4 Kasım 2009 Çarşamba

“Necip Fazıl, Tatyos Efendi, Ahmet Kaya, Nâzım Hikmet, Bertolt Brecht, Che Guevara ve Saidi Nursi…”[*] - Sibel Özbudun

“Gerçek özgür değilse,
özgürlük gerçek değildir.”[1]


“Necip Fazıl, Tatyos Efendi, Ahmet Kaya, Nâzım Hikmet; Saidi Nursi, Ahmede Xeni, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş, Pir Sultan, Hacı Bayram Veli, Yunus Emre, Mevlana, Sabahat Akkiraz, Cem Karaca, Mehmet Akif, Pir Sultan Abdal’sız, Türk, Kürt, Çerkes, Laz, Tatar, Abhaz, Arap, Roman, Musevi, Rum, Ermeni olmadan bir Türkiye düşünülemez,” diyor Başbakan…

Eczacıbaşı’ların İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın düzenlediği, Koç Holding sponsorluğundaki[2] 11. Uluslar arası İstanbul Bienali, Bertolt Brecht’le birlikte soruyor: “İnsan neyle yaşar?” Bienal üzerine yayınlarda, üstelik de Bienal’in “resmî” yayınlarında çarşaf çarşaf Marksizm tartışılıyor. Öyle anlaşılıyor ki, Bienal kapsamındaki etkinliklerde de öyle…

İstanbul’da düzenlenen IMF toplantılarında, IMF ve Dünya Bankası’nın “sosyalist” başkanları, bir ağızdan haykırışıyorlar: “Aman protestoculara sevecen davranın… Onlara sakın biber gazı sıkmayın!” Toplantıların yapıldığı salonda fon müziği: “Hasta siempre Commandante”!

Bunlara tanık oldukça, inanın lunaparkta, “çarpıtan aynalar” karşısında gibi hissediyorum kendimi…

* * *
Bu yeni “din” bütün öncellerinden daha hoşgörülü, daha kapsayıcı, daha “birleştirici”… Kendinden nefret edenleri, “düşmanları”nı alıyor, içliyor, hazmediyor, dönüştürüyor, tersine çeviriyor, sakıncasızlaştırıp kendine yararlı kılıyor: Adeta bir korku filmi yaratığı.

Küresel serbest piyasa ekonomisinin işleyişinden söz ediyorum… “Küresel”lik iddiası salt yeryüzünün bütün bucaklarını temellük edip ekonomik sistemin işleyişine dâhil etme girişiminden ibaret değil. Aynı zamanda piyasanın, piyasa işleyişinin dışında bir tek insan, bir tek imge, bir tek düşünce kırıntısı, bir tek ürün bırakmama kararlılığından da kaynaklanıyor. Topyekûn, kökten ve global… Önceden lanetlediklerini, sürdüklerini, mahpuslarda çürüttüklerini, öldürdüklerini, dıştaladıklarını, kırdıklarını, şefkatle sarmalıyor şimdi: Pir Sultan’ı, Nazım’ı, Can Baba’yı, Ahmet Kaya’yı, Alevîleri, Kürtleri, Che Guevara’yı, Bertolt Brecht’i… Sarmalıyor, metalaştırıyor ve piyasaya sürüyor…

Çünkü tek bir ölçütü var: “Her şeyin değeri, piyasada belirlenir!” İnsanların acıları, öfkeleri, umutları para edebilecekse, onları satışa çıkartmamak niye?

Ama hakkını yemeyelim, sadece para kazanma, kâr, daha çok kâr etme saiki değil. Aynı zamanda bir düşmansız, muarızsız, muhalefetsiz bir dünya yaratma stratejisi. Yanlış anlaşılmasın, düşmanlarını hoş tutup dosta dönüştürerek, muhaliflerini ikna ederek değil, onların hayatiyetlerini iktisap edip birer “cilalı imaj”a döndürerek gerçekleştirmeyi öngörüyor bunu. Yani düşmansız olduğu kadar dostsuz da, herkesin, her şeyin yalnızca ve yalnızca kendisi için ve “araçsal” olduğu bir dünya yaratmaya gayreti.

Bu bakıma -belki de iddiasını gerçekleştirmeye hizmet edecek teknoloji ve araçlara (elektronik haberleşme, ulaşım araçları, gözetim teknolojileri vb.) sahip olduğu içindir ki, “imparatorluk” fikri tarihte ilk kez bu denli yaygın, evrensel bir biçimde ete kemiğe bürünebilmekte.

“Ya içleyemedikleri?” diye soracaksınız, isabetle. Yani muhalifliğinden vazgeçmeyen; teslim alınamayan, boyun eğmeyen… Ya da yalnızca “para etmeyen”? Örneğin uçsuz bucaksız, iliği kemiği sömürülüp bir kadavra olarak terk edilmiş Sahra-altı Afrika?

Onları bir başka ölüm bekliyor… Dünyanın görüş alanının dışında, medyanın ayna tutmadığı bir yerlerde, unut(tur)ulmuşluklar diyarında ölmeye yatmak. Silinip gitmek yeryüzünden, hiç yaşamamışçasına, hiç var olmamışçasına… “Yüzmilyonlar daha da yoksullaşacak, çocuklar açlıktan ölecek,” diyor IMF başkanı. “Hatta savaşlar çıkabilir…” Yardım kuruluşlarının kayıtlarına bir istatistik girdisi olarak geçmek…

Ya da sürekli bir şeytanlaştırılmaya maruz kalmak: teröristler, haydut devlet, köktendinci, uyuşturucu kaçakçısı, diktatör, potansiyel tehdit olarak damgalanmak örneğin…

* * *

Evet, günümüz kapitalizmi, muarız bırakmayacak tarzda işliyor. Böyle yaparken de kendi mezarını kazıyor aslında… Çünkü her muarızlık, aynı zamanda bir muhataplık ilişkisidir. Ve her muhataplık, bir eleştiri zincirini tetikler. Kişi muhatabına bakarak çeki düzen verir kendine. Kapitalizm, XX. yüzyılın büyük bölümünde hegemonyasını sosyalist eleştiri sayesinde kurabilmiş, varlığını sürdürülebilir kılabilmişti. Bu karşısında muhatap bırakmayan içleme/dışlama diyalektiği, aslında küresel serbest piyasa kapitalizminin Aşil topuğunu oluşturuyor.

Tarih, hiç kuşku yok ki bugünlerde o topuğa oku fırlatacak güçleri hazırlıyor bağrında.

N O T L A R
[*]
Evrensel Kültür Dergisi, No:215, Kasım 2009…
[1] Jacques Prévert.
[2] Üstelik yalnızca Koç Holding değil. Bienal’e malî destek sağlayanlar arasında Ford Vakfı’ndan Christensen Fonu’na, İSO’ya, Sotheby’s’e pek de “Marksist” olarak nitelenemeyecek birçok kuruluş var.

Hiç yorum yok: