29 Nisan 2009 Çarşamba

1 Mayıs 1977


Anadolu Sanat tarafından paylaşılan 1 Mayıs 1977 görüntüleri.

Oradaydım: 1 Mayıs 1977


Soner Yalçın hazırladığı Oradaydım Belgesel dizisinin 1 Mayıs 1977 kitle katliamını konu alan bölümü.

Unutmayacağız, Unutturmayacağız!


32. Gün'ün hazırladığı 12 Eylül belgeselinin 1 Mayıs 1977 katliamını ele alan bölümü.

Korkuya Teslim Olmak Demokrasiye İhanettir!


Bu fotoğraf, devlet içine çöreklenmiş çeteler tarafından emeğin evrensel bayramını kutlamak için Taksim'e gelmiş yüzbinlerce emekçinin üzerine ateş açıldığı ve 34 yurttaşın hayatını kaybettiği 1977 Kanlı 1 Mayıs'dan sadece 1 yıl sonra Taksim'de çekildi. Bu fotoğraf, 32 yıl önce tertiplenen bu provokasyonu hala korku yayma amacıyla kullanan Başbakan'a, Vali'ye ve Emniyet Müdürü'ne 'kapak olsun'. Bu fotoğraf halka "korku masalları" anlatanlara şu dersi veriyor: Emekçilerin çetelerden korkusu yok. Çünkü emekçiler, çetelerin asıl amacının yurttaşlara korku salarak 'siyaset meydanını terk ettirmek' olduğunu kavrıyor. Demokrasinin ancak korkunun ve çetelerin üzerine giderek kazanılabileceğini biliyor. Görevleri emekçi bayramının huzur ve güven içinde kutlanması olanlar halka korku yaymaya çalışarak karanlık güçlerin ekmeğine yağ sürmekten başka iş yapmıyor. Bu bir Türkiye gerçeği: Devletin elini sokmadığı 1 Mayıslar bayram havasında kutlanıyor. Halkı "öcü masallarıyla" korkutanlara, "gölge etmeyin başka ihsan istemez" emekçiler kendi bayramlarını kendileri korur demekten başka söz kalmıyor.
1 Mayıs.İnfo

20 Nisan 2009 Pazartesi

1 Mayıs Sömürülen, Ezilen ve Dışlananların Bayramıdır!

2009 yılı, “1 Mayıs Uluslararası Emekçi Bayramı”nın dünyaya ilan edilişinin 120., Türkiye’de kutlanmaya başlanmasının 100. Yıldönümü.

1 Mayıs, 14 Temmuz 1889’da, Sosyalist Enternasyonal’in Paris’te toplanan Kuruluş Kongresi’nde, “Uluslararası İşçi Günü” olarak ilan edildi. 14 Temmuz 1889, Bastille’in düşüşünün, “Eşitlik, Özgürlük, Kardeşlik!” ideallerinin zaferinin, Büyük Fransız Devrimi’nin 100. Yıldönümüydü.

1 Mayıs, dünyanın dört bir yanında 8 saatlik işgünü için ve kapitalist sömürüye karşı sürdürülen kitlesel mücadelelerin ürünü olarak doğdu.

Türkiye’de ilk 1 Mayıs, 1909’da Selanik’te ve Üsküp’te kutlandı.

1909 1 Mayıs’ı sembolik bir eylem değil, binlerce kadın ve erkek emekçinin katıldığı “göz kamaştırıcı bir nümayiş”ti.

1909 1 Mayıs’ı sadece “gözkamaştırıcı bir nümayiş” değil somut talepleri ve belirgin bir siyasal çizgisi olan bir eylemdi.

1908 Devrimi’nin yarattığı nisbi özgürlük ortamı işçi hareketine kendini ifade etme imkanları sunmuş, devrimi izleyen birkaç ay boyunca Selanik’ten İstanbul’a, Beyrut’tan Zonguldak’a, Manastır’dan, Aydın’a 100 binin üzerinde işçi greve çıkmış, grevlerin kimilerini kadınlar doğrudan örgütlerken kiminde çatışmaya varıncaya kadar yerlerini almış ve bu grevlerin bir kısmı ancak silahla bastırılabilmişti.

“Adalet, Özgürlük ve Eşitlik” talepleriyle halkı Temmuz Devrimi saflarına çağıranların emekçilere karşı takındığı tahammülsüz tutum, istibdattan kurtuluşun, sömürüden kurtuluşla birleşmediği sürece kalıcı ve anlamlı olmayacağı fikrini yaygınlaştırdı. 1 Mayıs 1909 emekçilerin yönünü sola doğru çevirişinin işareti, yükselen emekçi hareketinin doruk noktasıydı.

1 Mayıs'ın örgütlenmesinde temel rolü üstlenen Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu, amaçlarını Sosyalist Enternasyonal’e şöyle açıklıyordu: “Osmanlı milleti aynı ülkede yaşayan ve herbirinin ayrı dili, kültürü, edebiyatı, göreneği ve nitelikleri olan çeşitli milliyetlerden oluşmaktadır... Öyle bir teşkilat kurmak istedik ki, insanlar kendi dil ve kültürlerini terk etmeden ona girebilsinler. Hatta daha iyisi, aynı bir ülkü uğrunda - sosyalizm ülküsü- çalışırken, herbiri kendi kültürünü ve bireyliğini geliştirme olanağı bulabilsin."

1 Mayıs’ı Rum, Türk, Yahudi, Bulgar işçiler birlikte örgütlediler ve kol kola yürüdüler.

1 Mayıs bildirisi dört dilde birden yayınlandı. Herkese seçme ve seçilme hakkı, emeği koruyacak yasaların çıkarılması ve grev mevzuatının düzeltilmesi talepleri yükseltildi.

100 Yıldır Başka Bir Türkiye Mümkün!

1 Mayıs, yaşadığımız toplumun temel çelişkisinin ücretli emek ve sermaye arasındaki çelişki olduğunun bilince çıktığı, ırkı, dini, dili, cinsiyeti, milliyeti ne olursa olsun bütün emekçilerin, üreten insanların ve emeğe saygı duyanların, “dünyanın bütün işçilerinin” birleştiği, “başka bir ülkenin” ve “başka bir dünyanın” mümkün olduğunun, “ayakların baş olabileceğinin” görüldüğü ve gösterildiği bir gündür.

Bu açıdan bakıldığında 1909 1 Mayıs’ı, sadece Türkiye işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışını ilan ettiği bir gün değil, yaklaşan birinci emperyalist paylaşım savaşına karşı emekçi seçeneğinin de ortaya konduğu bir gündür.

Etnik ve dinsel farklılıkları sorun değil, zenginlik kaynağı olarak gören; halkların inançlarını, kültürlerini ve yurttaşların kişisel tercihlerini korkusuzca yaşadığı ve bireylerin kendilerini özgürce geliştirme imkânı bulduğu, özgürlükçü demokratik bir sosyalizmin tesis edilmesi gerektiğini savunan bu seçenek, 100 yıl sonra bugün de günceldir ve krizden tek çıkış yoludur.

1 Mayıs, emekçiye onun yaşam enerjisini hızla kurutan bir çalışma hayatını reva gören, insanlığın büyük kısmını işsizliğin, açlığın sessiz ölümüyle savaşın gürültülü ölümü arasında tercih yapmak zorunda bırakan kapitalizme karşı, vicdanın ve aklın protestosudur. Toprakları, kaynakları kurutan, doğayı katleden, saçma ve barbar kar mantığından dolayı sürekli krizlere yol açan kapitalizme karşı, insanlığın sosyalist alternatifine işaret eder.

1 Mayıs 2009, işçi sınıfının bütün sektörel, sendikal renkliliğini ve mücadelesini yansıtan bir eylem olmalıdır. Ölüme mahkûm edilen kot taşlama işçilerinden, sendikalı oldukları için işten atılan Desa’nın türbanlı kadın işçilerine, Sinter’in işten atılmayı kabul etmeyen işçilerinden, 50 d’ye karşı mücadele eden öğretim elemanlarına, çağrı merkezlerindeki yeni emekçi sınıfa, emeklerini satmak istediği halde alıcı olmayan işsizlere kadar, emekçilerin mücadele etmek isteyen bütün kesimlerinin zenginliğini taşımalıdır.

1 Mayıs 2009, Türklerin, Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Zazaların, Ermenilerin.. bütün Türkiye halklarının diliyle konuşmalı, Alevi, Hristiyan, Musevi, dindar, laik bütün inanç mensuplarını ve toplumsal kesimleri kucaklamalı, kadınların, gençlerin, eşcinsellerin bütün dışlananların özgürlük alanı olmalıdır.

Unutmayacağız, Unutturmayacağız!

1977 yılında Uluslararası İşçi Bayramı’nı kutlamak için Taksim’de buluşan yüz binlerin üzerine ateş açılarak Bayram’ın kana bulanması ve 34 yurttaşın hayatını kaybetmesi tarihte benzeri az görülür bir kontrgerilla provokasyonu olarak belleklere kazındı. 1989’da, 1996’da da bu provokasyonlar yinelenmek istendi.

1977 kitle katliamının 30. Yıldönümünde, tarihimizin bu en karanlık sayfasının aydınlatılması talebiyle Taksim’de buluşmak isteyen emekçiler ölçüsüz ve tahammülsüz bir şiddetle karşılaştı ve aynı tahammülsüzlük geçtiğimiz yıl da devam etti.

100 yıllık geleneği ile Türkiye, 1 Mayıs’ın en çok sahiplenildiği ülkelerden biridir. Emperyalist işgal güçlerinin ve işbirlikçi hükümetin yasakları bile 1 Mayıs Bayramı’nın kutlanmasına engel olamamıştır.

1909 Selanik ve Üsküp 1 Mayıs’ının zenginliğinin,

1921’de işgal güçlerinin yasaklarına rağmen İstanbul’da 1 Mayısı kutlayan işçilerin,

1977’de, 1989’da, 1996’da kontrgerilla kurşunlarına karşı meydanları dolduran yüz binlerin mirası omuzlarımızda.

100 yıldır başka bir Türkiye Mümkün!

100 Yıldır Vardık, Varız, Varolacağız!

1Mayıs.info

İmzanızla destek olun: "1 Mayıs Sömürülen, Ezilen ve Dışlananların Bayramıdır!"

17 Nisan 2009 Cuma

Birleşik Cephe Türküsü


1.
Ve insan insan olduğu için
yemek isteyecektir, buyrun hadi.
Oysa sözcükler ne etin yerini tutar,
ne de doldurur boş mideyi.

……………………...Haydi sola, bir kii!
……………………...Haydi sola, bir kii!
……………………...Yer var, yoldaş, sana da,
……………………...al Birleşik Cephe'de yerini,
……………………...çünkü bir işçisin sen de.

2.
Ve insan insan olduğu için
hoş görmez suratına inecek çizmeyi.
Ne kendi altında köleler ister,
ne de üstünde ister bir efendi.

……………………...Haydi sola, bir kii!
……………………...Haydi sola, bir kii!
……………………...Yer var, yoldaş, sana da,
……………………...al Birleşik Cephe'de yerini,
……………………...çünkü bir işçisin sen de.

3.
Ve işçi işçi olduğu için
ona başkası vermez özgürlüğü.
Onu kurtaracak başkaları değil,
bu iş işçinin kendi işi.

……………………...Haydi sola, bir kii!
……………………...Haydi sola, bir kii!
……………………...Yer var, yoldaş, sana da,
……………………...al Birleşik Cephe'de yerini,
……………………...çünkü bir işçisin sen de.


Bertolt Brecht

Çeviri : A. Kadir - Gülen Aktaş

9 Nisan 2009 Perşembe

Faşizm! (Genel bir değerlendirme. .)

Faşizm, haklının değil güçlünün sistemi... Tıpkı Siyonizm gibi ırkçı bir ideoloji olan faşizm, şiddete, baskıya ve zulme dayalı bir sistemi savunur.

İşte faşizmin genel bir tanımı ve üç büyük faşizm örneğinin perde arkası... Hitler, Mussolini ve Franco'nun localar tarafından desteklenen rejimleri...

Faşizm, ciddi olarak ilk defa Mussolini ve Hitler aracılığıyla uygulanmışsa da tarihe bakıldığında başka faşist uygulamalara da rastlanmaktadır. Roma İmparatorluğu ve Persler ırkçı uygulamalarıyla bunun ilk örneklerindendir.

Faşizmde, ülkeyi yöneten kadro, ülkenin tek hâkimidir. Alınan kararlar, yapılan uygulamalar tamamen bu kesimin iradesiyle gerçekleşir. Söz konusu kadro sadece kendi sahip olduğu ideolojiyi hâkim kılmaya çalışır. Bu nedenle halkın, yönetim üstündeki eleştirileri, tavsiyeleri dikkate alınmaz. Halka empoze edilmek istenen ideolojiye ters düşen fikir ve düşünceler baskıcı yöntemler kullanılarak susturulmaya çalışılır. Halkın oluşturabileceği kurumlar ve yapabileceği faaliyetler sadece bu yönetim tarafından şekillendirilir. Kısacası faşizmde her birey, yönetimin oluşturduğu resmi ideolojiye hizmetle yükümlü olan bir araç haline getirilir.

FAŞİZM; HAKLI OLANIN DEĞİL,
GÜÇLÜ OLANIN HÂKİMİYETİ...
Faşizm ilk anda süslü sloganları ile bir kısım cahil halk üzerinde sempati uyandırsa da; akıl, mantık ve vicdanla düşünenler için faşizmin vaat ettiği geleceğin karanlık olduğu, tüm yetkilerin din düşmanı, zalim ve baskıcı bir elde toplanmasının zulüm ve şiddetten başka bir şey getirmeyeceği açıkça görülmektedir. Aslında bu durum faşist ideologlar ve liderler tarafından da bilinen bir gerçek ve zaten ulaşılmak istenen amaçtır. Nitekim bu gerçeği İtalyan faşist diktatör Mussolini, iktidarının çökmeye başladığını görünce şöyle dile getirmişti:

"Faşizm özgürlük değil, zalimin hâkimiyetidir. Milletin güvencesi değil, özel çıkarların savunmasıdır. Bunu herkes bilirdi." (Mussolini and Fascism, John P. Diggins, sf.15)

Gerçekten de faşizm gibi şiddet ve baskı yanlısı bir düşüncenin uygulamada getireceği sonuç, doğal olarak, haklı olanın değil, güçlü olanın kazanması, güçlünün haklıyı ezmesidir. Diğer bir deyişle, faşist bir toplumda para kimin elindeyse, silah kimin elindeyse o en güçlüdür ve onun dedikleri doğrudur. Bu ideolojiden farklı olan bütün fikirler yanlış ve zararlıdır. Dolayısıyla "zararlı olan fikir", ancak o fikrin sahibinin güç kullanılarak susturulmasıyla ortadan kaldırılabilir.

FAŞİZM VE SİYONİZM İŞ BİRLİĞİ
Normal bir insanın kan dökmesi, baskı ve şiddeti savunması mümkün değildir. Böyle bir durumun oluşabilmesi için kişinin ancak sapkın bir ideolojiyle beyninin yıkanması gerekir. Hem faşist teoriyi ortaya koyan Sorel'in, hem de bu teoriyi uygulayan Mussolini, Franco ve Hitler gibi liderlerin gerek düşüncelerinin gerekse yaşayışlarının Siyonist felsefeyle olan paralelliği de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Pek çok kişiye garip de gelse, faşistlerin Siyonist sermayedarlar tarafından teşvik görmesi, faşist ideoloji ile Siyonizm’in paylaştığı ortak paydadan kaynaklanmaktadır. Siyonizm’in temeli üstün ırk inancıdır. Siyonistlerin bu inançlarının temel dayanağı ise, Muharref Tevrat'ın bazı açıklamalarına dayanarak yaptıkları art niyetli yorumlar ve kimi batıl geleneklerden gelen ön kabullerdir. Bu düşüncelerini savunurken öne sürdükleri bir Tevrat pasajı ise şöyledir:

FAŞİZMİ TESPİT ETMEK YA DA EDEMEMEK
Faşizmin ülkemizdeki biçimlenişine geçmeden önce, genel olarak faşizmi, özel olarak da klasik faşizmi kısaca ele almak yerinde olacaktır. Çünkü faşizm konusunda solun büyük bir kısmının kafa karışıklığının temelinde faşizmin bizim ülkemizde kazandığı biçimlenişi görememek vardır.

Nedir Faşizm?

En genel ve özlü tanımıyla Faşizm; tekelci burjuvazinin en gerici, en şovenist, en saldırgan kesiminin, açık baskıcı, kan dökücü diktatörlüğü, yönetimidir. Biraz daha açarsak; tanımdan da anlaşıldığı gibi faşizm bir yönetim biçimidir. Kapitalizmin üst aşaması olan emperyalizm döneminde ortaya çıkmış bir diktatörlüktür. Devlet, tüm sınıflı toplumlarda egemen sınıfın ezilen sınıf üzerindeki baskı ve zor aracıdır. Ancak bu tüm egemen devlet biçimlerinin "faşist" olduğu ya da her baskıcı yönetiminin, her diktatörlüğün faşizm olarak nitelendirileceği anlamına gelmez.

Faşizm bir yönetim biçimi, aynı zamanda da devlet biçimi olarak emperyalizm döneminde ortaya çıkmıştır. Emperyalizm öncesi faşist bir yönetimden söz edilemez. Emperyalizmle birlikte artık gericileşen burjuvazi, halkın baskı ve sömürüye karşı mücadele ve örgütlenmesini engellemek için birçok ülkede ardı ardına faşist yönetim biçimlerine başvurmuştur. Gerek Ekim Devrimi, gerekse de Avrupa'nın dört bir yanında gelişen devrimci mücadele burjuvaziyi fazlasıyla korkutmaya yetmişti. Ekim Devrimi'nden sonra Almanya ve Macaristan gibi Avrupa ülkelerinde sınıfsal mücadele yükselirken, İran, Çin, Türkiye gibi ülkelerde de Ulusal Kurtuluş Savaşları emperyalizme önemli darbeler indirdi. Tüm Avrupa'da "Komünizm hayaleti" dolaşıyordu. Burjuvazi temelleri çatırdayan sömürü düzenini ayakta tutabilmek için her türlü baskıyı, terörü kanlı bir şekilde uygulayan yönetimlere dönüştü. Tekelci burjuvazinin siyasal yapıdaki hegemonyacılığı, kendi düzenini koruma, ömrünü uzatma ve devrimleri engelleme kaygısıyla birleşince faşizm bir diktatörlük, bir zorbalık yönetimi olarak ortaya çıktı. Faşizm ilk olarak 1922 yılında İtalya'da 1933 yılında da Almanya'da iktidara geldi. Ayrıca Romanya, Bulgaristan ve Yugoslavya'da faşist diktatörlükler kuruldu.

Almanya ve İtalya gibi kapitalizmin kendi iç dinamiğiyle geliştiği ülkelerde faşizm belli bir kitle desteğine dayanarak aşağıdan yukarıya doğru iktidar oldu. Faşist partiler kitlelerin sömürüye karşı tepkilerini, açlık ve sefalet karşısındaki memnuniyetsizliğini kullanarak sahte "Kurtuluş”lar vaat ederek, iktidara geldiler. Milliyetçilik demagojilerini ise hiç elden bırakmadılar. Yalan ve demagoji de başlıca yöntem durumundaydı. Öyle ki Hitler sosyalizmin prestijinden faydalanmak için partisinin adını "Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi" koydu.

Yalan ve demagojilere inanmayanların karşısına faşizmin terörü çıkıyordu. Yine Almanya'da tekelci burjuvazi Hitler faşizmini iktidara getirmek için tüm olanaklarını seferber etti. Nihayetinde iktidara gelen Hitler ise tekelci burjuvazinin çıkarlarının katıksız savunucusu oldu. Kısacası; Almanya, İtalya gibi gelişmiş kapitalist ülkelerde belli bir kitle tabanına dayanarak aşağıdan yukarı doğru iktidara gelen, klasik faşizmin özü budur.

Ülkemiz Solu'ndaki kafa karışıklığının temel nedenlerinden birisi burada yatar. Solun bir kısmı, faşizmden hep klasik faşizmi anlamış, ülkemizdeki Oligarşik devletin faşist niteliğini ise reddetmiştir. Mantık bu olunca devlete karşı mücadele ertelenmiş, düzenin çizdiği sınırların dışına çıkılmamıştır. Kimileri de sözde bu gerçeği kabul eder gözüküp, özde aynı mantıkla hareket etmişlerdir. Sonuçta bu kafa karışıklığının birçok yansımaları ortaya çıkmıştır.

SÖMÜRGE TİPİ FAŞİZM
Bizim gibi yeni-sömürge ülkelerde devlet biçimi sömürge tipi faşizmdir. Sömürge tipi faşizm çarpık kapitalizmin, emperyalizme bağımlılığın gelişme seyri içerisinde şekillenmiştir. Tekelci burjuvazi dışa bağımlı olmasından dolayı zayıf ve çarpıktır. Prekapitalist unsurlarla ittifak yapmak zorundadır. Dışa bağımlı olmak bir ekonomik, sosyal, siyasal kriz içinde olmak demektir. Ülkede sürekli bir milli krizin bulunmasından dolayı oligarşi sömürüsünü burjuva demokratik yöntemlerle sürdüremez. Nitekim ülkemiz tablosunda bu gerçekliği her zaman için görmek mümkündür. Seçimler, ömrü aylarla ölçülen, bir gecede yıkılan hükümetler, cuntalar, hep birbirini izler. Oligarşi baskı ve zoru temel alarak düzenini sürdürmeye çalışır.

Sömürge tipi faşizm hem uygulaması hem de oluşumu bakımından klasik faşizmden farklılıklar gösterir. Ülkemizde faşizm, emperyalizmle girilen yeni sömürgecilik ilişkileriyle birlikte yukarıdan aşağıya doğru şekillenmiştir. Bu süreç esas olarak 1945'li yıllarda başlar ve 1950'de iktidara gelen DP ile birlikte hızlanır. DP'nin iktidara gelmesi o zamana kadar Kemalistlerden yana ağır basan "dengenin" artık oligarşiden yana değişmesi anlamına geliyordu. DP iktidarı ile birlikte bürokrasi, ordu, polis ve diğer kurumlar, emperyalizmin ve oligarşinin çıkarları gereği hızla faşistleştirilmeye başlanmıştır. Kemalistlerin ordudaki tasfiyesi hızlanmış, eski CHP'lilerin devlet kurumlarındaki etkisi kırılmaya başlanmıştır. Devletin bu niteliği daha '60'lı yılların sonlarına doğru THKP-C tarafından açıkça ortaya konmuştur.

O zamana kadar yaşanan ideolojik, siyasi keşmekeşlik, THKP-C ile birlikte, devletin yapısı, mevcut siyasi rejimin niteliği konusunda da netleşmeye başlamıştır. Mahir Çayan bu yıllarda ülkedeki demokrasinin göstermelik olduğunu devletin faşist bir niteliğe sahip olduğunu tespit eder. Halbuki o güne kadar sol geleneğe damgasını vuran TKP ve TİP gibi reformist-revizyonist partiler faşizmin, "F"sini bile ağızlarına almıyorlardı. Mahir Çayan devletin yapısına ilişkin olarak şunu söyler; "Bizim gibi ülkelerde Oligarşik yönetim, rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin demokratik hak ve özgürlüklerin olmadığı tam bir dikta yönetimi ile ülkeyi yönetebilmektedirler. Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim, ya klasik burjuva demokrasisi ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan 'temsili demokrasi' ile icra edilir (gizli faşizm) ya da, sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir..." (Bütün Yazılar, s. 312)

12 Mart, Mahir Çayan'ın tespitlerini kanıtlar. Ekonomik siyasi krizi yükselen oligarşi, emperyalizmin çıkarları doğrultusunda halka ve devrimci mücadeleye yönelik cuntaya, yani açık bir faşizme ihtiyaç duyar. Diğer yandan ise devletin faşistleştirilmesi, ordunun tamamıyla iç savaşa göre şekillenmesi süreci tamamlanmak istenir. 12 Mart faşizmin devlet eliyle kurumsallaştırılması sürecinin bir dönüm noktası olma özelliği taşır. Kimileri cuntanın "Atatürkçülük", "ilericilik" vb. demagojilerine inana dursun, THKP-C 12 Mart'a ilişkin şunları söyler; "Ülkemizdeki askeri diktatörlük, Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki işgalinin aldığı son biçimdir. Bu, temsili demokrasinin rafa kaldırılması, düzen partilerinin rolünün asgariye indirilmesi demektir. Artık Türk ordusu, oligarşinin halkımıza karşı yürüttüğü baskı politikasının açık ve doğrudan bir aleti olmuştur." (Bütün Yazılar, Syf. 333)

Evet, süreç tam da THKP-C'nin tespit ettiği şekilde gelişir. THKP-C yalnızca tespit etmekle kalmaz, buna uygun bir mücadele hattını da ortaya koyar. THKP-C'nin eylemleri halkta büyük sempati uyandırır. Cuntaya karşı yürütülen silahlı propaganda eylemleri, 12 Mart'ın maskesini çabuk düşürür. l2 Mart'ın faşist bir cunta olduğu kısa sürede gözler önüne serilir. Bu anlamda cuntanın programı büyük oranda bozulur. Halkın büyük oranda teslim alınması önlenmiş olur.
Türkiye'de faşizm ve devlet gerçeğini tespit etmenin ortaya koyduğu en önemli sonuç şudur: Türkiye'de faşizm devrim sorununun bir parçasıdır. Bu, ülkemizde faşizmin yıkılmasının veya demokrasinin gelmesinin düzen içi iktidarlara değil, düzenin değişikliğine bağlı olduğu anlamına gelir. Diğer bir deyişle faşizme karşı demokrasi sorunu bizim ülkemizde anti-emperyalist, anti-Oligarşik devrim sorunudur.

DEVLET VE SİVİL FAŞİST HAREKET
(1945'TEN 12 MART SONRASINA)
Ülkemizde sivil-faşist hareketin ortaya çıkışı ve gelişimi devletin faşist yapılanmasıyla birlikte ele alındığında gerçek anlamını bulur. Faşist örgütlenmelerin dünden bugüne iki temel işlevi olmuştur.

Birincisi; Faşist devlete kitle tabanı yaratmaktır. Faşizm ülkemizde her ne kadar yukarıdan aşağıya örgütlense de bu kitle desteğine ihtiyaç duymadığı anlamına gelmez. Faşizm, her zaman için bir kitle tabanı yaratmaya çalışır.

İkincisi ise; devlet adına yüklendikleri vurucu güç olma misyonudur. Devletin, halkın mücadelesine karşı, yasal sınırlar içinde, teşhir olma kaygısıyla yapamadığı işleri sivil faşistler ve kimi İslamcı güçler üstlenmiştir. Ülkemizdeki birçok provokasyon, saldırı ve katliamlar sivil faşistler ve şeriatçılar tarafından gerçekleştirilmiştir. Ülkemizde sivil faşistlerin örgütlenmesi 1935'li yıllara kadar dayanır. O yıllarda daha çok Alman Nazileriyle işbirliği söz konusudur. Almanya faşizmi Türkiye'de bir faşist hareket yaratmak amacıyla 1939 yılında Franz Von Papen'i Ankara'ya Büyükelçi olarak atar. Von Papen bu işlerde "uzman"dır. Zira daha öncesinde de Avusturya'nın faşistleştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Cumhurbaşkanı İnönü de Alman faşizmine sıcak bakarken faşistlerin gelişmesinin önünü açtı. Buna karşılık faşizme karşı çıkan solculara yönelik ise baskı, işkence politikaları hızla sürdü, tevkifatlar birbirini izledi. Von Papen daha çok ordudan bazı subaylarla ilişkiye geçerek 194I yılında "İhtilal Birlikleri" isimli faşist örgütlenmeyi oluşturdu. Bu örgütlenme içerisinde ağırlıklı olarak eski ittihatçılar ve Turancılar yer aldı. Ayrıca Almanya tarafından sivil faşistlere para yardımı yapıldı. Bu dönemde Bozkurt, Çınaraltı, Ergenekon, Gökbürü, Orhun gibi faşist dergiler yayınlanmaya başladı.

1943 yılınım sonlarında "İhtilal Birliği" Almanya'nın desteğiyle bir darbe girişiminde bulundu. Yine 1944 yılında da bir darbe girişimi daha olsa da darbe planının ortaya çıkması sonucu bu girişim de yarım kaldı. Alparslan Türkeş başarısız her iki darbe girişiminde de yer aldı. Hitler faşizminin II. Paylaşım savaşında yenilmesiyle faşist örgütlenmeler bir süreliğine köşelerine çekilirken İsmet İnönü tarafından müttefik devletlerine şirin gözükmek amacıyla faşistler hakkında göstermelik davalar açıldı. Bu süreçten sonra tıpkı oligarşi gibi sivil-faşistler de yönlerini ABD'ye dönerler. ABD yeni kıbleleri olur.

1945'ler sonrası ABD'yle girilen yeni sömürgecilik ilişkileriyle birlikte sömürge tipi faşizm Almanya ve İtalya gibi ülkelerden farklı olarak yukarıdan aşağıya doğru devlet kurumları aracılığıyla şekillendirildi. Faşizm esas olarak devlet kurumlarına dayanmakla birlikte bir kitle tabanı da yaratılmaya çalışılıyordu. Buna bağlı olarak sivil faşist harekette direk emperyalizm tarafından örgütlendi. Nitekim sivil-faşist hareketin önde gelen isimleri ABD'ye gidip eğitim gördüler. Bunların içerisinde yer alan Alparslan Türkeş 1948 yılında ABD'ye gitmiş, uzun bir süre eğitim almıştır. Bu dönemde CIA’nin desteğiyle 1954 yılında ilk "Komünizmle Mücadele Derneği" kuruldu. Bu ilk adımla birlikte Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri özellikle '60'lı yıllarda yaygınlaşacaktır. DP iktidarı '50'li yıllar boyunca hem sivil faşistleri hem de İslamcıları halka karşı kullandı. Çeşitli katliamlar, provokasyonlar sivil faşistler ve İslamcılar tarafından işlendi. DP döneminde oluşturulan Vatan Cephesi'yle faşizme kitle desteği sağlanmaya çalışıldı. 1958 yılında ise Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) kuruldu. 27 Mayıs sonrasında da sivil faşistlerin örgütlenme çalışmaları hızla sürdü. 27 Mayıs darbesinde yer alan ve daha sonra MBK'dan (Milli Birlik Komitesi) uzaklaştırılan Türkeş, Yeni Delhi Büyükelçiliğine danışman olarak atandı. 1963 yılında Türkiye'ye dönen Türkeş 1965 yılında CKMP Genel Başkanı seçildi. Bu tarihten itibaren sivil faşistler ABD politikaları doğrultusunda AP gibi partilere kadrolar yetiştirirler, diğer taraftan da yükselen devrimci mücadele karşısında düzenin vurucu gücü olarak hareket ederler.

'60'lı yılların sonlarında "komando kamplarında" eğitim gören sivil-faşistler birçok katliam gerçekleştirdi. 1968 yılında Türkiye'ye büyükelçi olarak gelen ve daha önce Vietnam'da pasifikasyon uzmanı olarak görev yapan R. Commer komando kamplarında binlerce faşisti eğitti. CKMP'nin ismi Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilirken; ABD'nin Ortadoğu politikaları doğrultusunda İslami söylemler de geliştirilmeye başlanmıştır.

12 Mart sonrası ise, daha organize, daha hızlı ve sorunsuz örgütlenmeye ihtiyaç duyan oligarşi MHP'yi daha fazla öne çıkardı. '45'lerden başlayan ve '60'ların sonlarına doğru MHP çatısı altında organize olan sivil faşist hareket bu süreçten itibaren kitlesel katliamlar yapacak, devrimci, demokrat, ilericilere saldıracak, devlet adına provokasyonlar düzenleyecektir. Ve tüm bunlar "milliyetçilik", "Türkçülük" vb. adına yapılacaktır.

12 MART AÇIK FAŞİZMİNDEN GİZLİ FAŞİZME
Oligarşinin 12 Mart'tan çıkardığı derslerden birisi de, halk muhalefetine karşı ordunun doğrudan kullanılmasının yarattığı tehlikeydi. 12 Mart, toplumsal muhalefeti planladığı oranda ezememiş, özellikle de THKP-C'den etkilenen büyük bir potansiyel varlığını korumuştu. Ordunun gerçek yüzünün açığa çıkması, daha da yıpranma tehlikesi oligarşiyi yeni arayışlara itmiştir. Oligarşi bir yandan demokrasicilik oyunuyla faşizmi gizlemeye çalışmak, diğer yandan halk muhalefetini bastırmak için sivil faşist hareketi vurucu güç olarak aktif bir şekilde kullanacaktı. 12 Mart'ın resmi güçlerinin boşalttığı yeri sivil faşistler dolduracaktı. Zaten 12 Mart onları bunun için desteklemiş, gelişmelerin önünü açmıştı. Bu durum faşizmin ülkemizdeki karakteriyle tam bir uyum içindeydi. Çünkü '73 seçimleriyle birlikte gizli faşizme, Mahir Çayan'ın deyişiyle "sandıksal demokrasiye" geçilmişti.

'75–80 sürecinde oligarşinin politikaları iki temel hedefte odaklanmıştır. Bu politikaların birinci ayağında, devrimci mücadelenin terör yoluyla sindirilmesi ve oligarşinin faşist yönetimine kitle tabanı yaratılması hedefi vardır. Bu amaca MHP aracılığıyla varılacağı hesaplanmıştır.

Oligarşinin politikasının ikinci ayağında ise, bir türlü yok edilemeyen sol potansiyelin reformist görünümlü bir partiyle kontrol altına alınması vardır. Buna da "sol" söylemleri dilinden düşürmeyen CHP yoluyla ulaşılacaktır. Her iki politika da devrimci mücadelenin teslim alınmasına hizmet edecektir. Bir yandan açık zor, baskı ve terör, diğer yandan ise faşizmin gizlenmesine, muhalefetin yedeklenmesine hizmet edecek demokrasicilik oyunu...

Aslında yaşanan tam bir "sömürge tipi faşizm" klasiğidir. 1973 seçimlerine sol sloganlarla giren CHP geniş bir potansiyeli, devrimcilerin örgütsüzlüğünü de fırsat bilerek geçici de olsa kendine çekebilmişti. Burada amaçlanan 12 Mart faşizmine karşı oluşan tepkilerin, ekonomik, demokratik, siyasal taleplerle yükselen mücadelenin, CHP aracılığıyla düzen potasında eritilmesiydi. Çünkü '71 silahlı mücadelesinin ortaya çıkardığı yoğun bir potansiyel vardı. 50 yıllık reformist-revizyonist gelenekten kopuş halkın düzen değişikliği talebini gündeme getirmiştir. Fakat faşizmin krizi büyüktür. Öyle ki oligarşinin içinde bulunduğu istikrarsızlıkta CHP'nin demagojik vaatlerini bile yerine getiremeyeceği çok geçmeden anlaşıldı. CHP hükümet olduğu 9 aylık süre içinde, faşizmi güçlendirmeden başka bir şey yapmamıştır.

12 Mart'ın faşist generallerini yaptıkları işkenceler ve katliamlardan dolayı yargılamak bir yana, ilerleyen yıllarda büyük holdinglerin, bankaların yönetim kademelerinde görevlendirilerek ödüllendirilmişlerdir. "Düzen değişikliği" vaadiyle halkı aldatan Ecevit'in programının düzeni güçlendiren bir program olduğu ortaya çıkmıştır.

1975'den sonra kurulan I. ve II. MC hükümetleri halka açılan savaşın yükseldiği dönemler olmuştur.

Faşist saldırılar iktidarın desteğiyle hızla sürmüştür. Hayatın her alanı ve halkın yaşadığı her yer faşist saldırıların hedefi durumuna gelmişti. I. ve II. MC hükümetleri derinleşen milli kriz koşullarında yükselen sınıf mücadelesine karşı, oligarşinin en gerici ve baskıcı tavır alışının ifadesiydi. Oligarşi kendi bunalımını atlatmanın yolunu halka acımasız bir terör uygulamakta görüyordu. MHP bir yandan halka karşı saldırılarda bulunurken aynı zamanda devlette kurumlaşmaya gidiyordu. Sivil faşistlerin devlet mekanizmalarına hâkim kılınması süreci MC hükümetleriyle başlar. MC hükümetlerinin politik planı; bir yandan açık terörle halkı sindirmek diğer yandan ise devlet kademelerinin sivil faşistlerle doldurulması üzerine şekillenmiştir. Bu aynı zamanda 12 Mart'ta yarım kalan devletin faşistleştirilmesini tamamlama çabasıydı. Devrimci demokrat ilerici olarak bilinen memur, öğretmen vb. kamu kesiminde çalışan herkes baskı altına alındı. Faşist teröre teslim olmayanlar sürgünlerle, cezalarla yıldırılmaya çalışıldı. Devlet daireleri "memur" sıfatındaki faşistlerce dolduruldu. Faşist tipte OBA tarzında örgütlenmeler, polis içinde POL-BİR vb. bu sürecin ürünüdür. MHP, tüm olanaklarını kullanarak örgütlenmesini yaygınlaştırdı. Kademeli olarak üniversiteler, eğitim fakülteleri, öğretmen okullarında faşist kadroları yaratma amacıyla örgütlendiler. Ülkü Ocakları, Ülkücü Öğretmenler Birliği, POL-BİR, MİSK, Ülkücü Teknik Elemanlar Birliği gibi faşist örgütlenmeler bu dönemde yayılmıştır.

Özellikle II. MC hükümeti MHP ve yan örgütlenmelerinin devletle daha da bütünleştiği ve bizzat hükümet olmanın getirmiş olduğu avantajları da kullanarak ilişkileri yaymaya çatıştıkları bir dönem olmuştur. AP'nin kendisi de MHP'lileşir. Demirel, "komünizmle mücadelemiz devam edecektir, gerekirse bu konuda şahadet mertebesine ulaşırız" diyerek, faşist "komandolar" gibi konuşur. Yüzlerce ilerici devrimci demokrat ve sıradan insan katledilmiştir bu dönemde.

MHP'nin devlete "yardımcı" olduğu bir görünüm vardır. Tüm bunlar ise devletin yönlendirmesi ve inisiyatifi doğrultusunda gelişmiştir. Faşistler ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, tesadüfen yakalananlar ise serbest bırakılıyordu. Polisin korumasındaki ocaklar silah deposuydu. MHP ve Ülkü Ocakları binalarında her türlü işkenceler yapılıp, birçok insan "komando düğümüyle" katlediliyordu. Her gün yeni bir bavul ve sandık cinayeti işleniyordu.

Faşistler tarafından katledilen devrimcilerin cenazelerine ise polisler saldırıyordu. Sivil faşist terör giderek devlet terörüyle büyüyor ve kitlesel katliamlara dönüşüyordu. MİT, kontrgerilla ve polis işbirliğiyle gerçekleştirilen 1 Mayıs katliamı faşist terörün sadece MHP kaynaklı olmadığını göstermenin yanında bundan sonra gelişecek olan kitlesel katliamların da habercisi olmuştur.

SOL ANTİFAŞİST MÜCADELEDE SINIFTA KALMIŞTIR
'80 öncesi en çok tartışılan konulardan birisi de anti-faşist mücadelenin biçimi üzerinedir. Bu döneme damgasını vuran oligarşiyle ve halkın üzerine salınan sivil faşistlerle olan mücadeleydi. Emperyalizme ve Oligarşiye karşı devrimci mücadelenin '80 öncesi aldığı biçim, sol saflarda eğriyi ve doğruyu bir kez daha açığa çıkarmıştır.

Anti-faşist mücadele konusunda ortaya çıkan farklı yaklaşımlar basit bir taktik hatası değildi. Ya da döneme özgü yanlış tespitler ve anlamalardan kaynaklanmıyordu. Yanılgı stratejikti. Temelinde ise anti-faşist mücadeleyi devlete karşı, dolayısıyla emperyalizme ve oligarşiye karşı mücadeleden ayrı görmek vardı.

"... Oligarşik yönetime damgasını vuran nedir? Ordu, polis, bürokrasi kimin elindedir? 6 ayda bir hükümet değişikliği yapan bir yönetimin, faşizmden başka ne aracı olabilirdi? Ordu yönetimi, polis yönetimi, bürokrasinin üst kademeleri, Yarı askeri yönetimin aracı Milli Güvenlik Kurulu, faşist yönetim biçiminin kendisi değil midir? Öyle bir aşamaya gelinmiştir ki, gelişen mücadele, ordu ve polis teşkilatının tabanında etkilenmeler yaratırken ve de, Demirel kumandanlığındaki faşist güçler, Türkiye'nin dört bir yanında 'cihat' çağrıları yaparken, hala faşizmin tırmandığından bahsetmek, objektif olaylarla alay etmektir." (Devrimci Sol Dergisi, Temmuz 1980, sayı:3)

Bu süreçte "faşizm var mı yok mu" ikileminde olanlar soldaki çarpıklığın en uç noktadaki örneğini oluştururlar. Reformist, değişimci TKP, TİP, TSİP, KSD ile karakterize olan bu yaklaşım Türkiye'de burjuva anlamda bir demokrasinin var olduğunu kabul eder. Onlara göre sivil faşist hareketle devletin niteliği arasında farklılıklar vardır. Eğer iktidarda Türkeş yoksa faşizm de yoktur. Faşizm ancak tıpkı Almanya, da olduğu gibi aşağıdan yukarı örgütlenerek gelebilir. O halde devletin bu "tırmanışı engellemesi" sivil faşist hareketin "üzerine gitmesini" istemek gerekir. Bu kesimlerin var gücüyle CHP'nin kuyruğuna takılmaları bu anlayışlarının sonucudur. Bu yüzdendir ki faşizme karşı mücadele etmek, halkın can güvenliği talebine sahip çıkmak diye bir dertleri olmamıştır. Onlara göre sivil faşistlere karşı şiddet uygulanması "provokasyona gelmek"ti, "anarşizm"di. Bu kesimlerim en ileri propaganda olarak sarıldıkları "faşizme geçit yok" sloganı da aslında çarpıklığın en üst boyuttaki ifadesiydi. TKP, yıllardır vazgeçmediği "bakar körlüğünde" ısrar ederek, "MHP, ÜGD kapatılsın" talebiyle sivil faşistlere karşı mücadeleyi faşist devletten bekleyecektir. "TKP, TİP, TSİP'in faşizm görüşü nedir? İki kelime: Faşizm tırmanıyor. Yıllardır 'tırmanan' faşizm, TİP'in il kongrelerine dahi müdahale ederken hala 'tırmanıyor'. Faşist planın kumandası, Demirel ve Türkeş iktidardayken, yine 'tırmanan faşizm'. (Devrimci Sol Dergisi, 1980, Sayı:3, Syf. 8)

DEVRİMCİ SOL, reformist, revizyonistlerin yıllardan beri sürekli nükseden bu hastalığını böyle ifade ediyor. Hâlbuki devletin kendisi sivil faşistlerin kendilerinden bağımsız olmadığını çeşitli biçimlerde dile getirmektedir. II. MC döneminin MSP'li Adalet Bakanı "... Yapılan mücadele, Türk devletine ve milletine musallat olan ve onun kirli emelleri uğruna yıkmaya çalışan vatan hainleriyle milletin varlığını korumaya azimli memleket severlerin mücadelesidir..." derken Demirel, bilinen açıklamalarını yapar; "Ülkücü gençlik milletimizin teminatıdır. Ülkücüleri suçlayanların devleti yıkmak isteyenler olduğu bellidir." ... En hafif sözü ise "bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz"dir.

MC hükümeti her fırsatta "memleketteki komünizm tehlikesine karşı birlik "oldukları"nı vurgulamaktadır. Her şey ortadadır ama sol bunu duymamış, görememiş, bilmiyor gibi davranır. Görünürde devletin faşist olduğu tespiti yapan DY ve TDKP'nin pratiği de çok farklı değildir. Sivil faşistlerin devletin bir parçası olduğu görülmeyip sadece anti-MHP temelinde bir mücadele yürütülmüştür. Örneğin DY "sömürge tipi faşizm" tespiti yapıyordu. Ancak pratikte sivil faşist hareketle devleti birbirinden ayırmıştır. TDKP ise, faşizme karşı mücadeleden çok "Maocu bozkurt"larla mücadeleyi, onlarla çatışmayı yeğliyordu. Ne de olsa "faşist diktatörlüğü "anket" sonuçlarından hareketle tespit etmişlerdi. Faşizm derler, MHP'yi devletten ayrı görürler. Faşizme karşı mücadeleden söz ederler, bundan anladıkları, faşist saldırılara karşı kendini savunmaktır. Ama pratikte bunu yapmazlar. Sonuç olarak halkı, sivil ve resmi faşist terörün karşısında savunmasız bırakırlar. DY'nin "direniş komiteleri" bu mantığın örgütlenmeye yansımasıdır.

DY bu örgütlenmeleri pasif bir savunma temelinde ele alır. DY'nin "iktidar nüveleri" olan bu örgütlenmeler, faşist saldırılar karşısında gerilemekten, mevzileri terk etmekten öte işlev görmez. DY faşistlerin etkili olmasını "direniş komitelerinin kurulmamasına" bağlar ama bunları kurma, yaygınlaştırma diye bir tasası da olmaz. Ona göre "halk bunları kendi kendine kuracak"tır. İşte mücadeleden kaçışın, halkın mücadelesini ve şiddetini örgütlemekten kaçışın, mantığı böyle işler. Bu mantık, anti-faşist mücadelede sürekli geri çekilme çizgisini esas almıştır. Pratikteki yansıması ise faşistlere karşı "sen bana dokunma ben de sana dokunmayayım" şeklinde olmuştur. DY'nin düşünce tarzı, "ilginçtir" Doğu Perinçek'in o gün söyledikleri sözlerle paralellik gösterir. "Bugün durumu koruyabilmek, statükoyu koruyabilmek, gericilerin getirip dayattığı değişiklikleri önlemek başarı olacaktır. Daha açık bir deyişle, devrimciler bugün statükocu olmak durumundadırlar." (Aydınlık 13 Temmuz 1980, aktaran Devrimci Sol Dergisi sayı 3)

Bu durum, geldikleri son açısından bakıldığında, düzene giden yolun da düzlenmesine hizmet etmiştir. 12 Eylül öncesi anti-faşist mücadele pratiğinde ortaya çıkan eğilimlerin, "basit bir taktik hata" olmadığı 12 Eylül'ün mahkeme salonlarında tescillenmiştir.

Tam bu dönem içerisinde sivil faşist terör devlet terörüyle birleşmiştir. Onlarca insan sivil ve resmi faşist terör tarafından katledilir. Sıkıyönetim sonrasında ise sol sıkıyönetim halka mı faşistlere mi karşı yapıldı tartışmasını yapadursun sokak ortasında, okulda, işyerinde katledilenlerin, işkencelerden geçenlerin sayısı her gün artarak büyür. 16 Mart'ta, Maraş'ta, Çorum'da ise faşist terör kitlesel katliamlara yönelmiştir. "Alevi komünistler, şehrin içme suyunu zehirledi", "komünistler camiyi bombaladı" yaygaraları ve provokasyon çabalarının ardı arkası kesilmemiştir.

Tüm bunlar "faşizme geçit vermeyeceğine inanılan" CHP döneminde yaşanır. Hâlbuki CHP'ye ne umutlar bağlanmıştır. Faşizme karşı mücadeleyi seçim mücadelesine indirgeyen reformist sol, '77 seçimlerinde CHP'nin kuyruğuna takılmış ve iktidara getirmiştir. TKP ve DİSK'in başını çektiği uzlaşmacılık "Ulusal Demokratik Cephe" sloganıyla CHP'yi destekler. Buna birçok aydın da katılır. Beklenenler olmaz. CHP beklenenin aksine faşizmin kurumlaşmasına hizmet eder. Ancak CHP'ye umut bağlayanların aklı yine de başına gelmez. Şaşkındırlar. Şaşkınlık gazetelere yansır: "Ecevit iktidarının en yararlı desteği faşistler. Çünkü tüm aydın kesimi 'artık illallah' diye ayağa kalkmıyor ve şu iktidara olanca gücüyle yüklenmiyorsa, bunun tek bir nedeni var: Faşistler hala ezilmedi. Ecevit giderse onların devleti ele geçirme komplosu yine hızlanır kaygısı. Tuhaf ama gerçek. Bu hükümetin en büyük başarısızlığı, iktidarda kalmasını sağlayan en önemli etken oluyor." (Milliyet, 13.9. '79, Refik Erduran'ın yazısından aktaran Savunma, Cilt 1, Syf 318)

Faşizm devletin ta kendisidir. Bu ülkede partiler hiçbir zaman gerçek anlamda iktidar olamazlar. Onların görevi açık faşizm koşullarında geri çekilmek, gizli faşizm koşullarında ise parlamentoyla birlikte demokrasi görüntüsünün bir parçası olmaktır. Yoksa her iki dönemlerde de iktidar olan; oligarşinin, ordunun kendisidir.

Evet, devleti tanımamak, CHP'yi de tanımamakla birleşince ortaya tam anlamıyla bir trajedi çıkmıştır. Keza, sıkıyönetim halka karşı ilan edilmiş, Ecevit'in sıkıyönetim için öngördüğü, önerdiği tüm karşı devrimci "tedbirler" 12 Eylül sonrası cunta tarafından yasallaştırılmıştır.

DOĞRU TESPİTLER,
ANTİ-FAŞİST MÜCADELENİN MANTIĞI
VE PROVOKASYON TEORİLERİ
"Faşist saldırıları yalnızca MHP'ye bağlamak yanlıştır. Faşizm kapitalizmin özünde vardır. Ve bugünkü, halkın katledilmesini devam ettiren faşist saldırganları bağrında besleyen de bu devletin kurumlarıdır. Bu, devletin bir azınlık gücün kontrolünde olmasıdır. İşte bunun için yalnız MHP ile mücadele, kurtuluşu gerçekleştiremez. Asıl sorun mevcut faşist devlet mekanizmasını nasıl yıkacağımız, emekçi halk iktidarını nasıl kuracağımızdır." (Devrimci Sol Dergisi, Sayı:3, Syf: 16, Gün Sazak'ın cezalandırılmasına ilişkin bildiriden)

Devrimci hareketin sivil faşist teröre karşı yürüttüğü anti-faşist mücadele '74'lere dayanır. Bu süreçte devrimciler bir yandan örgütlenmek, yaşanan ideolojik keşmekeşliğe tavır almak, diğer yandan da anti-faşist mücadeleyi yükseltme göreviyle karşı karşıyadır. Sürece THKP-C düşünce ve pratiğinin deneyleri ışığında müdahale edilir. Sivil faşist harekete karşı mücadele devrim mücadelesinden ayrı ele alınmayarak faşizme karşı aktif bir mücadele çizgisi hayata geçirilmeye çalışılır.

Mücadele taşlı sopalı çatışmalarla başlayıp, silahlı çatışmalara, kitlesel gösteri ve eylemlere uzanır. Çatışmalar yalnızca sivil faşistlere karşı değil, devletin resmi güçlerine karşı da verilir. Faşistlerin işgali altındaki okullarda, sokaklarda, fabrikalarda, mahallelerde, faşist işgallerin kırılması hedeflenir. Uzlaşmacı sol ise, verilen anti-faşist mücadelenin niteliğini anlayamamıştır. Faşizmin henüz iktidarda olmadığı, "tırmanma" içerisinde olduğu söylenerek CHP başta olmak üzere MHP dışındaki düzen partilerine mesajlar veriliyordu. Devrimcilerin eylemleri "maceracılık" olarak görülürken, kitlelere verilen mesaj açıkça "kaderinize razı olun"du. Halka inanmama, kendi özgücüne güvensizlik, uzlaşmacı solun tüm umutlarını CHP'ye bağlamaya götürmüştür.

'78'lerde, anti-faşist mücadele daha örgütlü, programlı ve üst boyuta sıçratılarak geliştirilmiştir. "Bugün faşizme karşı saldırı, misilleme, faşist mevzileri dağıtma taktikleri uygulanmalıdır. Kısacası, devrimci şiddet temelindeki anti-faşist mücadeleyi kitle çalışmasıyla ustaca birleştirmeli, kitleleri mücadele içine çekmeliyiz. Oportünizmin edilgen çizgisine karşı, aktif bir çizgi geliştirmeliyiz. Bulunduğumuz mevzilerde, kendimizi faşistlerin saldırısına karşı savunma yerine, faşist mevzilere biz saldırmalıyız. En iyi savunma saldırıdır prensibini esas almalıyız." (Temmuz 1980, Devrimci Sol Dergisi, Sayı: 3, Syf 9)

Bu mücadele çizgisi halkın can güvenliği talebine sahip çıkarak, faşist harekete önemli darbeler indirdi. Halk saflarında moral yarattı. Devrimci şiddet eylemlerinin yarattığı etkiler sonucunda oligarşinin sivil faşist hareket üzerinde planladığı politikalar geri tepmeye başlamıştır. Oligarşinin resmi güçleri daha fazla işin içine girmeye başlamış, oligarşi ve sivil faşistler arasındaki ilişki açığa çıkmaya başlamıştır. İşte o zamana kadar oligarşinin "sağ-sol çatışması" olarak göstermeye çalıştığı olaylar, bu mücadele karşısında büyük oranda bozulmuştur. Bu durum oligarşi için yeni bir çıkmazın da başlangıcı oluyordu. "... Türkiye'de var olan, faşist teröre resmi devlet terörü de eklendi, hatta devlet terörü sivil terörün yerini alarak, emekçi halklara savaş açılmış durumda. (...) Faşist terörün amacı, bugün biraz daha netlik kazanmış durumdadır. (...) AP hükümeti hızlı bir biçimde tüm bürokratik kademeleri yenilemiş ve planlı terörüyle saldırıya geçmiştir. Faşist terörün bu amacını etkisizleştirmenin temel yolu; devrimci şiddeti yalnızca sivil faşistlere yönelik olmaktan çıkarıp, ağırlıkla faşist devlet güçlerine, işkencecilere ve muhbirlere yöneltmekten geçiyor. Çalışma alanlarının özel durumlarına göre, bölgelerde sivil faşistlere saldırılmalı ve faşist terörün nispi olarak kazandığı moral güçlülüğe, halk üzerinde yarattığı korkuya son verilmeli, 'güçlü devlet', 'devrimci hareketler ezilecek' imajı kaldırılmalıdır." (Devrimci Sol Dergisi, Sayı: 2, Mayıs 1980)

Bu doğrultuda yapılan eylemler özellikle de Nihat Erim ve Gün Sazak'ın cezalandırılması devletin gerçek yüzünün açığa çıkmasında önemli rol oynamıştır. Bu eylemler herkes üzerinde aynı etkiyi yaratmaz tabi. Örneğin sivil faşist hareket panik halindedir. Birbirlerine yazdıkları raporlarda şunlar okunur: "Partililer büyük bir korku içerisindeler. (...) Bazıları partiyi kapatma kararından yana, bazıları silahlanıp bu gidişe bir son verme taraftarılar. Ocak başkanı Mesut gelecekten ümitsiz durumda. (...) Ocak'ı kapatıp 15 serdengeçti ile şehri havaya uçurma taraftarı. Kendilerine gerekli morali vermeye çalıştık." (Halk İçin Kurtuluş, 14 Şubat 1998, Sayı:68, Syf: 27)

Sola göre ise bu eylemler "provokasyon"dur, "açık faşizme davet"tir, "yangına körükle gitmek"tir. "Bireysel terörizm"dir. Hızını alamayanlar ise, eylemde "CIA parmağı" arar. "Erim'in katledilmesi" diye başlarlar söze... Kimileri de "Atılan kurşunlar doğrudan öldürücü noktalara, beyne, kalbe ve mideye saplanmıştır" diyerek, Gün Sazak eylemine ilişkin komplo teorileri üretir. TKP, TİP, TSİP, DY, Kurtuluş, hemen tüm fırsatçı ve revizyonistler katılmıştır bu koroya. 12 Eylül Açık Faşizmi, "Gelecek askeri cunta iktidar olmadan önce kendi açısından tüm 'meşru' yolların denenmesini gündeme getirmek zorundadır. Ve cunta resmi olarak kendini ilan ettiği zaman, kamuoyunda, 'artık başka çıkar yol yok' düşüncesi oluşmalıdır. İşte Amerikancı askeri paşalar, bu senaryonun perdelerini bölüm bölüm bu biçimde açmaktadır." (DEV-GENÇ Dergisi, 21 Ocak 1980, sayı 5, aktaran Savunma, cilt 1, Syf 349)

Süreç tam da Devrimci Sol'un öngördüğü biçimde gelişmiştir. Faşist generaller "sağ-sol çatışmasına son vermek" demagojilerini öne çıkarmışlardır. 12 Eylül, oligarşinin 12 Mart'ta yarım kalan programının tamamlanmasıdır. Faşizmin yukarıdan aşağı kurumsallaştırılması, devletin tüm mekanizmalarına hâkim kılınmasıdır. Evren bunu, "12 Mart'ta işler şöyle bir cilalandı, ama gene işlemedi. Bu tecrübelerin ışığında bir daha geri dönüş olsun istemiyoruz" diye ifade etmiştir. Tekeller de aynı fikirdeydi. Sabancı "parlamento ekonomi-sanayi gelişmesinin gerisinde kaldı. Hastalığın kökünde parlamento vardır" derken, Eczacıbaşı, "demokrasinin kurban edilmesi"ni isteyerek açık faşizme gerek olduğunu söylemektedir.

"... 12 Eylül faşist cuntası esas olarak 12 Mart'ta olduğu gibi işbirlikçi tekelci burjuvazinin çıkarlarını savunmaktadır. Bu yüzden tekelci sermaye diğer sömürücü sınıfların paylarını azaltmak için bir dizi tedbire başvurdu. Tarımı vergilendiren yasalar çıkardı, tüccarların gücünü kırmak için buğday ithal etti. Toprak reformu tasarısını yeniden gündeme getirdi. Cunta danışma meclisi kuruluncaya kadarki dönemde, işbirlikçi tekelci sermayenin iktidarı durumundadır. Danışma Meclisi'nin açılmasıyla tekelci sermaye, tefeci-tüccar ve büyük toprak sahiplerini tasfiye edecek gücü olmadığından, onlarla uzlaşmak zorunda kaldı..." (Hareketimizin Gelişimi ve Devrimci Mücadele, Aktaran Dava Dosyası, Syf: 395)

Evet, cuntanın özü budur. Emperyalizm ve tekeller istemiş, faşist generaller de uygulamıştır.

12 Eylül tüm burjuva partileri gibi, MHP'yi de kapatmıştır. Neden? Artık sivil faşist hareketten tamamıyla vazmı geçiyordu? Hayır. Aksine onlara her zaman ihtiyaç vardı. Ama bu kez farklı biçimlerde kullanılacaktı. MHP '80 öncesi yeterince teşhir olmuş ve oligarşinin istediğini yeterince yerine getiremiyordu. Zaten cunta da bu yüzden devreye girmişti. MHP kapatılırken dahi kullanılma mantığıyla hareket edilmiştir. 12 Eylül öncesi vurucu bir güç olarak devrimcilerin, halkın üzerine salınan MHP bu kez de cuntanın tarafsızlık görüntüsünü güçlendirmek için kullanılıyordu. MHP bu kez de kapatılarak "'faşizmin gizlenmesi"ne hizmet ediyordu.

"Fikirleri İktidarda Kendisi İçeride" olan Faşist MHP kapatılmış, ama gözden çıkarılmamıştır. Aksine devlet tarafından devletin tüm kademelerine doldurulmuşlardır. Süreç bir anlamda devletin kendisinin MHP'lileşmeye başlamasıdır. Parti olarak MHP yoktur ama devlet olarak vardır. Ordu, polis, bürokrasi devletin hemen tüm kademeleri MHP'lilerle doludur. Susurlukla ortaya çıkan Çatlılar, İbrahim Çiftçiler, Kırcılar, bu süreçlerin ürünüdür.

MHP yalnızca devlete değil, ANAP, DYP gibi partilere de kadro kaynağı olmuştur. Bugünkü meclis şu veya bu partiden seçilmiş, dünün MHP'li katilleriyle doludur. Evet, MHP'nin kendisi içerde ama fikirleri iktidardadır. Türkeş bunu yalnızca devlet mekanizmalarında kendi kadroları olduğu için söylememiştir. MHP düşüncesi ve ideolojisi iktidardadır. Tabii ki bu durumu MHP'nin fiilen iktidarda olup olmamasıyla ölçenler için, devlet MHP ilişkisi dün olduğu gibi bugün de anlaşılamayacaktır.

"Cuntanın can güvenliğini sağlayacağını düşünen insanlarımız yanılıyor. Cunta can güvenliğini sağlamak için değil sınıf mücadelesini kanla boğmak, emperyalizmin iktidarını sağlamlaştırmak için gelmiştir. Belki kısa bir süre bizleri evimizde, işyerimizde, sokakta tehdit eden MHP'li sivil faşistler olmayacak; ama onların yerini almış ve her gün yüzlerce katliam tertipleyen resmi faşistler kol geziyor ve MHP için geri planda durmak en iyi taktik artık. Çünkü onun yapmak istediklerini nasıl olsa Türk ordusu ve Amerikan paşaları yapmaktadır." (Devrimci Sol, Eylül 1980, "Amerikancı Faşist Cunta 45 Milyon Halkı Yenemeyecek Bildirisinden)

Evet, MHP'nin fikri iktidardadır. Cuntanın uygulamalarına baktığımızda hemen hemen tümü 12 Eylül öncesi Türkeş'in yaptığı önerilerdir. MHP'nin yan kuruluşlarından olan "Aydınlar Ocağı" 12 Eylül'le kendisini özdeşleştiriyor ve şunları söylüyordu: "'12 Eylül Türk'ün düşmanlarının ezeli niyetlerinin son meyvesinin elde edeceklerini zannettikleri bir anda Türk'ün öz varlığı olan ordusunun bu kâbusa dur dediği, "Türkoğlu titre ve kendine dön" dediği günün adıdır. Bundan dolayıdır ki Aydınlar Ocağı mensuplarının niyet ve gayretleriyle 12 Eylül mübarek harekâtının istikamet ve hedefi aynıdır.'" (Aktaran Mart-Nisan '87, Yeni Çözüm "Türk-İslam Sentezi Üzerine" başlıklı yazıdan)

12 Eylül sonrası devletin politikalarına yön veren faşist düşüncelerin başında "Türk-İslam Sentezi" gelir. Türk-İslam Sentezi faşist ideologlar tarafından 12 Eylül öncesi gündeme getirilmiş, 12 Eylül sonrası ise devletin kullanımına sunulmuştur. Nitekim 12 Eylül öncesi "Turancılık" düşüncesini temel alan MHP bu düşüncenin istedikleri sonucu vermemesi ve iyice dejenere olması dolayısıyla 12 Eylül sonrası süreçte "Türk-İslam Sentezi"ne sarılmıştır. Bu demagojik faşist düşüncenin temelinde şu yatar: 12 Eylül öncesi ırkçı-şoven saldırgan politikanın ağırlıkla "Türkçülük" üzerinden yapılması kendi deyimleriyle istedikleri sonucu alamamış, dar kalmıştır. Onlara göre "Türkiye'de 3 milyonu bulan saf Türkle, büyük Turan hayaline ulaşmak zordur." Böyle olunca toplumun diğer kesimlerinden soyutlanmışlardır. Buradan hareketle ırkçılığa biraz da "ümmetçilik" katıp İslamcılara da hitap edeceklerdi. Asıl hedef karşı-devrimci cepheyi genişletmektir. Böylelikle faşizmin kitle tabanı da genişletilmiş olacaktı.

"İdeolojik tez" diye yutturulmaya çalışılan bu faşist düşüncenin diğer bir amacı da emperyalizmin Ortadoğu üzerindeki politikalarını Türkiye üzerinden yürütmek istemesi ve Türkiye'nin bölgedeki Müslüman ülkeler tarafından "kabul edilebilir" duruma getirilmesidir.

Nitekim 12 Eylül sonrası İslamcıların, tarikatların önünün açılması ve güçlendirilmesi bu politikaların sonucudur. Ama icazetçi "devleti bilmez" sol tüm bunları görmemiştir. Örneğin TKP hala cuntaya faşist demez, diyenlere de "Türkiye'de faşist hareketi temsil eden MHP'yi de vurduğunu unutuyorlar" (İşçinin Sesi, 1982) diyerek kızar.

Cuntanın MHP'yi de kapatmasından hareketle cunta içinde "demokrat kanat" aramaya başlar. TKP'ye göre cunta içinde "MHP karşıtı" dolayısıyla faşizme geçit vermeyecek kanatlar vardır. 12 Eylül öncesi "Faşizme geçit yok" mantığı cuntadan faşizme karşı tavır almasını beklemeye dönüşür. Cunta ülkeyi kan gölüne çevirip idam sehpalarının birini devirip diğerini dikerken TKP, MHP'lilerin adreslerini açıklayarak cuntayı "tavır almaya zorlar". Bu TKP'nin politikasızlığının değil düzenle ulaşma üzerine şekillenmiş tercihlerinin sonucudur.

DY de faşizmden, anti-faşist mücadeleden ne anladığını cuntanın mahkemelerinde tescillemiştir; "... Faşizme karşı mücadelenin Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs suçu olarak görülmesi hiçbir şekilde kabul edilemez. Böyle bir hüküm hukuki değil, açık faşizm yanlısı bir siyasal tavır alış olacağı da çok açıktır." (DY Savunması, s: 181) Faşizme karşı ama anayasal düzene değil... DY sıkıyönetim mahkemelerini de cunta yanlısı olmakla suçlar, sitem eder. Sayfalar dolusu istatistik gösterilerek "devlete karşı mücadele etmediklerini", "Önce faşistlerin saldırdığını", "halkın kendiliğinden direndiğini" kanıtlamaya çalışmışlardır.

CUNTAYA KARŞI MÜCADELE
Tüm yeni sömürgelerde gündeme gelen cuntalar gibi 12 Eylül de bir sürü demagojiye sarılmıştır. "Tarafsızlık", "sağ-sol çatışması" demagojisi bunların başında gelir. Devrimci hareketin cuntaya karşı temel amacı 12 Eylül'ün gerçek yüzünü teşhir etmek halkın cuntaya karşı mücadelesini açığa çıkarmaktı. Daha ilk günlerde cuntanın ABD tarafından tezgâhlandığı, emperyalizm adına istikrar sağlamak istendiği teyit edilmiştir. İlk günlerden itibaren "Amerikancı Faşist Cunta 45 Milyon Halkı Teslim Alamayacak" denerek mücadele yükseltilmiştir. "... Güçlü bir üçgen yaratılması için özellikle Türkiye'nin istikrarlı olması gerekti. Oysa Türkiye istikrarsızlık içindeydi, sınıf mücadelesi gittikçe kızgınlaşıyordu. Demokratik hiçbir tepkinin olmadığı kitlelerin baskı ve şiddet altında susturulduğu, sendikaların kapatıldığı, işçilerin alabildiğine sömürüldüğü, yönetimde istikrarın olduğu bir yönetim gerekliydi Türkiye'de. İşte bu yönetim ancak bir cuntasal yönetim olabilirdi. 12 Eylül 1980 faşist cuntası işte bu yüzden CIA’nin planına göre oluşturulmuş, Amerikancı bir cuntadır. Milli Güvenlik Konseyi adı altında işbaşına gelen cuntanın millilikle hiçbir alakası olmadığı gün gibi açıktır. Cunta tamamen ABD'nin çıkarlarını Ortadoğu'da savunmakta, bunu da zaten inkâr etmemektedir." (Haklıyız Kazanacağız, Amerikancı Faşist Cunta 45 Milyon Halkı Yenemeyecek, Cilt 1, Syf: 135–136)

FAŞİZMİ ANLAMAYANLARIN DEMOKRASİ BEKLENTİSİ VE '83 SEÇİMLERİ
Cuntanın programı "... Birkaç ana noktayı kapsıyordu. Bunlar, Türkiye'yi ABD ve NATO'nun çıkarlarını savunacak 'çevik kuvvet'e katılacak bir 'istikrar'a kavuşturmak, bunun için faşist devlet aygıtını yetkinleştirmek, yargı ve yasama gücü karşısında yürütme gücünü artırarak baskı ve şiddeti açık ve meşru hale getirmek, oligarşi içinde tekelci burjuvazinin sömürü payını artırmak ve egemenliğini pekiştirmek, 12 Eylül öncesi gelişen sınıf mücadelesini kanla bastırmak..." (Hareketimizin Gelişimi ve Devrimci Mücadele, Aktaran Dava Dosyası 1, Syf: 391) olarak özetlenebilir.

Cunta bu programı büyük oranda hayata geçirmiştir. Koç'un deyişiyle "devletin yeniden kurulması devri" başlamıştır 12 Eylül'le. Oligarşinin her fırsatta "kötüye kullanılıyor" dediği hak kırıntıları da ortadan kaldırıldı. Evrenin deyişiyle, "Her gün birbirini şikâyet eden yasama yargı arasındaki sorunlar" ortadan kaldırıldı. Artık hepsi yürütmeye, yani MGK'ya bağlı olacaktı. MGK'nın "tavsiye kararları" artık "uyulması zorunlu" talimatlar olmuştur. Böylece ordunun siyaset üzerindeki belirleyiciliği de garanti altına alındı. Cumhurbaşkanına olağanüstü yetkiler verilmiş, TBMM'yi feshetmekten, bakanları azletmeye, silahlı kuvvetleri kullanma yetkisinden, Kanun Hükmünde Kararname çıkarmaya kadar birçok yetkiyle donatılmıştır. Kurulması muhtemel bir meclisi kuklaya dönüştürecek olan bu uygulamalar, "ama"lar, "ancak"lar anayasası olarak ün yapmış '82 Anayasası ile teminat altına alınmıştır. Bu anlamda, '82 Anayasası açık faşizmin kurumsallaştırılmasıdır. Giderek kontrgerillaya dönüşecek olan devletin baskı ve terörünün yasal dayanağını '82 Anayasası oluşturmuştur.

Devlet karşısında halkın hakları yok "ödev"leri vardır artık. Ordu eğitiminden rütbe düzenlemesine kadar faşistleştirilmiş iç savaşa göre düzenlenmiş ve giderek tekellerle bütünleştirilmiştir. Artık partiler, hükümetler ordunun kararıyla kurulacak ve kapatılacaktır. Hiçbir iç ve dış politik, askeri, ekonomik karar orduya rağmen alınamayacaktır. MGK'nın icazetini alamayan hiçbir düzen partisinin gelişme şansı olmayacaktır. Bütün bunların anlamı şudur; Cunta kendisini kurumsallaştırmış ve yeni bir demokrasicilik oyununun maddi zeminini oluşturmuştur. Ordunun uzun vadede teşhir olacağından hareketle seçimler aracılığıyla cunta üzerini sivil bir görünümle kapatacaktır. Ama 12 Eylül sürekli hale gelecektir. İşte "demokrasiye geçiş" diye yutturulan '83 seçimlerinin özü ve anlamı budur.

Cuntanın gelişiyle mücadele arenasını hezeyan halinde terk eden sol bu oyunun kahramanlarının başında gelir. TKP "demokratik kanat" arayışını sürdüredursun, solun demokrasi beklentisi hapishanelerden yurtdışına kadar yayılır. Demokrasi gelecek diye içerde direnmemenin teorisi yapılırken 12 Eylül gelmeden kapağı yurtdışına atan KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi) gibiler de ülkeye döner. "İşte solun 'ayakta kalayım', 'darbe yemeden bu dönemi atlatayım' düşüncesinin bugün gerçeği ne denli yansıttığı ve kime hizmet ettiği artık açık ve net olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü gelecek günler 'nispi' demokratik hakların olduğu bir dönem değil, açık-faşizmin devamı olacaktır. Ve geleneksel sol bunu halk kitlelerine reva görmüştür. (...)'Ricat' kararı alanlar, ülke sınırlarını terk edenler, bu şartlarda bir şey yapılmaz diyenler, 'demokrasi hayalleri' kuranlar yanlış düşüncelerinden vazgeçip var olan kadrolarını silahlı mücadeleye sokarlarsa pekâlâ istenen sonuca varılabilir..." (Hareketimizin Gelişimi ve Devrimci Mücadele, Aktaran Dava Dosyası 1, Syf. 432)

Seçimler demokrasiye geçiş değil, sivil bir cuntaya geçiş olmuştur. Sivil yönetimin yükleneceği işlevi ise Özal, Evren'e hitaben söyledikleri sözlerle şöyle ifade eder: "Sayın Cumhurbaşkanım, sizin emrinizdeyim. Elbette 12 Eylül doğrultusunda hizmet vereceğiz, sizin direktifleriniz bize daima rehber olacaktır. Bizim partimizi 12 Eylül yaratmıştır. Memlekete hizmet etmekten başka da bir düşüncemiz yoktur, zaten olamaz da" (Dar sokaklarda Siyaset, Syf. 422, aktaran Savunma cilt 1, Sy1 429–430) Özal daha sonra "ekonomik işlere biz, siyasi işlere askerler bakıyor" dediğinde, artık "demokrasiye geçildi" denilen yıllar yaşanıyordu...

Bu bugün de değişmemiştir. Partilerin MGK karşısındaki hükmünün ne olduğu 28 Şubatlarla görülmüştür. Sonuçta faşizmi anlayamayanlar, halkı cuntayla baş başa bırakanların, 83 seçimlerinden demokrasi beklentisine girmiştir. Sözde ne denirse densin "faşizm var mı yok mu" tartışmalarını bitirmeye 12 Eylül'ün de gücü yetmemiştir.

KONTRGERİLLA DEVLETTİR
Kontrgerillanın kışkırtma ve faaliyetleri '70'li yılların ortalarından itibaren arttı. Bu tesadüfî bir zaman değildir. Bu yıllar devrimci mücadelenin geliştiği yıllardır. 1 Mayıs 1977, provokasyonu kontrgerillanın çok daha etkin bir biçimde kullanılacağının işaretini verdi. Sonraki yıllarda da kontrgerilla faaliyetleri artar. Bu kontrgerilla eylemlerinin ikili bir yanı vardır. Bir yandan "terör" demagojisi bu eylemlerle yoğunlaştırılırken diğer yandan da eylemleri devrimciler yapmış gibi gösterilerek, halkta bilinç bulanıklığı yaratılmaya çalışılıyordu. Ve bu eylemler bahane edilerek operasyonlar düzenleniyor, halk üzerinde terör estiriliyordu.

'80 öncesinde yaşanan Maraş katliamı, Çorum ve Sivas'taki katliam girişimleri ise kontrgerillanın halka saldırıda artık hiçbir sınır tanımadığını kitlesel katliamlara yöneldiğini gösteriyordu. '80'li yılların sonlarından itibaren ise kontrgerilla örgütlenmesi hem askeri biçimiyle hem de oligarşinin politikaları düzeyinde önce Kürdistan'da yaygın olarak devreye sokuldu. Devrimci hareketin önderliğinde devrimci savaşın gelişmesiyle de kontrgerilla örgütlenmeleri yaygınlaştırılarak kurumsallaşmaya hız verildi. Devrimci Hareketin '90'lı yıllardaki eylemleriyle birlikte kontrgerilla da saldırılara ve provokasyonlara başvurdu. Bu süreçte Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun gibi yazar ve aydınlara yönelik saldırılar düzenlendi. Kontrgerilla bu cinayetleri "dış mihraklı İslami örgütler"in üzerine yıkıp bilinç bulanıklığı yaratmak istedi. Sağ-sol çatışmasıyla terör demagojisiyle halk pasifize edilmeye çalışıldı.

'90'lı yıllardan itibaren kontrgerilla artık yalnızca suikastlar yapan bir çete örgütlenmesi değil, politikaların belirlendiği bir karargâh halindedir. Kontrgerilla, politikaları belirlemekte ve çeteleri aracılığıyla, polisi ve ordusuyla uygulamaktadır. '90'lı yıllarda devrimci mücadelenin ve ulusal mücadelenin yükselmesiyle birlikte 12 Eylül cuntasıyla bir kenara atılan MHP'li faşistler tekrar kullanılmaya başlandı. Devrimci mücadelenin yaygınlığı oranında kontrgerilla kurumları da artırıldı. '90'lı yıllarda oligarşi sivil faşistleri bu kez sırtlarına geçirdiği resmi üniformalarıyla kullanmaya başladı. Başta polis, asker, özel tim olmak üzere oligarşi, halka yönelik tüm kurumlarını sivil faşistlerle doldurdu. Polis olmanın, özel tim olmanın yolu MHP'den ülkü ocaklarından alınacak "referans"tan geçiyordu.

KONTRGERİLLA CİNAYETLERİ...
M. AKSOY, B. ÜÇOK, T. DURSUN
'89 1 Mayısında Mehmet Akif Dalcı'yı katleden polis Kazım Çakmakçı 30 Ocak 1990'da cezalandırıldı. Cezalandırma eyleminin hemen ertesi günlerinde, Şubat ayında Muammer Aksoy kontrgerilla tarafından katledildi. Kazım Çakmakçı'nın cezalandırılması halkta büyük bir coşku, sempati yaratmıştı. Kontrgerilla ise M. Aksoy'u katlederek halkın üzerindeki bu etkiyi bir kontra eylemle terör demagojisi yaparak bulandırmaya çalıştı.

M. Aksoy '80 sonrası kontrgerilla tarafından katledilen ilk aydın oluyordu. Kazım Çakmakçı'nın cezalandırılmasının ardından panik ve şok yaşayan oligarşi sarsılır. 12 Eylül öncesinden edindiği tecrübelerin ışığında, kontrgerilla faaliyetlerine hız kazandırır. 12 Eylül askeri faşist cuntası uygulamalarıyla ve programıyla, faşizmin kurumsallaştırılması yolunda ciddi adımlar atarken, başardığı bir şey daha vardı. O da genel olarak sol'da ve "aydın" kesimlerde yaratılan "her türlü şiddete karşı olma" şeklindeki anlayıştı. Bu konuda 12 Eylül generallerinin "sağa da sola da karşıyız", "Devlet anarşiye ve teröre karşıdır" hatta "12 Eylül işte bu nedenle yapılmıştır" demagojisi ve propagandalarının büyük etkisi vardır. Oligarşi yarattığı tablonun farkındadır. Ve aynı zeminde, devrimci eylemleri puslandırmanın, hedef saptırmanın yöntemi olarak kontrgerilla cinayetlerine başvurmaktadır.

"Şiddet eylemleri yapılırsa cunta gelir" fısıltıları çoğalmaya başlar hemen. Faşizmin hüküm sürdüğü, emperyalizme bağımlılığın olduğu, sömürü, zulüm ve işkencenin kurumsallaştığı bir ülkede, sömürünün olmadığı, özgür bir ülke yaratmanın yolunun silahlı mücadeleden geçtiğine inanmayan reformist sol ve kendi sırça köşklerinde yaşayan burjuva aydınlar rahatlarının bozulmaması için hemen "terör" edebiyatına başvururlar. Onlara göre yapılması gereken şiddet eylemleri değildir. Faşizmin izin verdiği ölçüde dergi, kitap vb. çıkarılabilir. Üstelik dernek, parti vb. dahi kurulabilirdi. Daha ötesi onların küçük yaşamlarının yıkılmasıdır.

Operasyonlar yapıldığı halde sonuç alınmamaktadır. Ve kontrgerilla devrimci hareketin eylemlerini engelleyemediği noktada, eylemleri bulanıklaştırma yolunu seçerek katliamlarına devam eder. Prof. Muammer Aksoy'u, Bahriye Üçok, Turan Dursun izler. Amaç, "işte devrimciler şiddete başvurursa, sağcılar da başvurur. Kaos, kargaşa doğar, var olan haklar da kısıtlanır" düşüncesini kitlelere yaymaktır. Ve kitlelerde "bu yol çıkmaz" düşüncesini yaratmaktadır. Reformist sol ve aydınlar da bu düşüncenin yayılmasında rollerini oynarlar.

Tüm bunlara karşı Devrimci Hareket bütün güçlerini seferber eder. Gerek yayın yoluyla gerekse diğer siyaset, örgüt, demokratik kitle örgütleri ve tek tek kişilerle kontrgerilla cinayetleri ve hedefleri üzerinde tartışmalar yürütür.

Tartışmaların ve anlatılanların özünde oligarşinin taktiğinin yeni bir cunta olmadığının anlaşılması vardır. Devrimci şiddete karşı çıkış ve düzenin izin verdiği oranda bir mücadele çizgisinin herkese dayatılmak istendiğinin görülmesi üzerinde durulur. Ve bu doğrultuda korku ve panik yaratma çabalarına ortak olunmaması gerektiği anlatılır. Devrimci hareketin son sözü "Devrimci Sol'un haklı ve halk kitlelerinin taleplerini yansıtan devrimci eylemlerini sürdüreceğini dostlarımız da, düşmanlarımız da bilir" olur. Ve faşizmi yıkmanın tek yolunun silahlı mücadeleden geçtiği gerçeğiyle eylemlerine devam eder...

DYP-CHP KOALİSYONU MHP'LİLEŞEN DYP
VE MHP POLİTİKALARININ UYGULAYICISI CHP
'84 yılında PKK'nın geliştirdiği silahlı mücadele ve '87'lerde kabuğunu kırıp gelişmeye başlayan kitle hareketi, Devrimci Hareket'in eylemliliklerini '90'Iı yılların başından itibaren kontrgerilla faaliyetlerinin de artmasını getirdi. 21 Ekim 1991 yılında seçimler yapıldı. Seçim sonrasında DYP ve SHP tarafından yeni koalisyon hükümeti kuruldu.

Seçimler öncesi gelişen halk muhalefetine karşı oligarşinin baskıları artmıştır. İşkenceler, katliamlar, gözaltında kayıplar yaşanmaktadır. Ekonomik olarak, Özal hükümetinin uyguladığı politikalar sonucu halk yokluk ve yoksulluk içerisindedir. Uygulanan IMF politikaları halkı canından bezdirmiştir. Bu nedenle de seçime giren burjuva partilerinin propagandasını vaatler oluşturmaktadır. Bu iş o kadar ileri götürülmüştür ki, TV'lerde, yazılı basında psikologlar boy göstererek "yerine getirilmeyecek vaatlerde bulunmamalı, böyle şeyler insanlar üzerinde olumsuz etkiler gösteriyor" demek zorunda kalmışlardır.

Tüm yapılanlar düzenden umudunu kesen halkı tekrar düzene bağlayabilmek içindi. Faşist baskılardan ve terörden bıkan halk burjuva partilerinden kopmaya, güvensizleşmeye başlamıştı. Bunun içindir ki, vaatlerin odağını da demokratik ve ekonomik talepler oluşturdu. Ancak tüm bu vaatlere rağmen düzen partileri seçimden bekledikleri sonucu alamadılar. Seçimlere yüzde 60 oranında bir katılım ancak sağlanmıştı ve sandıktan koalisyon çıkmıştı. Demirel ve İnönü'nün her türlü demagojisiyle kurdukları ve bir kısım "sol" kesimde dahi destek bulan bu koalisyon hükümetinin temeli yalan ve demagojiye dayanıyordu. Ve bu yalanlar, demagojiler devrimci hareketin mücadelesiyle, genelde gelişen halkların somut talepleriyle, üç ay içinde iflas ediyordu. Geriye ellerinde tek bir silah kalıyordu. Baskı ve terör.

İktidar halktan tecrit olmuştur. Tüm vaatlerin demagojiden ibaret olduğu, devrimci hareketin "İstiyoruz Vermezseniz Alacağız" kampanyasıyla birlikte çok daha çabuk ortaya çıkmıştı. İktidar, devrimci mücadele karşısında bir destek yaratmak, en azından böyle bir görüntü yaratmak durumundaydı. Bu noktada milliyetçi Cephe döneminin politikaları tekrar gündeme sokuldu. Sivil faşist hareketin bir köşede bekletilen çeteleri tekrar sahneye çıktı. İktidara, faşist politikalara kitle temeli yaratma çabalarından, Türkiye halklarının birbirine düşman edilmesinde faşist hareket bir odak olarak kullanılacak, çekirdek görevi görecekti.

Devrimciler ve halk üzerindeki baskı-katliam artarak devam eder. "Sosyal Demokrat" SHP'nin Genel Başkanı İnönü bu baskıcı, katliamcı politikaların sürdürülmesinde Demirel'in koltuk değneği olma görevini yerine getirmektedir. İktidara gelen tüm düzen partileri gibi İnönü de TÜSİAD ve MGK'nın tezgâhından geçmiştir. Onlara güven vererek iktidarda pay sahibi olabilmiştir. DYP-SHP koalisyonu dönemi halka karşı savaşın çok yönlü geliştiği dönemlerdir. Asker-polis terörünün yetersiz kalmasıyla birlikte sivil faşistler tekrar sahneye sürülür.

Bu amaçla ilk olarak asker-polis cenazelerinde boy göstermeye başladı faşistler. Tepkileri Kürt milliyetçilerine ve devrimcilere yöneltip taban oluşturmaya çalıştılar. Aynı dönem özellikle devrimci harekete yönelik yapılan operasyonlarda "halk desteği" görüntüsü verilmesi için kararlar aldılar. Özellikle sivil faşistler devletin dolaylı desteği durumundan çıkarılarak resmi sıfata kavuşturuldular. Bunda ağırlıklı olarak "özel ordu", "Özel Tim" kullanılıyordu. Halka karşı "topyekûn" savaş başlatılmıştı. Sokak infazları, gözaltında kaybetmeler, işkenceli sorgular yanında işçilere, memurlara, köylülere, derneklere, sosyalist yayınlara karşı dizginsiz bir saldırı sürdürülüyordu.

DYP AZINLIK HÜKÜMETİ
1995 yılında DYP-CHP koalisyonunun bozulması üzerine gündeme, MHP destekli DYP hükümeti geldi. Bununla birlikte gerek reformistler gerekse de Kürt milliyetçileri tarafından "tırmanan faşizm" tespitleri yeniden gündeme getirildi.

"Faşizme geçit yok" "Özel savaş hükümetine geçit yok" gibi sloganlar duyulmaya başlandı. MHP destekli bir hükümet arayışını "faşist tırmanış" olarak görüp, bunun dışındaki hükümet oluşumlarını faşizm olarak görmeme, solu ve Kürt milliyetçilerini "faşist tırmanışın önünü kesmek" amacıyla secim bloku oluşturmaya kadar götürdü. 24 Aralık Genel Seçimleri' öncesinde oluşturulan "Barış Bloğu" DYP-MHP koalisyonunun gündeme gelmesi üzerine, kitlelere böyle gidiyordu. Reformizm ve uzlaşmacılık, mevcut baskı, terör ve halka karşı sürdürülen savaşı devlete değil şu veya bu partinin iktidarına bağlıyordu. Onun içindir ki, "şahinler ve güvercinler", "karanlık güçler", "savaş yanlıları" gibi tanımlar ortaya çıkıyordu. MHP'nin hükümet ortağı olma durumu ise "Faşizm tırmanışa geçiyor" diye tanımlanmaya başlandı. "Bu anlayışın temelinde devletin yapısının faşist olmadığı ve MHP'nin faşizmle özdeş tutularak oligarşinin diğer partilerinin faşist kabul edilmemesi, burjuva demokrasisini savunan liberaller olarak görülmesi yatıyor." (Kurtuluş 6 Ocak '96)

Hâlbuki '90'lardan itibaren devlet MHP'lileşmişti. MHP kendisi fiilen iktidarda olmasa da gelişen devrimci mücadele ve halk muhalefeti karşısında devlet MHP'lileşmek durumundaydı. Devletin MHP'lileşmesi ne anlam taşıyordu? MC döneminde AP'nin MHP'lileşmesi '90'lar Türkiyesinde "Devletin MHP'lileşmesi" olarak yaşanan gelişmeler, hep halkın mücadelesinin geliştiği ve oligarşinin de halka karşı savaşı tırmandırdığı süreçlere denk gelmiştir. Halkın savaşının geliştiği koşullarda oligarşinin çıkarları en iyi ancak MHP etiketiyle ifade edilen politikalarla savunulabilirdi.

Devletin MHP'lileşmesi sadece devlet kademelerinde, poliste, bürokraside MHP’lilerin yer almasıyla açıklanamaz. MHP'lileşme asıl olarak devletin ideolojisinde, halka karşı başvurduğu yöntemlerde ve kontrgerilla tarafından yönetilir olmasındadır. MHP oligarşinin kullandığı bir sivil örgütlenme olmakla birlikte temsil ettiği ideolojiyle emperyalizm ve tekellerin çıkarı için halka karşı yürütülen savaşın, temel politikalarını oluşturmakta.

Ülkemizde faşizm olgusu partilerle açıklanamaz elbette. Bu yanıyla cunta öncesinin "Faşizme geçit yok" diyenleriyle 95'lerin "Faşizm tırmanışa geçiyor" diyenleri arasında hiçbir fark yoktur. 1995 yılındaki seçimler öncesi oluşturulan Barış Bloku halklarımızın mücadelesini geliştirmek faşizme karşı devrimci halk alternatifini oluşturmak için kurulmamıştır. Barış Bloku, "Faşist tırmanışı engelleme, MHP'nin gelişimini engelleme, bunlar karşısında olma" gibi TKP'nin eski tezlerini kendine rehber edinmiştir. Bu düşünceyle Faşizmi sadece MHP'den ibaret görmek, faşist devlet partilerini ve faşist devlet aygıtını gizlemekten başka bir işe yaramaz.

Ülkemizde faşizmi MHP olarak göstermek halkın vahşeti olarak göstermek uğradığı kıyımları; burjuva partilerini aklama demektir. Faşist nitelikli devlet içerisinde MHP ya da diğer herhangi bir parti belirleyici değildir. İktidarı oluşturan partiler sadece MGK tarafından kullanılan bir güçtür. Her dönem için böyledir bu. En belirgin örneği 12 Eylül cuntasıdır. MHP oligarşi tarafından kullanılmış, 12 Eylül'le işi bitince bir kenara atılmıştır. İhtiyaç duyulduğunda tekrar gündeme sokulmuştur.

Devlet, MHP'yi kullanarak faşist niteliğini gizlemeye çalışırken kendilerine "sol" diyen çevrelerden de bu amaca uygun davranışlar geliyordu. Böylece devletin faşist niteliği gizlenerek parlamento kitlelere umut olarak gösteriliyordu. Faşizm, MHP ile özdeşleştirilerek oligarşinin burjuva partileri kitleler nezdinde aklanıyordu.

24 ARALIK 1995 SEÇİMLERİ
VE DEVRİMCİ HAREKETİN TAVRI
Devrimciler açısından parlamenter mücadele tamamen dışlanacak bir olgu değildir. Ancak önemli olan onun hangi amaçla nasıl ele alındığı, temel mücadele biçimi haline getirilip getirilmediğidir. Yeni sömürge olmaktan kaynaklı sömürge tipi faşizmle yönetilen ülkelerde parlamenter mücadele biçimlerini temel almak en hafif deyimiyle halktan ve devrimden uzaklaşmak anlamına gelir. Bu noktada önemli olan seçim koşullarını ne için nasıl değerlendireceğimizdir.

1995 yılı için; emekten ve halktan yanayım diyen insanların görevi seçim koşullarından yararlanıp burjuva siyaset oyunu içerisinde yer almak değildir. Devrimci enerji ve çaba mevcut parlamentoda emekçi halk kitlelerinin sesini duyuracak adayları çıkarmaya ve bunları desteklemeye değil düzenin gerçek yüzünü gösterme, halkı örgütlemeye ve halkın mücadelesini yükseltmeye harcanmalıdır. Burjuvazinin icazeti altında seçim yarışına dâhil olmak ve parlamenter mücadele biçimlerini bağımsız demokratik sosyalist bir Türkiye için sürdürülen mücadelenin odağına oturtmak devrimci bir tavır değildir.

Önemli ölçüde burjuva siyasetinden ve siyasetçilerinden bıkmış bir halk vardır. Tabir yerindeyse bıçak kemiğe dayanmıştır. Bu anlamda yapılacak olan her alanda halkın arayışlarına cevap verecek, onları örgütleyip doğru hedeflere yöneltebilecek devrimci bir alternatif yaratmaktır.

Bu anlamda Parti-Cephe seçim tavrını şöyle ifade eder: "Burjuvazinin her türlü sömürüyü, zulmü meşrulaştırmak isteyen bu seçim oyununu bozmalıyız. Bu da seçimler sürecine bizim de ciddi olarak hazırlanmamız, her eve, her sokağa, her gösteriye, toplantıya katılarak her türlü yöntemle burjuvaziyi teşhir edip devrimci propaganda yaparak halk kitlelerini örgütleyerek ve düşman hedeflerine askeri ve siyasi her cepheden saldırarak başarılabilir." (M. Ali Baran, Zafer Yolunda Kurtuluş, 2 Aralık 1995, sayı 21)

Parti-Cephe, 1995 Genel Seçimleri'nde bu perspektifle hareket ederek düzenden umudunu kesmiş olan halkı kendi öz örgütlenmeleri içinde örgütleyip kendi iktidarları için mücadele etmelerine çalıştı. Silahlı ve demokratik eylemlerle faşizmi teşhir edip kurtuluşun parlamentoda değil devrimde olduğu düşüncesini yaymaya çalıştı. SUSURLUK Susurluk, kontrgerillanın devlet olduğunu gösterdi. Düzenin kanla, katliamla her türlü ahlaksızlıkla dolu resmini ortaya çıkardı. Devrimciler yıllardır bunları anlatıyorlardı.

Kontrgerillanın devlet içinde yuvalanmış "bazı karanlık güçler"in işi olmadığını, ordusuyla, polisiyle, MİT'iyle, Özel Timiyle, sivil faşist çeteleriyle, şeriatçısıyla direk MGK tarafından beslenen, yönlendirilen devletin ta kendisi olduğunu anlatmaya, göstermeye çalıştı.

Kimilerinin göstermeye çalıştığı gibi; kontrgerilla örgütlenmesi öyle ufak-tefek devlet içinde küçük bir grup değildir. Aksine tüm devleti sarıp sarmalayan, kontrol altında tutan çok geniş bir örgütlenmedir. Aynı zamanda uygulanan politikanın adıdır. "Türkiye'de hükümet olunur ama iktidar olunmaz" esprisi de buradan çıkmaktadır. Çünkü devlet bütünüyle iç savaşa göre şekillenmiştir. Durum böyle olunca da onu yönetecek esas kurmayın, yani kontrgerilla merkezinin olması kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu merkez MGK'dır. Olağanüstü Hal Valiliği, MİT, JİTEM ve bunlara bağlı birimler, Özel Tim, ordu içinde oluşturulmuş özel birlikler, komandolar, Jandarma kolorduları, polis içerisinde terörle mücadele şubeleri, itirafçılardan oluşturulmuş birlikler ve birimler vb. örgütler kontrgerillanın askeri gücünü oluşturur. Ama Kontrgerilla devletinin silahlı vurucu gücü bunlarla da bitmez. Daha dolaylı olarak örgütlediği, MHP, Hizbullah, Korucular gibi örgütleri de amaçları doğrultusunda yani halka karşı savaşta kullanırlar. Kontrgerilla sadece askeri bir güç değildir. Halka karşı savaşta kullanabileceği her yerde örgütlenir. DGM'de, parlamentoda, bürokraside medyada... Kısaca kontrgerilla halka karşı savaşta elindeki tüm olanakları değerlendirir. Tüm bunları "devletin bekası" için yapar. Yani oligarşinin çıkarları için. Devletin niteliği budur.

Oligarşi halklar üzerindeki sömürüsünü sürdürebilmek için emperyalizmin çıkarlarını korumak için devleti iç savaşa göre örgütlemiştir. Halkın savaşı geliştikçe oligarşi de iç savaşa göre örgütlenmelerini arttırmış, yaymıştır. Başka da çıkar yolu yoktur. İşte Susurluk'taki kazayla birlikte Cephe'nin tespitleri, sürdürdüğü mücadele doğrulanıyordu. Yine Susurluk gerçeği MHP gibi faşist partilerin düzenden ayrı ele alınamayacağını bir kez daha göstermişti. Faşistler hem üniformalı hem de "sivil" olarak Susurluk devletinin vurucu gücü olmuşlar her türlü pis işi çevirmişlerdir. Attıkları tek bir adım devletin dışında olmamıştır. Susurluk'la gündeme gelen, deşifre olan tüm halka yönelik katliamlarda hep MHP'li faşistler vardır.

Genelkurmay istihbarat Başkanlığından emekli Amiral Sezai Orkunt'un "Silahlı Kuvvetler sağdan çok soldan korkar... Organizasyon MHP ile olmuştur. Bazı imkânlar Türkeş'e verilmiştir" derken daha başta "görevi" ele veriyor. Kuşkusuz MHP'nin Susurlukla olan bağlantısına verecek sayısız örnek vardır. Susurluk dosyaları bu örneklerle doludur.

SUSURLUK VE SOLUN TAVRI
Kazanın hemen ardından Cephe "Susurluk Devlettir" sloganıyla tepki ve öfkenin yönelmesi gereken hedefi gösterdi. Daha sonra kazanın üzerinden 10 gün geçmeden Cephe Susurluk'a ilişkin bir program çıkararak sola ve çeşitle demokratik kitle örgütlenmelerine öneriler götürdü. Önerilere cevap veren hemen herkes "ortak hareket etmek", "birlikte bir şeyler yapmakta" hemfikirlerdi. Ama iş pratiğe gelince olmadı. Farklı gerekçeler ve düşünceler ortaya çıktı. Dahası, kimisi ülkeyi değerlendirmelerinden, tespitlerinden kaynaklı, kimisi de başka amaçlar güttüğünden, Susurluk meselesinin taşıdığı, taşıyabileceği önemi anlayamadı. Kimisi "yarın bir kamyon daha çıkar" diyerek, kimisi "şimdi başka bir programımız var" diyerek, kimisi de "gündemden düştü" diyerek, ortak bir şeyler yapmada ayak dirediler.

Dün '70'lerde "tırmanan faşizm" diyenler uzlaşmayı esas alanlar Susurluk'u da anlamaktan çok uzaktılar.

Reformizm, Susurluk'tan olası bir seçim oyunu için yararlanmaya çalıştı. İzlediği politikanın özünde, ne ANAP'tan, ne CHP'den bir farkı vardı. "Devlete sızmış çeteler" vardı ve bunlar temizlenmeliydi. Faşizmi MHP olarak görüp, MHP'yi de devletten ayrı gören anlayış burada da kendini gösteriyordu. Şimdi Susurluk'u devletten ayrı görüyorlar, devletin faşist niteliğini, devletin Susurluk olduğunu gözlerden saklamaya çalışıyordu. Reformizmin devrim diye bir derdi olmadığına göre, çeteleri temizleyecek olan yine bu düzenin "Adaleti"ydi. Yani kontrgerilla devletinin kendi kendini imha etmesini istemek gibi bir şey. Bu olmayacağına göre, tek seçenek kalıyordu. O da reformizmin düzen içi olduğu gerçeği. Reformizmin bu bakış açısı doğallığında eylemlerinde de görüldü. Pisliği süpürgelerle temizleme, düdüklü-zırıltılı eylemler. Bu eylemler de, sloganlar da devletin niteliğini gizliyordu. "Ağar-Bucak-Çiller" üçlüsü devlete sızmış çeteymiş gibi gösterilmeye çalışıldı. MGK'yla aynı dilden konuşuluyordu. MGK da; devletin temiz olduğu, üç-beş çetenin devlete mal edilemeyeceğini söylüyordu. "Sol" MGK solculuğu yapıyordu.

"...Bugün 'MGK Solculuğu' olarak adlandırılabilecek bir solculuk türüyle karşı karşıyayız. (...) ...MGK solculuğu soldaki düzen içileşmenin geldiği noktadır. Bu noktaya gelişte, '80 sonrası hapishanelerdeki teslimiyetçilikten, '80'lerin sonunda dışarı çıkan 'eski önderlerin' düzenin sınırları içinde meşruluk arayışlarına, sosyalist ülkelerdeki karşı devrimlere kadar pek çok etkenin rolü vardı." (Devrimci Sol Dergisi Kasım '97)

Bu anlayış başta ÖDP olmak üzere, farklı reformist hareketler için de devrimden ve devrimcilerden daha da uzaklaşıldığı bir nokta oldu.

Oportünizm; neredeyse süreç boyunca hep politikasız kaldı. Her şeyden önce Susurluk kazasından bir halk hareketi çıkabileceği gibi bir öngörüden uzaktı. Geniş kitleleri eğitip dönüştürmede Susurluk kazasının bir vesile olabileceğini düşünemedi bile. Tabi ki bu; ülke ve halk gerçekliğinden uzak olmaktan kaynaklanıyordu. Dolayısıyla meseleyi düşmanın it dalaşı olarak yorumladılar. Bu çerçevede değerlendirildiği için de, halktaki kıpırdanmaları, hareketlilikleri görüp bir şeyler yapma gereği duyduklarında da ufku dar, basit protesto gösterileri düzenlemeyi düşünmekten ötesini göremediler. Sürecin özgünlüğünü gözetmeden, halk kitlelerinin meşruluk arayışını gözetmeden, klasik, soyut sloganlar, dar eylemler yaptılar.
Susurluk kazasının ortaya çıkardığı tabloda görülmesi ve yakalanması gereken başlıca üç önemli halka vardı.

Birincisi; on yıllardır devrimcilerin söylediği, halka anlatmaya çalıştığı kontrgerilla gerçeği, devletin niteliği artık inkâr ve yalanlarla üstü örtülemeyecek bir biçimde en çıplak haliyle ortaya serilmiştir. Bu devletin teşhiri, halk kitlelerinde devletin niteliğinin bilince çıkarılması açısından geniş bir olanak sunuyordu.

İkincisi; Susurluk’la ortaya çıkan devlet gerçeği, devrimcilerin, devrimci politikalarının haklılığını halk kitlelerinin gözünde çok daha kolay anlaşılabilir ve kabul görülebilir bir hale getirmiştir. Bu aynı zamanda devrimci hareketin kitlelerin gözünde çok daha fazla meşruluk kazanması demekti.

Üçüncüsü ise; devletin teşhiri ile birlikte, meşruluğun yarattığı olanaklara uygun araç ve yöntemlerle değerlendirilebildiğinde, baskı, terör ve yoksulluk altında ezilen halkın yıllardır biriken öfkesini, düzene tepkisini bir halk hareketine dönüştürebilmek her zamankinden daha mümkündü. Bu halkalardan yola çıkarak öncelikle yapılması gereken vakit geçirmeden sürece müdahale etmekti. "Susurluk Devlettir" sloganı, tepki ve öfkenin yönelmesi gereken hedefi gösterdi.

18 NİSAN SEÇİMLERİ,
MGK, MHP VE ORTAYA ÇIKAN ÇARPIKLIKLAR
18 Nisan seçimlerinde MHP ikinci parti olarak parlamentoya girdi. Bu gelişme günlerce tartışıldı. MHP'nin değiştiği üzerine birçok değerlendirme yapıldı. Her şeyden önce MHP'nin büyük bir oy patlaması gerçekleştirdiği gibi bir tespit çok gerçekçi değildir. Halkın düzenden umudunu kestiği bir dönemde birinci partinin bile yüzde 21 oranında oy alıp tek başına iktidar olamadığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Partilerin söylemleri halk nezdinde pek ikna edici olmamıştır.

MHP'nin 18 Nisan seçimlerinde yüksek oy almasının nedenlerine gelince; Birincisi; MHP'nin devlet tarafından her alanda önü açılmış, gelişip palazlanması sağlanmıştı. MGK, MHP'yi devletin her kademesinde değerlendirerek, devrimci mücadeleye karşı kullanıp gelişmesinin önünü açmıştır. MHP'nin mahallelerde, köylerde, üniversitelerde polis ve ordu içerisinde örgütlenmesine engel olunmamıştır. Özellikle MHP '90'lardan sonra daha fazla parlatılmaya çalışılmıştır.

İkincisi; Asıl temel neden bir bütün olarak PKK'nin milliyetçi çizgisi ve yarattığı sonuçlardır. Kürt halkının ulusal talepleri yanlış bir çizgide savunulmuş, yanlış bir eylem pratiği sergilenmiştir. Başta eylem çizgisi olmak üzere Kürt Milliyetçi hareketinin eylem pratiği, MHP'nin kullanacağı bir zemin yaratmıştır.

"MHP değişti mi değişmedi mi" Seçim sonrası bu tartışma çokça yapıldı. Çok çeşitli kesimler katıldı bu tartışmanın içine... Bu tartışma gizli veya açık bir tedirginliğin ürünüydü. Özünde yine bu ülkenin gerçeğini anlamamak yatıyordu.

Ne olacaktı MHP değişmediyse? Faşizm mi gelecekti? Çarpıklığın bir yanında bu vardı.

Bu devlet demokrat da, MHP mi onu faşistleştirecekti?

Bu devlet halka saldırmıyor da, MHP gelince mi saldıracaktı?

Ancak şu unutulmamalıdır ki bu düzende saldırılar MHP geldi diye değil, MGK istediği için olacaktır. Bir süre sonra görüldü ki, bu tartışmayı yapanlar, bir uçtan diğer uca savruldular. Bu kez de MHP'nin değiştiğini kanıtlama, korkularını bu şekilde bastırma yoluna gittiler; "Devlet Bahçeli, herkesin üzerinde birleştiği gibi, ılımlı bir profil çiziyor. Zaten bu ılımlı çizgisi MHP'yi, ikinci parti konumuna yükseltiyor... Ama Bahçeli'nin asıl görevi şimdi başlıyor." (20 Nisan Milliyet, Yalçın Doğan)

"MHP'nin epey bir süredir bir değişim operasyonu içerisinde olduğunu biliyoruz." (22 Nisan 1999, Sabah, Gülay Göktürk)

"Kin tutmayın. İntikam duygusu erdem sayılmaz; kan davası ilkelliktir; Anadolu'nun yoksul yörelerinde geçerli olan bu töreyi kim savunabilir? Vaktiyle yukarıdan aşağı doğru buyurganlığın türettiği düşmanlıkları tarihe gömmeliyiz." (2 Nisan 1999, Cumhuriyet, ilhan Selçuk)

Evet, bunlar gibi daha onlarcası vardır. Ama bu kadar yeter. Fakat sorular bitmedi.

Maden MHP değişti şimdi bu devlet faşist değil mi? Katletmiyor, kaybetmiyor mu? Daha düne kadar '82 Anayasası tartışılıyordu, anti-demokratik olduğundan, değişmesi gerektiğinden dem vuruluyordu.

Peki, neydi bu Anayasa? 12 Eylül faşizminin kurumlaştırılması değil miydi? Unutanlar dönüp tekrar incelesin. Görmek isteyen orada 12 Eylül faşizmini görecektir. Çünkü cunta bu anayasa sayesinde kalıcılaşmış, süreklileşmiştir.

Devlet Bahçeli seçim sonrasında bir TV programında söyledikleriyle MHP'nin gerçek niteliğini şöyle ifade ediyor, aynı zamanda "değişime" cevap veriyordu. "12 Eylül öncesi dönemde bazı grupların MHP aleyhindeki propagandasının etkisiyle, bizim hakkımızda oluşan haksız yargılar var. Bazı kişiler hala bu propagandanın etkisiyle MHP'yi yargılıyor. 12 Eylül öncesi dönemdeki düşüncelerimizle şimdiki arasında fark yoktur, o dönemde yaptıklarımızın hepsini sahipleniyoruz."

MHP gırtlağına kadar Susurluk pisliğinin içinde olan bir partidir. Hiçbir demagoji bu gerçeğin üzerini örtemez. Nitekim Devlet Bahçeli daha seçimlerin hemen sonrasında Haluk Kırcı'ya sahip çıkarak Susurluk'un ne kadar içerisinde olduklarını gösterdi. Tek başına MHP'li milletvekillerinin listesine bakmak bile birçok şeyi açıklamaya yetiyor. Bugün MHP Susurluk'ta özdeşleşmiştir. Bu hem politikalar açısından hem de politikaları yürütenler açısından böyledir. Bu durum aynı zamanda da MHP'nin değişip değişmediği sorusunun cevabıdır da.

Tekrar tekrar söylemek gerekirse;

1- Baştan belirttiğimiz gibi nasıl biçimlenirse biçimlensin, hangi partiler nasıl kurarsa kursun, kurulacak yeni hükümet de, MGK'nın ve ABD'nin onayladığı bir hükümet olacaktır.

2- Bu hükümette yer alacak partiler de daha önce ne demiş olursa olsunlar MGK'nın belirlediği politikaları uygulamak zorundadırlar. Bu güvenceyi MGK'ya vermeyen bir parti ne kurulacak hükümette yer alabilir, ne de MGK'nın belirlediği politikaları uygulamayan, uygulamak istemeyen bir parti ya da hükümet, hükümette kalabilir." (14 Mayıs 1999, Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş)

Bunun böyle olacağını MHP'nin kendisi de bilir. Çünkü o devlet için her zaman denetiminde tutulacak, kullanılacak bir güçtür. Bu en genelde bütün partiler için böyledir. Ama MHP'nin daha özel bir yeri vardır. Söylediklerimiz bir bir kanıtlanmıştır. MHP iktidar ortağı olduğu günden bugüne emperyalizme ve oligarşiye karşı ciddi hiçbir sorun çıkarmamıştır. Kıbrıs Sorunu, AB üyeliği, IMF ile anlaşmalar, Tahkim, İdam tartışmaları, türban sorunu... Daha sayılabilecek onlarca gelişmede hep MGK'nın dediği olmuştur. MHP'nin milliyetçiliğinin ne menem bir şey olduğunu söylemiştik. Bu ülkede iktidarın ateşten bir gömlek olduğunu, milliyetçilik de dâhil tüm yalan ve demagojilerin ömrünün uzun olmayacağını söyledik. Bugün bir taban, bir tavan arasında gidip gelen MHP'nin durumu tam da böyledir. Bir yanda vaatleri, yalanları, imajları, diğer yanda ise efendileri.

Parti-Cephe, Anasol-M Hükümetinin, MHP'nin gerçek yüzünü açığa çıkarmayı hedefledi. MHP'nin milliyetçiliğinin, vatanseverliğinin vb. yalan olduğunu vurgulayıp, gerçek katliamcı, işbirlikçi, kullanılan yüzünü faşistliğini vurguladı. Kimi "keskin solculara" garip gelse de Cephe, bizim olan değerlerin faşistlerce kullanılmasına karşı çıktı, sahiplendi. Bu yönde ideolojik mücadeleyi sürdürdü.

FAŞİZME KARŞI MÜCADELE GELENEĞİNİN
YARATICISI VE SÜRDÜRÜCÜSÜ DEVRİMCİLERDİR
Ülkemizde 12 Eylülle birlikte açık faşizm kurumsallaştırıldı. Yani 12 Eylül sürekli hale getirildi. Görüntüde demokrasicilik oyunu yeni ve eski figüranlarıyla yine sürmektedir. Fakat hepsinin ipleri MGK'nın elindedir. Oyunun başını da sonunu da belirleyen güç MGK'dır. 12 Eylülden sonra kurulan ve yıkılan tüm hükümetler MGK'nın tercihine göre oluşmuştur. Hiçbir parti orduya rağmen hareket etmemiştir. Yani demokrasicilik oyununda yer almak ancak MGK'nın icazetine bağlıdır. Tüm bunlarla birlikte emperyalizm ve tekellerin çıkarları için halkın payına düşen ise baskı ve terörden, yalan ve demagojiden başka bir şey olmamıştır.

Şimdilerde yeniden "demokrasicilik" şarkıları söyleniyor. Türkiye'nin AB'ye giriş süreciyle birlikte düzen cephesinde neredeyse herkes "demokrat" kesilmiş, "insan hakları" savunucusu olmuş durumda. "Kopenhag kriteri" birçoklarının "manifestosu" olmuştur. Kutsanan emperyalizmdir, emperyalizmin yenidünya düzenidir. Aslında, emperyalizme övgüler, icazetçilik, uzlaşmacılık, özellikle '90'lı yıllarla birlikte gelişmiştir. Sosyalist sistemdeki karşı-devrimlerden sonra dünyanın efendiliğine soyunan ABD emperyalizmi "barış", "demokrasi" söylemleriyle halkların bilinçlerini bulandırmaya çalıştı. Haydutlukta ise sınır tanımadı. Irak'ta, Somali'de, Haiti'de, "barış", "demokrasi" söylemleri altında binlerce insan katledildi.

Yeni Dünya düzeniyle birlikte emperyalizmin yürütmüş olduğu ideolojik-politik bombardıman, icazet arayışı içerisinde olan ve sırtını dayayacak bir güce ihtiyaç duyanları çarçabuk etkiledi. Ülkemizde de YDD savunuculuğuna soyunanlar önce emperyalizmin ilericiliğini keşfettiler. "AB demokrasisine" övgüler dizdiler. Devletin kontrgerilla niteliğine, faşizm koşullarına rağmen demokrasi beklentilerine girdiler. Kavramlar ters yüz edildi. Devrimciliğe ait ne varsa içi boşaltılmaya çalışıldı. Bu işin başını ülkemizde reformist kesimler ve özellikle de Kürt milliyetçileri çektiler.

Düzen kriz içerisindedir. İstikrar aramaktadır. Emperyalizm, oligarşi istikrar istiyor. Bu durum ABD emperyalizminin Türkiye oligarşisine bölgede verdiği roller açısından da ayrı bir önem taşıyor. Bugün emperyalizm Kafkaslara, Balkanlar'a ve Ortadoğu'ya Türkiye oligarşisi aracılığıyla açılmak, kendi hâkimiyetini kurmak istiyor. Bunun için de istikrarlı bir Türkiye şart. Bu da en başta devrimci mücadelenin engellenmesi, yok edilmesi demektir. Kürt milliyetçileri de bu çerçevede ABD'nin tasfiye planı doğrultusunda rol almaya soyundular. Kürt milliyetçileri bugün tasfiyeciliğin koçbaşı durumundadırlar. Her şeyleri ile düzenle bütünleşebilmenin çabası içerisindeler. Kendilerini ispat için emperyalizmin politikaları doğrultusunda Kafkaslara oligarşi ile birlikte açılmayı önermekteler.

Kürt milliyetçilerinin kitabında emperyalizme, faşizme, yeni-sömürgeciliğe karşı olmak yoktur. Faşizm tespiti çoktan rafa kaldırılmıştır. "Özel savaş", "Demokratik Cumhuriyet"e dönüşmüştür. Her gün yeni katliamların yaşandığı, sadece Kürdistan'da on beş yıl boyunca bilerce insanın katledildiği, köylerin yakıldığı-yıkıldığı, işkencenin "rutin"leştiği bir ülkede nasıl "barış ve demokrasi" düşleri kurulabilir? Kuşkusuz Kürt milliyetçilerinin nezdinde meşrulaştırılmaya çalışılan, "çözüm" diye sunulan; ihanetten, teslimiyetten başka bir şey değildir. Bugün teorisi yapılan budur.

Doğrudur. Türkiye'de demokratikleşme sorunu vardır. Fakat demokrasi AB ile TÜSİAD raporlarıyla gelmeyecektir. Demokrasi sorunu bizim ülkemizde devrim sorunudur. Tarih öğreticidir. Tarihten ders almasını, öğrenmesini bilmeyenler faşizmi "demokratik cumhuriyet" kılıfına büründürmeye çalışırlar. Kürt milliyetçileri ne tarihten, ne de ülke tablosundan öğrenmemişlerdir. Sonuç savrulma, düzenle bütünleşme olmuştur.

Tüm yaşananlar, gelişmeler göstermektedir ki, faşizm hedeflenmeden, mücadele edilmeden kurtuluş olmaz. Zorla, zorbalıkla, ayakta durmaya çalışan bu faşist devlet aygıtı parçalanmadan ne demokrasi, ne insan hakları gelir. Uzlaşmacılığa, icazetçiliğe teslimiyetçiliğe karşı durmak da, ancak devrim mücadelesiyle mümkündür. Şu unutulmamalıdır ki, ülke gerçeğini doğru tespit etmeden, yani faşizmi yerli yerine oturtmadan demokrasi ve sosyalizm mücadelesi verilemez.

Obama Go Home!

Obama Tayyip'i de mümkünse sülalesini de al git!

'Cumartesi Anneleri' Yeniden... Kayıplar Nerede?


AKP'nin Pabuççu Muştası: Liberal Sol!

"Bürokratik devlet elitine karşı demokrasi mücadelesi" adına İslamcı faşist partiyi destekleyen, liberal sol bugünlerde özellikle Kürt sorunu eksenli hayal kırıklıklarıyla gündemde. Onlar bu hayal kırıklığından bir ders çıkaracak gibi görünmüyor. Ancak sol liberalizmle ittifakı bir çıkış olarak gören, sol liberallerden vitrin düzenlemeyi moda haline getiren, liberalleri sol hareketin en popüler ideolojik/politik beslenme kanalı haline getiren sosyalistler bir özeleştiriyi çok görmemeli.

Soldan kaçanlar için liberalizm her dönem elverişli bir sığınak olmuştur. 1945 sonrası dünya kapitalist sistemiyle yeniden eklemlenme sürecinde Demokrat Parti'ye kimi komünistler tarafından destek verilmesi, 1980'lerde yeni sömürge kapitalizminin ve emperyalizmle ilişkilerin dönüşüm sürecinde Özal'ın cilalanması ve nihayet 2000'li yıllarda neoliberal dönüşümün yürütücüsü AKP iktidarının aklanması liberalizme soldan "iltihakın" (1) tarihsel örnekleri olarak ilk akla gelenlerdir.

Özellikle kapitalist sistemin krizlerinin ve sol yenilgilerin ardından gelişen restorasyon süreçlerinin, soldan liberalizme iltihakların yoğunlaştığı dönemler olması ve bu iltihakların restorasyon sürecini yürütmek üzere yeniden yapılanan sağ iktidar projelerinin şemsiyesi altında gerçekleşmesi rastlantı değildir. Böylesi 'ileri düzeyde yeniden yapılanma' dönemleri soldan kaçışın meşrulaştırıcı söylemlerinin kolaylıkla üretilebildiği dönüşüm süreçleridir. Ancak bunu adi bir vaka olarak, "soldan kaçış süreci" diye küçümsemek doğru değildir. Bu süreçte, bir önceki dönemin mücadelelerinde oluşan ve aynı zamanda düzenin krizine de etkilerde bulanan sol birikim, liberal sol kanalıyla, düzeni yeniden yapılandıran egemen programlara aktarılmaktadır. Emekçi sınıfların, ezilen halkların ve yeni yoksulların yaratıcılıkları ve duyarlılıkları düzeni besleyen taze kanlar olarak düzen içi kanallara aktarılmakta, ezilenlerin isyancı ruhu terbiye edilerek düzen kurucu iktidar projelerinin toplumsal desteğine dönüştürülmektedir. Böylece, liberal solun yardımıyla, neoliberal düşünce halk üzerindeki inandırıcılığını (hegemonya), ideolojik olarak, soldan bir iktidar ağıyla sağlam temellere oturtmaktadır.

Sol liberal sapmanın meşrulaştırıcı büyülü kavramı "değişim"dir. "Statükoya karşı değişim" bayrağı, kimi zaman içinden çıkılan "tek parti diktatörlüğü"ne, kimi zaman da ülkeyi içinden çıkılmaz bir çöküşe sürüklediği savunulan "bürokrasi"ye karşı açılır. O güne kadar olan biten her şeyin tek sorumlusu ilan edilen geleneksel iktidar odaklarına ve bürokrasiye karşı mücadele, iktidar bloğunun ve bürokrasinin yenilenmesi gerekliliğinin ifadesidir. Ve liberalleşen solcular bir dönem önce kapıştığı, şimdi aralarına kan davası giren hasımlarının defterini dürme psikolojisiyle yeni egemen bloğun peşine takılmanın ödülünü yenilenen düzen aygıtlarına -kıyısından köşesinden de olsa- dahil edilerek alırlar.

Solun liberalleşmesini tek başına bu "ödül" ile açıklamak yeterli değildir. Sol liberaller açısından hem kendileri hem de etkiledikleri kesimler gözünde iltihaklarını haklılaştıracak ideolojik arka plana ihtiyaç vardır. "Devlet" üzerine tartışmalar, sol liberallerin Marksizmden koptukları en kritik ideolojik savrulmayı ifade eder. Sol liberaller için devlet, toplumu, tarihi biçimlendiren kurucu öznedir. Devletin sınıf mücadelesindeki biçimlenişi ve işlevinden azade olarak yürütülen sol-liberal tartışmaya göre, devlet sermayenin de karşısındadır. Türkiye'nin yaşadığı bir çok sorunun temelinde de sermaye birikimini, piyasanın gelişmesini engelleyen "güçlü devlet geleneği" vardır.

Ancak bu analizler sol liberalleri, sola düşman haline getirir ama "devlet düşmanı" haline getirmez. Dertlerini, devletin geriletilerek "özgürlük alanının genişletilmesi" olarak formüle ederler. Bu çerçevede, sınıflararası mücadeleden bağımsız, bir fanus içerisinde kurulan devletin, "sivil toplum"dan yükselen taleplere göre biçimlendirilmesi gerekliliği, sol liberallerin en yaygın politik önermesidir. Sol liberaller devletin sınıfsal kimliğini görmezden geldikleri gibi, "sivil toplumu" da uzlaşmaz çelişkileri barındıran sınıflardan oluşmuyormuş gibi kurgularlar. Aslında sivil toplum ile kastedilen kiminin emek gücünü, kiminin malını, kiminin parasını satışa çıkardığı, herkesin alıcı ve satıcı kimliğiyle "eşitlendiği", "ekseni mallar olan bir kartezyen alan" olarak piyasadır.

"Özgürlükler alanı" olarak piyasanın, devlete karşı güçlendirilmesi demokrasi mücadelesidir. Piyasa ilişkilerinin tüm toplumsal yaşama egemenliğinin yaratacağı eşitsizlikler ve bunun sonucunda en temel hakların sermaye birikimi adına gasp edilmesi, bir sol liberal için en fazla "kaçınılmaz değişimin, dengelenmesi gereken, yan etkileridir". Bu yan etkiler piyasa mekanizmasının kuralları çerçevesinde kurumsallaştırılan Sivil Toplum Kuruluşları (STK) eliyle azaltılmalıdır.

Böylece sınıf kimliği gizlenen "ceberut devlet"in, egemen sınıfların değişen güç dengeleri ve sermaye birikiminin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılması süreci demokrasi mücadelesi olarak yutturulmaya çalışılır. Demokrat Parti "milletin temsilcisi", Özal "bürokrasinin düşmanı", tarikatlar sivil toplum örgütü, dilencileştirme "sosyal politika", İslamcı sermaye de "merkeze karşı direnen çevre" oluverir. Ta ki bu yalanın maskesi bir kriz ile parçalanıp, küçüldüğü iddia edilen devlet emekçi sınıflara karşı o büyük gövdesiyle yeniden arzı endam edene kadar liberal solun bu nakaratları hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi de bulur. Bürokratik devlet elitine karşı demokrasi mücadelesi adına İslamcı faşist partiyi destekleyen liberal sol, AKP vasıtasıyla dönüşen/ele geçirilen devletin, aslında bir "sınıf diktatörlüğü" aracı olduğunu, ceberutluğundan pek az şey kaybettiğini görerek büyük hayal kırıklıkları yaşamaktadır. Kriz karşısında yükselen sınıf mücadeleleri, bütün kamplaşmaların ve taraflaşmaların sınıfsal siyasal niteliğini netleştirir. AKP ile TSK'yı savaş ve krizi hükümeti üzerinden saflaştıran mutabakat, liberal solu da boşa düşürerek krize sokar. Ayrıca, desteklenmesi istenen değişimin, emperyalist sistemde yaşanan dönüşümlerle ilişkisi de sol liberaller tarafından çarpıtılarak açıklanır. Demokrat Parti'ye ABD desteği, Truman doktrini ve Marshall yardımları 2.Dünya Savaşı sonrası emperyalist kapitalist sistemin ABD hegemonyası altında yeniden inşası nasıl "hür dünya"nın kuruluşu olarak sunulduysa, Büyük Ortadoğu Projesi'nin Ilımı İslamcıları da demokrasiler ittifakının lideri haline gelir. ABD ve AB ise, "demokrasinin gelişmesi" sürecine "katkı koyan" güçler olarak sunulur.

Liberal solcular, Osmanlı Paşası Keçeçizade Fuat Paşa'nın tabiriyle "pabuççu muştası misali yandan destek"le Türkiye'de demokrasi mücadelesinin ve değişimin önünü açmak isterler. Devletin tepeden/yukardan dayatmalarına karşı, halkın da aşağıdan devrimci hareketi olamadığından ya da güvenilir bulmadıklarından, AB, ABD gibi Türkiye'yi demokratik açılımlara zorlayan güçlerin desteğine bel bağlarlar. Emperyalizmle Türkiye arasındaki neoliberal yeni sömürgecilik ilişkilerini görmezden gelen bu yaklaşım, emperyalizmi, demokrasiye yandan destek olarak kabul eder.

Bu bağlamda emperyalizme karşı mücadele denen şey de değişime karşı bürokratik, devletçi direnişin saflarını güçlendirmekten başka bir şey değildir liberal solcu için. Liberal solcu bu noktada, devletin değişime direnen kimi kadrolarının reaksiyoner tepkileri ile devrimcilerin anti-emperyalist anti-kapitalist tepkisini benzeştirerek hile yapar ve bu sayede değişen güç ilişkilerine uyum sağlayarak sırtını "gelmekte olana" dayadığını gizler. Sınırsız piyasayı, özgürlük bayrağı olarak sallarken yaptığı gibi, dünyanın ezilen halklarının ve mülksüz sınıflarının dayanışma bayrağı olan enternasyonalizmi de tepetaklak ederek, dünyanın efendilerinin projelerinden pay kapmayı haklılaştırmak için kullanmaya kalkar. Ancak liberal solun ömrü bu projelerin ömrüyle sınırlıdır. İç çelişkileri ve dış dirençler nedeniyle bu projeler uygulanamaz hale geldiğinde veya uygulanabilmesi için rejimin geleneksel kuvvetlerinin de sürece dâhil edilmesi gerektiği anda sol liberalimizin hayat suyu durur. Bu açıdan son zamanlarda Ilımlı İslam projesinin, Ortadoğu'daki tek başarılı örneği Türkiye'de daha fazla sarsılmaya başlaması ile sol liberallerin AKP'ye dair hayal kırıklıklarının artışı arasındaki paralellik dikkat çekicidir. Özgürlükçü Kasımpaşalı bir anda Paşasının Başbakanı olur.

Bu açıdan bakıldığında sol liberallerin siyasi ömrü yeni sömürge kapitalizminde pek de uzun olmaz. Zira Türkiye gibi ülkelerde politik ve ekonomik köpükler hızlı şişer, çabuk söner. Emperyalizmin projeleri kâğıtta durduğu gibi durmaz; iktisadi balonlar da sönmek içindir. Böylece sisteme eklemlenerek değişim umutlarının filizlenmesi ile çürüyerek toprağa karışması arasındaki süre oldukça kısadır. İktisadi ve politik krizler, rejimin gerçek sahiplerinin geleneksel ideolojik köklerine, faşizme ve gericiliğe daha sıkı sarılmasına neden olmaktadır. Bu yüzden Türkiye'de hiçbir zaman "batı tipi" bir sol liberal gelenek toplumsal olarak köklenememiştir ve muhtemelen de köklenemeyecektir. Türkiye'de liberal solun kaçınılmaz olarak sık sık kısır döngüye giren dramında siyaset yapış tarzları temel rol oynamaktadır. Liberal sol, devrimci sınıfların aşağıdan eylemine, halkın öz gücüne güvenen siyaset tarzına değil, egemen güçlere bel bağlayan siyaset tarzına dayanarak hareket etmektedir.

Sol liberalizmin, köksüzlüğüne rağmen her daim küçük de olsa solun burnunun dibinde bitmesinin hiçbir toplumsal temeli yoktur. Yani hiçbir liberal sol akım, geniş halk kitlelerini karşı devrimci veya reformcu bir istikamette seferber edememiştir. (2) Zaten böyle bir iddiası da yoktur. Liberal solun rejim için yegane anlamı, sol hareketin asimilasyonu ve halkın bilincinin bulandırılmasıdır. Yenilginin toplumsal bağları zayıflattığı koşullarda, bilinçlerde değişimin öznesi de değişmekte, halkın devrimci eyleminin yerini emperyalizmin ve sermayenin projeleri almaktadır. Bu açıdan "stratejik yenilgi duygusu" liberalizmin sola sirayetinin soldaki nesnel temelini oluşturmaktadır. Büyük kavgaların peşinden gelen yenilgilerin ardından, egemenlerin açtığı kürsülerden, gazetelerinden, televizyonlarından, STK'larından, vakıf üniversitelerinden hitap etme olanağı verilmesi kimi sol aydınların gözünü döndürmekte, liberal sol aydının mevcudiyetinin yegane temeli olarak gördüğü bu kürsüler bir süre sonra tüm solun bilincini belirleyen ideolojik saldırı merkezleri haline gelmektedir. Sol liberalizmden sol düşmanlığına geçiş ile bu kürsülerin "mevcudiyet temeli" haline gelmesi arasında dolaysız bir ilişki vardır.

Devrimci mücadelelerin yenik kuşakları için zahmetsiz, kavgasız, dövüşsüz yani devrimsiz bir "değişim" umudu pazarlayan sol liberallerin, bu umudun gerçek olmadığı ortaya çıktıkça hırçınlaşması da tesadüfî değildir. Krizlerin taraf olmaya zorladığı dönemlerde sol liberal, "sıfatının sol halinden" utanarak ve Bush'un "ya bizdensiniz ya onlardan" söyleminden araklanan otoriter bir liberal dille devrimcilere, sosyalistlere karşı radikal bir hücuma geçer. Egemenlerin cephesinde taraf olmuş sol liberaller için, aynı saflaşmada yer almayan öteki sol liberal projeler bile bir gün düşman haline gelebilirler.

Liberal sola karşı ideolojik mücadele, bir bütün olarak neoliberalizme karşı mücadeleden ayrılamaz. Solun halk sınıfları gözünde yeniden inandırıcı ve güvenilir bir seçenek haline gelmesi, neoliberalizmin ideolojik inandırıcılığının kırılmasından geçmektedir. Üstelik kriz zamanlarının nesnel koşulları bunun için uygun olanaklar sunmaktadır. Bu koşullarda geliştirilecek ideolojik bir atakla, ideolojik içeriğinden uzaklaşarak çölleşen devrimci sosyalist ideoloji, ödünsüz bir militan mücadele kültürü ve ezilenlerin aşağıdan yaratıcılığıyla buluşarak kaybettiği üstünlüğü yeniden ele geçirecektir.

Dipnot
(1) İttifak mı, iltihak mı? Sürece onurlu bir görünüm kazandırmak için, yapılanın aslında ittifak olduğunu ifade eden sol liberaller, gerçeği çarpıtmaktadırlar. İltihak, katılım anlamına gelmektedir. Liberal solla iktidar partileri arasındaki ilişkide, eşit güçler arası bilinçli bir "ittifak"tan söz edilemez. "Katılım", "bel bağlama", "boyun eğme" ya da "teslimiyet" daha doğru tanımlamalardır.
(2) Bu konuda liberal solun düşman kardeşi ulusal solun "eşsiz" deneyimleri mevcuttur.