30 Ekim 2009 Cuma

Darbe planı gerçek, ya Gülen'in planı? - Barış İnce

Militarist güçlerin AKP’ye ve Gülen’e karşı darbe planı tartışılırken, cemaatin kilit kadrolaşma faaliyetleri ve İslami-liberal değişim planının da gözden kaçırılmaması gerektiği başka bir tartışma konusu oldu.

Ordunun içerisinde hazırlandığı iddia edilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”, demokratik kamuoyunda tepki çekti. Militarizmin Türkiye’de siyasete müdahale aracı olarak kimi provokasyonlar yaptığı biliniyor. Nitekim planla ilgili BirGün dünkü manşetinde “Gereğini Yapın” çağrısında bulundu. Bu plana gösterilen haklı tepkiler sürerken, Gülen’in mağdur ilan edilmesi ve onun planlarının yok sayılması da bir başka rahatsızlık yaratıyor. Daha önce pek çok tertibin içerisinde adı anılan cemaatin şimdilerde mağdur sayılması söz konusu. Halbuki Gülen’in de Türkiye’de uygulamaya çalıştığı bir İslamcı liberal plan var.

ALTI MADDEDE GÜLEN PLANI
Mustafa Peköz bu planı şöyle sıralıyor:
.
1- Stratejik Yönetim ve Denetim Merkezleri: Devletin can damarları olarak bilinen Yargı (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Sayıştay vb.), Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK), Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği gibi kurumlar devletin stratejisini yönlendirmede hayati derecede bir öneme sahiptirler. Bu kurumların tamamı başta Gülen hareketi olmak üzere İslamcı cemaatlerin hedefleri arasında bulunuyor.
.
2- Toplumsal İlişkileri Yönlendiren Temel Kurumlar: Diyanet İşler Başkanlığı, Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığı gibi kurumlar sistemin toplum içerisindeki olan kayışlarıdır. Gülen cemaatinin bu üç merkezde çok ciddi bir çalışma içerisinde olduğu ve kadrolaşmada bu alanları öncelikle ön plana çıkarttığı biliyor.

3- Devletin Medya Kurumları: Türk Radyo ve Televizyonu ve Türkiye Radyo Televizyon Üst Kurumu (RTÜK) gibi kurumlar devletin ideolojik-politik aygıtları olarak işlev görmektedir. İletişim aygıtlarını elinde tutan güç aynı zamanda iktidar ilişkisinde önemli bir avantajı ele geçireceğini çok iyi analiz eden, Gülen cemaati, kendisine bağlı olarak çalışan bazı gazete, radyo, TV gibi medya araçları yanında devletin medya kurumları içerisinde de çok ciddi oranda örgütlenmektedir. Hatta TRT’de oynana dizilere dahi müdahale ettikleri basına yansıdı.
.
4- Stratejik Ekonomik Merkezler: Maliye Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı, Hazine Müsteşarlığı, gibi devletin ekonomik yönlendirme merkezileri olan kurumlarda örgütlenen İslami cemaatlerin, özellikle Gülen Cemaati sistemin ekonomik kaynaklarına hâkim olmaya çalıştıkları ve bu alanlarda çok daha kapsamlı olarak örgütlendiği ve çok ciddi oranda kadrolaştığı biliniyor.
.
5- Devletin Yerel Yönetim Merkezleri: Bunları iki grupta ele alabiliriz. Birincisi doğrudan Ankara’yı temsil eden Vali ve Kaymakamlardır. Türk devletinin tek merkezde yönetilmesi nedeniyle il ve ilçelerde devleti temsil eden valilerin ve kaymakamların önemli yetkileri bulunuyor. Yerel merkezlerden İslamcı faaliyetin yaygınlaştırılması, toplumsal etki gücünün arttırılması için vali, kaymakam gibi yerel yöneticilerin kazanılmasını son derece önemsemektedirler. Özellikle Gülen cemaati bu konuda çok ciddi bir örgütlenme faaliyeti içerisindedir. Bugün onlarca vali’nin ve kaymakam’ın Gülen cemaatiyle ilişki içerisinde olduğu biliniyor. Özellikle Kürt bölgelerine gönderilen valilerin ve kaymakamların çoğunluğunun özellikle Gülen cemaatiyle yakın bağları bulunuyor.

İkincisi yerel iktidar ilişkilerinde Belediyelerin çok ciddi bir rolü vardır. Özellikle İslamcı güçlerin elinde olan belediyelerde oluşturdukları kurumsallaşma ile toplumun her alanına nüfuz etmeye başladıkları ve kitlesel örgütlenme merkezleri haline getirdikleri görebiliyoruz. Bu konuda en çok örgütlü olan ve kitlesel bağlar kuran kesim ise Gülen cemaatidir.

6-Silahlı Kurumlar: Bunlar polis teşkilatı, ordu özel tim ve özel kuvvetler olarak belirlenmişti. Emniyet içinde özellikle “Polis Kolejleri, Polis Akademisi ve Polis Okullarında örgütlendikleri” ve emniyet teşkilatının yüzde 70’e yakınının cemaatlerle ve özellikle de Gülen çevresiyle ilişkide olduğuna dair birçok rapor yayınlandı.
Kaynak: Birgün gazetesi

28 Ekim 2009 Çarşamba

‘Kürt açılımı’nın arkasında ne var? — Dimitris Patsules

Yunanistan Savunma Bakanlığı’na yakınlığıyla bilinen ve Atina’da aylık olarak çıkan “Amina & Asfalia” (Savunma ve Güvenlik) Dergisi'nde, strateji uzmanı Dimitris Patsules imzası ile ABD-PKK ilişkilerine dair ilginç görüşlere yer verildi.

ABD’nin, PKK’yı bir baskı aracı olarak kullandığını ve tamamıyla yok etmeyeceğini” ileri süren Yunanlı uzman, “Güneydoğu Anadolu bölgesinin uzun vadede, ABD ve İsrail’in desteğiyle oluşturulacak ‘Büyük Kürdistan’a dâhil edilmesinin planlandığı”nı ileri sürdü.

Dimitris Patsules, “Amina & Asfalia” Dergisi'nin Temmuz 2009 tarihli sayısında yayınlanan bir makalesinde şu hususlara dikkat çekiyor:

“Amerikan birliklerinin 2010’da Irak'tan ayrılması ve bölgede istikrar sağlanması yönündeki çabaları çerçevesinde, PKK ile Türk hükümeti, Kürt sorununun çözümü için müzakerelere başlama kararına yöneliyor. Şimdiye kadar PKK'ya katlanan ve onu Türkiye'ye baskı uygulama ve sorun yaratma aracı olarak kullanan Washington, Afganistan-Pakistan cephesinde ihtiyaçların çoğalması üzerine Amerikan ordusunun Irak'ta kalamayacağını anlayarak 2007 yılında bu politikasını değiştirdi. Washington aynı yıl Ankara'yla PKK'nın tehdit unsuru olarak kalmaması konusunda bir anlaşma yaptı, bunun karşılığında da Türkiye'den -İsrail'den sonra Amerika'nın Orta Doğu'daki en sadık müttefiki olarak- Kuzey Irak'taki Kürt hükümetini tanımasını ve Irak'ın istikrara kavuşmasına yardımcı olmasını istedi.

Gelişmeler sonucu, hem Bağdat hükümeti, hem de varlığını Amerika'nın desteğine borçlu olan Kuzey Irak'taki Kürt hükümeti, PKK'ya karşı cephe aldı. PKK militanları, kaçabilmeleri, eğitim alabilmeleri, yeniden organize olabilmeleri için üs olarak kullanacakları güvenli bir yer olmadıkça, Türkiye'nin güneydoğusunda eylemlerini sürdüremeyecekler. Bu nedenle PKK şu anda zor durumda. ABD'nin duruma böyle bakmasının nedeni Irak'a istikrar kazandırmak istemesi, Irak'taki Kürtlerin nedeni ise var olan ‘devletlerini’ korumak istemeleridir.

Amerika-İsrail planlarının Orta Doğu'da ‘Büyük Kürdistan’ın kurulmasını öngördüğü ve 12 milyon Kürt'ün yaşadığı Türkiye’nin güneydoğusunun bu devlete dâhil edilmesi olasılığı, bu stratejinin esasen uzun vadede Türkiye'nin çöküşüne neden olacağı unutulmamalı.”

KRİTİK HAFTA
Dimitris Patsules, “Amina & Asfalia” Dergisi'nin Ekim 2009 tarihli sayısında yayınlanan "Kürt Meselesindeki Gelişmeler" başlıklı makalesinde ise şu çarpıcı görüşlere yer verildi: "Kürt meselesi kritik haftaya girmiştir. Çünkü 25 yıldır süren savaştan sonra ilk defa sorunun çözüm imkânı, Ankara'nın Türk devletinin bütünlüğünü kurtarma çabalarıyla birlikte görünmektedir.

Washington isterse, bir gecede PKK'yı yok edebilir. K. Irak Kürtleri ve Irak kuvvetleri tarafından zorla temizlenmelerini sağlayabilir. Ancak, Kürt meselesindeki gelişmelerin gerçek yüzü şu noktadadır: ABD, PKK'yı tamamıyla yok etmemektedir. Görünüşe göre, baskı aracı olarak kullanmaktadır.

ABD ve Avrupa'nın PKK'ya karşı Türkiye'ye sağladıkları yardımlar karşılıksız değildir. Bunların en önemlisi, PKK tamamen ortadan kaldırılmadan siyasi çözüm bulunması talepleridir. Erdoğan tarafından Türkiye Kürtleri için geniş özgürlükleri kapsayacak siyasi çözüm planlarının hazırlanması, Amerikalı ve Avrupalıların bu talepleri nedeniyledir.

Bu gelişmelerden çıkan sonuç, kaybedenin Türkiye olduğudur. Çünkü çete savaşının bedeli çetecilerin askeri galibiyeti değil, hükümet tarafının müzakerelere mecbur edilmesi ve sonuçta siyasi bir çözümün kabul ettirilmesidir. Bu itibarla PKK, ‘galibiyet meyvesini’ toplayacak olan liderliği olmasa da hedefine ulaşmayı başarmıştır.

Türkiye ve Kürtler arasında gerçek savaş, artık siyasi arenada yapılmaya başlanmıştır. Ancak bunun gerektiği kadar sürdürülmesi, öngörülen yararlı çete harekâtlı baskı manivelası ile yapılacaktır. Erdoğan, Kürtlere mümkün olduğunca az şey vermeye ve PKK'yı silahsızlandırmaya çalışmaktadır.

Oysa Kürtler, özlü haklara sahip olmayı ve siyasi, ekonomik ve sosyal yaşamlarında kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini başarmaya çalışmaktadırlar.

Türk generallerinin ve milliyetçi partilerin Kürtlere serbestiler verilmesine tepkileri mesnetsiz değildir. Her ne kadar DTP ve PKK'nın askeri güçlerinin sorumlusu Murat Karayılan, şimdi -federe devlete dair taleplerini terk ederek- Türkiye'yi parçalamayan bir çözümü kabul ediyor gözükse de, Türk liderleri Kürtlerin serbestilerinin gelecekte Türkiye'nin dağılma ve ülkenin güneydoğusunun kopma ön şartlarını yarattığını, bunun sonucu olarak da, günün birinde bir Kürt devletinin kurulacağını bilmektedirler. Ve çeşitli zamanlarda sızan bilgilere göre, bu, İsrail ve ABD'nin esas hedefidir."

Yunanlı strateji uzmanı Dimitris Patsules’un görüşleri böyle.

Türk hükümetinin “demokratik açılım” projesinin içeriğinin ne olduğu henüz bilinmemekle birlikte, birtakım “serbestiler” kapsadığı tahmin edilen projenin uygulamaya konulması halinde, Dimitris Patsules’un da ifade ettiği gibi, bunun uzun vadede Türkiye’nin lehine gelişmeler yaratmayacağı açık.

Sinan Sungur / OdaTV.Com

25 Ekim 2009 Pazar

Halk TRT'yi izlediği için vergi verecekmiş! Parasını halk veriyorsa TRT'yi de halk yönetsin!


RedHack (Kızıl Hacker’lar) Şili’deki Mapuche yerlilerini unutmadı!

Bilindiği gibi, Şili’deki Mapuche yerlileri örgütü Arauco Malleco Koordinasyonu (CAM), bu Salı günü yaptığı açıklama ile Şili devletinin Mapuche halkına karşı uyguladığı şiddeti durdurmaya niyetinin olmaması nedeniyle Şili devletine karşı savaş açtıklarını ve bu ülkenin vatandaşlığını reddettiklerini, ayrıca otonom Mapuche halkının topraklarının da Bio Bio Nehri’nden ülkenin güneyine kadar olan kısmı olduğunu ilan ettiler.

Elimize e-posta kanalıyla geçen bilgiye göre, devrimci dayanışmanın 1997′den bu yana güzel bir ifadesi olan, teknolojik alandaki devrimcilerin siber savunma birimi REDHACK yani Kızıl Hacker’lar Mapuche halkıyla dayanışma amacıyla bir dizi Şili tabanlı site hackleyerek (kırarak) Mapuche halkının yanında olduklarını, Mapuche yerlilerinin yanlız olmadıklarını ifade ettiler.

Hacklenen Şili tabanlı bazı siteler:
Kırılan site: http://www.aeroinca.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9794890

Kırılan site: http://www.albarran.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9796091

Kırılan site: http://www.aei.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9794889

Kırılan site: http://www.allservi.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9796103

Kırılan site: http://www.construccionydeco.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9793718

Kırılan site: http://www.losvalles.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9793714

Kırılan site: http://www.euroqualitaszonanorte.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9793692

Kırılan site: http://www.cottolengo.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9793688

Kırılan site: http://www.pyaservicios.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9793599

Kırılan site: http://www.carosec.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9793684

Kırılan site: http://www.tecnosystem.cl/
Sonradan bakacaklar için tescili hali: http://www.zone-h.org/mirror/id/9793719

REDHACK tarafından yapılan açıklamada; Şili devleti ile Mapuche yerlileri arasındaki çatışma ortamı, Mapuche önderlerinden Jaime Mendoza’nın Şili polisi (Carabineros) tarafından bir araziden zorla çıkarıldığı esnada öldürülmesi nedeniyle bir süreden beri iyice şiddetlenmiş durumdaydı, Yerli örgütün yerel bir radyo tarafından yayınlanan deklarasyonunda, ‘Şili Cumhuriyeti ile olan diyalog sürecine son veriyoruz ve savaş ilan ediyoruz’ denilmişti. "Bizlerde, Şili devletinin Mapuche halkına karşı uyguladığı şiddeti sona erdirme niyeti taşımadığı için Şili tabanlı siteleri “bildiri hacking” yöntemiyle hackleyerek, orak-çekiçlerimizle, Mapuche yerlilerinin yanlarında olduğumuzu onlarca sayfadan haykırdık” denildi.

Hacklenen (kırılan) sitelerin tam listesi için: http://www.zone-h.org/archive/defacer=RedHack-International
Hacklenen Türkiye tabanlı 9120 site listesi için: http://www.zone-h.org/archive/defacer=RedHack
RedHack resmi sitesi: http://www.kizilhack.org/

RedHack'in saldırılarının devam edeceğini bildiren açıklama, “devrimci dayanışma”nın önemini vurgulayarak son buluyor. Bizlerde REDHACK‘e çalışmalarında başarılar diliyoruz.

22 Ekim 2009 Perşembe

Devlet, Öcalan, PKK ve AKP… Peki, bu kimin barışı? - Yeraltından Notlar!'

Türkiye’de son birkaç aydır bir açılım konusu tartışılır durumda, tarafları da aslında belli.

Taraftarlardan biri ABD başkanı Obama’nın öncülüğünü çektiği AKP ve bazı PKK’liler, diğer taraftaysa Kemalistler, ulusalcılar, MHP ve CHP gibi bazı takım partiler, Aydın Doğan Grubu, Cumhuriyet Gazetesi yazarları ve diaspora Ermenileri var…

Konumuz elbette her zaman ki AKP’nin bu gündemi olacaktır o da iktidar olduğu içindir, ama bu sefer her zamankinden daha da çok tartışılması gereken PKK’nin siyasal düzlemidir.
Nedir peki o siyasal düzlem(?) sınıfsal mıdır yoksa ezilen bir halk hareketinin öncülüğümüdür ve/ya da Türkiye Cumhuriyeti’ni eleştirdikleri batı emperyalizminin güdümünde yürütülen mücadele midir?

Türk burjuvazisi ile birlikte yaratılmak istenen feodalizmin ağırlığıyla birlikte, Kürt burjuvazisinin yükseltilmesi midir temel mesele(?) yoksa gelinen süreç teslimiyet ve tasfiye çizgisi midir?

Bence bu süreç PKK’nin tasfiyesiyle birlikte alınacak rolünde gerçekliğidir. Örneğin batının artık silahla bu mücadeleyi çözemediniz bunu artık siyasal düzlemde çözün telkinlerinin olduğunu söylemek gerekiyor. Ki PKK, hem PKK olduğu dönem sonunda hem de Kongra-Gel ismini aldığı süreçte bağımsızlık talebinden vazgeçtiğini ilan etmişti.

Not: Abdullah Öcalan’ın kuruluş aşamasında PKK’yi Mahir Çayan’ın devamı olarak gördüğü düşüncesi kuşkusuz Türkiye Devrimci Hareketi’ni heyecanlandırmıştır. Bu heyecan da (Öcalan’ın tabiriyle) Türk solunu heyecandan da çok bu mücadeleye destek vermeye zorunlu kılmıştır.
Zaten, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı (UKTH)’nın koşulsuz argümanı da ezilen halklar bazındadır, destek bu biçimdedir ama bu destek daha sonra karşımıza başka formasyonlarda çıkmıştır.

Örneğin PKK’nin silahlı mücadeleyi yükselttiği bir dönem olan 1990–91 dönemlerinde ki ateş kes çağrısı Türkiye Devrimci Hareketi için büyük bir hezeyandır. Deyim yerindeyse o gün devrimi bekleyenler büyük bir kayıpla bu süreci tamamlamışlardır. (Buna bizde dâhiliz.)Bu kayıp o dönem için Öcalan’ın kayıbı olduğu kadar Türkiye devrimcilerinin de kayıbıdır.

Çağrı
Yinede belirtmek gerekir ki, Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında çağırdığı gurup ile 2009 yılında yine onun çağrısıyla gelen guruplara aynı misyonu yüklemenin doğru olmadığı kanısındayım. 1999–2009 tarihleri Türkiye, Kürdistan, Ortadoğu ve uluslararası konjonktür aşısından çok farklıdır. Bu bir gerçeklik, hele hele güya teslim olan bu kişilerin serbest bıraktırılması durumuysa olumlu bir adım olarak nitelendirilebilinir.

Ama şimdilik.

Bu yüzden Obama’ya bakmadan önce 5 Kasım 2007 tarihinde Oval Ofis’te Erdoğan ve Bush görüşmesine bakmakta fayda var.

Peki, orada ne var?

Kürtler de dâhil tüm ilgili tarafların PKK’nin aşılması – tasfiyesi gerektiğine ilişkin söylemde aynılaşması ve bu ortak söylemin aynı zamanda Ortadoğu’daki sorun alanlarına ilişkinde ilgili tarafların yeni bir ara konsept üzerinde mutabakat sağlamış oldukları anlamına gelmesi var.

Uluslararası verili durum; PKK’ye, Türkiye’nin demokratik değişim ve dönüşümünü militarist egemenler lehine bloke eden bir güç olarak algına bilir ya da Güney Kürdistan’daki kazanımları zora sokan ve Kürtler için hiçbir anlam ifade etmeyen (bazılarına göre) silahlı mücadele yerine; barışçıl, demokratik, siyasi ve uluslararası geçerliliği olan açık – legal mücadelenin temel alınmasını dayatmakta olduğu gerçeği de olabilir. Buna ayak diretmenin geçerli hiçbir gerekçesi olamayacağı düşüncesi de buna hâkim olabilir.

Bu yüzden olasılıkları göz ardı etmemek en iyisi.

Ama konuşanların hepsi aynı maskeyi takıyor yinede, bunlardan ilki Erdoğan ve Gül kliği, diğeri de Öcalan ve RojTv’de konuşan Cemil Bayık’ın 19 Ekim’deki röportajı: kendi fikrini söylemiyor aksine Öcalan’la aynı paralelden ateş atıyor, izleseniz görürsünüz. Açık açık söylüyor ABD, bu işi TC hükümetinden önce öngördü. Buda yeterlidir sanırım. Bundan dolayı o paraleli maalesef kuranlarsa ABD emperyalizmi ve batı hegemonyasının kitlesel nüfusunun yarattığı bir güç silsilesi oluşturuyor.

Neticede bu tartışmaların odağı Erdoğan’ın ABD ve Irak ziyareti, Suriye ile sınırların açılması Ermeni protokolünün imzalanması ve Öcalan’ın son basın açıklaması ile yeni bir tartışma ve gelişmeye evirilmiş durumda. Özetle hepsi aynı kulvardalar.
İkinci bir not: İsrail’i unutmamak lazım.
Bu işin içinde olmayanlarsa Türk ve Kürt emekçileridir. Yani sınıfsal bir kazanımın olmayacağı gerçeğidir.

Bu bağlamda bütün bunları Öcalan’ın iyi niyet olarak nitelediği ve teslim olmasını önerdiği gruplar ki bizce de iyi niyet grubudur. Ancak bu barış gibi önemli bir kavramın içini dolduracak iyi niyet grubu değildir ve emperyalizmin taraf olduğu bir barış girişimi hiçbir zaman demokratik olarak algılanmamalıdır.

Üçüncü not: Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan üç ayda bir Yeni Mahalleye kendi deyimiyle ‘Yol haritası’ için götürüldüğünü unutmayın.
Bu yüzden geçmiş dönemlerde Öcalan’ın Marksizm ve Leninizm bizi geriletmiştir sözü ve bayrağından orak – çekici çıkartması neyse bugün ki adımın niteliği de odur.

Kabul etmeliyiz ki süreç bize rağmen işliyor / işleyecek, emperyalizm hem tehlikeli hem de güçlü yüzünü gösteriyor çünkü. Gerçek anlamda Kürd’ün içinde olmadığı bir Kürt açılımı süreci söz konusudur ve bu noktada bölük pörçük ses çıkartan Kürt kanaat önderleri, örgüt ve aydınları elbette sürece müdahil olmak durumundadır ve zorlanacaklardır bütün bunlara. Müdahil olmaktan kasıtsa; AKP açılım yapıyor hadi valizlerimizi hazırlayalım ya da TC başbakanına rica minnet mektupları yazmak değildir elbette. Biz biliyoruz ki, içimizdeki ülkeye dönüş özlemi ancak halkların kendi kaderini tayin hakkını kullanması ve kaderi üzerindeki son sözü kendi söyleyerek halkların özgürleştiğinde söyleyeceği sözle son bulacaktır.

Yoksa PKK silahlı gücüyle Kürt halkının değil Abdullah Öcalan’ın fedaileri konumunda olacak olanlarla olacak bir süreç değildir bu. Dolayısıyla gelinen noktada uluslararası dengeler Kürtlerin dünya ve bölge konjonktüründeki konumu, Öcalan’ın fedai ordusuna neden ihtiyaç duysun değil mi(?) de diyebiliriz.

Kimsenin kendini fedai olarak sunmasına gerek yok, halk kendi fedailerini de öncülerini de yaratacak güçtedir.

Bütün mesele gidenle – gelen arasında ki temel çelişki meselesindedir.

Makale: Yeraltından Notlar!'
http://halkingunlugu.blogspot.com/

Rosa Luxemburg

" Emperyalizm, militarizm ve savaş, kapitalist sınıf kendi sınıf hegemonyasını bir direnişle karşılaşmadan uygulamaya devam ettikçe asla ortadan kaldırılamaz ve zayıflatılamaz. Başarılı bir direnişin tek aracı ve dünya barışının tek garantisi ise, uluslararası proletaryanın eylem kapasitesi ve onun ... devrimci iradesidir.”
Rosa Luxemburg

21 Ekim 2009 Çarşamba

TKP'den "dönüş" açıklaması

Kürt Açılımında yeni adımlar atılırken, TKP sürece ilişkin bir açıklama yaptı. Açıklamada ABD planlarıyla Kürtlerin özgürlük taleplerinin birbirinden ayrılması gerektiği vurgulandı.

TKP Siyasi Bürosu tarafından, Kürt Açılımında yaşanan başta PKK üyelerinin Türkiye'ye dönüşü olmak üzere yeni gelişmeler üzerine bugün bir açıklama yayınlandı. Açıklamada kapsamlı bir ABD planının yürürlükte olduğunun altı çizilirken, bu plan ile Kürtlerin özgürlük taleplerinin ayrıştırılması gerektiği belirtildi.

Açıklamada, "DTP yöneticilerine karşı aylardır uygulanan baskıdan vazgeçilmeli, ana dilde eğitim, Kürt dili üzerindeki her tür kısıtlamanın kalkması, Anayasa ve yasaların şoven hükümlerden temizlenmesi gibi taleplerin derhal karşılanmalıdır" dendi.

Ayrıca TKP'nin, Kürt Açılımı gündeminde "hangi planın yürürlükte olduğuna ilişkin uyarı yapma ve bu plana karşı her ulustan emekçileri örgütleme görevini" yerine getirmeye devam edeceği de ifade edildi.

Açıklamanın tam metni şöyle:

ABD planlarıyla Kürtlerin özgürlük talepleri birbirinden ayrılmalıTürkiye Komünist Partisi, yalnız Türkiye'de değil, ülkemizin içinde yer aldığı geniş coğrafyanın tamamında kapsamlı bir ABD planının yürürlükte olduğunun altını bir kez daha çizme gereksinimi duymaktadır. AKP hükümetinin iç ve dış politika uygulamaları bu planla bire bir örtüşmektedir. Kürt sorununa ilişkin olarak gündemde olan "açılım” da aynı çerçevede değerlendirilmelidir.

Irak ve Afganistan'daki güçlü direnişi kıramayan ABD'nin bu kez Türkiye'yi kullanarak hegemonyasını güçlendirmeye çalıştığı açıktır. Burada savaşçı ve "barış"çı politikalar iç içe geçmiştir ve aynı amaca hizmet etmektedir.

Hiç kuşkusuz TKP emperyalist yayılmacılığın silahlı biçimler alarak yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın yaşamına mal olmasının önüne geçilmesinden yanadır. Ancak emperyalistler yalnızca silah tekellerini memnun etmek için değil, kendi planlarının önünde engel olanların direncini kırmak için de işgale ya da silahlı müdahaleye yönelmektedirler. Komünistler olarak bizler emperyalistlerin yalnızca işgal girişimlerine değil, kendi çıkarları doğrultusunda hazırladıkları her tür plana, hangi barışçı görünüme bürünürse bürünsün, karşı koymayı görev biliriz.

Kürt açılımı, öncelikle bu merkezde değerlendirilmelidir. Kendi başına bağımsız bir "Kürt açılımı"ndan söz etmek olanaksızdır. ABD emperyalizminin planları doğrultusunda bölgenin yeniden yapılandırılması için Kürt sorunundan yararlanılmaktadır. AKP burada icracı konumdadır.

Ancak, TKP daha önce defalarca dile getirdiği gibi, Kürt sorununun Amerikan icadı olduğu tezlerinin Türk milliyetçiliğinin büyük yalanı olduğunu da hatırlatmak durumundadır. Kürtlerin eşitlik ve özgürlük sorunu vardır ve bugün gündemde olan birçok talep, Kürt halkının eşitlik ve özgürlük isteğinin bir parçası olarak değerlendirilmeli ve derhal yerine getirilmelidir.

Zaten, Kürt sorununda emperyalistlerin bu kadar ağırlık kazanmasının nedeni de Kürt halkından yükselen çığlığın duymazdan gelinmesidir.

Türkiye Komünist Partisi, ulusal boyutları olmakla birlikte sınıfsal temelleri olan Kürt sorununda çözüm yolunun açıldığına ilişkin düşünceyi kesinlikle paylaşmamaktadır. Partimiz, hangi planın yürürlükte olduğuna ilişkin uyarı yapma ve bu plana karşı her ulustan emekçileri örgütleme görevini neredeyse tek başına yerine getirmeye devam edecektir.

Planın niteliği, planın içine yerleştirilen her şeye karşı olmamızı gerektirmemektedir.

Türkiye'ye giriş yapan PKK üye ve sempatizanlarının tutuklanmaması, göstermelik bir uygulama olmanın önüne geçecekse, kendi başına olumlu bir gelişmedir. Bu aşamadan sonra patlayan her bomba, ölen her genç öngörülmedik çatışmalara davetiye çıkaracaktır. Devlet bütün operasyonları durdurmalı, DTP yöneticilerine karşı aylardır uygulanan baskıdan vazgeçilmelidir.Ayrıca bugün Kürt halkının yaygın bir biçimde dile getirdiği ana dilde eğitim, Kürt dili üzerindeki her tür kısıtlamanın kalkması, Anayasa ve yasaların şoven hükümlerden temizlenmesi gibi talepler hiç oyalanmadan karşılanmalıdır.

Bizim görevimiz bu taleplerle ABD planları arasındaki bağı koparmaktır.

Savaş, tüm bölge halkları için acı, kan, gözyaşı ve yıkımdır. Yakın dönemde bölgemizde yaşanmış tüm savaşların müsebbibi olan ABD emperyalizminin bölgemizdeki varlığı sürdükçe coğrafyamızda gerçek bir barış olmayacaktır. Barış isteyen tüm güçlerin, öncelikli görevi ABD'nin bölgesel egemenliğine karşı mücadeleyi büyütmek ve kuvvetlendirmektir.

Bu nedenle Türkiye Komünist Partisi, bütün Türk ve Kürt emekçilerini, Türkiye'nin bütün yurtseverlerini emperyalizme ve gericiliğe karşı açık ve kararlı bir mücadeleye davet etmektedir. Kürtlerin eşitlik ve özgürlük talebi ancak bu mücadele içinde gerçek değerini bulacaktır.

AKP eliyle yürütülmekte olan "Türkiye'nin dönüşümü" projesine dönük direnci artırmakla yükümlüyüz, "Kürt açılımı"nda yaşanan gelişmeler nedeniyle bu görevimize mola veremeyiz, tersine daha büyük bir gayretle emperyalizme, gericiliğe, piyasacılığa karşı mücadelemizi yürüteceğiz.

Evet, yıllarca ezilen, dışlanan, katledilen, sürülen Kürt yoksulları bugün muhatap alınmanın, bazı taleplerinin karşılanabilir olmasının heyecanını yaşıyor. Bu heyecanın Türk milliyetçiliğinin tırmanışı ile kesintiye uğramaması, ABD'nin işini kolaylaştırmaması için mutlaka sınıfsal bir eksene çekilmesi gerekiyor.

Amerikan planlarının bu ülkedeki özgürlük ve barış özleminden yararlanmasına izin vermeyeceğiz.

21.10.2009
Türkiye Komünist Partisi
Siyasi Büro

20 Ekim 2009 Salı

‘Bizim çocuklar da dağdan iner mi?’ - Ece Temelkuran

“Senin adın da Beritan” olsun.

Cizre’de attığı taş yüzünden 3 gündür ‘içeride’ olan, dün ‘dışarı’ çıkan Apo, sırf beni sevdiğinden ayaküstü, toza bulanmış tören alanında böyle bağırıyor arkamdan.

Beritan kim?

“Gerilla lideri abla! Sen de güzel kızsın o yüzden!”

İzmir’deki, Trabzon’daki, Ankara’daki birine zor anlatırsınız, 14 yaşındaki Apo’nun “sırf sevdiğinden” bana Beritan ismini taktığını. Kendi ismini söylerken nasıl her şeyi anlatan bir slogan atmış gibi baktığını... Tören alanı hep Apo gibi şimdi, herkesi sevmeye, her şeyi hiç olmadığı kadar açık söylemeye hazır.
“Gerilla geri geliyor diye” bir sevinç binlerce insanda. Sanırsınız mesele topyekûn çözüldü. Hatta sanıyorlar ki bu iş bugün biter.

Onur ve teslimiyet!

Habur ve Kandil kamplarından gelecekleri karşılayacak DTP’li heyet, Grand Hotel’in lobisinde gergin oysa... “Büyük bir beklenti var insanlarda” diyor DTP lideri Ahmet Türk, “Sanıyorlar ki iş bitti. Bana telefonlar geliyor yurtdışından ‘Hepsi geliyormuş, doğru mu?’ diye. İnsanlar ‘Bizim çocuklar da geliyor mu?’ diye soruyorlar. Öcalan’ın bırakılacağını zanneden bile var.”

Ahmet Türk, ‘Ankara’nın gerginleştiğini’ anlatıyor. Ankara’daki gerginlikle Habur’daki sevinç arasında sıkıştırılan DTP’liler, sürekli görüşmeler yapıyorlar hem askerle hem sivillerle.

Öte taraftan gelenler Ankara için ‘teslim alınacak teröristler’, buradakiler için ise ‘onurlu barış elçileri’. Silopi’ye gelirken yollara asılmış pankartlardaki kodlar, Batı’dakiler için gizli gizli, Doğu’dakiler için ise apaçık bunu anlatıyor: “Demokratik onurlu barış elçilerini selamlıyoruz!”

“Onurlu halkımızı barış grubunu karşılamaya davet ediyoruz”

Perspektif ne ola?

“Yaşasın önderliğimizin barış perspektifi!”

“Onurlu barışa evet!”

İdil’den gelen köylü kadınlar ellerinde bu pankartları taşıyorlar. Soruyorum “Onursuz barış var mıdır?” diye. Onlar Türkçe ben Kürtçe bilmememe rağmen neyden bahsettiğimizi son derece iyi anlıyoruz karşılıklı. Kadınlardan biri Türkçe olarak söylüyor: “Öcalan’sız barış olmaz!”

Çeşitli sloganvâri konuşmalardan geçildikten sonra kalplerindekini söylüyorlar. Çevirmenlerim 12 yaşındaki Harun ve İsmail, son derece düzgün bir Türkçeyle sloganlardan sonra bu konuşmaları çeviriyor: “Halk-gerilla ayrımı yapılmasın. Bize ikinci sınıf insan muamelesi yapılmasın. Biz, eşit ve özgür olmak istiyoruz.”

Kadınlar arasında dağda çocuğu olanlar var. “Gelenler arasında tanıdık, akraba var mı?” diye soruyorum, mıh gibi geliyor cevap: “Hepsi bizim çocuklarımızdır!”

Pankarta yazılmış ‘perspektif’ lafı ne demek peki?

Başörtüsüyle ağzını kapatıyor kadınlar, hep birlikte gülüyoruz. Sabah 6’dan beri de bekliyorlar. Yorulmadılar mı? Hatun hanım, sadece ölü vermiş kadınlarda olan gözlerle, çelik bir sesle söylüyor Kürtçe: “Gerilla benden daha mı iyi! Ben onlar ne çekerse çekerim!”

Saddam ‘hatırlatması’

Orta yaşlı erkeklerle konuşunca derhal reel siyasete geçiliyor. Ne diyorlar AKP’nin tavrına:

“Biz artık çok güvenmiyoruz AKP’ye. Tayyip Bey şöyle bilsin. Eğer ki barış tavrını sürdürürse biz birlikte yaşarız. Bak bu kitleye hepsi benim gibi düşünür. Kürtleri kim öldürdü kitlesel olarak? Saddam! Eğer barış sürmezse Tayyip’in sonu da Saddam gibi olur. Ama barışa destek verirse gül gibi geçinir gideriz. Tansu, Demirel, diğerlerinin hepsini kim gönderdi?”

Kendilerini gösteriyorlar: “Tayyip Bey’i de göndeririz!” Bugün kitlenin özgüveni tam!Botan’ın asi çocukları.

Hava enteresan. 1999’da ‘barış grubu’ olarak gelen PKK’lıların karşılanması böyle olmamıştı çünkü. Bu seferki daha büyük, daha başka bir dönemin habercisi gibi. En azından alanda karşılama için toplanan Kürt halkı buna inanmış durumda. Bir hayal kırıklığı daha yaşamak onları şimdiki sevinçleri kadar büyük bir öfkeye sürükleyecek. Bu, açıkça görülüyor.

Tören alanından ayrılırken “Hoş geldiniz Botan’ın asi çocukları!” yazan pankartın altından 6-7 yaşlarında bir oğlan çocuğu çıkıyor. Gönüllü çevirmenlerimden Harun’a diyorum ki “Asi çocuk, kaybolacaksın, çok kalabalık burası”. Elini havaya kaldırıyor, bir büyük adam: “Ne kaybolacam ya! Ben tatlı satıyorum burada. Günde 3 lira kazanıyorum.”

“Botan’ın asi çocukları” böyle büyüyor işte, şimdi onurlu barışını arayan binlerce kişinin doldurduğu alanda, kimse onlara bakmadığı zamanlarda, okuldan sonra saatlerce çalışıp 3 lira kazanarak, hayata öfkelendikçe adını bağırdıklarında bütün öfkelerini anlatacak liderlerin isimlerini ezberleyerek... Onlar, bu kalabalığa yıllardır çekilmiş acının sonucu olarak bakıyor ve Ankara’nın bu resmin sonrasından ne kadar tedirgin olduğunu umursamıyor.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Dönekler, sapı silik adamlar ya da dönmenin fiziksel yasası

Son dönemlerde sol (sosyalizm) üzerine konuşan – çizen ve sola saldıran birçok kişi gördük, bunlara bakınca sosyalizmin bitmediğini anlıyorum. Sevindirici bir olay, zaten bunu son çeyrek yıldan fazla bir zamandır emperyalizmin kalemşorları kendi merkezlerinden söyleyip duruyorlardı.

Ne diyorlardı(?) “ideolojiler bitti”, “sosyalizm bitti” peki bittiği dedikleri şeylere neden saldırıyorlar, insan bitti dediği şeye saldırır mı?

Ya da “bitti” dedikleri şeylere kıçları yemediğinden neden gidip bir hınzırlıkla sarılıyorlar(?) bitmemiş ki kazdıkları o küçük kuyulardan sola ateş atıyorlar.

Sola (gerçek anlamda sosyalizme) saldırmanın bir anlamı olmalı diye düşünüyorum. Birçok kişide eminim benim gibi düşünüyordur ya da yukarıdaki gibi cevap sorunun kendi içindedir, zeki değiller, sol bitmedi ve korkuyorlar. Ya da alışkanlıklar ve abartılar üzerinde hayatlarını kurguluyorlar.

Büyük ihtimalle alışkanlıkları ve kurgulamış oldukları abartıları bunlara etken.

Bundan dolayı korkularını normal karşılıyorum çünkü korku gerçek anlamda “insan” içindir, bu yüzden sol (sosyalizm) bilindiği gibi toplumcudur, sosyal bağlamda insanı öne çıkarır, iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği bir toplum fikrine dayanan bir düşünce sistemidir yani ezilmemektir, yoksulluğa karşı durmaktır, mazlumdan yana olmaktır. Özetle dünya ölçütünde Che Guevara’dır, Türkiye’de üç yoldaşıyla birlikte Deniz Gezmiş’dir, Mahir Çayan’dır, İbrahim Kaypakkaya’dır ama her halükarda Mustafa Suphi’dir.

Yani insan olabilmektir, eğer bunlar olabiliyorsanız dindar olmanız Tanrı inancı edinmiş olmanız bir şeyler değiştirmez, eğer sol din bağlamında ele alınırsa kendisine Kur’an indirilmeden önce Mekke’de müşriklerce “El emin” denendir, yani Muhammed’dir. Güvenilendir, kendi çağında ki gerçek devrimcidir.

Din üzerine de konuşabiliriz elbette ama konu uzadıkça uzar. Birçok şeyler söyleyebilirim bu yüzden, Ömer’in İslamiyet’e geçmeden önceki tavrını müminlik olarak algılıyorsa bir dindar, Muhammed’in devrimciliğini de öyle almalıdır. Bu yüzden sosyalizmin din karşıtlığını da burada yok edebiliriz sanırım. Çünkü sosyalizm toplumcudur ve özgürlükçüdür. Eğer bunları reddedersek SSCB dönemindeki imamları ya da papazları da yok saymış oluruz. Ama varlar, tarihi değiştirme gibi bir gücümüz yok başkaları gibi. Var olan budur, gücümüz yetse de değiştiremeyiz zaten. Yetineceğiz. Ayrı bir tartışma konusu ama “köleliğin” Amerika’da ve bundan bin dördüz yıl önce Muhammed döneminde nasıl kaldırıldığına bakmamız gerekiyor sanırım; bunun ilk öncüsü kimdir diye?

Şimdi bize din üzerinden saldırıyorlar, bizim için bütün kutsal yerlerimizi yok edecekler diyorlar. Bu emperyalizmin yaygarasıdır. Ama yinede din üzerinden cevaplayalım; başkaları dünyevi işlerini başka yerlerle karıştırabilir, örneğin hak aramayı – adalet istemeyi Tanrı’nın ellerine bırakabilir ya da cinsel dürtülerini cehenneme ve cennete bırakabilir. İtirazımız yerli – yersiz olabilir ama biz hak gasplarının savunuculuğunu yaparken topyekûn bir saldırı dalgasının da karşısında durarak şunu diyoruz: Tanrı kullarına dinden önce akıl vermiştir, akılcı davranmamız gerekiyor.

Köşesiz
Bu sistem, devşirmelerle daha ne kadar gidebilecektir(?) bilinmez ama kendi aydınını üretemeyen sistem, devrimci hareketin ürettiği aydını devşiriyor. Bunu din üzerinden yapamıyor, dikkat edin bunu ideolojiler üzerinden yerine getiriyor. Bütün bunların bize göstermesi gereken olguysa: döneğe muhtaç kalacak kadar zavallılaşmış bir sistemin yüzüdür yani köşesizleştirilmiş bir aydın tipinin zorunluluğudur.

Şimdi bu dönekleri hiç üşenmeden sıralayayım:

Oral Çalışlar, Çetin Altan ve familyası, Cengiz Çandar, Hadi Uluengin, Taner Akçam, Ragıp Duran vs. vs. (eksiklerim olursa siz tamamlayın.)

Yine F tipi aydınlar, Aydın Doğan ve Ciner medyasının yeni provokatörleri, Türkiye’nin bütün felaketlerinden cinsel haz duyan dönekler ve liberal cumhuriyetçiler.

Birde bunlara yeni katılanlar var ki, onlarda vatansız devşirilmiş ustalarını aratmıyorlar. Bilimdışı Harun Yahya’nın yeni vizyonu Yiğit Bulut ve Rasim Ozan Kütahyalı adlı malum kişi, yeni çıktılar -çillop gibiler- gıpgıçır istediğin gibi kullan kullanabildiğin kadar, bırak eskimesini canın isterse ve sıkıldığında at gitsin, o derece yani biri Haber Türk’te diğeri Taraf gazetesinde yazıyormuş (gerçi bu arkadaşların solla tarihi ne kadardır ya da solcuların bu arkadaşlar üzerinde ki tahribatının gerek sebebini bilmemiş olsak ta) köşesinden cılız sesiyle çemkirenler arasında yerini aldılar. Sanırım ilgi odağı olmak istiyorlar ve/ya da CHP’yi gerçek anlamda sol sanıyorlar. Eğer öyleyse cidden kandırılmış birer zavallı durumundalar.

Ya da diğer bir ihtimal, solcular bu arkadaşların bilincinde ciddi tahribatlar yarattı ki açılan her konuda –konudan bağımsız bir şekilde– Deniz Gezmiş’e, Che Guevara’ya, Chavez’e ve Fidel’e ve bilumum sosyalistim kelimesini zikir edenlere saldırıyorlar.

Kabulümüzdür saldırsınlar!

Şimdi bunları söylüyorum ya bir yandan da düşünüyorum, bunlar cidden gereken ne ilgiyi ne de zamanında duydukları övgüleri hak etmişler. Buna Rasim Ozan Kütahyalı’yı katmıyorum, onun durumu çok farklı.

Her ne kadar klişe sözler ve sığ konuşmalar yapsa da öyle.

İnsan, hayatını gizleyemez. Özellikle kader çizgisinin kırılma anları, bilincinde zonklar durur. Çünkü konuşma ve yazma yaşamın aynasıdır. Nedeniyse söylenen her şeye (sözcükler bağlamında) sözlere kutsal olarak bakıyorum. Örneğin ‘Tanrı’nın sözü dört kitapla kendini gösterir, inanıp – inanmamanız farklı bir durumdur, milyonlarca insan oradaki sözü kendi içinde kutsallaştırmıştır ve olaylara büyük ihtimalle böyle bakmaktadır. Bunun adına ben “içselleştirme” diyorum.

İdeolojiler içinde geçerlidir bu.

Bu yüzden kim olursa olsun, ister bir edebiyatçı, ister bir politikacı, isterse istihbarat örgütünün gizli bir memuru, kendisi hakkında konuşup yazdığınızda, gizlemek için özellikle uğraşsa bile, kişiliğinin sır dolu bölgelerine götüren bir yolu mutlaka açar. Nitekim son dönemlerde bunu liberallerde de göre biliyoruz. Yaşadıkları travmaları bilemem ama bu topraklarda yaşayıp da kendi tarihin hakkında gerçek bilgiye sahip değilsen bunun adı “düşüş”dür.

Birçok şey daha sıralayabilirim, bunlara çeşitli örnekler daha verebilirim. Ama gelin görün ki, son tatbikat kriziyle ve TRT 1’de yayımlanan bir dizi yüzünden gün yüzüne çıkan İsrail – Türkiye ilişkilerinin bütün sebebi bile ne yazık ki sosyalistlerdir. Bunu ben demiyorum, bunu dillendiren maalesef bir parça hücresiyle küçük-burjuva ayaklarına yatan ve başbakan R. Tayyip Erdoğan’ı bir kahraman haline dönüştüren liberallerden geliyor, bu kişilerin söz edilen başbakana bir secde etmedikler kaldı ki(!) şaşırtıcı bir durum içerisinde beyinlerimizi yokluyorlar.

Adamların kavramları bile söylediklerine gayriciddî öyle ki ateşli bir şekilde AKP goygoyculuğu yapıp, R. Tayyip Erdoğan’ı anti-semitizmin mimarı olarak görmeye dönük bir anlayış, işte böyle bir algı sorunu var. Oysa İsrail’in Gazze saldırısında ilk tepkiyi sosyalist bir lider olan Chavez verirken ve kendi büyük elçisinin o ülkeden çekerek o ülkeye NOTA uygularken, deyim yerindeyse ülkesinde ki İsrail büyük elçisini kendi ülkesine postalarken bunların başbakanı bay klik R. Tayyip Erdoğan İsrailli pilotların Konya ovasında uçuşlarını sağlıyordu.

İşte böylesi balık hafızalı bir aydın zümresi.

Gerçi adam en son Davos’ta “van minut” diyerek önceden hazırlanmış “Davos fatihi” pankartlarıyla karşılandı ya oda ayrı bir tartışma mevzusu.

Bu yüzden bu tip adamların yarın sol / sosyalizm üzerine övgülerini de görebilirsiniz. Bu bağlamda dönmek, fikir değiştirmek değildir. Çünkü ideoloji herhangi bir fikir değil, dünya görüşünün, hayat hakkındaki düşüncelerin tamamıdır; tek - tek insanlar söz konusu olduğundan manevi hayatının çerçevesi, ekseni ve kişiliğinin özü. Dolayısıyla dönen, herhangi bir konudaki görüşünü değil, doğrudan doğruya kendi kişiliğini terk ediyor.

Son söz
Özgürmüş, radikal hürriyetçiymiş, dönek, ipinin koparan adamdır yani bunların hepsi birer hikâye… Zırvalıyorlar! Burjuvazinin ya da emperyalizmin özgürlük ve hürriyetlere nasıl baktığını biliyoruz(!) Sadece devrimcilikten değil, her türlü sınıfsal ve toplumsal değerden kopan adam tiplemesi yani insandan, insanlığı çıkardığımız zaman geride kalan şeyler silsilesi. Bütün tetikçiler böyledir, kendine devşirmeler pazarında müşteri arayan fahişeler gibidirler. Çünkü başka yolları yoktur, istihbarat örgütlerinden, medya patronluğuna kadar uzanan yelpazede görebilirsiniz bu tipleri. Bunların oluşturduğu piyasanın adı vardır: dönekler piyasası!

O yüzden Aydın Doğan’ın memurları, Turgay Ciner’in Adnan hocacı müritleri, Ahmet Çalık’ın ve R. Tayyip Erdoğan’ın küfürbaz silahşorları bütün bunların efendileridirler, diğer adıyla emperyalizme bağlılıktır. Özetle buradaki kutsal tapınma aracı “para”dır, para söz konusu olunca patronun şekli, ismi, fiziği, yediği – içtiği önemli değildir.

Ahlak mı(?) onlara yabancıdır işte.

İsterseniz gece – gündüz ana avrat küfür ettiğiniz kişi bile olsa bu, bunun kıstası “para”dır ve “para” burada belirleyici roldedir. Rolleri değiştirebilir o sövdüğünüz kişinin sevimli bir kanişi olabilirsiniz. Nihayetinde birazda isim yapmaktır ya bu. Bunun için geçmişinize bile küfür etmeye değer, bu annenizde olabilir – babanızda.

Bu yüzden hazır olur ya kazaren sosyalistler iktidar olursa onlar bunun korkusuyla var olmamış bir sistemin savunuculuğuna soyunup “benim dedemde komünisti” diyebilirler, benden söylemesi.

Not: Rasim Ozan Kütahyalı’ya birçok şey “sınıfsaldır!”
Makale: Halkın Günlüğü!’ wordpress

12 Ekim 2009 Pazartesi

Kapitalizme bir tekme - Muzır Neşriyat

Kemalizm ve ‘Bağımsızlık’ - Yeraltından Notlar!'

“Dinsel üzüntü, bir ölçüde gerçek üzüntünün dışavurumu ve bir başka ölçüde de gerçek üzüntüye karşı protesto oluyor. Din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, manevi olanın dışlandığı toplumsal koşulların maneviyatını oluşturuyor. Din, halkın afyonunu oluşturuyor." (K. Marx, Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı.)
.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı, 1775 – ’83 yılları arasında Birleşik Krallık ve Kuzey Amerika’daki 13 koloni arasında geçen ve Amerika’nın kurulmasıyla sonuçlanan savaştır. Şüphesiz muhteşem bir savaştır tıpkı Kurtuluş Savaşı gibi.

Yine bizdeki ve her ülkenin bağımsızlık savaşı vb. (bizdeki gibi değil) Amerika’nın kuruluşu olan bu savaş tam bir bağımsızlık mücadelesi olarak başlamamıştır. (Sebepler ve nedenler tartışılır. .) Savaş İngiltere'nin yedi yıl gibi savaşları sonucu harcadığı paraları tekrar kazanabilmek adına Amerika'da bulunan kolonilere ağır vergiler yüklemesiyle başlamıştır (ve siz burada Osmanlıyı ya da diğer birçok nedeni düşünün) vs. vs.

Hatta Amerika’da 1985 yılında çevrilmiş olan Revolution (Devrim) filmi bunu çok iyi anlatır. Örneğin orada New York'lu Tom Dobb (Al Pacino), oğlu Ned'in (Dexter Fletcher) kötü niyetli çavuş Peasy (Donalt Sutherland) yüzünden zorla İngiliz ordusuna katılması üzerine, istemeyerek de olsa Amerikan başkaldırısına dâhil olmasını anlatan Amerika, İngiltere ve Hollanda yapımı ortak film o günkü koşulların durumunu ve Amerika’nın ‘bağımsızlığı’nı az çok anlatır izleyiciye.

Bu yüzden başka şeylere fitne katmak adına üzerine olanı yapmakta geri durmayan Amerikalılar, kendi tarihleri söz konusu olduğunda kesinlikle taviz vermemektedirler bu film ve diğer birçok kahramanlık filmlerinde olduğu gibi.

Her boku yerler ama adamların ulusal sanrıları vardır ona dokundurtmazlar. Çünkü değerleri var’dır.

Birde değiştirilemez anayasaları.

Peki, bizi Amerikalılardan ayrına şey nedir(?) ya da Amerikalılara özenen ve o vb. gibi imparatorlukların propagandasını köşelerinden yapanlardan bizleri ayıran gerçek neden nedir(?), kuruluşumuzu ve ‘kurtuluşumuzu’ bize gerçek anlamda kim anlatacak, okula ilk adım attığımız o ilkokul öğretmenlerimiz mi ya da Türkçe konuşmasını daha doğru dürüst bile bilemeyen ve de iyi eğitim al(a)mamış aile bireylerimiz mi ya da son sekiz yıldır Kemalizm’i tartışmaya açan imam hatip mezunu olan ve iyi hatip AKP iktidarı mı?

Sanırım bu saydığım bütün olguların hepsinde birer yükseklik korkusu mevcut, çünkü son sekiz yıldır (İslam değil) Müslümancılar üzerinden, Kemalizm’in özellikle de liberaller üzerinden eleştirilmesi pekte sağlıklı bir şey değil. Çünkü bunun en iyi eleştirisini ve çözümlemesini yine Marksistler vermişlerdir. Liberallerimiz belki tanımadığı ama o akıl babaları bay Amerikalı meslektaşları gibi özenmiş olabilirler onlara bu konuda. Normaldir; değirmenin suyu orasıdır.
Ama en azından şu son günlerde Fransızlar gibi şımarmadan ve de ukalaca davranmayabilirlerde. Çünkü Amerikalılar (belki de) Vietnam Savaşı, SSCB’nin dağıtılması ve kendisini dünyanın jandarması olarak tanımlamamasından önce ve sonra kendi halkına yabancılaşamamıştı bu kadar. Zira bugün yabancılaşmış olabilir ve/ya da emperyalist bir devlet olarak ezilen halklar nezdinde tepemizde bir sağa – bir sola gelip gidebilirler.

Bu normaldir de, emperyalizm doğası gereği kendisine uygun bir politika izliyor ve tırnak içinde bazı -gerçek- sosyalistlerin, özelikle de Marksistlerin o muhteşem öngörüleri olmasa gerçekten durumumuz içler açısı. Allah’tan onlarda doğası gereği emperyal politikalara karşı tavır takınıyorlar.

Ya olmasalardı?

Çünkü özelikle de kuşak çatışması yaşayan birçok kişi sağlıklı düşünememektir ve bir demagoji furyasının içindedir. Anlam veremediğim de zaten budur. Kemalizm kötüdür, e kötüdür ya gerisi, peki siz ne kadar hüner katıyorsunuz bu işlenenlere?

Soru budur(?)!

Ya da iyilik kattığınız olgulardan söz edin!

Radikal Müslümancılarımızın buna kattığı tek şey “biz laikler iktidarda olduğu zaman Kur’an’ı saklamak zorunda kaldık”, beğeniriz - beğenmeyiz bu hoş bir durumda değildir (ama ben yinede Tanrı’nın boş vakti varsa eğer, özelliklede Türkiyeli Müslümanlarımızla ilgilenmesi için dua ediyorum) peki Kemalist ve dinci iktidar kaygısını taşıyan diğer ‘ötekilerin’ durumu ne olacak?

Ya da onların yaşadıkları?

Çünkü bu baskıları yalnız onlar yaşamadılar. Kimsenin o ‘ötekiler’den daha fazla haklı Kemalizm eleştirisi olamaz, birilerinin çalıştığı ve yaptığı iş konumundan dolayı kendini haklı gösteremeyeceği gibi bu konu hakkında da kendini haklı göstermesi söz konusu bile olmamalı bence. Çoğunluk olarak ideolojilerini birer bayrak halinde ellerinde taşıyor olsalar bile. Devletin memuru, askeri, polisi, kolluk kuvvet gücü ve o memurların maaşlı çocukları, Marks’ın tabiriyle şunu iyi bilmeliler ki, “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir..” Yani yıllardır azınlık olarak o ‘ötekiler’ karşısında bunların bugün zoraki etkilenmeleri ne gerçekçi duruyor ne de samimi.

Sistemin bir şekilde, şu bu adıyla, onun bunun ayıbı falan diyerek onlardan da söz etmek istemiyorum. Ya da sistemin alt ve üst başılılığından. .

Bu zorlan bloggerlerin duvarlarına yapıştırılmış ne Hrant fotoğrafı, ne Deniz’in, Mahir’in, İbrahim’in ne de inanmadığı ama hayranlıkla okuduğu o gerilla mücadelesinde ki Che posterleriyle karıştırılabilinir.

Çünkü bir Marksist olarak Türkiye Devrimci Hareketi içerisinde İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm eleştirisi tam da şu sözcüklerde başlamaktadır: “Kemalistlerin ‘tam bağımsızlık’ ilkesi, ‘yarı sömürge’ yapıyı seve seve kabullenmek anlamına gelir…” Yani Kemalizm’in mirasçılığı konusunda “İngiliz, Fransız, Alman emperyalistleriyle ‘sınıf kardeşliği’ nişanesidir” der. Zaten emperyalizmle Kemalist Hareket arasındaki işbirliği iyice bilince çıkarılmadığından ve cumhuriyet tarihi boyunca egemen sınıfların farklı kesimlerinin birbiriyle çekişmesinden medet umulduğundan dolayı günümüzde de “tam bağımsızlık” denen şeyin aslında bir çelik çomak oyunu olarak sürdürüldüğü fark edilmemektedir. Bilinmez ama belki de Müslümanlar bunu yeni fark ettiler.

Bu yüzden Amerikan’ın kendi bağımsızlığı için soyunduğu emperyal politika ne kadar önemliyse bugün Türkiye’nin bağımsızlığı ve/ya da cumhuriyetçilik olgusu (Kemalizm diye algılanmamalı) Türkiye’li gerçek sosyalistler içinde o kadar önemlidir ya da öyle olmalıdır.

Çünkü Amerika ve İngiliz ya da başka bir emperyalizme (tam anlamıyla emperyalizme) karşı duruş bağımsızlık ilkesinden geçmektedir. Çünkü sosyalizmin keskin çizgisi budur.

Ve Kemalizm bu yüzden şuan bir çocuktur.

Bundan dolayı liberallerin -liberalizm- ve İslam’ı referans alan -sahte- Müslümanlar ya da gardırop Kemalistlerinden daha tehlikeli ve öcü gibi bilinçaltımda durmaktadır. Çünkü insanlık olarak dünya ölçeğinde örneklerini yaşadık. Kemalist çizginin az çok ne yapacağını tahmin edebiliyorum belki de bu yüzden Tanrı korusun bunların yapabileceklerinin rüyalarımda göremeyeceğim kadar daha tehlikeli olabileceğini de şimdiden hissedebiliyorum.

8 Ekim 2009 Perşembe

Demir misket insani haktır!

Şimdi öncelikle elbette ki esnafın günahı yok ama zaten esnafın zarar görmesine neden olanlar eylemciler değil. Eylemcilerin bankalar dışında tahrip ettiği noktalarda kendilerine müdahale etmeye çalışan "sivil" kişiler vardır. Burada yapılan müdahaleler meşru müdafaadır. Eylem için gösterilen yerleri kabul etmek gibi bir zorunluluk ise elbette yoktur.

Nasıl IMF toplantı yapacağı yeri bize sorma gereği duymamışsa biz de eylem yapacağımız nokta konusunda kendi kararımızı kendimiz verebiliriz. Devlet eylemcilere karşı cop, biber gazı, mermi kullanabiliyorsa eylemciler de demir misket kullanma hakkına sahiptir. Protesto cam çerçeve indirmek elbette değildir ancak siz protestonun önünü bu şekilde kesmeye çalışırsanız sonuçlarından da yakınamazsınız.

muzirnesriyat’dan…

Tavizsiz bir komünist: Behice Boran...

Eski Tip Milletvekili Yusuf Ziya Bahadınlı “Tavizsiz bir komünist” olarak adlandırır Behice Boran'ı. Bugün daha çok ihtiyacımız var tavizsiz komünistlere...

Yaklaşık dört yıl önce Sevgi Soysal'ın bütün kitaplarını okumaya karar verdiğimde ilk olarak “Yenişehir'de Bir Öğle Vakti” adlı kitap ile başlamıştım. Sonrasında ise “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu” ve diğer tüm kitapları. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu okuduğumun ertesi günü tesadüf bu ya Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin sergi salonunda açılan kara kalem çalışmalarından oluşan bir resim sergisi'nde Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda yatan bütün roman karakterlerinin resimleri ile karşılaştım. O anki duyguyu ifade etmek zor gerçekten. Romanı yaşar gibi okumuştum, üstüne resimlerle de kendi yaşantımın bir parçası oluverdi roman ve karakterler. “Sevgi Soysal, eline sağlık sen ne büyük bir yazarmışsın” diye geçiriverdim içimden. Sonra da şimdi ismini hatırlayamadığım Yıldırım Bölge'de tutsak olan, yıllar sonra bize onu günleri yaşatan ressama...

Oradaki resimlerde bir Behice Boran vardı... Portreydi resim ama ben her aklıma geldiğinde Behice Boran'ı ranzasında, gözlüklerinin üstünden kitap okurken tasvir ederim. Bir de 1 Mayısların birinde sokağa çıkma yasağına rağmen döpiyesini giymiş, saçlarına geçirdiği kuşağı ile.

Bir devrimciye yakışan inadın kendisini, ranzasında kitap okurken, koğuştaki arkadaşlarına mücadelenin azmini dört duvar arasında bile anlatabilirken, Kore’ye asker gönderilmesine karşı bildiri dağıtırken, sıkıyönetime ve yasağa rağmen Merter'de bulunan DİSK binasının önünden 1 Mayıs alanına doğru yürürken, “Sosyalist doğulmaz, sosyalist yaşanır” derken, “Selam olsun Türkiye'nin ve dünyanın aydınlık geleceğine!” diye konuşmasına son verirken görürüz Boran'da.

Türkiye İşçi Partisi eski milletvekili Yusuf Ziya Bahadınlı “Tavizsiz Bir Komünist” olarak adlandırır Boran'ı. Tavizsizdir evet. TİP içerisinde ve solda ciddi tavrı ve katı yüzü nedeni ile sekterdir kimilerine göre. Oysa fotoğraflarından gördüğüm ve okuduğum Behice Boran emperyalizme ve işbirlikçiliğe karşı asık yüzlüdür, emperyalizme olan kinini okursunuz yüzünde. Bunu göremeyenler ise sekter diye tarif ederler Boran'ı.

Tavizsizdir Behice Boran. Ne MDD'ci çizginin kendisini tarif etmiştir mücadelede, ne de liberalizme kayan yaklaşımları. Sonuna kadar sosyalist devrimci bir bir tavır geliştirirerek, bu ülke topraklarının sosyalizm mücadelesine nasıl da ihtiyaç duyduğunu, toplumu ileriye götürecek adımın ancak ve ancak işçi sınıfının örgütlülüğü ve işçi sınıfının mücadelesi ile yurtsever, aydınlanmacı, anti-emperyalist bir çizgide kurulabileceğini gösterir bize. TİP ile... Yığınlara ulaşan “işçi sınıfı partisi” ile...

Tavizsizdir ve aydın kimliğini siyasetle yan yana koyan (olması gereken de budur aslında) nadir örneklerdendir Behice Boran. Aydının toplumla iç içe geçişini, aynı damardan beslendiğini görürüz Boran'da.

Peki ya bugün...

Liberal solculuk bu kadar almış başını giderken, Kürt açılımı, demokrasi, AB diyerekten ülkemiz insanlarının akılları bulandırılarak, milliyetçiliğe, gericiliğe, sol adına sol'a karşı yapılan müdahalelere gıdım gıdım ne de olsa haktır kim verirse versin mi diyeceğiz, yoksa Behice Boran gibi tavizsiz bir komünist kimliği ile "Uğruna ölmeye değmeyen bir hayat yaşamaya da değmez" diyerek devrettiği kültürü ve azmi yarınlara mı taşıyacağız?

Yine Behice Boran'ın sözüyle tamamlayalım ne yapacağımızı; “Selam olsun Türkiye'nin ve Dünyanın aydınlık geleceğine!”

Şimdi devrimci yığınak zamanı!


4 Ekim 2009 Pazar

Che Guevara halkların mücadelesinde yaşıyor!

Devrimcilerin bürokrata dönüştüğü bir çağda, devrimin zaferinden sonra devrimci kalmanın bir imkânının hâlâ var olduğunu kanıtlayan canlı bir örnek olduğu için de Che, statükoyu reddeden aydınların gözünde devrimciliğin çağdaş bir ahlaki modeli oldu.
Ertuğrul Kürkçü’nün “Che Si!” başlıklı yazısını okumak için tıklayın!