30 Haziran 2009 Salı

Faşizmi tartışıyoruz - Kemal Okuyan

AKP'nin "tam saha pres" yaptığını daha önce yazmıştım. Konu yalnızca TSK ile olan ilişkiler için geçerli değil. Hatta bence bugünkü sürecin ana konusu AKP-TSK gerilimi de değil. AKP, kendisine yüklenen ve üstlendiği misyonları yerine getirirken askeri kullanıyor, o kadar. TSK'nın Amerikancı bir projeye direnç oluşturamayacağı, oluşturmayacağı açıktı. Ama AKP özellikle orduyu merkeze koyan bir gerilim yaratarak, hem onun sistem içi ağırlığını azaltmayı hem de "erken" bazı gerilimlerden kaçınmayı becerdi.

"Erken" bazı gerilimlerden kasıt, öncelikle sol ve halktır. Solun herhangi bir toplumsal ağırlığı olmasa da, solun her zaman halkçı, emekçi karakterli, gözünü kitlelere diken bir aktör olması AKP tarafından hesaba katılmıştır.

AKP politikalarının halk düşmanı ve sola karşı olan özü, egemen sınıf ve kurumlar arasındaki gerilim olmasaydı, bugün çok daha geniş bir kesim tarafından algılanacaktı. Oysa AKP solu bir süre paralize etmeye ama daha önemlisi "halkçı" bir görüntü verme açısından tekel durumunu korumaya kararlıydı.

Neden mi?

Kürt sorununda başka türlü istediği doğrultuda ilerleyemez, Avrupa ile ilişkilerinde ister istemez canı sıkılırdı.

Ve her şeyden önemlisi, şu anda "TSK'nın geriletilmesi" diye yansıtılan süreç, "faşizmin yerleşmesi" olarak algılanırdı.

Faşizmin yerleşik, değişmez bir tanımı hiçbir zaman olmadı. Dahası, faşizmin bir kavram olarak bilimsel derinliğinin çok ötesine geçen bir siyasal etkisi olduğu unutulmamalı. Bunu büyük ölçüde faşizmin hem silah gücünü hem itibarını yerle bir eden Sovyetler Birliği'ne borçluyuz. Faşizm başat bir siyasi akım olmaktan bir hakarete dönüştü; kimse "ben faşistim" demiyor. Özetle, bir siyasi akıma "faşist" demek, eğer büsbütün desteksiz atmıyorsanız, peşin peşin etkili oluyor.

Peki, bu dönemin uygulamalarıyla "faşizm" arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?

Şimdiye kadar ciddiye alınması gereken çok şey söylendi, yazıldı. Ben bugün bir başka noktadan yakalamaya çalışacağım. AKP'nin emek düşmanlığı, anti-komünizmi, gericiliği bir yana... Bunların genel geçer özellikler olduğu söylenebilir. Doğrudur. Ama bütün bunlara "toptancı" işletim sistemi eklendiğinde iş değişiyor. AKP iktidarı, ekonomi-politika ilişkisini kurumsal, yasal, ideolojik, kültürel bütün boyutlarıyla geçmişteki faşist diktatörlükler dönemindekine benzer bir bütünlükle kuruyor.

Somut konuşmak gerekirse, AKP için "kadrolaşma" filanca bakanlıkta yandaşlarını ihya etmekten çok, belli bir kadronun aynı anda hem siyasi, hem ekonomik güç sahibi olması için gerekli her tür hukuki ve örgütsel düzenlemeyi yapmak anlamına geliyor. Bundan daha önemlisi sermaye düzeninin belli kurumlara dağıttığı rol ve görevler eksiksiz bir biçimde cemaatle AKP arasındaki bir koalisyon tarafından paylaşılıyor. Burada artık açık bir hiyerarşiden söz etmek mümkün. Çünkü geleneksel olarak sermaye devleti bu hiyerarşiyi büyük ölçüde ekonomik güç üzerinden ve belli dolayımlarla kurarken, AKP düzenin bütün temel kurumlarını kendisine bağlı bir merkezin altında konumlandırıyor.

Konuyu TÜSİAD sermayesi ile Anadolu sermayesi arasındaki gerilimden ibaret saymak büyük bir yanlış olacaktır. Türkiye'de bugün sermaye düzeninin iç hiyerarşisi "ekonomik güç"ten çok daha farklı etmenlerce belirlenmektedir. Bu büyük sermayenin iktidarını ortadan kaldırmamaktadır ama belli bir süreliğine sistemin günlük işleyişindeki ağırlığının sınırlanması anlamına gelmektedir.

Düne kadar Türkiye'de adı sanı duyulmamış bir orta düzey bürokratın bugün Türkiye'nin önemli meselelerinde Mustafa Koç ya da Güler Sabancı'dan daha çok etkili olması, AKP'nin herhangi bir siyasi partinin çok ötesine geçtiğini göstermektedir.

İki büyük aile, Koç ve Sabancı, ülkeyi talan etme, işçileri sömürme özgürlüklerini korumaktadırlar ve hatta bu konuda elleri güçlendirilmektedir ama sistem bir bütün olarak "siyaset"in belirlenimine daha fazla girdiği oranda bu ve benzeri ailelerin etki alanları kısıtlanmaktadır.

Buna sevinmek mi gerek?

Buna sevinmemek için "faşizm" sözcüğünü yardıma çağırmış bulunuyoruz. Çünkü buradan özgürlüklerin çok daha fazla kısıtlandığı bir Türkiye çıkıyor.

Askerin madara edilmesini bir kenara koyun, yani olaylara AKP-TSK gerilimini dışarıda bırakarak bakın, gelişmelerin dehşet verici olduğunu görürsünüz. Türkiye belli bir örgütlenmenin siyasal ve ideolojik tutsağı haline getirilmiş durumdadır.

Bir yıl kadar önce kimilerinde uyanan "oh olsun dokunulmazlığı olan generallere bile dokundular" ruh halinin vatandaş cephesinde "generallere bile dokunan bana ne yapar"a dönüştüğünü söyleyerek, uyarmış, "Türkiye'nin, emekçi kitlelerin çıkarları birtakım adamların yargılanmasından daha önemlidir" demiştim. AKP kendince "vezir düşürerek" halkı kuşatmış durumdadır.

Siz bu kuşatmaya "faşizm" deyip dememekte serbestsiniz elbette.
.
Yeter ki ciddiye alın...

29 Haziran 2009 Pazartesi

“Tık” yok… “Tısss” var! - Filiz Kibritçi

Nasıl da alıştırdılar bizleri bazı şeylere?..

Nasıl da dilimizin ekseninden beynimize kadar girip, bu ölçüde pasifist ve uyuşuk hale getirdiler bizleri?..

Ve biz durumun vahametini farkında bile olamadan… nasıl da en çok savunmamız gereken değerlere ilgisiz bırakabildiler bizi?..

Bakın…

Bu ülkenin genelkurmay başkanı diyor ki;

- Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bir “Psikolojik Savaş” yürütülmektedir!..

Kimsede “tık” yok…

CHP beğenmedim söylemi, diyor.

MHP, ihtiyatlı yaklaşıyorum, diyor.

AKP, zaten karşı… Umursamıyor!

Bunun dışındaki partiler zaten [medya duvarını aşıp] halka ulaşma konusunda oldukça etkisiz.

İşçi Partisi’nin kurmay kadrosu ise, topluca hapiste…

Ve genelkurmay başkanı ülkede bir “Savaş” olduğundan söz ediyor. Ülkede bir savaş varsa, bu savaşın muhatabı kimdir?..

- Türk Silahlı Kuvvetleri.

Eh zaten, kendilerine karşı bir savaş açıldığını söyleyen de bizzat genelkurmay başkanı… Savaş bugün için silahlı değildir; bombalı değildir. Ama savaş, savaştır. Ve çağımızın teknolojik nitelikli savaşlarının en büyük saldırı kolu, “Psikolojik” alanda sürdürülenidir.

Türk Ordusu’nun komutanı ise, böyle bir savaşın kendilerine karşı açıldığını ve sürmekte olduğunu açıklıkla dile getirmektedir..

Ama bu açık söylem karşısında kimsede “tık” yoktur!

Peki, onun yerine ne vardır?

- Tıısss…

İşte çağımız teknolojisini ve işbirlikçileri arkasına alan çağdaş savaş tekniği olan “Psikolojik Savaş,” ülkemizde o derece etkili olmuş ve kadar mesafe almıştır ki, böyle vahim bir gerçek karşısında ayağa kalkması gereken siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri ve halkta “tık” yoktur…

Ya ne vardır?

- Tııssss!..

İşte, psikolojik savaş denen muharebe tekniğinin ulaştığı acıklı sonuç budur… Gençler diskolarda, kahve köşelerinde ve televizyon ekranlarının karşısında pineklemektedir. Orta yaşlılar zaten ekonomik çarkın ezip geçtiği bir düzlemde yaşamın çarkına takılmış sütçü beygiri misali…

Orta yaş üzeri 12 Eylül artığı kuşak ise, ayrı ve müstakil bir fenomen…

Siyasi partileri sorarsanız, mafiş…

Sendikalar, balık tutmaya gitmiş.

Gençlik, Michael Jackson’ın cenazesinin magazini içinde üzgün, kederli ve mahzun…

Hal böyle ise, gelin biz de bir sade kahve söyleyelim çaycıya…

Acı mı acı; acı mı acı!..

22 Haziran 2009 Pazartesi

ÖDP Kongresi: Kolay gelsin... - Kemal Okuyan

Özgürlük ve Dayanışma Partisi'ne geçmişte demediğimizi bırakmamıştık, hoş karşılıklıydı "iltifatlarımız", bizim de işitmediğimiz kalmamıştı. Bu nedenle dün yeni bir sayfa açan tüm ÖDP'lilere içtenlikle kolay gelsin ve başarılar diler duruma gelmiş olmamız az şey değil.

Nihayetinde iki farklı parti TKP ve ÖDP. Programları farklı, siyaset tarzları, gelenekleri... Ufuk Uras Genel Başkan'ken de böyleydi, şimdi de. Fark nerede? Geçmişte ÖDP'nin "büyük kazanımı" olduğu öne sürülen "çokseslilik"ten belirsizlik, belirsizlikten ise baskın bir liberal ton çıkıyordu. Ve aslında dışarıdan bakıldığında, siyasal açıdan ortada bir çokseslilik yoktu, bir tek liberalizmin sesi duyuluyordu. Bu sesten rahatsızlık duyanların bir bölümü zaman içinde partiyi terk etti, önemli bir bölüm ise çeşitli nedenlerle bir "kopma"yı engellemeye çalıştı, belki kulaklarını o sese tıkadı, belki de o kadar rahatsız olmadı duyduklarından...

Bir başka partinin iç işlerine karışmak yakışık almaz. Bununla birlikte, çokseslilik adına ÖDP'den sadece liberalizmin sesi yükseldiği dönemde verdiğimiz tepki ile artık eskisi kadar çoksesli olmadığı için kimilerince eleştirilen ÖDP'de liberalizmin sesinin kısılmış olması ve daha önce arkada kalmış seslerin duyulmasına göstereceğimiz tepki elbette farklı olacaktı.

Bugün ÖDP'de kalan, sorumluluk alan dostlarımızın "ÖDP her zaman devrimciydi" demesinden ya da "ÖDP'nin geçmişi filancaya indirgenemez" itirazını dillendirmelerinden rahatsızlık duyacak değiliz. Kendi algımızdan söz ediyoruz. Son tahlilde dışarıdan konuştuğumuz açık. Zaten farklı konumlanışlarda olup da geçmişi bu konumlanışların şekillendirdiği yargılarla tartışmanın bir sınırı olmalı.

Büyük önemi de yok.ÖDP, ama içinde devrimci karakterini, namusunu ve ruhunu koruyanların kendilerini hazır hissetmeleri, ama partiye uzun süre damga vuran bir eğilimin siyasal ve ideolojik provokasyonlarının bir noktadan sonra dayanılmaz hale gelmesi, ama sol içi dengelerdeki değişim nedeniyle, yeni bir döneme girdi.

Önemli olan budur ve bunun sonuçlarıdır.

Daha önce de söylediğimiz gibi, "biz farklı partileriz, tercihlere saygı duyarız"dan ibaret değil konu. Bir partide sosyal demokratımsı bir eğilimin mi, devrimci, sosyalizan bir eğilimin mi ağırlık kazanacağı elbette "fark" eder.

Bu nedenle, hoşnut olduğumuzu gizlememizin anlamı yok.

Farklar orta yerde duruyor. Üstelik TKP ile ÖDP arasındaki farkların, ÖDP artık daha parti gibi hareket edeceğinden, daha açık ve belirgin hale gelmesi beklenir.

Bununla birlikte, farklılıkları belli olan ve bu farklılıkların kısa erimde kapanması konusunda birbirinden beklentisi olmayan, aynı alana oynamanın kaçınılmaz gerilimini yaşamayan partilerin yaşamsal önemi olan başlıklarda ortak doğrultu yakalamaları ve aralarındaki açıyı bu ortak doğrultunun çıkarları için bir avantaja dönüştürmeleri mümkündür.

TKP, önümüzdeki dönem ÖDP'ye böyle bakacak, bu perspektifle anlamaya çalışacaktır.

Şu son dönemde, dünkü kongrede "eşitlik, özgürlük, devrim" sloganıyla ÖDP'ye sahip çıkan kadro birikiminden yalnızca dürüstlük ve samimiyet gördük. Belki de hepsinin ötesinde önem taşıyan bu.

Farklılıklarımız baki, siyasal ve ideolojik kimliğimizin vazgeçilmez parçası olduğunu düşündüğümüz farklılıklara dokundurtmayız, kimse dokundurtmaz. Ama çürütücü bir siyasal ortamda "dürüstlük ve samimiyet" duygusunu da önemser, o duygunun kaynağına da dokundurtmayız.

Size kolay gelsin dostlar...

Sana da sevgili Alper! Tekelci medyamız "ÖDP’ nin başına İmam Hatipli geldi" başlığıyla savaş baltasını daha ilk günden çıkardı. Boşver, tarih şahidimizdir, sizin oralarda papaz okulundan bile has devrimci çıktığını biliyorduk zaten

20 Haziran 2009 Cumartesi

Dostlar, yoldaşlar, çeşitli milliyetlerden ezilen, çilekeş, fedakâr halkımıza

REDHACK'in hiçbir üyesi yakalanmamıştır!
REDHACK'in bütün militanları görevleri başındadır!

1997'de devrimci dayanışma içerisinde zorluklarla kurulan devrimci dayanışmanın urunu RedHack (Kızıl Hackerlar) olarak, son donemde burjuva başında yer alan ve REDHACK'i karalamaya yönelik haberlerden kaynaklı, bu basın bildirisini kaleme alarak, siz yoldaşlarımızı ve ezilen fedakar halkımızı bilgilendirmeyi görev bilmekteyiz..

12/06/2009 tarihinde Hürriyet gazetesinde çıkan, Anadolu Ajansı patentli habere Gore, Urfa ve Antalya'da yapılan bir operasyonda 6 ki$i Kredi Kartı kopyalama suçuyla yakalanmış, yakalanan bu ki$ilerin, (habere göre) PKK adına kurulan REDHACK ile beraber çalıştıkları, devlet siteleri, polis ve kamu kurum ve kuruluşlarının sitelerini, REDHACK ile beraber kırdıkları iddia edilmiştir. (bkz: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11854255.asp)

Bu haberden birkac gun oncesindede ihlas Haber Ajansi'nin gectigi habere gore, Kizil Dayanisma ve REDHACK taraftarlari'nin cesitli platformlarda yuruttugu kampanyalardan biri olan KIMLIK kampanyasini, "PKK Kurdistan Kimligi Cikardi" basligiyla medya kuruluslarina aktarilmis, bilincli bir karalama kampanyasina gidilerek, REDHACK'i halkin kar$isina almaya yonelik bir manupulasyon kampanyasina giri$mi$lerdir. (bkz: http://www.ensonhaber.com/gundem/209603/kurt-pkk-kimlik-teror-kurdistan.html

Kuskusuz ki bu karalama kampanyalari sadece basin ve devlet cephesinden surmemekte, internette cesitli sosyal platformlarda, arkadaslik sitelerinde, "ZAYIF" insanlar kullanilarakta boyut kazandirilmakta, cesitli "hack haber" sitelerinde de "RedHack Sitesi Hacklendi" basligiyla SAHTE siteler delil gosterilerek, halkimizi REDHACK'e karsi kiskirtmaya calismaktadirlar..

REDHACK ve KREDI KARTI DOLANDIRICILIGI:
Hurriyet'in haberini okuduktan sonra, REDHACK basin burosu olarak, basindaki emekci dostlardan bu haberin kaynaginin, SanliUrfa Valiligi ve Anadolu Ajansi oldugunu ogrendik. Oncelikle boyle bir haberi gordugumuz icin sasirmadik. Zira, SanliUrfa Valiligi web sitesi, 19 Aralikn 2008 tarihinde REDHACK militanlari tarafindan hacklenmi$ (kirilmi$), ana sayfasina 19 Aralik Katliami'yla ili$kin bir bildiri ve orak-cekic birakilmi$ti.. Bu kuyruk acisini biz daha once, Izmir ve Antalya Valiliginde gormu$tuk. Milyon dolarlar odedikleri sistemlerinde, REDHACK'i ve Orak-Cekici goren fa$istlerin kuyruk acisiyla, oraya buraya saldirarak, REDHACK niyetine, bilgisayar sahibi dahi olamayan, garibanlari, "bunlar REDHACK'li" diye tesir ederek tutuklamalarini daha oncede yasamistik. Bu haberle beraber, hafizalarimiz tazelendi! Boylece, SanliUrfa Valiligi'ninde, kuyruk acisini henuz unutmadigini anlamis olduk! Fakat bu son olayda istina edilen sucun Kredi Karti suclamasi olmasi, PKK ile iliskilendirerek, "hakli her davayi", halkin "bolunme histerisi" kullanilarak, "bunlar PKK'li saldirin" gibisinden linç politikasina gidilmesine goz yumacak degiliz!

RedHack, "kredi karti dolandiriciligi" yapmaz, REDHACK, bankalar ve ozel sermayenin halki somurmesine karsin, bankalara "direk" saldirir. i$bankasi, Garanti bankasi gibi soyguncu bankalar daha once REDHACK'in gazabina ugramis bankalardir. RedHack, girilen sistemlerde, becerebilirse "kamulastirma" baglaminda, halkin olani alir, halka geri verir! Fakat Valilik ve burjuva medya, bilisim polisinin, yakaladigi 6 genci sirf demokrat olduklarindan dolayi REDHACK ile baglamakta, RedHack'i "adi bir suclu" gibi lanse etmekte, haber'in satir aralarinda yakalananlarin bilgisayarlarinda "uyusturucuyu ozendiren resimler var" denilerek, burjuvazinin "her telden" camur atma prensibini yeniden sahnelemi$lerdir. Bu oyunlarin tutmayacagi aciktir! RedHack'in halkin sorunlarindan yola cikan, yeteneklerini "kendi cikarlari" icin degil, fakirlerin, ezilenlerin cikarlari icin kullanan, gercek hack ilkelerine riayet ederek, sistemle uzla$mayan bir yapida oldugunu halkimiz ve devrimci kamuoyu iyi bilmektedir!

Ayrica yakalananlarla, REDHACK'in uzaktan yakindan bagida yoktur! RedHack militanlari 13 senedir kayip vermeden, savasini surdurmekte, kayip verse bile, bedel odemekten cekinmemektedir! Bunu dostta du$manda boyle bilmelidir!

REDHACK'in PKK adına kurulduğu yalanı
RedHack tuzugundede belirttigi gibi "hic bir orgute bagli degil, hic bir orgut tarafindan kurulmus bir olusum degildir" REDHACK, illegali esas tutan, devrimci ve KOMUNIST orgutler ba$ta olmak uzere tum devrimci orgutleri sahiplenir, butun devrimcilere ayni mesafede kalarak, onlarin gundemine gore hareket eder! RedHack, tuzugunde de belirttigi gibi, KOMUNIST bir orguttur! Uluslarin Kendi Kaderini Tanir ve ona gore hareket eder, Kurd Halkinin hakli talepleri icinde sava$ir! Ama TEK savastigi seyde bu degildir! Kurd halkini savunmak gorevlerinden sadece biridir. Cunku Kurd halki ezilmekte, kimliginden dolayi baski gormektedir. RedHack'te bunu, UKKTH geregi ve halklarin karde$ligi temelinde savunmaktadir! Fakat buna bakarak bizi A veya B orgutunden ilan edenlerin DEVRIMCI olmadigi, kar$i-devrim icin sava$tiklari aciktir! Leninizmi kendine rehber edinmi$ her devrimci gibi bizlerde, uluslarin "kayitsiz $artsiz" hak ve taleplerini savunmakta, HALKLARIN KARDESLIGI icin mucadele etmekteyiz.. Gecmiste nasil ki Deniz Gezmis, Mahir Cayan, Ibrahim Kaypakkaya Halklarin Kardesligini savundugu icin, "terorist" ilan edilmi$lerse, bugun bizlerede bunu diyecekleri aciktir!

Burjuva basin ve fa$istler, kendilerine kar$i gelen, hak ve ozgurlukleri savunan butun KOMUNISTLERE, "bu PKK'lidir" veya "bolucudur" diyerek, hakim ulus milliyetciligini koruklemeye calismakta, toplumun "bolunme histerisi" kullanarak, Kurd ulusu uzerinde gelistirilen imha ve inkar politikalarini arttirmayi hedeflemektedirler! Pek tabiki yine bu sayede, hakli kim bakilmaksizin, toplumsal linç devreye girmekte ve kar$idakine soz hakki dahi verilmeden linç edilmektedir. Onlara gore "hak ve taleplerini savunan herkez PKK'lidir" ve linc edilmelidir! Fa$izm, gecmiste Deniz, Mahir ve Ibo icin bunlari soyledi, daha sonra kim ona kar$iysa ASALA dedi ve $imdide PKK diyor.. Biz bu masallari daha onceden dinledik!

HACKHABER sitelerinde ve FACEBOOK gibi sosyal sitelerdeki karşı devrimci yönlendirmeler:
Bir diğer olay, RedHack'in desteklediği KIZIL DAYANISMA taraftarlarının Facebook üzerinde düzenlediği, internette son donemde artan , ki$ilerin kimliklerini istemeye varan fa$izan uygulamalara kar$i "KIMLIK" kampanyasinda, kullanilan "orak cekic'li ve devrimci onderlerin resimlerinin oldugu" (yandaki ornekteki gibi) kimlikler alinarak yerine PKK bayragi ve Kurdistan yazisi montajlanmi$, "PKK KURDISTAN KIMLIGI CIKARTTI" yalanı, haber olarak verilmi$tir! Yaptigimiz incelemeler sonucu iHA muhabirinin, bizim tarafimizdan yapilan ve seri numara kismina R97(RedHack 1997) yazan kimlikleri alarak, Marks, Che, Ibo, Mahir, Deniz gibi onderlerin resimlerinin yerine, masum bir yurtseverin resmi konularak te$ir ettigini tespit etmi$ bulunmaktayiz! R97 yazisi haric diger yazilar Ihlas Haber Ajansi tarafindan, "profesyonelce" montajlanarak, yerine Kurdistan yazisi gecirilmi$ buda IHA tarafindan ajanslara gecilmi$tir! Bu olayinda, yukarida bahsettigimiz olayla ortu$mesi bir tesaduf degildir! Olayi getirip PKK'ye baglamak, bunun uzerinden Kurd du$manligini koruklemek, Kurdistan yazisi ili$tirilerek, yukarida bahsetmi$ oldugumuz toplumda yaratilan ""bolunme piskozunu" tetiklemekten ba$ka bir amaca hizmet etmemektedir! Ayrica Kurd ulusunun siyasal taleplerinide gormezden gelmek icin, "bakin kimlik cikardilar bolunuyoruz" gibisinden halki ki$kirtmaya cali$mi$lar, ezilen ulus onderliginin yuruttugu bari$ cabalarini provakate etmeye cali$mi$lardir..

Formularize edecek olursak, Fa$izm, Kurd ulusunun hakli taleplerinden bahseden herkeze PKK'li diyerek te$ir etmekte, boylece "bolunme histerisindeki" bir kisim insan, kurd ulusunun taleplerini savunanlari "linç" etmeye calismakta ve sonuc olarak linç korkusundan dolayi, kimsenin Kurd halkini ve halklarin karde$liginin savunamamasini saglamaya cali$maktadir. Insalari, "kurtler eziliyor" demeye bile korkacak hale getirerek, sovenizmi yayginlastiriyorlar! Ayrica Internetteki sansure ve fa$izan baskilara kar$i yurutulen eylemi sabote etmeye calismalarida cabasidir!

Yine, bu haberlere paralel bir sekilde, gerek haber siteleri ve hack icerikli sitelerde, gereksede sosyal arkadaslik platformlarinda, REDHACK'e yonelik bir karalama kampanyasina giri$ilmi$tir! Bazi hack haber sitelerinde "redhack'in hacklendigini" idda eden haberler yayinlanmistir. RedHack'in TEK bir sitesi vardir O da www.kizilhack.org 'dur! Fakat, "kizil" ile basliyan siteler'i kendileri alarak veya "kizil" diye bir yer bulup hackledikten sonra, "REDHACK'in Sitesini kirdik" diyerek haber yapan, hacking camiasinda LAMER diye adlandirdigimiz bu ki$iliksiz unsurlar, yine halkimiz tarafindan cevaplandirilmi$lar, çogu yerde haberleri geri cekmek zorunda kalmi$lardir. (hatasindan donup ozur dileyen dostlari tenzih ediyoruz)

Ayrica Facebook gibi sosyal platformlar'da da, bilisim polisi tarafindan veya polisin yonlendirdigi ezik karakterdeki ya$i kucuk unsurlar tarafindan, REDHACK'i karalamaya yonelik, "bunlar terorist, anarsist pkk'li vb gibisinden "hicte tesaduf olmayan" kampanyalara girismislerdir! RedHack'in sinif mucadelesinin ustunu kapatarak, ulusal bir misyon bicenler, RedHack'i devletin diliyle suclayanlar, bu alcakca kampanyalar uzerinden, Kurd du$manligi yapan, Kurd halkina "alttan alta" kin kusan, Sinif mucadelemizin onunu kapatarak, hakli eylemlerimizi manupule etmeye calisanlara CEVABIMIZIN SERT OLACAGINI burdan bildiriyoruz!

Hürriyet’i, A.A'ni IHA'ni buradan uyarıyoruz!
Devletin saldirilarina, burjuva cepheden verdiginiz destek, karalama kampanyalarina kar$in, Reel-Sanal, butun platformlarda ensenizdeyiz! Bizim gucumuzu, yeteneklerimizi kucumsemeyin, bizi sadece sanala hapsolmu$ insanlar olarakta du$unmeyin! Bu turden haberlere devam ederseniz, bizimde savunma hakkimizi kullanacagimizdan ku$kunuz olmasin! Insanlik sucundan vaz gecin, halkin adaletinin sizide bulacagini unutmayin!

Bu kurulu$larin bunyelerinde cali$an gercek basin emekcilerinden ricamiz, bu tur haberlere tavir takinmanizdir! Sansür politikalarına karşın, devrimci haberleri objektif bir şekilde yayımlayarak, bu türden asparagas haberlere izin vermemenizdir! Unutmayin bu buyuk gazeteleri yaratan sizsiniz, sizin nasirli ellerinizdir! Burdan gercek basin emekcilerine selam gönderiyoruz!

HACKERLARA..
Hack demek, sisteme muhalif olmak demektir.. Hacker olmak demek, egemenlerin, zenginlerin, iletisim ve bilisim ozgurlugumuzu parayla kontrol etmesine kar$i olmak, kafa tutmak demektir! Halkin acilarinin yaninda olun, halklarin karde$ligi icin sava$in! Size sunulan ve zorunlu tutulan sinirlarda ya$amak zorunda degilsiniz! Yeteneklerinizi halka kar$i degil, halkla beraber halk icin sergilemelisiniz! Devletin istediklerini yapmak, devletin kuklasi olmak "hack" kavraminin kendisine terstir! Biz sistemin "uslanmaz" cocuklariyiz! Ve onlar bizi suclu goruyor! Bizi hapise atiyor! Tek istedigimiz "bilgi" ve bu bilginin evrenselle$mesidir! Bunu hazmedemeyenler bizlere baski kurarken, hackerlara du$en, birlik olmak ve "ezilenler" icin sava$maktir! Tum "gerçek" hackerlardan beklentimiz budur! Yalan haberlere alet olmayin, lamerlerin yolundan gidip, devletin yalakasi degil, halkin dostu olun, dogrulari soyleyin, dogrularla yol alin!

DEVRIMCILERE VE EZILEN HALKIMIZA!
Devrimcilere ve ezilen halkimiza bir kez daha deklare ediyoruzki, Bu olayda bedel odemedik fakat bedel odemekten de cekinmeyiz! Deniz, Mahir, ibo yol gostericimiz, ya$antilari ya$am orneklerimizdir! 1997'den bu yana, halk icin sava$an biz REDHACKER'lar, bu saldiri kampanyasinida, devrimcilerin destegiyle atlatacagimiza eminiz!

Orgut ayrimi yapmayan REDHACK'e, Devrimci Dayanisma geregi desteklerini her platformda bekliyoruz! Onlarin milyar dolarlari var, bizim ise onurlu bir yolumuz ve CELIKTEN yolda$ligimiz var!

Bir diger temennimiz, Devrimci Basın’ın bu türden asparagas haberleri te$ir etmesi, bizlerle ilgili haberleri fazlalaştırmalarıdır! Ayrıca, MUCADELE BIRLIGI sorumlu yazi i$leri mudurune REDHACK ile ilgili haber yapildigi icin dava açılmıştır! Fa$ist devletin bu tutumunu kınıyoruz! Gorevi haber vermek olan Devrimci Basina yonelik bu saldirilarin her daim kar$isinda olacagiz! MB emekçilerini sorumlu gazetecilik anlayışından dolayi kutluyor, selamlarımızı gönderiyoruz!

Son olarak, bireysel sitesi olan, forum veya sosyal platform sahibi olan yolda$larda REDHACK'i tanitma ve dusuncelerini kitlelere yayma noktasinda caba sarfetmelidirler! Ancak bu sekilde sansuru yikabilir, saldirilari bo$a cikarabiliriz! Biz yenilmeyiz cunku biz HALKIZ!

Ya$asin halklarin karde$ligi!
Yaşasın Türk ve Kürt halkının mücadele birliği!
Ya$asin devrim için savaşan örgütler!
Ya$asin devrimci dayanışma ve onun ürünü REDHACK!
Halk için “Hack!”
"Biz zengin sınıf için bir felaketiz!"

REDHACK / Basın Bürosu Haziran 2009
Red Hackers Association / RedHack
Kızıl Hackerlar Birliği / KızılHack
RedHack alt grubu RedStar!

___________________________________________________
Konuyla ilgili haberlerin yayinlandigi bazi adresler:
Sahte kredi kartıyla dolandırıcılık
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/11854255.asp

Polis, RedHack'i Hackledi
http://www.63haber.com/haber_detay.asp?haberID=5092

Sahte kredi kartıyla dolandırıcılık "iddiası"
http://www.gapgundemi.com/haber_detay.asp?haberID=4964

BİLİŞİM SUÇLARI İLE MÜCADELE
http://www.urfahabermerkezi.com/news_detail.php?id=1459

Urfa'da 5 REDHACKER Yakalandı!
http://www.urfapress.com/haberoku.php?id=13736

Şanli Urfa Valiligi Basin Bulteni
http://www.sanliurfa.gov.tr/haber_oku.asp?=&id=849%20

Sanal Dolandırıcılara Şanlıurfa'da Operasyon
http://www.urfahaber.net/news.php?id=16340

Sözde Kürdistan Cumhuriyeti nüfus cüzdanı çıkarıldı
http://www.ensonhaber.com/gundem/209603/kurt-pkk-kimlik-teror-kurdistan.html

Kürdistan devletini kurma çalışmaları
http://turkmedya.com/V1/Pg/detail/NewID/285147/CatID/21/CityName/TownID/0/VillageID/0/SchoolID/

Kürdistan devleti nüfus cüzdanı çıkardılar
http://yenisafak.com.tr/Gundem/?i=192281

Konuyla ilgili RedHackerler yakalandı adi altında yayımlanan video:
http://vids.myspace.com/index.cfm?fuseaction=vids.individual&videoid=58875915&searchid=b0fe31aa-c6ac-4a57-95fc-76bd4b7ba782
http://video.turk.net/video/izle/15700/Sahte-kredi-kartiyla-dolandiricilik-iddiasi---SANLIURFA/

19 Haziran 2009 Cuma

Taşlar Yerinden Oynayacak Gibi! - Merdan Yanardağ

Türkiye günlerdir bir belgeyi tartışıyor. Taraf gazetesinin “AKP ve Güleni bitirme planı” manşetiyle yayımladığı, resmi başlığının “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” olduğu ileri sürülen bu “belge”, öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon soruşturması üzerinden yürüyen ve bir darbe karakteri kazanan sistem içi güçlerin iktidar mücadelesinde bir dönüm noktası oluşturacak.

AKP ve Gülen Örgütüne karşı bir dizi komplo ve provokasyonu içiren söz konusu belgeye bakıldığında, dili, kurgusu, hareket planı, “icra” aşamasındaki eylemleri ve hedefleri bakımından ahmakça ve hatta komik bir çalışma olduğu rahatlıkla söylenebilir. Böyle bir belgenin Genelkurmay karargâhında hazırlanma olasılığı bence sıfıra yakındır.

TSK’nın böyle “eylem planları” yapmadığı ya da yapmayacağı için değil, tam tersine daha önce yürüttüğü “psikolojik harp” operasyonlarının kurgusu ve kapsamı nedeniyle bu belgenin gerçek olma olasılığı çok zayıftır.

TSK’nın sicilinde, sol’a ve sosyalist harekete karşı geçmişte yürüttüğü onlarca “psikolojik harp” operasyonu, komplo ve provokasyonun olduğu bugün herkes tarafından bilinen bir sır durumundadır. Bunlardan en ünlüsü 12 Mart 1971 darbesinden sonra Atatürk Kültür Merkezi’nin yakılması ve Marmara Gemisinin bombalanarak batırılmasıdır. Bu iki Kontrgerilla operasyonundan sonra TSK içindeki Doğan Avcıoğlu ve Cemal Madanoğlu ekipleri tasfiye edilmiş, solcu ve 9 Martçı askerler, deyim uygunsa, temizlenmiştir. Talat Turhan’ın “Bomba Davası” kitabı bu olayı bütün yönleriyle açıklamaktadır.

TSK’nın şaşkınlığı

Bütün bir Soğuk Savaş dönemi boyunca sol’a karşı konumlanan, “milli tehdit” değerlendirmesinde komünizmi ilk sıraya yerleştiren, İslamcı örgütleri ve cemaatleri sola karşı sözüm ona kontrollü bir yaklaşımla destekleyen ve kullanan, kurulan bu “ahlaksız ilişki” üzerinden bir dizi psikolojik harp operasyonu yapan TSK bugün şaşkındır. Şaşkındır çünkü TSK’nın kurucu kuvveti olduğu ve kendi varlığını da borçlu bulunduğu Cumhuriyet, ABD’nin desteklediği bir ılımlı İslam darbesi ile tasfiye edilmek ve geleneksel iktidar bloğunun bileşimi yeniden oluşturulmak istenmektedir.

Yükselen İslamcı-muhafazakâr burjuvazi iktidardan ve servetten daha çok pay istiyor. Dolayısıyla AKP ve Fethullah Gülen Örgütlenmesi, sırtını ABD ve Batı’ya yaslayarak, iktidar alanını bu talebi karşılayacak sınırlara kadar genişletmeye çalışıyor. Fakat eşyanın doğası gereği, Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri ve başlangıç varsayımlarında bir kırılma yaşanmadan/yaratmadan bu hedefe ulaşılması mümkün görünmüyor. Bu durum sistemin merkezinde bir iktidar yarılması ve çatışma anlamına geliyor.

Bütün iktidar İslamcılara!

AKP ve F. Gülen Örgütü, iç ve dış koşulların, yerel ve uluslararası dinamiklerin rejimi dönüştürmek için uygun olduğu varsayımıyla bütün iktidarı talep etmekte, bu doğrultuda şiddet kullanmakta ve bir dizi operasyon yapmaktadır. Polis Örgütü, alternatif bir “silahlı kuvvet” olarak bu darbe sürecinin en önemli aracı haline gelmektedir.

Gel gelelim, TSK’nın sistem içindeki yerini yeniden tanımlamadan ve gerektiğinde zor da kullanarak bu tanıma TSK’yı razı etmeden İslamcılar, liberaller ve emperyalizm arasında kurulan gerici bloğun hedeflerine ulaşması zordur. İşte Ergenekon soruşturmasının tarihsel anlamı budur.

Ancak, henüz yeni dengelerin oluşmadığı, çatışmanın sürdüğü, istikrarsız bir dönemdir bu. İnsanlığın bütün ilerici birikimine ve aydınlanmanın kazanımlarına yönelen şiddetli bir saldırının yanı sıra, bir karşı direnişin de geliştiği bir süreç yaşanmaktadır aynı zamanda.

Fakat saptamak gerekir ki, AKP ve Gülen Örgütü siyasal inisiyatifi ele geçirmiş görünüyor. İdeolojik inisiyatif de muhafazakâr-liberal ittifakının elindedir. Ancak her an kaybedilebilecek bir inisiyatiftir bu. O nedenle AKP, Mart 2009 yerel seçimlerinden güç kaybederek çıkmış olmasına karşın, geri adım atmıyor. Tam tersine üst üste hamle yapmaya devam ediyor. AKP ve F. Gülen Örgütlenmesi arasında inişli çıkışlı bir seyir izleyen ittifak daha da sıkılaştırılıyor. Çünkü böyle köklü siyasal dönüşüm hamlelerinde durmak, düşmek demektir. Uzlaşma ancak bir pat durumunda mümkündür.

Diğer taraftan, komünizme ve sola karşı konumlanan, Soğuk Savaş boyunca kendi ilkeleri ve geleneklerine de (burjuva devrimi) ihanet ederek yasak bir ilişki sürdürdüğü İslamcı-muhafazakâr örgütlenmelerin kazandığı olağanüstü siyasal ve mali güç karşısında TSK çaresizdir. TSK kendisini de tehdit eden bu güç karşısında, zaten çok zayıf olan mücadele reflekslerini yitirmek üzeredir. 28 Şubat süreci bu nedenle yarım kalmış, sonuca ulaşmamıştır.

Darbenin suçüstü belgesi!

İşte ortaya çıkan son “belge” bu etapta önemli bir dönemeci oluşturuyor. Ve öyle anlaşılıyor ki, komplolar ve provokasyonlarla iç içe gelişen ve bir örtülü darbe karakteri kazanan bu operasyonun “suçüstü” durumunu oluşturuyor. Savunmaların başlamasıyla Ergenekon soruşturmasına kamuoyunun verdiği desteğin gerilemesi, kuşkuların artması ve özellikle Polis Örgütü üzerinden geliştirilen kimi komploların ortaya çıkması (Ümraniye bombaları gibi) gibi nedenler, toplumu “şok” edecek yeni bir hamleyi zorluyordu.

Ve yine öyle anlaşılıyor ki, TSK belki de son bir karşı hamle yapmaya hazırlanıyordu. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un geçen Nisan ayında Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada bunun işaretlerini vermişti.

Şimdi yandaş medyanın yeni bombası olan son “belge” ile hem bu karşı hamlenin önü kesilmek istenmiş olabilir hem de TSK’nın içine doğru, orduyu tam olarak paralize edecek ve hatta “teslim alacak” yeni ve etkili bir operasyonun yapılması planlanmış olabilir. Çünkü Fethullah Gülen, iki ay önce kendisine bağlı bir internet sitesine verdiği demeçte ve durduk yerde, “Işık Evlerine yapılacak baskınlarla bazı dindarların terörist gibi gösterilmek isteneceğini” söylemiş ve “sağa sola silah bırakılarak elinde çuvaldızı bile olmayan samimi Müslümanların tutuklanabileceğini” ileri sürmüştü. Tesadüfe bakın ki, önceleri pek bir anlam verilemeyen bu konuşma, ortaya çıkan “belge” ile tam bir uyum içindeydi. Bu belge tam da bunu, yani F. Gülen’in “uyarılarını” doğruluyordu.

Cemaat komplo yapmakta deneyimli

En büyük açığın bu tam da burada, son hamle sırasında verildiği anlaşılıyor. Bir avukatın bürosunda bulunduğu ileri sürülen belgenin sahte olduğu neredeyse kesin. Genelkurmay, belgenin TSK içinde hazırlanmadığını açıklıyor ve krıminal inceleme istiyor. Eski bir asker olan ve Ergenekon davasında müvekkilleri bulunan avukat, bu belgenin bürosuna polisler tarafından konulduğunu ileri sürerek, Emniyet Örgütü ve Savcılık hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Askeri Savcılık inceleme için belgenin aslını istediğinde, Ergenekon Savcıları belgenin aslının kendilerinde olmadığını belirtiyor ve bir fotokopi gönderiyor. Belgenin aslının poliste de olmadığı anlaşılıyor.

Diğer taraftan bu belge, daha öncekiler gibi yine Mehmet Baransu isimli bir Taraf muhabirine veriliyor. Adı geçen Taraf muhabiri, daha önce kendisi hakkında benzer bir haber nedeniyle açılan davada, sahte olduğu ortaya çıkan belgeleri polisten aldığını itiraf etmiş bir gazeteci. Mehmet Baransu, geçmişte Gülen Cemaatine ait Aksiyon dergisinde çalışmış.

Fethullah Gülen Örgütünün daha önce de benzer şekilde sahte belgeler üreterek bazı psikolojik harp operasyonları yaptığı veya yaptırdığı biliniyor. Bunlardan biri var ki, liberal, gerici, yandaş ve yanaşma medya tarafından adeta örtbas edildi. Olay şöyle; Zaman, Bugün ve Taraf gibi gazeteler ile Samanyolu Televizyonu 11 Mart 2009 tarihinden itibaren, Kayseri 2. Hava İkmal Bakım Merkez Komutanlığı, Kayseri Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler ve Hava Kuvvetleri Askeri savcıları aleyhine yayın yapmaya başladılar. Zaman ve Taraf’ın iddiasına göre Tümgeneral Rıdvan Ulugüler ve karargâhı, Kayseri’de çeşitli kişileri, sivil toplum örgütleri yöneticilerini, işadamlarını vb. fişliyorlardı. Gazeteler bu fişleme faaliyeti ile Ergenekon örgütlenmesi ve darbe hazırlığı arasında ilişki kuruyorlardı. Ancak, açılan soruşturmada bu belgenin sahte olduğu ortaya çıktı. Cemaate ait bir “Işık Evi” ne yapılan baskında Ali Balta ve İsmail Dağ isimli iki astsubay önce gözaltına alındı, ardından da tutuklandı. Bu astsubaylar Cemaatin isteği ile Ergenekon Operasyonu’nun yönlendirecek sahte belge hazırladıklarını itiraf ettiler. Hazırladıkları sahte belgeye, komutanlarının başka bir yazışmada attığı imzayı transfer ederek yerleştirdiklerini de bu itiraf sırasında anlattılar.

Ergenekon soruşturmasının seyrini temelden etkileyecek bu olay öylece kapatıldı. Ne Taraf gazetesi ne de Zaman özür dilemedikleri gibi bir daha bu olaya dönmediler. (Bu konuda geniş bir bilgilenme için Barış Terkoğlu’nun odatv.com sitesinde yazdığı haber-analizlerin okunmasını şiddetle öneririm.)

Darbenin belgesi, belgenin darbesi

Öyle anlaşılıyor ki söz konusu belge, giderek gerçekten bir darbe kanıtı haline geliyor. Eğer bu belgenin sahte olduğu ortaya çıkarsa –ki bu çok güçlü bir olasılıktır- eldeki kâğıt, AKP ve Fethullah Gülen Örgütünün hazırladığı büyük komplonun kanıtı olacak ve Ergenekon davası çökecektir. Bu belge AKP iktidarının ve Fethullahçı yapılanmanın elini yakacak gibi görünüyor.

Son bir olasılıktan daha söz edilebilir. Bu belge Fethullahçı yapılanma tarafından AKP’nin de bilgisi dışında hazırlanmış olabilir. AKP’yi bir oldubitti ile karşı karşıya bırakıp etkinliklerini daha da artırmak ve AKP’nin kimi tereddütlerini gidermek istemiş de olabilirler. Bu durumda belgenin sahte olduğu açıkça kanıtlanırsa, AKP-Gülen ittifakının devam etmesi mümkün değildir. AKP büyük olasılıkla F. Gülen’i terk edecek ve bu örgüt tarihinin en büyük darbesini yiyecektir. Kısacası belge sahte de olsa, doğru da olsa bütün taşlar yerinden oynayacak bütün politik dengeleri etkileyecektir.

Ancak bunun tek bir şartı vardır; şayet TSK komuta kademesi kararlılıkla bu olayın üzerine giderse böyle bir sonuç çıkacaktır.

Diğer taraftan böyle bir kararlılığın gösterilmesi, AKP ile TSK Komuta Kademesi arasında bir uzlaşmanın sağlandığı koşullarda, imkânsız değilse bile çok zordur. Gerçi İlker Başbuğ konuyla ilgili olarak Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök’e yaptığı açıklamada, “bekleyin göreceksiniz” demiş. Bekleyip göreceğiz.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Ernesto Che Guevara: O kahraman bir gerilladır!

Cezaevinden çıktıktan sonra sığınabileceği ve doktorluk olan mesleğini sürdürebileceği bir ülke aramadı. Meksika'da Fidel Castro ve arkadaşlarının oluşturduğu İsyan Ordusu'nun saflarında kaldı. Onlarla birlikte Granma adlı tekneye binerek 2 Aralık 1956'da Küba'nın bataklıklı bir kıyısında karaya çıktı. 3 gün sonra yaşanan ilk çatışmada yaralandı. Aynı gün geri çekilirlerken, tıbbi malzeme çantası yerine bir kutu mermi taşımayı tercih edince, arkadaşları tarafından, 'Kahraman Gerilla' olarak anılmaya başlandı. Kaderini çoktan seçmişti. Sierra Maestra'da İsyan Ordusu'nun en yüksek rütbesi olan binbaşılığa ilk yükselen kişi oldu. O artık, gerilla komutanı Binbaşı Ernesto Che Guevara'ydı.

Savaşın hep ön saflarında yer aldı. Fidel ve arkadaşları onun gerilla komutanlığına o kadar çok güveniyorlardı ki, Sierra'daki mücadelenin en kritik noktasında, düşman İsyan Ordusu'nun birinci cephesine, 1958 yazında saldırıya geçtiğinde, bu saldırıları durdurma ve düşmanı geri püskürtmek gibi en kritik görevler ona verildi. Che savaş yılları boyunca üstlendiği her görevi başarıyla yerine getirdi. Düşman askerleri püskürtüldü ve özgürlük savaşı Küba'nın tüm bölgelerine yayıldı. Fidel, bu en çok güvendiği yoldaşını Küba adasının ortasına doğru güçlü zafer yürüyüşü yapacak birliğin başına getirdi.

Zafer yürüyüşü Havana'da sona erdiğinde Fidel, Che ve diğer Kübalı devrimcilerin gerilla mücadelesi sonucu diktatörlük rejimi çöktü, diktatör Batista ülkeden kaçtı ve devrim zafere ulaştı. Che, zaferin ardından sosyalist Küba'nın inşasında önemli görevler üstlendi, Ama Che, ne makam, ne de mevki peşinde değildi. Sadece devrim için üstlendiği her görevi devrimci bir aşkla başarmak isteyen bir insandı. Che'nin devrimci karakterini en iyi onun yoldaşı Fidel Castro anlatabilirdi. Öyle de oldu.

Sosyalist Küba'nın devrimci lideri Fidel'in yıllar sonra Che ile ilgili anıları kaleme alındı. 2006 yılında Davit Deutschmann tarafından yayına hazırlanan Fidel'in Che anıları Agora Kitaplığı tarafından 'Che'li Anılar' adıyla yayınlandı. Kitabı yayına hazırlayan Deutschmann'ın da belirttiği gibi elbette, bir insan ve bir devrimci olan Che hakkında yazmak söz konusu olduğunda, onu, Fidel'den daha iyi başka kimse anlatamazdı. Fidel ve Che'nin ilişkisi Latin Amerika'nın çehresini değiştiren ve dünyanın dört bir köşesinde bugün bile muazzam kalıcı etki yaratan bir yoldaşlıktı. Che için yaptığı bir konuşmada şunları söylüyor; 'Gerçekten kahraman denmeye layık bir tek yoldaş varsa, o da Guevara'dır.' Che, bütün hayatını gerçekleri arayarak geçirmiş, sonunda Kübalı devrimcilerle tanışarak kendi yolunu bulmuş ölümü ise bir kayıp olarak görmeyen bir gerilla komutanıydı. Savaşan bir gerillanın ölmesi ona göre çok doğaldı. 1956 Haziran'ında Meksika'da tutuklandığı sırada ailesini yazdığı bir mektupta Nazım Hikmet'in bir şiirinden yaptığı alıntıyla, devrimci mücadele içinde ölümü umursamadığını şöyle ifade etmişti; 'Ölümü bir kayıp olarak değil, Nazım Hikmet'in dediği gibi göreceğim: Mezarıma sadece tamamlanmamış bir şarkının pişmanlığını götürüyorum.'

Che Guevara, günü gelince başka halkların emperyalizme karşı verdiği mücadelede yer almak için Küba'dan ve ailesinden, yoldaşlarından ayrıldı. Bu onun devrim aşkıyla çarpan yüreğinin de göstergesiydi. Küba'dan ayrılırken Fidel'e yazdığı mektubunda, şöyle sesleniyordu; 'Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazı çabalarımı talep ediyorlar. Küba'nın başında olma sorumluluğun nedeniyle sana yasak olan şeyleri ben yapabilirim. Ayrılma zamanı geldi çattı artık.' Che, Küba'dan ayrıldıktan sonra önce Angola'ya ardından da Bolivya'ya geçti. Amacı Bolivya'da diktatörlük rejimine karşı bir devrim gerçekleştirmekti. 1967 Ekim ayında Bolivya'da gerilla mücadelesi yürüttüğü sırada öldürüldüğünde ise henüz 39 yaşındaydı.

Ölümü tüm devrimciler açısından büyük bir kayıptı. Ölümü gerilla saflarından kaçan ve düşmana teslim olan bir unsurun yerlerini bildirmesinin ardından meydana geldi. Fidel, onun ölümünün ardından Küba halkının karşısında şu konuşmayı yapacaktı: 'Pek çok kişinin bir gerilla mücadelesine katılmak istediği ve akın akın gerilla kamplarına geldi bir dönem vardır. Bu gelenler arasında daha sonra büyük rol oynayanlar, harika devrimciler çıkar. (Ama) bazıları gerilla mücadelesinin nasıl bir özveri istediği hakkında bir fikre sahip değillerdi... Güçlükler karşısında ilk fırsatta birliklerinden korkakça kaçanlar olur. Ve bir kaçak her zaman haindir. Düşmanın eline düştüğü anda hemen muhbirliğe başlar ve gerilla birliği hakkındaki bütün ayrıntıları düşmana aktarır...'

Kitap, gerilla mücadelesinin güçlükleri, korkak hainleri ve Che'nin özverili devrimci kişiliğiyle ilgili Fidel Castro'nun anılarının yanı sıra, Che'nin nasıl bir eylem insanı olduğu da en yakın yoldaşının sözleriyle anlatılıyor. Che'nin Bolivya'da öldürülüşünden 10 yıl sonra 1997'de cenazesinin Küba'ya getirişiyle ilgili düzenlenen törende Fidel, içinde Che'nin kemikleri bulunan küçük kutuya bakarak şunları söylüyordu: 'O bir anıt taşının altına nasıl sığabilir? O bu alana nasıl sığabilir? O bizim küçük ama sevgili adamıza nasıl sığabilir? Ona yetecek yer, hayal ettiği, uğruna yaşadığı ve savaştığı koca bir dünyada bulanabilir ancak.' Çünkü Che, emperyalizme karşı dünyanın özgürleştirilmesi için mücadele eden bir gerilla komutanıydı. Binbaşı Ernesto'ydu o. Ve onun devrimci ilkeleri ve savaşçılığı bugün Meksika'dan Sri Lanka'ya; tüm dünyada özgürlük mücadelesi veren gerillaların kalbinde atıyor.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Nazım Hikmet: Şiirden Siyasete, Siyasetten Şiire...

Nazım'ın yapıtı, kimi zaman dumanı tüten ekmeğe, çoğu zaman da yazıcısının eril sesine rağmen bereketli sonbahar toprağına benzeyen cezaevi şiirleri, sağlıklı, sağaltıcı bağışla(n)manın kanıtı. Hem nedeni, hem sonucu...

Nazım bölücüdür, gücü ve çağrısı buradan gelir: Şiiriyle ve eylemiyle, yaşamında ve ölümünde, insanları tavır almaya zorlamış, sanatın ve siyasetin kadrolarını ikiye bölmüştür: Nazım'dan yana olanlar ve ona karşı olanlar.

Bunun açıklanabilir nedenleri var: Şiiri yeniydi, hem içeriğiyle hem de biçimiyle Türk edebiyatının organik gelişimini yırtıyordu.

Soylu bir aileden geliyordu ama kendi sınıfına ihanet etmiş, ezilenlerin yanında yer almıştı. Ve sınıfının onu geri alma, yeniden kendi içine katma çabalarına da kanmadı.
Öte yandan, çok uzun sürmeyen siyasal yaşamında da dik başlı bir tutum içinde olmuş, Türkiye Komünist Partisi'nde (TKP) bir muhalefet hareketi örgütlemişti.

Eski TKP'li romancı Kerim Korcan, Harbiye Kazanı'nda, 1930'larda Parti üyelerinin Nazım'la görüşmekten nasıl çekindiklerini anlatır.

TKP yönetiminin koyduğu bu görüşme yasağı, üyelerin gözünde Nazım'a büyüleyici bir kimlik kazandırmış olmalı. Bir tür şeytan, hem iten hem çeken. Nazım'ın önderlik iddiasından vazgeçmesi ve 1938'de de cezaevine girmesiyle birlikte bu çekişme de hızını yitirecektir.

Nazım, Bursa Cezaevi'nden Kemal Tahir'e yazdığı 10 Şubat 1941 tarihli mektupta, şöyle diyor: "En münasebetsiz hatta muzır insanlarla dahi münasebetinde emniyetli bir rahatlığa kavuşmak merhalesi vardır. Bunu benim söylediğime hayret etme, bütün harici tezahürlerine rağmen ben zaman zaman muayyen insanlar için, belki uzun bir didişmeden sonra böyle emniyetli, unutkan bir rahatlığa kavuşurum."

Nazım, Hikmet Kıvılcımlı ile ilişkisinden söz ederken yazıyor bunları. Ama bu bağışlamanın, bu iyileştirici unutuşun, derece derece, Nazım'ın o dönemdeki başka muarızlarına yayıldığını da tahmin etmek zor değil: Hasan Ali Ediz'e, Eczacı Vasıfa, Reşat Fuat Baraner'e, İsmail Bilen'e, hatta Şefik Hüsnü'ye... Ama Vedat Nedim'e ya da Şevket Süreyya'ya değil...

Yapıtı, kimi zaman ekmeğe, fırından yeni çıkmış, dumanı tüten ekmeklere, çoğu zaman da yazıcısının eril sesine rağmen dişil ve bereketli bir sonbahar toprağına benzeyen cezaevi şiirleri, bu sağlıklı, sağaltıcı bağışla(n)manın kanıtıdır. Hem nedeni, hem sonucu...

Ama bu, sonradan oluyor, cezaevinde eski muarızlarıyla arasına "emniyetli", koruyucu bir mesafe girdikten sonra ve asıl, Nazım'ın eski "muzafferane" edası cezaevinin ve yaratıcı emeğin süzgecinden geçerek yerini daha alçakgönüllü ve daha bilgece bir bakışa bıraktıktan sonra... Çünkü kendisi de biliyor, bu yeni yumuşak tavra Kemal Tahir'in de "hayret edebileceğini söylüyor.

Gençlik yıllarında, 1920'lerde ve 1930'larda, coşkulu, başına buyruk ve biraz da alaycı bir davranış içindedir Nazım.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı, "Günlük Anılar"ında, Nazım'dan söz ederken, şöyle der: "O, gülüyor mu, kızıyor mu, alay mı ediyor, ciddi mi... belli olmayan ince, sitemli bakışı ile beni süzdü (...) Böyle baktı mı, söylediğinden bambaşka şeyler düşündüğü, çoğu karşısındakini atlattığı yahut bir oyuna getirmek istediği anlaşılırdı. Satrançta bu hali pek daha belli olurdu."

Aziz Nesin de, 1965'te Yeni Tanin'de, Nazım'ın "hayatını etkileyen (...) dört psikolojik duygu" arasında şunları da sayıyor: "Bir bayrak olma, bayrak insan olma tutkusu (...) Yalnız kalamayışı, yalnız kalma korkusu."

Şunu da düşünmek gerek: Nazım, Sovyet devriminin içinde sosyalizme katılmıştı, bu devrimin bütün coşkusu ve sıcaklığıyla sürdüğü 1921-22'de... Sovyet Rusya'da o yıllarda yaşanan kuraklığı ve açlıktan kırılan insanları görmüştü, doğru, ama bunları zaferin bir parçası olarak görmüştü: Açlar, yürüyorlardı.

Sosyalizm, Nazım için, önce bir zafer sesiydi, bir özgürleşmeydi, dikbaşlı, uzlaşmaz bir tutumdu; yenilgiyi, geri çekilmeyi, kısıtlanmayı, kısılıp kalmayı sonra tanıdı.

Bu gururlu, muzafferane tavra, yine Doktor Hikmet'in anılarından ve Nazım-Kemal Tahir mektuplaşmalarından çıkan bir başka kişilik çizgisini, Nazım'a aristokrat dedelerinden miras kalan o "kolayca alma, bağını sormadan üzümünü yeme" eğilimini de eklersek, hem insanlarla çatışmaktan korkmayan hem de insansız kalmaktan ölesiye korkan, onlara bulaşmadan edemeyen bu egemen sınıf kökenli genç devrimcinin sağda ve solda bazı kızgınlıkları, bazı hasetleri nasıl da kışkırtılmış olabileceğini anlarız. (İyi bir Nazım Hikmet eleştirmeni, şairin şiir ve mektuplarında 'haset' sözcüğünün kaç kere geçtiğini saymalı: Çıkan toplam karşısında şaşıracaktır.)

Tepkileri görelim şimdi de. Nazım, 1930'ların başında, gıyabında bir "Troçkist polis muhalefeti kurmakla" suçlanıp TKP'den atılır. Bu sırada Doktor Hikmet, Parti'nin bir yasal açılımı olarak Marksizm Biblioteki'nden bazı kitaplar yayımlamaktadır.

Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? kitabında, Kerim Sadi'nin yanında Nazım'ı da hedef almıştır. Öyküyü Doktor'dan dinleyelim: "Bir de Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? kitabımda geçen bir cümlelik satır üzerine Nazım köpürmüştü. Orada Nazım'ın burjuva sosyetesindeki durumuna iki sözcükle dokunuluyordu. Kitapta sırf Kerim Sadi eleştiriliyordu. Parti'den, Şevket Süreyya ile ve Nazım Hikmet için niye susulduğu soruldu. (Parti: Şefik Hüsnü Deymer) Konuların ayrılığını bilirdim. Yoksa Kadronun Kadrosu diye yazdığım uzun eleştiride, Şevket kalpazanını yerine oturtmuştum. Şimdilik zihinleri karıştıran Kerim Sadi idi. Onu temizlemek aktüalite idi. Gerekirse gerekçeli Kadronun Kadrosu yayınlanırdı.

"Nazım'a gelince, onun hakkındaki fikrimi herkes biliyordu. Şairdi. Pişmandı. Üzgündü. Bir tolerans payı bırakmakta yarar olabilirdi. Israr edilmiş: 'Hiç değilse bu iki adam için birer satır konulsun'. Biblioteğe yeni kattığım Böcürgil de o kanıdaydılar ("Böcür": Hasan Ali Ediz.) Bir oyum vardı, formelman. Çoğunluğa uymamak harcım değildi. Bu tartışma sırasında Böcür hemen kalemi eline aldı.

"Kitapta Şevket'le Nazım'ın adlarının geçtiği iki üç satırı döktürüp önüme koydu. Yazıdaki kanı, kelimesi kelimesine benim söylediklerimdi. Böcür onları almış, kendi karihasındanmış gibi önüme sürüyordu. Kara (Eczacı) Vasıf: 'Madem arkadaşlar illa istiyorlar. Bizce de aykırı değil. Koy bu iki satırı kitabına, ne zararı var?' " Doktor buna şöyle cevap verir: "Biri: Gerekçesiz yarım kalıyor. Yarım işi sevmem. Ötekisi: Nazım 'beni kullanın' diye -ikiyüzlüce de olsa- başvurup duruyor. Bir mola deniyelim. Düzelirse yazılı hükmü kaldırmak güç olur. 'Sen hala Nazım'ın düzelebileceğini umuyor musun?' 'Ummak istiyorum'. 'Biz Nazım') senden iyi tanırız. Merak etme. Düzelmez. Kamuoyunda kendisini bizdenmişçesine göstermesinin önüne geçmeli. Parti de bunu istiyor'.

"Disiplin disiplindir. Koydum Marksizm Kalpazanları'nın içine o iki satırı. Düşünceme aykırı değildi. Taktik bakımdan durdurmak istemiştim. Kitap çıktı."

Nazım'ın "burjuva sosyetesi" ile ilişkilerinden kastedilen eğer edebiyatçılarla, Sabiha ve Zekeriya Sertel'lerle dostluğu ise o dönemde Nazım'ı cezalandıranlar arasında bulunan Reşat Fuat Baraner'in de aynı çevreyle yoğun bir ilişkisi olduğunu belirtmek gerekir.

Burjuva sosyetesi, o dönemde Nazım'ı asimile etmek, kendine katmak istemiştir, bu doğru, ama başaramamıştır. Şundan: Cılız ve köksüz Türk burjuvazisinin, toplumdaki muhalif eğilimleri massedecek, kendine bağlayabilecek bir hegemonik konumu, bir ideolojik yayılma ve özümleme gücü yoktur. Muhalif muhaliftir, ezilmelidir.

Yeri gelmişken, Nazım'ın da bir kez, ama sadece tek bir kez, burjuvazi karşısında bocaladığını, direncini yitirdiğini teslim etmek gerekir. 1938'de pratikte ömür boyu hapis anlamına gelen ağır cezaya çarptırılınca, Atatürk'e bir mektup yazarak "adalet ister": "Türk ordusunu 'İsyana teşvik' ettiğim gerekçesiyle on beş yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk donanmasını 'isyana teşvik etmekle' töhmetlendiriliyorum. Türk inkılâbını ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var. Askeri isyana teşvik etmedim.

Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır. (...) Askeri isyana teşvik etmedim. Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt düşmanı değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim. (...) Başvurabileceğim en inkılâpçı baş sensin. Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum. Türk inkilabına ve senin başına and içerim ki, suçsuzum."

Bir zaaf anında yazılmış olmalı bu. Ama şunu da görmek gerek: Mektubun ideolojik içeriği, 1920'lerde ve 1930'larda Kemalizmi desteklenmesi gereken bir "inkılap hareketi" olarak gören ve Kürt isyanlarını "mürtecilik"le suçlayıp ezilmesini onaylayan TKP yönetimince çoktan oluşturulmuştu.

Talihliydi Nazım; mektup Atatürk'ün eline geçmedi. Nazım da, hukuksal açıdan haksızlığı açıkça belli olan cezasının bir bölümünü çekti. Bu arada TKP de bir "desantralizasyon" kararı almış, yani kendini feshetmiş, yani Türk inkılabı içinde bir komünist muhalefete gerek olmadığına karar vermişti... Ama burjuvazi kolayca bağışlayamıyordu.

Nazım, 1951'de, afla çıktıktan sonra kaçmak zorunda bırakıldığında, Cumhuriyet gazetesinde Nadir Nadi, şunları yazacaktı: "Yurdundan kaçarak Demir Perde gerisine sığınan kızıl şair Nazım Hikmet Moskova havaalanına iner inmez, 'gözlerimin ışığını İstalin'e (Stalin) borçluyum. Beni o yarattı, beni o yaşatıyor' diye bağırmış (...) Nazım Moskova'nın da Demir Perde'nin de ne olduğunu elbet biliyordu. Oraya giderken kendi adına yayınlanacak bütün demeçleri, şiirleri ve yazıları peşinen imzalamaya hazırlanmıştı.

Şu halde yıllardır Nazım'ın samimi inancı budur: Onu İstalin yaratmıştır, o her şeyini, gözlerinin ışığını bile İstalin'e borçludur. Bütün isteğine rağmen burada bizim aramızda bu gerçeği açıkça söyleyemiyor, dolambaçlı yollar arıyordu. Şimdi muradına erdi. Moskova'da halikı (yaratıcısı) önünde dilediği gibi kapanıp secdeye varabilir".

Cumhuriyet gazetesinin edebiyattaki karşılığı olan Varlık dergisinde de (ikisi de sonradan solcu oldu) aynı tarihte şunların yazıldığını görüyoruz: "Nazım Hikmet, inancı ne olursa olsun, herşeyden önce vatanına bağlı bir Türk şairi midir, yoksa gözü dönmüş bir komünizm softası mı? Bugüne kadar münakaşa mevzuu böyle bir mesele vardı.

"(...) Şimdi, dava halledilmiş, münakaşa kapanmıştır. Nazım'ın sapık akidesinde memleketi için en küçük bir yer yoktur. (...) Şimdi onun lehinde nümayiş yapanlara rastlanamayacağı gibi, dünya gazetelerinde bir daha adının anıldığı da görülmeyecektir. Buna karşılık bizim gazetelerimiz habire onunla meşgul oluyorlar. Vatanına ihanet etmiş bir şaire layık olduğu cezayı vermek istiyorsak, bundan böyle Türklük için onu yok farzetmek, sözlerine ve hareketlerine karşı kulaklarımızı tıkamak, hezeyanlarına cevap vermeğe dahi kalkışmamak en doğru hareket olur."

"Biz ona uymayalım" diyor Varlık dergisi. Ve Nazım'ın cezasını topyekün kılmaya kalkışırken, aslında kendini de bilmemekle, görmemekle, cehaletle ve aptallıkla cezalandırmış oluyor. Türk edebiyatının en güçlü damarlarından birini keserken, kendini de sakatlamış oluyor.

Nazım'ın kişisel kaderi, kendisi siyasetten uzaklaşsa da, sosyalist hareketin kaderine bağlanmıştı bir kez: 1960'larda yeniden ve bu kez kitlesel olarak doğan Türkiye sosyalist hareketi, Nazım'ı geri aldı. Atatürk'e mektubunu okuyan genç sosyalistler belki biraz sarsıldılar, ama mektubun ideolojik arka planını, TKP ideolojisine uygunluğunu bildikleri için onu anladılar da.

Ve Nazım'ın yapıtı, hem 1960'ların sosyalist hareketini hem de 1960'ların devrimci edebiyatını besleyen damarlardan biri oldu. Bölücü değil, birleştiriciydi şimdi.

Nazım'ın şiiri çoğu zaman edebiyat dışı ölçütlerle ele alınmış, bir eleştirinin ya da değerlendirmenin değil, toptan benimseme ya da toptan yadsımanın konusu olmuştur. Sadece siyasal yaşamının hep ön planda oluşundan değil, şiirlerinde siyasal ya da ideolojik boyutun da belirgin oluşundan ötürüdür bu. Her şairin böyle bir ideolojik yükü aynı kolaylıkla kaldırabileceği söylenemez.

Şair Cemal Süreya, Nazım'ın şiirinin bu yükün altında ezilmediğini belirtiyor: "Tepeden bakılırsa, her sanat yapıtının siyasal bir anlamı vardır: Belli bir sınıfın, belli bir hayat görüşünün koşullarıyla yüklüdür. (...) Ne var ki burada siyasal deyimi geniş anlamdadır, daha çok tarih açısındandır; sanatçının siyasal bir niyetle hareket etmediği halde, sonuçta ister istemez siyasal bir konum kazanacağını anlatmaktadır. Bir de sanatçının daha çıkış noktasında siyasal bir tutumda olduğu, işe başlarken tarihi üstlendiği durum var.

"Nazım Hikmet'in şiiri bu anlamda da siyasaldır. Bu anlamda siyasal şiirin başarısı, üstlendiği hayat değerleriyle yeni şiir değerleri arasında kurulacak bileşkeye bağlıdır; yani hayat değerleri, yeni şiir değerleri yaratmaktadır. Düşünce, şiirsel akışı engellememeli, şairi ezmemelidir. (...)

"Nazım Hikmet'in önemi şurada: Bir devrim düşüncesini toptan üstlenmiş ve sonuna kadar götürmek cesaretini göstermiştir. Öte yandan şiirinde -anlatımında, kullandığı imgelerde, dil tutumunda- düşüncesinin, hayatının, varoluşunun karşılığını bulmuştur. Başka şairlerde görmeye alıştığımız, düşüncenin süs olarak, iğreti olarak serpilişi (...) yoktur onda. Düşünce biçimsel olarak değil, yapısal olarak yerleşir Nazım Hikmet'in şiirine. Tümden gelmez onda düşünce. Daha çok hayatın verilerinden çıkışını yapar."

Nazım, tarihsel maddeciliği ve sosyalizmi şiirine özümlemiştir. Ama bu hemen olmamıştır. Sovyet Rusya'da yazdığı ilk şiirleri, biçimsel olarak Mayakovski'nin, içerik yönünden de Sovyet Proletkült şairlerinin etkisi altındadır. O da Proletkült gibi, eski kültür ve hayat değerlerini toptan yadsır bu ilk döneminde, makineleşmeyi savunur, doğaya karşı makinenin övgüsünü yapar.

Sosyalizm, onun için insanlar arası eşitlik ve insanla doğa arasındaki eski uyumun yeniden kurulması kadar, hatta bunlardan daha çok, insanın doğa üzerindeki egemenliğinin kutsanması gibidir. Ama bu tutum, onu yer yer Marksizmin de dışına düşürür. 1922'de yazdığı "Yalnayak" şiiri şu dizelerle biter:

Tatlı maval dinlemekten gayrı usandık.
Artık
hepinizin kafasına
şu
daaaaaank
desin:
Köylünün toprağa hasreti var,
toprağın hasreti
makinalar!


Bunun 1950'den sonra DP iktidarınca büyük ölçüde gerçekleştirildiğini düşünürsek, şiirin de ne kadar kısa erimli olduğunu anlarız. Bu, şiir değildir şüphesiz. Nazım bu şiirde ve bu dönemde daha çok şiire karşı çıkar, Osmanlı şiir geleneğinin Tanzimat ve Serveti Fünun'da zaten kesintiye uğramış, zayıflamış geleneğini iyice yıkmaya çalışmaktadır. İşte bu yıkma tavrının kendisi bir şiir eylemidir.

Ama yine de bu dönemden "Salkımsöğüt" ve "Bahri Hazer" gibi bugün de etkisini koruyan şiirler kalmıştır. 1930'lara kadar yumuşayarak süren bu şiir tavrının bir yönü de bireyselliğin bir yana itilmesi, topluluğun yüceltilmesidir:

Şeffaf
temiz
damlalarıyla gözlerimiz
bir umman içinde o kadar birleşti kiy
kaynıyan suda buzu
nasıl eritirseniz,
işte biz de
birbirimizde
öyle kaybolduk


("Gözlerimiz", 1922)

Ya da şu:
Başladı işe
Bitirdi işi...
...
Onun için; başlayan, biten, başlıyan iş var,
sorgu soruş yok...
Gidiş var.
Duruş yok...
O milyonların milyonda biridir.
O bir sıra neferidir...

("Sıradaki", 1930)

Bu şiir, SSCB'de 1930'da başlayan ve "sorgusuz sualsiz çalışmayı" yücelten Stahanov harekelinin etkisini yansıtır.

Nazım'ın bu dönemde yazdığı şiirlerde, halka, insanlara dışardan baktığı, onları o dönemdeki Stalinist ideolojinin görmek istediği gibi gördüğü söylenebilir. Buna karşılık, devrimci bireyi, Parti üyesini de yücelttiği görülür. "Mavi Gözlü Dev", "Şair", "Yürüyen Adam" gibi şiirlerde bu tutum belirgindir.

Benerci Kendini Niçin Öldürdü? şiirinde, davadan dönen Şevket Süreyya ile hesaplaşırken, davadan dönmeyenleri idealize eder. Nazım'ın şiiri Taranta Babu'ya Mektuplar ve Şeyh Bedreddin Destanı ile yeni bir olgunluk evresine girmiştir.

Bu yapıtlarda, tarihsel maddeci düşünce daha zenginleşirken, Nazım'ın eski halk ve divan şiirinin imkânlarından da yararlandığı görülür.

Memleketimden İnsan Manzaraları'nda ve cezaevi şiirlerinde ortaya çıkacak olan o çok çağrışımlı, yumuşak, nerdeyse organik dilin ve Cemal Süreya'nın deyimiyle "söylenen hikayeyi kendi dinamiğine çekip götüren diyalektik anlatımın" bu şiirlerde ilk kez göründüğünü söylemek yanlış olmaz.

Asıl Nazım, 1940'larda ve daha sonra yurt dışında yazılmış şiirlerdedir. Bu dönemde Nazım'ın şiirinde en dikkat çekici yenilikler, doğaya ve insanlara daha yumuşak, öfkesiz bakmaya başlamasıdır, İnsan Manzaraları'nda karışım hastaneye getirirken bir yandan da toprakta yarım bıraktığı çalışmasını düşünen Dümelli köylüyle ilgili şu pasaj, bu açıdan anlamlı bir göstergedir:

Dümelli yeni bir sevinçle kulak kabarttı.
Sesler geliyordu,
şehrin batısından yola çıkan kağnı sesleri.
Bir taş balta gibi işleyen
ve ayın altında ağır pırıltılarla genişleyen
alt edilmemiş bozkırın
vahşi şarkısıydı bu.

Doğanın "altedilmesi" düşüncesi burada da ortaya çıkar; ama bu kez mekanik ya da mekanist bir anlayıştan arınmış olarak, "vahşi" doğaya karşı bir hayranlığı, bir özlemi de içererek...

Daha da önemlisi, daha önce konuya dışardan uygulanan ve sadece şairin öznel sesinin, öznel tutumunun ifadesi olan ritm, bu şiirlerde doğanın, insanların yaşamının, kısaca şiirin konusunun kendi hareketi olmuş gibidir. Bu, hapishane şiirlerinde görünen karakterlerde de kendini gösterir: Ön planda olan, Nazım'ın onlara bakışı değil, onların kendi bağımsız gerçeklikleridir.

Nazım'ın bu gerçekçiliğe ulaşması için cezaevine girmesi, artık hiçbir idealizasyonun mümkün olmadığı bir eğitimden geçmesi gerekiyordu belki de... Ama bilinçli bir çaba da var: Kemal Tahir'e mektuplarının ana konusu, edebiyatta (ve yaşamda) "şairane" tavrın bırakılmasının gerekliliğidir.

Nazım'ın bu anlayışla, çeşitli dönemlerde SSCB'de resmî sanat görüşü olan "sosyalist gerçekçiliği" veya "devrimci romantizmi" aştığı da söylenmeli. Kemal Tahir'e mektuplarında, Şolohov'u ve Ehrenburg'u bile şairanelikle eleştirmesi, bunun ifadesi sayılabilir.

Nazım'ın son dönem şiirleri, yaşamı coşkuyla seven bir insanın ölüm gerçeğiyle yüzleşmesinin, kendini ölüme alıştırmasının kayıtlarıdır. Ama buna zaten hazırlıklıydı: Cezaevi, kapatılma, sonuca varmayan didişmeler, kendisininkiler de içinde olmak üzere insanların zaafları, onun olumsuz'un terbiyesinden geçmesini, Hegel'in deyimiyle "Negatifin emeği"ne maruz kalmasını sağlamıştı.

Bir bütün olarak bakıldığında, Nazım'ın şiirinde şöyle bir devinimi görmemek imkansız: O, ileriye gittikçe geçmişi sahiplenmiş, hayata bağlandıkça ölümle de barışmıştı. Bu barışın, bu dinginliğin ürünü olan şiirler, belki de Yalçın Küçük'ün söylediği gibi Nazım'ın en iyi ürünleridir:

Bitkiler ipeklisinden dallı budaklısına
hayvanlar tüylüsünden pullusuna
evler kıl çadırından betonarmesine
aletler uçağından tıraş makinesine kadar
bir de denizler bir de bardaktaki su
bir de yıldızlar
bir de dağların uykusu
bir de her şeyle her yerde karmakarışık insan
yani alınteri
yani kitaplardaki yalan
yani doğru yalan
yani dost düşman
yani hasret sevinç keder
gelip geçtim kalabalığın içinden
gelip geçen kalabalıkla beraber.


(14 Ağustos 1930) (OK/EZÖ)
* Orhan Koçak'ın bu yazısı ilk kez 1988'de "Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi"nde yayınlandı.

Temel Demirer altı ay hapse mahkum edildi

Yazar Temel Demirer, 11 Ağustos 2007 tarihinde, Yedinci Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında düzenlenen bir panelde yaptığı konuşma nedeniyle, 7 Mayıs 2008'den bu yana Malatya Ağır Ceza Mahkemesi'nde süren dava sonucu, 28 Mayıs 2009 günü 6 ay hapisle cezalandırıldı.

Demirer'e dava Terörle Mücadele Kanunu'nun 7/2 ve "terör örgütü propagandası" "suç"unu düzenleyen Türk Ceza Kanunu'nun 53/1 maddelerinden açılmış, dava süreci içerisinde savcı, iddianamede değişikliğe giderek Demirer'in "suçu ve suçluyu övme"den, yani TCK'nın 215. maddesinden mahkûmiyetini talep etmişti.

Ne ki, savcının iddianamesine dayanak oluşturan Tunceli Emniyeti'nin üç sayfalık kaset çözüm tutanağında 74 kez "anlaşılamadı" ifadesi yer almaktaydı ve davanın ilk duruşmasında mahkeme heyeti Demirer ve avukatının itirazını haklı bularak ses kayıtlarının Malatya Emniyeti'ne gönderilmesine karar vermişti. Malatya Emniyeti'nce de çözülemeyen kasetler, sırasıyla İstanbul Adli Tıp Kurumu'na, buradaki deşifrasyon işlemi de başarısız olunca Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Laboratuvarı'na gönderilmiş ve çözülemeden mahkemeye iade edilmişti. Bir başka deyişle Malatya Ağır Ceza Mahkemesi içerisinde 74 kez "anlaşılamadı" ibaresi bulunan, çözümlenebilen kısımlarda ise bariz hatalar taşıyan (örneğin Temel Demirer'in "emperyalist politikalar" ifadesi, "Ermenist politikalar" (?) olarak geçmekte tutanakta...) bir tutanağa dayanarak verdi mahkûmiyet kararını...

Ağır Ceza Mahkemesi'nce TCK'nın 215. maddesine istinaden, "sanığın tutumunu mahkeme önünde de ısrarla sürdürmesi" gerekçesiyle "takdiren ve teşdiden" altı ay olarak belirlenen hapis cezasının, Demirer'in Zonguldak'ta yaptığı bir konuşmadan dolayı 2003 yılında cezaya çarptırılmış olması nedeniyle, ertelenemeyeceği ve para cezasına çevrilemeyeceği de kararda belirtiliyor. Yanı sıra, infazdan sonra Demirer'e "denetimli serbestlik" uygulanması hükme bağlanıyor.

Temel Demirer, aynı zamanda, Hrant Dink'in katledilmesinin ardından Ankara'da düzenlenen bir protesto toplantısında yaptığı bir başka konuşma nedeniyle, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi'nde TCK 301. maddeden yargılanıyor. Demirer'in davası, bilindiği gibi, 301. maddeye ilişkin davaların sürdürülmesini Adalet Bakanlığı iznine bağlayan yasa değişikliğinin ardından Bakanlığın izin verdiği ilk dava olma özelliğini taşıyor. Bu davanın önümüzdeki duruşması ise, 29 Mayıs 2009 Cuma günü (yarın) saat 9.00'da Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yapılacak.

Temel Demirer hakkındaki hüküm, "demokratikleşme" vaat ve söylemlerinin kofluğunu, T. C. Devleti'nin düşünceyi ve düşündüklerini ifade etme eylemini "suç" olarak görüp cezalandırma geleneğinden vaz geçmeye niyetli olmadığını bir kez daha gözler önüne seriyor.

Mahkûmiyet kararını şiddetle protesto ediyor, kamuoyunu bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz.

Ankara Düşünce Özgürlüğü Girişimi

O enternasyonalist ruhun çok daha ötesine geçti

Bir komplo sonucu katledilince daha gurup aşamasındaki 'Apocu hareketi' çok fazla etkileyen Haki Karer'i Kürt Özgürlük Mücadelesi açısından ifade ettiği anlamı ve kişiliğini, Karer'i yakın arkadaşları anlattı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın 'gizli ruhumdur' dediği Haki Karer'i, PKK Meclis Üyesi Ali Haydar Kaytan 'O enternasyonalist ruhun çok daha ötesine geçti' şeklinde tanımladı.
Devamı için!


1 Haziran 2009 Pazartesi

38 yıl sonra 'Nurhak!'

Yoldaşları, 1971'de öldürülen Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) üyeleri Manga, Özdoğan ve Cemgil'i anlatıyor.

NURHAK : 38. Yılında Yalçıner "Nurhak"ı Anlatıyor
NURHAK: Sevgili Arkadaşım Alpaslan Özdoğan
NURHAK: Fakülteden Dağlara: Kadir Manga
NURHAK: Sinan Cemgil: Bizim Ailenin Ömrü Hep Direnmekle Geçti
NURHAK: Fotogaleri: Cemgil, Manga, Özdoğan

Hüseyin Cevahir'in 'Doğu Anadolu Raporu'

Hüseyin Cevahir 1 Haziran 1971'de öldürüldü...

Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'nin (THKP-C) ilk genel komitesi üyesiydi. Oluşturulan ilk Genel Komite'de yer alarak, Doğu Anadolu Bölge Sorumluluğu'nu üstlendi.

THKP-C'nin 1971 yılında başlattığı "Öncü Savaşının" ilk evresinde gerçekleştirilen merkezi eylemlerin içinde yer aldı. İstanbul'da şehir gerillasının yaratılması amacıyla alınan karar üzerine Mahir Çayan ile çalıştı. Has'ların günlük gelirlerinin kamulaştırılması ve İsrail büyükelçisi Ephraim Elrom'un tutsak alınması eylemlerine katıldı.

29 Mayıs 1971 Maltepe’de bir kaçırma eylemine karıştılar 29 Mayıs 1971'de Mahir Çayan birlikte İstanbul-Maltepe'de kuşatıldılar. Bu iki “adalı”nın üç gün süren kuşatması, 1 Haziran günü başlatılan operasyonla sonlanırken hayatını kaybetti.

Sanat ve kültür üzerine yayınlanmış çeşitli yazıları yanında, Küba Devrimi üzerine de bir yazısı bulunmaktadır.

İşte Hüseyin Cevahir'in Aydınlık Sosyalist Dergi (Mayıs 1970-Sayı 19) da çıkan Doğu Anadolu Raporu…
Devamını okumak için odatv.com linkini tıklayın!