyon", ölüm mangalarının kurulmasıydı. "1000 gizli operasyon", binlerce cinayet, infaz, katliam, kayıplar, faili meçhullerdi. "1000 gizli operasyon", faşist mafya çeteleri, uyuşturucu tacirliği, kumar, kara paraydı. "1000 gizli operasyon", Susurluk'tu. Ve şimdi Mehmet AĞAR, “suç işlemek için örgüt kurma” suçlamasıyla 9 Şubat 2009 tarihinde hakim karşısında. Yargının, Ağarın işlediği suçların hesabını sorup, Ağar’ı cezalandıracağını düşünenler yanılıyor. Çünkü bu yargılamada bu örgütün işlediği İçerisinde katliam, kayıp, işkence ve infaz olan "Bin operasyon" yok. Bu yargılamada bu örgüt adına binlerce insanımızı öldürenler sakat bırakanlar yok. Bu yargılamada 1000 operasyonun talimatını verenler, yönetenler, yetkili makamlarda olup; bu suçları gören, bilgi sahibi olan, destek vererek veya sessiz kalıp göz yumarak ortak olanlar yok. Çünkü Ağar yargılanmak değil aklanmak isteniyor. Hesap Sormak için Ankara’ya gidiyoruz… Ağar’a bir kez daha bu defa Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde "1000 operasyonun hesabını ver!" demek ve suçlarını haykırmak için davaya müdahil oluyoruz.

Kampanyamıza destek vermek için tıklayınız.

Avukatsanız müdahil olmak için tıklayınız.

Faşizm ve Anti-Faşist Mücadele

"Bizim gibi ülkelerdeki oligarşik yönetim, rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta yönetimi ile ülkeyi yönetebilmektedirler. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim, ya klâsik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan "temsili demokrasi" ile icra edilir (gizli faşizm) ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir. Ancak açık icrası sürekli değildir. Genellikle, ipin ucunu kaçırdığı zaman başvurduğu bir yöntemdir." (Mahir Çayan, Kesintisiz Devrim II-III.)

Devlet, bir sınıfın diğer sınıf (ya da sınıflar) üzerindeki baskı aygıtıdır. Yani, devlet, zor uygulayıcısıdır, zorun ta kendisidir. Bu nedenle, sömürge tipi faşizm olgusu devletin, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki, fonksiyonu ve görünümüdür.

"Devlet sınıf karşıtlıklarını frenlemek gereksiniminden doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde politik bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir." (Lenin, Devlet ve İhtilâl, s: 17.)

Devletin, ekonomik bakımdan egemen olan sınıfın kontrolünde olması ve fonksiyonunun sınıfsal çatışmaların düzeni yıkmaya yönelmesini (ve yıkmasını) engellemek olması en önemli niteliğidir. Devlet bunları nasıl yerine getirebilmektedir? Bu, devletin kurumlarıyla gerçekleşir. Bir başka deyişle, devlet, yürütme-yasama ve yargı organlarıyla, kendini gerekli kılan şartları yönlendirmeye çalışır. Bu, devletin, kendi organlarıyla (kurumlarıyla) siyasal zor uygulaması demektir. Bu "kamu gücü ve bu gücün yaptırımı" demektir.

"Kamu gücü ve vergileri ödemek hakkını kullanan memurlar, toplumun organları olarak, toplumun üzerinde yer alırlar". (Lenin, a.g.y.) Bu organlar, salt toplumlardaki kültür ve ideolojinin onlara karşı "saygı" duyulması ile görev yapmazlar. Bunlar ayrıca yasalarla düzenlenmiş bir yaptırım gücü ile sağlama alınır. Böylece, bir yandan yasalarla güvence altına alınmış olan kamu gücü, diğer yandan bu güvenceyi bozanlara karşı, yine yasalara boyun eğilmesini sağlayan kamu organları. İşte, bürokrasi ve militarizm.

"... bizzat silahlı güç halinde örgütlenen halkla artık doğrudan doğruya aynı şey olmayan bir kamu gücü kuruluşu gelir. Bu özel kamu gücü zorunludur; çünkü sınıflara bölünüşten sonra halkın özerk silahlı örgütlenmesi olanaksız duruma gelmiştir. Bu kamu gücü, her devlette vardır; yalnızca silahlı adamlardan değil; ayrıca bunun maddi eklerinden, gentilice toplumun bilmediği hapishaneler ve her türlü ceza kurumlarından oluşur." (Engels)

Kısacası, "devlet, kitlelerin gücünü silahlı ve örgütlü bir azınlığın gücüne bağımlı kılan kurumdur." Bir başka deyişle, devlet "tüm örgütlenmiş ve sistemli zor aygıtıdır."

Eğer devletin, "örgütlenmiş ve sistemli zor"un ta kendisi olduğu unutulursa, ortada devlet diye bir şey kalmaz. Bu aynı zamanda devletin, sınıflı toplumlarda, bir sınıfın diktatörlüğünün ifadesi, aygıtı demektir. Devlet biçimi (ki, bunu belirleyen zor uygulamasının durumudur) ister demokrasi olsun, ister monarşi, isterse faşizm olsun, her biçimde devlet bir diktatörlük organıdır. Toplumsal dengenin mevcut olduğu koşullarda devlet, kamu gücünü mevcut yasalarla sağlar ve böylece toplumdan bağımsızlaşır. Bu dönemlerde, devlet yani zor uygulayıcısı kitlelerden bağımsızlaşır. Çünkü, hâkim sınıf (ya da sınıfların) siyasal zoru iktisadi evrim yönündedir ve iktisadi evrimi hızlandırmaktadır. Yine bu dönemde, sınıflar arası çelişkiler antagonizma kazanmamış olup, hâkim sınıf (ya da sınıflar) kitleleri siyasal olarak yedeklemiştir. Demokratik yönetim olarak da isimlendirilen bu dönemde, devlet zoru, yasal devlet organları ile (kurumlar) yürütülür.

"Fakat her sınıflı toplumda olduğu gibi, üretici güçlerin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti çatışmaya başlar, özel mülkiyet ya da mevcut üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişimini engellemeye başlar. İşte bu andan itibaren devlet, iktisadi evrimi yönlendirmeye başlar. Bir başka deyişle, devlet gücü mevcut düzeni devam ettirme görevini (ki, asli görevidir bu) üstlenir.

Devletin bu dönemde zor uygulaması, bir yandan yeni ve ek yasaları yaratırken, diğer yandan da zoru askeri biçimde maddeleştirir. Bu da kaçınılmaz olarak devlet biçiminin değişmesine yol açar. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Devlet, zorun sistemli ve örgütlenmiş aygıtı olduğuna göre, zor uygulamasında meydana gelen değişim, kaçınılmaz olarak zorun örgütlendirilmesini değiştirecektir. Yani, devlet kurumlarının, yeni koşullara uyması gerekecektir. Artık, eskiden olduğu gibi, geniş halk kitlelerinin üzerinde 'bağımsızlaşan' devlet kurumları mevcut değildir. Yerini, halk kitleleri üzerinde daha sert ve yaygın kurum ve güçlere bırakmıştır. Bu yeni bir otorite kurmak ve bu otoritenin yeni yasa ve kurumlarla güvence altına alınması demektir. (Geçmiş dönemlerdeki yasa ve kurumların sağladığı otorite, sınıf çelişkilerinin gelmiş olduğu seviyede yetersizdir.) Artık, zor, iktisadi evrime karşı çıkar ve bu durumda, birkaç istisna hariç, iktisadi evrim karşısında yenik düşer."

Siyasal zorun (ya da bunun örgütlenmiş ve sistemli hali devletin) iktisadi evrim yönünde olması, onu toplumsallaştırır (devletin toplumdan bağımsızlaşması). Kapitalizmin gelişme döneminde burjuvazinin siyasal zoru böyle bir siyasal zordur. Ve tarihi görevini yerine getirirken, yani feodallere karşı uygulanan siyasal zor, haklıdır, tarihin gidişine uygundur ve iktisadi evrimin yolunu açmaktadır.

"İktisadi evrimin bu evrelerinde, toplum dengededir. Toplumsal dengeyi sağlayan, iktisadi evrimin götürücüsü olan sınıfın, toplumun diğer sınıflarını peşine takmış olması (siyasal olarak yedeklenmesi) ve siyasal zorun, toplumun bu gidişinden ayrı düşmeyerek toplumu geriye çekmek isteyen sınıfa karşı görevini yerine getirerek iktisadi evrime uygun düşmektedir."

Burjuva demokrasisi olarak adlandırdığımız bu dönemde devlet biçimi, demokratik devlettir.

Fakat kapitalizmin gelişme dönemi olan bu evrede (serbest rekabetçi dönem), toplumsal dengenin olması sınıf çatışmalarının olmadığı ve diğer sınıfların burjuvaziye kesin yedeklendiği anlamına gelmez. Kapitalizmin bağrında çiçek açan sosyalist güçler, yeni bir toplumsal dengeyi oluşturmak için sınıfsal hareketlerini sürdürürler. Bu da, burjuva diktatörlüğünü açığa çıkarır. Bir başka deyişle, devlet biçiminin demokratik olması, onun özünü ortadan kaldırmaz. Öz, burjuvazinin diğer sınıflar üzerinde diktatörlüğüdür.

Yine de bu dönemlerde, yani toplumsal dengenin var olduğu ve hâkim sınıfların siyasal zorunun iktisadi evrim yönünde olduğu dönemlerde, diktanın mevcudiyeti, siyasal zorun halk üzerinde askeri biçimde maddeleşmesini getirmez. Siyasal zor, eski üretim ilişkilerini temsil eden sınıf (ya da sınıflar) üzerinde askeri biçimde maddeleşir.

Serbest rekabetçi kapitalizmin emperyalizme dönüşmesiyle birlikte, artık demokratik yönetim ilkesi ortadan kalkar. Siyasal zor (burjuvazinin siyasal zoru) iktisadi evrimi kontrol altına almaya yönelmiştir. Böyle bir toplumda, toplumsal dengeden söz edilemez. O toplum "dengesiz" bir toplumdur.

"Bir toplumda siyasal zor, iktisadi evrimden bağımsızlaşmış ve iktisadi durumu kontrol etmeye yönelmiş ise ve toplum bu şekilde ayakta duruyorsa o toplumdaki denge suni dengedir. Bu bir niteliktir ve bu niteliği izah etmesi bakımından toplumsal dengeyi (dengesiz bir dengedir bu) suni denge olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır."

Emperyalist dönemde, hâkim sınıf (ya da sınıfların) giderek zümreleşmesi belirginleşir. Artık, hâkim sınıfların en irileşmiş, zümreleşmiş kesimi ekonomik ve politik hayatı kontrole alır. Oligarşi olarak adlandırdığımız bu kesim, tekelleşmenin ve sınıf çelişkilerinin antagonizma kazanmasının bir sonucudur.

"Oligarşinin ortaya çıkışında demek ki, toplumdaki üretici güçlerin mevcut üretim ilişkileri ile çatışmaya başlamış olması gerekir. Bu çatışmanın ekonomik, politik ve sosyal planlarda yansıması sonucunda, mevcut egemen sınıf ya da sınıflar arasında bir bütünleşme ve zümreleşme ortaya çıkar. Bir kısım unsurlar ekonomik ve politik olarak tecrit edilirken, ekonomik ve politik egemenlik mevcut sömürücü sınıfların belirli bir kısmının elinde yoğunlaşır. İşte, üretici güçlerin gelişiminin mevcut üretim ilişkileri tarafından engellendiği dönemden itibaren ortaya çıkan ve ekonomik ve politik egemenlik kurarak bu dönemde devlete -ki devletin yapısı kaçınılmaz olarak sınıfsaldır- hakim olan egemen sömürücü sınıf ya da sınıfların irileşmiş kesimine OLİGARŞİ denir. Oligarşi, zümreleşmek demektir, merkezileşmek demektir ve devletin, bu zümrenin denetimi altına geçmesi demektir. Oligarşinin fonksiyonu da, kendini oluşturan sınıf ya da sınıfların sömürü düzenini biraz daha devam ettirmek için toplumdaki patlamaları engellemek ve toplumdaki dengesizliği geçici bir süre için düzenlemektir."

Bir başka deyişle, oligarşi, üretici güçlerin içinde bulunduğu üretim ilişkilerindeki seviyesinin ve çatışmaların doğal sonucudur. Artık iktidarda, gerek sınıfsal, gerekse yönetim olarak, bu şartlara uygun bir nitelik almak zorundadır. (Oligarşik yönetim).

"Sanayi devriminden geçmiş emperyalist-kapitalist ülkelerdeki yönetim de, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki yönetim de oligarşik yönetimdir." Fakat metropollerdeki toplumsal dengelerle, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki toplumsal dengeler aynı değildir. Farklılık, ülkedeki üretici güçlerin gelmiş olduğu seviyeye ve (ülkedeki) iktidardaki sınıf (ya da sınıfların) durumuna ve kitleleri siyasal olarak yedekleme ve yedekleme biçimine göre biçimlenir.

Bir kere, emperyalist-kapitalist ülkelerde, kapitalizm iç dinamikle gelişmiş ve tekelleşme bu gelişimin doğal ve kaçınılmaz sonucu olmuştur. Bunun sonucu olarak oligarşi, finans-kapitalin damgasını taşır. (Finans-Oligarşisi).

İkinci olarak, finans-oligarşisi üretim ilişkilerinin "güç"lerini kullanabilecek durumdadır. Bir başka deyişle, üretici güçlerin iç dinamikle gelişmiş olması, finans-oligarşisine ekonomik "güç" verir. Bu güçler kullanılarak, kitleler siyasal olarak finans-oligarşisine yedeklenir. Bilinen kavramlarla, finans-oligarşisi, toplumdaki üretici güçlerin frenlenmiş haldeki gelişmesinin getirdiği toplumsal üretim artışından (refah) yararlanabilir. Bu metropoller için (uzun dönem açısından) sürekli mevcut bir "güç"dür. Lenin bu gerçeği şöyle belirtiyor: "... burjuva sofistleri ve sözüm ona sosyal-demokrat oportünistleri, hisselerin demokratlaşmasıyla 'sermayenin de demokratlaşacağını', küçük üretimin öneminin artacağını, rolünün büyüyeceğini umuyorlar, oysa, bu aslında mali (finans) oligarşisinin gücünü artırma yollarından biridir."

Evet, "hisselerin demokratlaşması" finans-oligarşisini güçlendirmesinin bir yoludur. Çünkü bir yandan şirket hisseleri, geniş kitlelerin eline geçmesi ile kârdan bir miktar pay almalarını sağlarken; diğer yandan finans-oligarşisine karşı tepkilerini azaltacaktır. Bugün bujuva iktisatçıların ABD'yi "halk kapitalizmi-proleterya kapitalizmi" olarak tanımlamaları bunun en açık örneğidir.

Üçüncü olarak, "geçmiş dönemlerde proletarya ve emekçi kitleler, uzun süren kanlı mücadelelerle demokratik hak ve özgürlüklerine sahip olmuşlardır. Emekçi sınıflar gerek nicelik, gerekse nitelik olarak güçlüdür."

Bunların sonucu olarak, oligarşik yönetim, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çatışmasından, toplumdaki patlamaları engellemek amacıyla kitleleri siyasal olarak yedeklemekten, onların tepkilerini pasifize etmeye kadar çeşitli yöntemler uygular. Amacı toplumsal dengeyi devam ettirmektir. Kitleleri siyasal olarak yedekleme ve mevcut tepkileri pasifize etme açık terör uygulaması ile (faşizm) olabileceği gibi, mevcut devlet gücünün kurumlarının (kamu gücü) yaptırımıyla da yapabilmektedir. Fakat milli krizin mevcut olduğu koşullarda devletin mevcut gücü yetersiz kalacağından, faşizm, finans-oligarşisinin son ve kaçınılmaz tercihidir. Çünkü bu ülkelerde sınıfsal çelişkiler sosyalist devrim için olgundur. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Bu ülkelerde, demokratik devrim tamamlanmış olduğundan, toplumsal hareketin önündeki ilk adım sosyalizmdir. Bu nedenle finans-oligarşisi, bunu engellemek için son çareyi siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi ve bunun kurumsallaşmasında bulur. Bu faşizmdir.

Dimitrov tüm bunları şöyle ifade eder:

"(Kapitalistler) devlet gücünü ellerinde tutacak son yola demokrasiyi ve kitlelerin siyasal hak ve özgürlüklerini tamamen inkar eden faşizme sığınıyorlar."

"Faşizm, emperyalizme sosyal devrim döneminde, kapitalist burjuvazi ve diktatörlüğünün sınıf hâkimiyeti sistemidir."

"Faşizm, burjuvazinin sınıf egemenliğinin son aşamasıdır. Bütün burjuva devletleri eninde sonunda ya bir hükümet darbesiyle ya da 'barışçı' bir yolla, ya gaddarca ya da tatlı-sert bir biçimde faşizme geçer; geçiş dönemleri önemli değildir ve belirli bir ülkenin özel şartlarına, sosyal yapısına, politik güçlerine ve sınıflararası dengeye bağlıdır." (abç)

"Faşizm, finans kapital gücünün ta kendisidir."

" (Faşizm) burjuvazinin -burjuva demokrasisinin- belli bir sınıfsal egemenliği içeren devlet biçiminin, bir diğeriyle; açık terörist diktatörlükle değiştirilmesidir."

Sanırız tüm bunlardan sonra, "son aşama" olan ve kaçınılmaz, "eninde sonunda" gelen ve burjuvazinin yönetimi olan faşizm anlaşılabilinir.

Bugün ülkemizde, pek çok faşizm tahlilleri yapılmıştır. Aslında biçimsel ve formalizm şeklinde olan bu faşizm tahlilleri, ya biçimsel özellikleri aşırı abartmakta, ya da onun özü, yani neden son aşama olduğunu unutturmaktadır. Eğer, ülkelerin iktisadi gelişimleri ve bu gelişimin niteliği (dinamizmin niteliği) dikkate alınmazsa, değil günümüzde, geçmiş sınıflı toplumlarda da (köleci-feodal) faşizmden söz etmek mümkündür.

Faşizm (klâsik faşizm), devrim durumunun mevcut olduğu şartlarda, kitlelerin hareket ve tepkilerinin (ki bunlar devrim durumunun somut belirtileridir) terörle, yani siyasal zorun askeri biçimde maddeleştirilmesiyle engellendiği dönemin yönetim biçimidir. Fakat kapitalist-emperyalist ülkelerde, gerek kapitalizmin iç dinamikle gelişmesi; gerekse emekçi halkın uzun ve kanlı mücadeleler ile demokratik hak ve özgürlükleri elde ettiği ve bunların devlet içinde kurumlar ve yasalarla güvence altına alındığı ülkelerde, bu uygulama, (siyasal zoru askeri biçimde maddeleşmesi) yönetim biçiminin değişmesini gerektirir. Bir başka deyişle, kitlelerin devlet içinde kurumlar ve yasalarla güvence altına aldırdığı (alınan değil, aldırılan) demokratik hak ve özgürlükler kaldırılmadan, mevcut yönetim terör uygulamasına giremez ya da girdiği uygulama kendi devlet gücü ile "geri teper."

Bu nedenle, siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi, bir yandan kitlelerin demokratik hak ve özgülüklerini güvence altına alan kurumların ve yasaların kaldırılması; diğer yandan kendi uygulamasının "yasallaştırılması" için yeni kurum ve yasaların oluşturulmasını gerektirir. İşte, bunun sonucu olarak, eski devlet biçimi (örgüt ve işleyişi) değiştirilip, yeni uygulamaya (zorun bu uygulamasına) uygun hale getirilmesi söz konusudur. Bu yeni kurumlar, yeni yasalar, yeni fikirler (ideoloji) demektir. Faşizmin kurumlarıyla gelmesi (ki zorunluluktur) ve yeni devlet biçimi olması bundandır. Faşizmin olduğu yerde, toplumsal dengenin (ki bu da bir çeşit suni dengedir) açık terör dışında hiç bir yöntemle sağlanamaması söz konusudur.

Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki durum ise temelden farklıdır. Bu farklılık en genelde, ülkenin emperyalizme bağımlı olmasından ileri gelir.

Bir kere, geri-bıraktırılmış ülkelerde, oligarşi yalnız finans-kapitalin damgasını taşımaz. Oligarşi, feodal ve toprak burjuvazisinin en irileşmiş kesimlerini de içinde barındırır. İkinci olarak, var olan yerli tekelci burjuvazi, ülkenin iç dinamiğinin ürünü olmayıp, emperyalizmle baştan bütünleşerek doğmuş ve emperyalizmin yarattığı bir güçtür. Bu anlamda milli niteliği yoktur. Bu yüzden de milli burjuvazinin ve ülkenin iktisadi evriminin doğal sonucu olan, "son aşamadaki devlet biçimi" olan faşizm söz konusu olamaz. Ülkede faşizmden bahsedilebilinirse bu yeni tip, yani sömürge tipi faşizmdir. Bu konu, yani milli tekelci burjuvazinin mevcudiyeti faşizm için nitelik belirleyicidir. Herşeyden önce faşizm devlet biçimi olarak var olabilmesi için, iç dinamiğin ürünü olan, milli tekelci burjuvazinin mevcudiyeti şarttır. Dimitrov, Bulgaristan'ı tahlil ederek, faşizm oluşmasının kaçınılmazlığını kanıtlarken Bulgar burjuvazisini şöyle tanımlıyor:

"Bu ülkelerin (yarı-sömürge ülkeler diyor Dimitrov) burjuvazisi yabancı sermaye ile rekabet edebilmek için, proletaryayı her zaman gaddarca sömürmüş ve köylü kitlelerini soymuştur."

Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi, yerli burjuvazi, iç dinamikle (iç dinamik sonucu) oluşmuş bir burjuvazidir. Bu anlamda, iktidara yönelik faşizm girişimini besleyecek bir maddi ve iktisadi temeli, ülke içinde mevcuttur. Bizim gibi, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde böyle bir temelin mevcut olmadığı açıktır. (Kapitalizmin emperyalizmin taleplerine uygun -dış dinamikle- geliştirilmiş olması sonucu, yerli tekelci burjuvazinin işlevi emperyalist talepler yönündedir.)

Üçüncü olarak, ülkedeki kapitalizm emperyalist taleplere uygun ve emperyalizmin talep yetersizliğini tatmin için geliştirildiğinden oligarşi, kitleleri siyasal olarak yedeklemede üretim artışının "güç"lerini (ekonomik) kullanamamaktadır. Bunun sonucu olarak, mevcut feodal yapı çözülüp, "üst yapıda feodal ilişkiler muhafaza edilerek (örneğin emeğin feodal sömürüsü sürdürülüp, feodal ideolojiler muhafaza edilirken) alt yapıda kapitalizm egemen unsur haline gelmiştir (Pazar için üretim)." Böylece devletin yapısı oligarşik nitelik alırken, oligarşinin mevcut yapısını aynen yansıtmaktadır. Oligarşik devlet aygıtı bu ülkelerde, feodal ideoloji ve kurumları; burjuva demokratik kurumları; emperyalist sömürüyü garanti altına alan (alıcı) kurumlardan oluşmaktadır. Bu kurumları ve bunların güvencesi yasaları belirleyen, ülkedeki sürekli milli kriz ve oligarşinin durumudur. Gerek oligarşi içindeki sınıf ve tabakalar arasındaki, gerekse oligarşi ile halk arasındaki çelişkinin gelmiş olduğu seviye, siyasal zorun uygulanışını şartlandırır. Bu ülkelerde siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi sürekli gündemdedir. Bir başka deyişle, bu ülkelerde siyasal zor, askeri biçimde somutlaştırılması (maddeleşme) koşulları içinde, bu koşullara uygun olarak sürdürülür. Ancak siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi için mevcut koşulların derinleşmesi, yani olgunlaşması gerekir. Bu aynı zamanda yönetimin de askerileşmesi demektir.

Ülkemizde özellikle 12 Mart sonrası uygulamalarda oligarşi içindeki çelişkiler sonucu devlet yönetiminde "yönetemezlik" ortaya çıkmıştır ("uyumsuz hükümetler" esprisi). Fakat salt bununla yönetimin askerileşmesi söz konusu olamaz. Bu nedenle siyasal zor, askeri yönetim olarak, maddeleşemez. Fakat yine bu dönemlerde mevcut üretim ilişkilerine yönelik muhalefetin ve siyasal iktidar alternatifinin ülke çapında olmaması hallerinde yönetim yine askerileşemez. Ancak muhalefetin görüldüğü ve iktidar alternatifinin "ele geçirildiği" yerde (parçada) siyasal zor askeri biçimde maddeleştirilir. Bütün açısından ise, bu parçadaki uygulama, demagoji, gözdağı unsuru olarak kullanılır. "Bir başka deyişle, oligarşi emekçi yığınların muhalefetinin topyekûn muhalefete dönüşmesine hiç bir zaman izin vermeyecek ve daha mevzii durumlarda iken uygulayacağı zor ile sindirerek kitleleri pasifize etmeye çalışacaktır."

"Oligarşinin proletaryanın siyasal özgürlüğünü ortadan kaldırarak ve emekçi yığınların tepkileri siyasal zor ile pasifize ederek hayatiyetini devam ettirdiği yönetime oligarşik yönetim veya sömürge tipi faşizm adı verilir.

Bu yönetim biçimi metropollerde görülen, ne demokratik, ne de faşist yönetimlere benzer. Onlardan gerek biçim, gerekse muhteva olarak farklıdır. Geri-bıraktırılmış ülkelerin karakterine özgüdür."

Evet, işte, emperyalizmin III. bunalım geri-bıraktırılmış ülkelerde siyasal zorun sürdürülüş biçimi ve bunun koşullandırdığı devlet biçimi budur. Sonuç olarak diyebiliriz ki, bizim gibi geri-bıraktırılmış ülkelerde, zorun uygulanışı ve buna göre biçimlenen devlet aygıtının temel görevi, emperyalist üretim ilişkilerini korumak ve suni dengeyi devam ettirmektir.

Bağlantı ve kaynak.