31 Ocak 2010 Pazar

Geceye karşı yaşamı savunan yüreklilik: Kemal Özer [*] / Temel Demirer

“Sözcükleri boş yere
harcamayacak kadar
çok seviyorum.”
[1]

.“Şiir bir düşüncenin ifadesi değildir./ O, kanayan bir yaradan/ veya gülümseyen bir ağızdan/ yükselen bir şarkıdır,” derken Halil Cibran, “Kum ve Köpük”ünde “Nasıl”ı anlatır şiirin…

Ya da Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in, “Şair’e”sin de “Özgür akıl nereye götürüyorsa seni./ Yetiştir emeğinin sevgili meyvesini,/ Ödül beklemeksizin soylu çabalarına,” dizelerindeki dikine itiraz ve özgüvene gönderme yapar…

Veya “Şiir de aşkın bir başka adıdır zaten. Yaratma süreci biraz da bir aşk içinde olma hâli gibidir,” diyen Neşe Yaşın; şairin neden cüretkâr bir aşık, isyancı olduğunun da altını çizer…

Sondan diyeceğimizi başta diyelim; bunların tümü ve ötesidir işçi sınıfı ozanı Kemal Özer ve şiiri… Kolay mı? O; Cornelius Vanderbilt’in, “Kamunun canı cehenneme! Ben hissedarlarım için çalışıyorum!” deyişinde betimlenmesi mümkün olan kapitalist vahşet karşısında aşkın, umudun, isyanın işçi sınıfından yana ısrarı, vazgeçmezliğiydi…

Bu nedenle postmodern bugünlerde, Lin Yutang’ın, “Akıllı insan hem kitapları, hem de doğrudan doğruya hayatı okur,” betimlenmesinde somutlanmış Ona ve onun gibilere olan ihtiyaç büyürken; Onu anımsamak ve anımsatmak acil bir ihtiyaçtır…

* * * * *

Yaşam serüveni, şaşırtıcı bir sadelik ve başarı öyküsüdür Özer’in.

“Kemal Özer, 1950 kuşağının, İkinci Yeni’nin en önemli şairlerinden biriydi.” [2]

“İlk kitabı Gül Yordamı (1959) idi. 1950 kuşağının da en önemli eserlerindendi.

1950 kuşağının şiire yaklaşımını hatırlatmanın anlamı yok. Toplumu bir yana bırakıp kelimelere bir tür kapanmaktı.

Anlamsız mıydı bu? Asla!

Şiirimizde, bu yoldan da bir zenginleşme yaşanmıştır; şiiri sevenler, bunu da ciddiye alıp izlemişlerdi.

Ne var ki, toplum derinden derine değişiyordu ve çok geçmeden patlamalar birbirini izler… Şair, yaşamı savunarak yazar. Bu arada şiiri ve yaşamı da değiştirir...” [3]

Onun serüvenine dair en önemli özellik şudur: “Kemal Özer toplumsal kurtuluş davasına bağlanmış bir şairdi… O, gerçek bir şiir işçisidir, üstelik metafizik değil materyalisttir…

Kemal Özer şiiri, işçi sınıfının evrensel duyarlılığıyla yazılmıştır. Bu duyarlılık, ozanca bir bilgelik ve dinginlik içinde Kemal Özer şiiri içinde harlar durur. Kemal Özer şiiri, gündelik heyecanların, acıların, kavga coşkusunun, yani öfke ve sevincin belirtik duygular olarak sloganlaştığı şiirlerden değildir. Tarihselleşmiş bilincin dingin etkinliği olarak belirir bu tür duygular. Kemal Özer şiirinin tipikliği; gerçekliği, işçi sınıfının tarihsel bilinci içinde kurarak üretmesinden kaynaklanır. Ozan, kendisini yalnızca toplumsal kurtuluşçuluğun genel ilkeleriyle bağlı kılar, güncelliği bu temelde şiirleştirerek onu evrensele bağlar.” [4]

Bunlar için önemlidir O, tıpkı şiiri gibi…

* * * * *

Ahmet Telli’nin, “Şiirini, dünyaya açılan üçüncü bir göz gibi kullandı,” dediği “Kemal Özer, işinin hem işçisi hem ustası bir şairdi.

Mayakovski sözlükçesinden yararlanarak söylersek, o ölçüp biçen, kesip yontan, hızarlayan, rendeleyen, cilalayan, perdahlayan bir şairdi...

Şiirinin hem işçisi hem ustasıydı...

Yine Mayakovski örneğindeki gibi, ilki nasıl fütürizm döneminde edindiği becerileri, incelikleri, ustalıkları toplumcu gerçekçi şiire aktarabilmişse, Kemal Özer de tıpkı öyle, İkinci Yeni akımı sırasında edindiği tüm biçimsel kazanımları toplumcu gerçekçi şiire aktarmayı başararak bu şiiri güçlendirmiş, zenginleştirmişti...” [5] Yani “Şiirinin toplumcu-gerçekçi şairlerinden biri olan Kemal Özer’in şiiri, dünyaya açılan üçüncü bir göz gibiydi.” [6]

Sennur Sezer’in, “Kemal Özer’i tanımlayacak bir söz düşünüyorum, aklıma ilk gelen sözcük: “tasarı”. “Kültür, şiir ve dilin iç içe üç ortam olduğunu, bu doğal ortamların içinde gözlerimizi açtığımızı, her üç ortamın da, yapacağımız seçim doğrultusunda yeniden düzenlendiğini” söyleyişi. Kitaplarını şiirlerini derleyerek değil bütününü tasarlayarak yazardı. Şiir yaşamı da bilinçle gerçekleştirilen bir çizgi izlemişti, tasarıydı,” dediği “O tok sesiyle, yaşamın en kalıcı yanlarını yakaladı…” [7]

Ve yine “O büyük acıyı hem toplumcu-gerçekçi olarak, hem birey olarak yazmıştı. Bir bakıma diyalektik bir sentez yapmıştı,” Haydar Ergülen’in ifadesiyle… İşte bunun için çok önemliydi şiiri Onun, tıpkı yaşamı gibi…

* * * * *

1935’te İstanbul’da doğan Kemal Özer, İstanbul Erkek Lisesi’nde orta öğrenimini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenim gördü. Öğrenim yıllarında arkadaşlarıyla birlikte “a” dergisi’ni çıkardı. Cumhuriyet gazetesinde, Karacan Yayınları’nda çalıştı. Kitapçılık ve yayıncılık yaptığı 1965–1970 arasında, şiir ve sinema alanında kitapların yan ısıra Şiir Sanatı dergisini yayınladı. 1972’de arkadaşlarıyla yeniden yayınladıkları “Yeni a” Dergisi’nin kurucu ve yazarları arasında yer aldı. Varlık dergisinin yönetmenliğini üstlendi. Türkiye Yazarlar Sendikası’nın ikinci başkanlık görevinde bulundu. Kendi kurduğu Yordam Yayınevi’nde kitaplarını yayınlamayı 1989’dan beri sürdürdü.

Yazın dünyasıyla öğrencilik yıllarında tanıştı. Başlarda İkinci Yeni Hareketi içinde yer aldı. İlk üç yapıtında ikinci yeninin izleri görülmektedir. Sonraki yıllarda ‘Toplumcu Gerçekçi’ çizgide ürünler verdi. Dünyaya yeni bir bakış ve ona bağlı olarak yeni bir sanat anlayışıyla yazdığı şiirler çeşitli yankılara neden oldu. Eleştirmenlere göre, bu dönemde, gündemdeki toplumsal ve siyasal olayların yanı sıra söz konusu olaylar karşısında insanların duygu, düşünce ve tepkilerine tanıklık etti.

Toplumcu gerçekçi eğilimi 1970–1980 yılları arasında yayımlanan 4 eserine hakim oldu. Bu kitapları izleyen şiirlerinde yeni boyut ve ilgi alanlarına açılım arzusu gözlendi. 1983’te yayımlanan Araya Giren Görüntüler’de 12 Eylül dönemine ilişkin tanıklığını sergiledi.

1985 tarihli ‘Sınırlamıyor Beni Sevda’da sevda olgusunu toplumsal bakış açısıyla yorumladı. 1995’te basılan ‘Oğulları Öldürülen Analar’ ile bir başka toplumsal soruna, kayıp annelerinin sesine aracılık etti. ‘Onların Sesleriyle Bir Kez Daha’ başlıklı yapıtıyla da uzun süreli bir baskı döneminin ardından seslerini yeniden yükselten emekçilere ses verdi.

Behçet Necatigil, Kemal Özer’i 1977’de şöyle değerlendirdi: “İkinci Yeni’nin en çok sözü edilen şairlerinden olan Kemal Özer’in şiirlerinde, uzak çağrışımların izinde yürümekle çözülebilecek gizli bir bütünlük kaygısı seziliyordu. Şairliği, yeni aşamalarda, toplumsal eylemlere, yurdun ve dünyanın politik-güncel olaylarını şiirleştirmeye yöneldi.”

Özetle şiirden derlemeye, antolojiden denemeye, öyküye, çeviriye 60 civarında yapıta imzasını atan, 7 edebiyat ödülüne değer görülen ve şiirleri 20 dile çevrilip Bulgaristan, Danimarka ve Hollanda’da kitap olarak basılan Kemal Özer, 2009 yılında da “Temmuz İçin Yaralı Semah” adlı kitabıyla Altın Portakal Şiir Ödülü’nü almıştı.

Yine Kemal Özer, 2009 yılının ‘21 Mart Dünya Şiir Günü Bildirisi’ni “Yalın Sözü Yeğlese de Yalınayak Değildir Şiir” başlığıyla kaleme almıştı.

* * * * *

“Toplumun özlemlerini, eşitlik, özgürlük mücadelesini açık yüreklilikle verme cesaretini gösteren Kemal Özer, Türkiye’nin önde gelen toplumsal gerçekçi şairlerinden biriydi.” [8]

“Şiiri dağlardan süzülüp gelen ve yeraltında sessizce akan bir ırmak gibiydi. Kemal Özer, şiirin bilge ozanıydı.” [9]

Cansu Fırıncı’nın, “Kemal Özer karanlığın içinde, ıssız bucaksız okyanusta çaresizce çırpınanların yolunu aydınlatan bir ay ışığıydı,” betimlemesini sonuna dek (ve hatta fazlasıyla da) hak eden “Kemal Özer’in şiiri yaşamdan bir parçaydı. Yaşadıklarımızın göstergesiydi. Yaşadığımız günlerin, yaşadığımız siyasal toplumsal olayların tanığıydı o. Ama yalnız tanıklık etmedi. Yaşadıklarımızın, bize yaşatılanların acılarıyla sevinçlerini şiirlerine yansıtarak hepimizle paylaştı. Bu yolda şiirini değiştirdiği gibi yaşamı da değiştirmesini bildi. Kısacası yaşamı şiir, şiiri yaşam olan bir şairdi o. Onun yitimiyle şiirimizden de yaşamımızdan da bir parça eksildi…” [10]

Nihayet “Yan Yana İki Ülke” başlıklı dizelerinde “Geldiği vakit hasat günleri/ İki ayrı ağızda aynı anda/ beliren bir gülümseme gibiyiz seninle/ ve iki ter damlası gibiyiz alnında/ elbirliğiyle üretilip/ kardeşçe bölüşülen bir dünyanın,” diye haykıran Kemal Özer hakkında Sennur Sezer’in şu satırları, Onun kim olduğunu müthiş bir netlikte ortaya koyar: “Dünyanın bir yerinde eğer ‘Bir adam, iki büklüm, sığındığı duvarın dibinde, siper ediyor’sa ‘kendini kurşunlar uçuşurken’, Kemal hem tanıklık eder buna hem de o ‘canlı siper’in yanında durmaya çağırır bütün okurlarını. Siperin arkasında bir çocuk vardır çünkü…”

N O T L A R
[*]
Güney, No:51, Ocak 2010…
[1] Rene Char.
[2] Özdemir İnce, “Nereye Böyle Kemal Özer Yoldaş”, Hürriyet, 5 Temmuz 2009, s.20.
[3] Server Tanilli, “Kemal Özer’i Uğurlarken...”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2009, s.6.
[4] Mustafa Bayram Mısır, “Durur Sarkacın Gitgeli, Kavganın Yüreği Durmaz”, Bianet, 1 Temmuz 2009
[5] Ataol Behramoğlu, “Şiirin İşçisi ve Ustası”, Cumhuriyet, 11 Temmuz 2009, s.6.
[6] Sibel Oral, “Seni Anmakla Artacağız Kemal Abi”, Taraf, 2 Temmuz 2009.
[7] Haluk Şahin, “Gidenler, Kalanlar ve Kemal Özer”, Radikal, 5 Temmuz 2009, s.10.
[8] Hande Gülen, “Yolun Sona Erdiği Yerde Yeniden Yola Çıkmak”, Birgün Pazar, 5 Temmuz 2009, s.2.
[9] Hikmet Altınkaynak, “Şiirin Bilge Ozanı...”, Cumhuriyet, 2 Temmuz 2009, s.17.
[10] Adnan Özyalçıner, “Şiiri ve Yaşamı Değiştiren”, Cumhuriyet, 2 Temmuz 2009, s.17.

29 Ocak 2010 Cuma

Suphi'nin yürüdüğü yolda. .

“İşin tam tatlı yerindeyiz” diyordu ya yoldaşları, Mustafa Suphi ve 14 arkadaşı, yani “15’ler” bir hain pusuda Karadeniz’in buzlu sularına gömüldüğünde. Biz de sınıfın doğrulmaya başladığı noktada, grev çadırlarının, direnişin ısıttığı ülkelerinde anıyoruz onları. İşin en tatlı yerinde!Bağımsızlık mücadelesinin ancak emekçi sınıflar eliyle, “mazlum amele ve rençberler”le kalıcı olabileceği bilinciyle, bir sınıf adına çıkmışlardı yola. Bir devrimi örgütlemeye geliyorlardı. Burjuvazi, 28 - 29 Ocak 1921’de, bunun katline girişmişti. 15 komünist öldürüldü. Önder kadro yok edildi…

89 yıl geçti aradan. İşte Mustafa Suphi ve arkadaşları, yine işin en tatlı yerinde, kavganın ortasında! 15 kara saplı bıçak, durduramadı kalbimizin çarpışını…

Söylemişti Nâzım:
Göğsümde 15 yara var!
Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!..

Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!!


Göğsümde 15 yara var!

Sarıldı 15 yarama
kara kaygan yılanlar gibi karanlık sular!
Karadeniz boğmak istiyor beni,

boğmak istiyor beni,
kanlı karanlık sular!
Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak.

Kalbim yine çarpıyor,
kalbim yine çarpacak!..


Göğsümde 15 yara var!
Deldiler göğsümü 15 yerinden,

sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden!

Kalbim yine çarpıyor,

kalbim yine çarpacak!
Yandı 15 yaramdan 15 alev,

kırıldı göğsümde
15 kara saplı bıçak..

Kalbim
kanlı bir bayrak gibi çarpıyor,

ÇAR - PA - CAK!

27 Ocak 2010 Çarşamba

Balyoz - Orak ve Çekiç / Melih Pekdemir

Şu anda bir gece yarısı işçilerin tepesine inecek balyozdan korkmalıyız... Asıl balyoz darbesi pusuda bekliyor.
Kuraldır: Başarılı darbenin failleri kahramandır, demokrasiyi filan kurtarmıştır; başarısız darbenin failleri haindir, demokrasi düşmanıdır. Peki yapılmamış darbenin şeyleri nedir? Yani olmamış darbenin direnişçileri?

Olmamış darbenin direnişi olmaz be kardeşim! Olmayacak darbeye de kahramanlık taslanmaz. Sizler hakikaten darbe karşıtıysanız, hele bir olmuş darbelerin hesabını sorun, ya da en azından daha yeni yaşanmış darbe gibi muhtıraların hesabını sorun.

Bakın işte ben de burada bir darbe girişimini, darbe muhtırasını ihbar ediyorum!

Ancak savcılar ve hâkimler benim ihbarımı ciddiye almazlar; çünkü 12 Eylül darbecilerinin açtırdığı bir davada halen yargılanmaktayım (ayıptır söylemesi geçen hafta 12 Eylül'de açılan davamızın tam otuzuncu yılındaki bilmem kaçıncı duruşmasına katıldım). Bu yüzden ihbarımı doğrudan Taraf gazetesine yapıyorum.

Üstelik bunun belgesini bana el altından vermediler. Yani gizli bir belgeyi filan ifşa etmiş olmuyorum. Hatta bunu yazarken "Yahu bu doğru değildir, bakın şu gazeteci henüz o sıralar siyasetle değil rakıyla balıkla uğraşıyordu, şu dernek daha kurulmamıştı" gibi kuşkulara yol açmayacağımdan da eminim. Çünkü bu belge internette hâlâ duruyor, henüz iki buçuk yıl önceki 27 Nisan e-muhtırasından söz ediyorum. Bakın orada yerine getirilecek hangi "görev" hatırlatılıyor:

"Türk Silahlı Kuvvetleri... gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır... Türk Silahlı Kuvvetleri, ...kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusundaki sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir ve bu kararlılığa olan bağlılığı ile inancı kesindir. Kamuoyuna saygı ile duyurulur."

Evet, Taraf gazetesine ihbar ediyorum! Bu muhtıranın altında o dönemin şimdi emekli olmuş Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın imzası vardı ve o zaman Kara Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral İlker Başbuğ da şimdiki Genelkurmay Başkanı... Ayrıca bir emekli Genelkurmay Başkanı daha vardı, adı Hilmi Özkök, "darbeleri önleyen paşa" diye alkışlamıştınız; ama Kürtler için "sözde vatandaş" sözünü de o icat etmişti, ama Şemdinli olayları sonrasında Büyükanıt'ın yargılanmasına da o izin vermemişti. Üstelik bu paşa da "Balyoz Darbesi" planlanırken, yani 2003 yılında dost kuvvetler ile düşman kuvvetler tasnif edilirken, TSK'nın üst kademelerinde değil miydi?Hadi be A. Altan, boş ver McCarthy'cilik suçlamalarını, sen bilirsin bu işleri, "general, general!" diye yazılar döktürmeyi, beni ciddiye almazlar, hem senin tanıdıkların var, yaz şikâyet dilekçeni, yap ihbarını ya da söyle hükümetine açtır bir dava be birader. (Elin değmişken, hükümet şu günlerde seçilmiş Kürt siyasetçilere yönelik bir Balyoz planı uyguluyor ya, dilekçene bunu da katıver.) Öyle kuru kuru darbeye karşıyım demekle olmaz ki... Sizler, askeri darbe planlarındaki düşman kuvvetler sayılsanız da sivil darbe planlarındaki dost kuvvetler, cemaat kuvvetleri değil misiniz?

Oysa bizler, devrimciler, şu yaşımıza dek hep "iç düşman" kategorisinde yer aldık, birkaç gün önceki Radikal'in "İç düşmanı olan ordu balyozu elden bırakmaz" manşetini haklı çıkaranlardık! Darbelerde marbelerde, sıkıyönetimlerde, askeri cezaevlerinde generallerin düşmanıydık. Kanlı Pazarlarda, Maraşlarda, Sivaslarda şeriatçı mücahitlerin, faşist güçlerin düşmanıydık. Velhasıl bizi "iç düşman" belleyen çoktu...

Ama biz bilhassa ve son çözümlemede sömürücü kapitalistlere, kapitalist tekellere düşmandık. Tekellere düşmandık ve TEKEL işçilerinin dostuyduk. Cümle işçilerin, ezilenlerin dostuyduk. Ve ne güzeldir ki sadece bu kategoriden dostumuz oldu... Balyoz bilmezdik, ama "orak ile çekiç" görünce hemen gülümserdik.

Neyse... Balyoz filan dedim de, içimde kötü bir his var muhterem okur: Ankara Valisi buyurdu ki, TEKEL işçileri çevreye rahatsızlık veriyorlarmış. Direndikleri sokakları terk etmelilermiş. Demek ki şu anda ne darbeden ne şeriattan korkmalıyız, şu anda bir gece yarısı işçilerin tepesine inecek balyozdan korkmalıyız... Asıl balyoz darbesi pusuda bekliyor. Çünkü bunların gözünde düşman birlikleri, ne yeşil kuvvetler ne haki kuvvetler, bunların gözünde düşman birlikleri potansiyel kızıl kuvvetler...

İşte bu yüzden gün haki kuvvetlerin yanında "Hazırol"da ya da yeşil kuvvetlerin yanında "Kıyam"da diklenmek günü değildir. Biline ki "Hazırol"dan sonra "Rahat" yoktur, "Kıyam"dan sonra devlet önünde "Rükû" ve de sermaye önünde "Secde" şarttır.

Oysa bu memlekette başı dik ve dimdik ayakta kalacak olanlar, elbette "McCarthy'ci" ve "sayın" muhbir vatandaşlar değil, sokakta direnenlerin yanı başında olanlardır ve işçiye yapılacak darbe karşısında "Hepimiz TEKEL işçisiyiz!" diye haykıranlardır.

22 Ocak 2010 Cuma

Hrant Dink'i kimler neden öldürdü? / Merdan Yanardağ

Hrant Dink cinayetinin üzerinden üç yıl geçti. Yine televizyon ekranlarından, gazete sütunlarından bu cinayete dair klişe değerlendirmeler, keskin yorumlar ve "derin" analizler yapıldı. Dink'in öldürülmesinden sonra oluşan, daha doğrusu oluşturulan hava değişmemişti. Ortak denilebilecek yaklaşım şuydu; Dink'i, Türkiye'de kaos ortamı yaratarak askeri darbe koşullarını oluşturmak isteyen milliyetçi ya da "ulusalcı" denilen güçler öldürtmüştü.

Anma etkinliği için 19 Ocak günü Agos gazetesinin önüne gelenlerin büyük çoğunluğunun da aynı kanıda olduğu anlaşılıyordu. Protesto eylemine katılanlar bu cinayetin, Ergenekon soruşturmasının işaret ettiği güçler ya da onların nüfuzu altındaki çevreler tarafından işlenmiş olduğuna neredeyse emindi.

Haksız da sayılmazlardı. Çünkü cinayetten önce Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz gibi kişilerden oluşan mafya kırması, ırkçı ve faşist bir çevre tarafından Hrant Dink'e yönelik bir kampanya yürütülmüş, "Türklüğe hakarat ettiği" ileri sürülmüş ve bu nedenle hakkında dava açılmıştı. İlk ve kaba analizde, dahası kamoyunda oluşan ön algıda Dink'in böyle bir çevre tarafından öldürülmüş olabileceği akla yakın bir değerlendirmeydi. Ama ilk analizde...

Evet, gerçekten de bu böyle bir yapılanmanın ya doğrudan örgütlemesi, ya yönlendirmesi ya da politik etkisiyle böyle bir cinayet işlenebilirdi. Susurluk artığı bu çevrenin sicili de böyle bir cinayetin işlenmesine uygundu.

Eğer durum böyleyse mesele yoktur. Zaten bize üç yıldır egemen medya aracılığıyla vaaz edilen, en yetkili ağızlardan söylenen şey budur ve açılan dava da bu yönde ilerlemektedir.

Peki ya öyle değilse... Ya Hrant Dink, AKP ile ittifak içinde olmanın ötesine geçerek artık onunla iktidar ortağı olan Fethullahçı güçlerin/istihbaratçıların planlı yönlendirmesi veya "yol vermesi" sonucu öldürülmüşse...

İşte o zaman, ülkenin geleceğini düzenlemeye yönelik bütün bir kurgu, bir dizi örtülü operasyon ilk elde çökmese bile büyük yara alamayacak mıdır?

Bu nedenle okuduğunuz yazının başlığındaki soru ve ona verilecek yanıt çok önemlidir. Çünkü bilimsel bir analizin ilk adımı akılcı kuşkudur. Öyle ki, -abartılı gelebilir ama- içinden geçtiğimiz bütün bir dönemi aydınlatacak, yeni liberal-islamcı tarih kurgusunu yıkacak ve kurulmak istenen yeni rejimin niteliğini/rengini açığa çıkarak şeyin, bir anlamda (bütünüyle olmasa da) bu soru ve ona verilecek yanıtta gizli olduğu söylenebilir.

Sahi cinayeti işleyenler kimlerin adamıydı?
Şimdi (konuyu yakından izleyenlerin de bildiği) bazı olguları sıralayalım ve başlıktaki sorunun yanıtını arayalım;

1- Hrant Dink'i vuran Ogün Samast'ın azmettiricisi suçlamasıyla tutuklanan Erhan Tuncel polis muhbiridir. Diğer azmettirici Yasin Hayal de Tuncel üzerinden polisin denetimindeki bir islamcı faşist eylemcidir. Bu iki isim, Türk-İslam sentezcisi Büyük Birlik Partisi'nin (BBP) gençlik örgütü Alperen Ocakları'ndan devşirilmiştir. Ogün Samast da aynı çevreye mensuptur. Bu tip eylemlerde kullanılan tetikçilerin (Danştay Cinayeti ve Malatya Zirve Yayınevi katliamında da olduğu gibi) genellikle bu çevreden seçildiği dikkat çekmektedir. Çünkü bu çevre hem ilkel ve saldırgan bir milliyetçi-faşist dokuya hem de hilafetçiliğe varan bir islamcı eğitime sahip olduğu için uygun bir kaynak oluşturmaktadır.

2- Erhan Tuncel'i polise istihbarat elemanı olarak alan kişi, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek'tir. Erhan Tuncel, bu hizmetleri karşılığında Emniyet bütçesinden ücret almaktadır. Erhan Tuncel, Yasin Hayal tarafından Trabzon'da bombalanan McDonald's eyleminin de azmettiricisidir. Yine kesinleşen bilgilere göre, bu eylemde bombayı hazırlayan kişi Erhan Tuncel olmasına karşın, Ramazan Akyürek'in teklifiyle polis muhbirliği karşılığında bu suçtan kurtulmuş, diğer bir ifade ile deliller karartılarak devşirilmiştir.

3- Ramazan Akyürek'in, Emniyet içindeki Fethullahçı örgütlenmenin pilot kabininde bulunan isimlerden biri olduğu belirtilmektedir. AKP hükümeti tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı yapılmıştır.

4- Ramazan Akyürek, İstanbul'da görev yaptığı dönemde resmi sicil dosyasında Fethullahçı olduğu yazan ve bu nedenle 100 üzerinden 35 not verilen tek polis şefidir. Kendisi bu sicil notuna karşın -ki yerleşik teamüllere göre mümkün değildir- uzun süre Emniyet'i yöneten üst düzey ekip içinde yer almıştır.

Fethullahçı polisler Dink cinayetini biliyordu
5- Hrant Dink'in öldürüleceği Ramazan Akyürek'e istihbarat elemanı Erhan Tuncel tarafından ihbar edilmiştir. Önce tetikçi olarak Yasin Hayal'in belirlendiği, ancak bu kişinin yaşının büyük olması nedeniyle (yüksek ceza alabileceği için) vazgeçildiği, ardından Ogün Samast'ın cinayet için yönlendirildiği istihbarat notlarında yer almış, ancak bu raporlar davaya bakan mahkemeye gönderilmemiştir. Polise, Dink'in öldürüleceğine ilişkin gelen ihbar sayısının tam 17 olduğu ortaya çıkmış, ancak bu yoğun ihbara karşın hiç önlem alınmamıştır. Öyle ki, Ramazan Akyürek tarafından "yüksek gizlilik derecesi" bulunduğu gerekçesiyle mahkemeye verilmeyen bir istihbarat notunda, Ogün Samast'ın cinayeti işlemek üzere İstanbul'a geldiğinin ve kendisinin arkadaşları tarafından karşılandığının bilindiği bile ortaya çıkmıştır. Dahası bu raporda, Samast'ın cinayetten iki gün önce takibe alındığı da belirtilmiş ve fakat her nasılsa cinayet önlenememiştir.

6- Cinayet ihbarı Trabzon'dan İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne de iletilmiştir. Ancak İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer'in (İstihbarat Daire Başkanlığı C-Şubesi eski Müdürü) bu ihbarın gereğini yapmadığı anlaşılmaktadır. Ali Fuat Yılmazer'in de Emniyet'teki Fethullahçı yapılanmanın önemli isimleri arasında bulunduğu belirtilmektedir. Bu konuda, 2006 yılında dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcılarından Dr. Necati Altıntaş ve Personel Daire Başkanı İbrahim Selvi tarafından hazırlanan "Emniyet'teki F-Tipi Yapılanma" başlıklı raporda yer alan liste çok önemlidir. İlk kez bu raporda "F-Tipi yapılanma" deyimi kullanılmıştır. Listeyi hazırlayan her iki emniyet müdürü hakkında soruşturma açılmış ve görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Ardından da listenin "işleme konulmaması" kararlaştırılmış ve "yok hükmünde" sayılmıştır.

7- Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Necati Altıntaş, Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na da gönderdiği listenin ön yazısında, "Sayın Savcım; Malumunuz İstihbarat tamamen Fethullahçıların kontrolünde olduğundan sizden ricam listeyi ilgili kurumlara gizlilik içinde iletmeniz. Bu bilgi notunu ise okuduktan sonra imha etmenizi istirham ediyorum" demektedir. Necati Altıntaş gibi döneminin en önemli üst düzey emniyet müdürlerinden birinin duyduğu bu kaygı, durumun hangi aşamada olduğunu göstermesi bakımından çarpıcı bir belgedir.

Polisin sorumluluğu gizleniyor
8- Hrant Dink'in eşi Rakel Dink ve bir kısım aile üyesi, avukatları aracılığıyla, 15 Mart 2007 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığa verdikleri dilekçede, cinayette ihmali görülen ve genellikle Fethullahçı olarak bilinen polisler hakkında soruşturma açılmasını istemelerine karşın, gereği yerine getirilmedi. Ancak bu dilekçenin verilmesinden yaklaşık 3 ay sonra ilginç bir gelişme oldu ve Yasin Hayal'in avukatı Fatih Çakır 26 Haziran 2007 tarihinde bir ihbarda bulundu. Avukat Fatih Çakır bu ihbar mektubunda, Hrant Dink cinayetinde polisin rolüne dikkat çekerek soruşturma açılmasını istiyordu. İşte polisler hakkındaki soruşturma ancak bu ihbar üzerine açıldı.

9- Cinayetin işleneceğinin ihbar edildiği ortaya çıkınca bu konuda sadece Trabzon Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Öz ve Jandarma İstihbarat Şube Müdürü bir yüzbaşı ile bir astsubay suçlandı. Jandarma'ya da cinayetin ihbar edildiği doğruydu. Jandarma'nın ağır bir ihmal suçu işlediği ve sorumluluğunu yerine getirmediği anlaşılıyordu. Trabzon Valisi, Jandarma müfettişinin aykırı görüşüne karşın Savcılığın talebi doğrultusunda adı geçen Jandarma personeli hakkında hemen soruşturma izni vererek yargılanmalarını sağladı. Karar yerinde ve doğruydu. Oysa aynı Savcılık, Emniyet Müdürleri Ramazan Akyürek ve ekibini de suçlamasına karşın Trabzon Valiliği (kendi sorumluluk dönemiyle ilgili olarak) bu kez yargılanma izni vermeyecekti. Jandarma yargılanıyor, polis ise korunuyordu.

10- Ancak daha sonra idari soruşturma başlatan Mülkiye Müfettişleri'nin raporunda Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer ve diğer Fethullahçı polis şefleri açıkça suçlanacaktı. Bu raporda ağır ihmalle suçlanan diğer polisler ise şunlardı; Trabzon Terörle Şube Müdürü Yahya Öztürk, İstihbarat Şube Memuru Muhittin Zenit, aynı şubeden Polis Memuru Tevfik Cantürk, Emniyet Amiri Ercan Demir, İstihbarat Şube Komiseri Hüseyin Yılmaz, Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Faruk Sarı, yine İstihbarat Şube Müdürlerinden Engin Dinç, Komiser Yardımcısı Özkan Mumcu, Polis Memuru Mehmet Ayhan.

Sürpriz isim Reşat Altay; kıdemli kortrgerillacı
11- Teftiş Kurulu raporlarında ilginç bir isim daha bulunuyordu. Ramazan Akyürek'in İstihbarat Daire Başkanlığı'na getirilmesinden sonra Trabzon Emniyet Müdürlüğü'ne atanan (2006) Reşat Altay... Bu isim ilginç olduğu kadar önemli de. Çünkü Reşat Altay, 16 Mart 1978'de İstanbul Üniversitesi'nden topluca çıkan solcu öğrencilerin üzerine Beyazıt Eczacılık Fakültesi önünde bomba atılarak yapılan katliam sırasında üniversitenin güvenliğinden sorumlu komserdi. Reşat Altay, ülkücülerin gerçekleştirdiğiı bu katliamı organize etmekle suçlanan ve adı kontrgerilla operasyonları ile anılan bir polisti. Bu katliam nedeniyle soruşturma geçirmesine karşın emniyet içinde hızla yükselerek önce Bursa ardından da Burdur İl Emniyet Müdürü oldu. Son görevi Dink Cinayeti döneminde Trabzon İl Emniyet Müdürlüğü'ydü. 12 Eylül öncesinde gerçekleştirilen en büyük faşist katliamlardan biri olan ve bir Kontrgerilla operasyonu olduğundan kuşku duyulmayan bu saldırıda, tam 8 devrimci yaşamını yitirmiş, 50 kişi de yaralanmıştı.

12- Başbakanlık Teftiş Kurulu tarafından yapılan bir başka inceleme sonucu hazırlanan raporda başta Ramazan Akyürek olmak üzere ilgili polisler hakkında soruşturma açılması için istendi.

13- İşin ilginç tarafı bu dönemde yandaş ve İslamcı medya ile liberal yazıcılar tarafından, Jandarma'nın ihmali ve istihbarat zaafı hakkında yoğun bir yayın yapılırken -ki hiç itirazım yok- polisin bu cinayetteki rolünden ise neredeyse söz edilmedi. Bunlar arasında en ilginç olanı Taraf gazetesiydi. İnanılır gibi değil ama Taraf gazetesi, Teftiş Kurulu raporlarını polislerle ilgili bölümleri çıkarılarak ve sadece Jandarma'yla ilgili bölümleri alınarak yayımladı.

Aynı ekip Ergenekon soruşturmasını yürütüyor
14-
Hrant Dink cinayetinde "görev ihmali" görülen polis şeflerinin çok önemli bir başka özelliği daha vardı; Emniyet'teki bu Fethullahçı ekip Ergenekon soruşturmasını yürütüyordu. Yani, telefon dinlemeleri dahil bütün teknik takip işlerini yürütüyor, bilgi ve belge topluyor, gerektiğinde belge düzenliyor, bazı belgeleri icabında gizliyor ve savcılık iddianamesinin esasını teşkil eden fezlekeleri yazıyordu. Hatta çok sayıda avukatın ve sanığın iddiasına göre, savcılık iddianamelerini de doğrudan bu ekip hazırlıyordu. Öyle ki, polis belgelerindeki imla hataları bile -ki çok fazladır- olduğu gibi savcılık iddianamelerinde yer alıyordu.

15- Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun raporu ve muhalefetin baskısı sonucu Başbakan Erdoğan, sonunda Ramazan Akyürek hakkında soruşturma iznini vermek zorunda kaldı. Çünkü ilgili yasa gereği üst düzey bürokratların soruşturulması başbakanın ya da ilgili bakanın iznine bağlı. Sonuçta Akyürek 5 ay önce İsthbarat Daire Başkanlığı'ndan da alınarak merkezde kızak bir göreve çekildi. Reşat Altay ise İstanbul'a polis müfettişliğine (yine kızak görev) getirildi. Ancak başta Ali Fuat Yılmazel olmak üzere diğer isimler yerlerinde kaldı.

16- Öyle anlaşılıyor ki, Emniyet'teki Fethullahçı ekip, AKP hükümetini de zor duruma düşürecek, dahası yürütülen tarihsel projeyi tehlikeye atacak şekilde yer yer özerk hareket etmeye başlamıştı. Bu nedenle Başbakan Erdoğan, uzun süre direnmesine karşın soruşturma iznini vererek sorumluluktan kurtulmak istemiş olabilirdi.

17-Fakat kimi bilgilere göre, İçişleri Bakanlığı Müfettişleri ya da Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu tarafından şu günlerde adı geçen Fethullahçı ekip hakkında (Dink cinayetiyle ilgili) yeni bir rapor hazırlanıyor. Bu çalışmada, daha önce hazırlanan raporların "boşa çıkarılmaya" ve Fethullahçı polis şeflerinin aklanmaya çalışılacağı belirtiliyor.

Hrant Dink 'proje' için en uygun hedefti
Toparlarlarsak;

a- Hırant Dink cinyeti, yandaş ve islamcı medyanın yoğun propagandası sonucu bütün tersine verilere karşın şimdilik "ulusalcı" diye bilinen çevrelerin üzerinde kaldı. Entellektüel ortama hakim olan liberal zihniyet de böyle bir algının oluşmasına büyük katkıda bulundu. Dönemin yükselen milliyetçi atmosferi de bu algıyı kolaylaştırdı ve pekiştirdi.

b- Oysa, bizatihi bu milliyetçi ortamın kendisinin, Hıristiyan ve Ermeni asıllı solcu bir gazeteciyi "ulusalcı" denilen muhalefeti lekelemek ve tasfiye etmek gibi bir amaç için uygun bir hedef haline getirdiği de düşünülebilirdi.

c- Çünkü Hrant Dink'in öldürülmesi Ergenekon operasyonunun fitilini ateşleyici bir etki yaratmış ve kamuoyu nezdinde bu operasyona önsel olarak önemli bir meşruiyet kazandırmıştı. Dolayısıyla Hrant Dink cinayeti AKP-Cemaat ittifakının devleti el geçirme ve rejimi dönüştürme projesine paha biçilemez bir katkıda bulunmuştu.

d- Kuşkusuz eldeki verilere karşın, yukarıdaki analizde ortaya konulanlar da hala "iddia" düzeyindedir. Ancak bu iddia kanıtlandığı taktirde polisteki Fethullahçı yaplanma büyük bir darbe yiyecek, belki de çözülecektir. Bu durumda, aynı ekip tarafından yürütülen ve yönlendirilen Ergenekon soruşturmasının da büyük bir yara alacağı açıktır. Bu ekibin, amaçlarına ulaşmak için cinayete varan suçların işlenmesine "yol verdiği", sahte belge ürettiği, mahkemeleri yanılttığı, örtülü operasyonlar düzenlediği kanıtlanmış olacaktır. (Yeraltı dünyasında da yaygın şekilde kullanılan "yol vermek" deyiminin, polis bir suçun işlemesine göz yumması, kolaylaştırması ya da uygun şartları hazırlaması gibi anlamları vardır.)

e- Ve nihayet; Hrant Dink olayındaki bütün olup bitenler Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu cinayetini hatırlatmaktadır. Fethullahçı örgütlenme hakkında araştırma yapan, bu örgütün çalışma yöntemleri (sahte belge üretmek, şantaj yapmak, teknik takip yürütmek, telefon dinlemek, sahte tanık üretmek, sahte ihbar mektupları yazmak, seks kasetleri hazırlamak, yargıç satın almak ya da kiralamak, sahte delil oluşturmak ve gerektiğinde cinayet işletmek gibi yöntemler) hakkında rapor hazırlayan Hablemitoğlu, Ankara DGM'de Fethullahçı örgütlenme hakkında açılan davaya bilirkişi olarak çağrıldığı dönemde öldürülmüştü.

Kızılay’da bir hayalet dolaşıyor! / Sibel Özbudun

“Nerede olursan ol,
İçerde, dışarıda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne cellâdın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...”
(Ahmed Arif, “Anadolu”)

Bugün tam 38 gün oldu… Dile kolay, Ankara ayazında, ısı sıfırlarda seyrederken, sulusepken altında, rutubetli battaniyelere sarılı, birbirlerine sokulmuş, yarı aç geçirilen geceler. Azan siyatiğe, ülsere, zorlayan böbreklere, tutulmuş bele, kronikleşen bronşite, 38 gündür ayaktan çıkmayan ayakkabının tetiklediği mantara inat… (Çoğu 40’ını, 45’ini geride bırakmış… Bir başka deyişle, yapışkan hastalıklarla birlikte yaşamayı öğrenmişler zaten.) Naylon, branda gerilmiş çatıların altında, her bir standın önündeki, içinde ıslanmış kütüklerin dumanlarını tüttürdüğü varillerin başında, plastik bardaklarda çayını yudumlayıp “4-C”yi tartışarak akan günler…

Bugün ilk günden daha kararlılar
Fabrikaları bir imzayla ve 1 milyar 720 milyon dolara BAT (British American Tobacco)’ya satılırken sırtları sıvazlanmış, ağızlarına bir parmak bal çalınmıştı. “Korkmayın, biz işçi babasıyız, hakkınızı yedirmez, sizi mağdur etmeyiz… Dileyeni kamuda, muadil işlere yerleştireceğiz. Hak kaybı olmayacak. Dileyen ise özel sektöre geçebilir. Bakın bunun için şartnameyi değiştirdik bile…”

Sonra… sonra birden kendilerini 4-C denilen kölelik dayatmasıyla yüzyüze buldular. Ayda 600-650 TL.’ye yılda 8-9 ay çalışıp bütün özlük haklarından olmak… Yalnızca rezil bir gelir kaybına razı olmak değil, aynı zamanda 20-25 yıldır çalışarak biriktirdiği sosyal güvenlik, emeklilik, sağlık gibi haklarının gasp edilmesine seyirci kalmak…

Biraz homurdanıp, yüzde 20’lere varan işsizlik tehdidi karşısında “Buna da şükür,” diyecekleri hesaplanıyordu. Ama bu ucuz hesabı yapanlar bu kez baltayı taşa vurdu. Türkiye’de Reji/TEKEL işçilerini işçi sınıfı hareketi tarihinin kaynağına yerleştiren devrimci gelenekten habersizdiler besbelli. “Tütüncüler”in bu ülkenin emek mücadelesi tarihi içerisindeki seçkin ve mücadeleci yerini bilmiyorlardı. “Gelenek”, uyuduğu yerden başını kaldırdı apansız. Ülkenin işçisini, emekçisini sürüye sayanların beklemediği bir şey oldu…

TEKEL işçisi Ankara’ya akmaya başlamıştı
AKP iktidarı önce meseleyi basit bir asayiş sorunu olarak algıladı. İki gaz bombası, üç-beş cop darbesiyle dağıtılabilecek bir kuru kalabalık…

Öyle olmadıklarını gösterdiler.

38 gün oldu onlar Sakarya’da, Türk-İş merkezini çevreleyen sokaklarda kamp kuralı...

Orayı bir “Özgürlük ve Direniş Alanı”na dönüştürdüler. Mukavva parçalarına, kartonlara kendi elleriyle yazdıkları sloganlarla donattılar her bir köşeyi. Sokakların adlarını değiştirdiler: “Osmanlı mahallesi, direniş caddesi, işkence sokak…”

Günboyu dayanışmalarını dile getirmek üzere akın akın gelen öğrenciler, kadınlar, memurlar, aydınlar, sanatçılar, akademisyenler… (Bugün “Sakarya sizinle gurur duyuyor!” sloganıyla Sakarya caddesi esnafı sökün etti örneğin.) Sosyalist partilerin, kitle örgütlerinin, sendikaların karınca kararınca dayanışma nişaneleri: bir köşede ücretsiz çay dağıtılan bir semaver; elden ele aktarılan kumanyalar; torbalar dolusu ilaç, battaniye, yakacak…

Kent kent ayrılmış her bir çadırda eylemci işçilerle sohbete dalmış Ankaralı devrimciler… Hemen her köşe başında üzerine çıkıp konuşulacak bir iskemle, bir cızırtılı hoparlör, bir serbest kürsü… Önlerine uzatılan mikrofona kırk yıllık sunucu rahatlığıyla içini döken, hakkını arayan, öfkesini haykıran kadın ve erkek işçiler… Birbirini tanıyan-tanımayan herkesin selamlaştığı, köşe başında durup hükümetin geri adım atıp atmayacağını, Türk-İş yönetiminin tavrının ne olacağını, olası bir genel greve katılımın ne kadar olacağını tartıştığı - velhasıl hayata ve kavgaya dair bir şeyleri paylaştığı, Kürtçe’yle Türkçe’nin sarmaş dolaş olduğu tıklım tıklım sokaklar…

Seyyar satıcılar, büfeler, çevredeki dükkânlar havaya ayak uydurmuş. Vitrinlerinde, camlarında işçilere destek veren dövizler… Kâh yorulup dinelen, kâh binlerce ağızdan birden yükselen sloganlar: “TEKEL işçisi yalnız değildir!” “Genel grev, genel direniş!” “Ekmek yoksa barış da yok!”, “Ne istiyoruz? İş! Vermeyecekler! Alacağız! Nasıl? Söke söke!” “Eller şaltere, genel greve!”

* * *

Yıllardır, “Elveda Proletarya,” “Tarih bitti,” “Kapitalizm insan doğasına en uygun düzendir ve ebedîdir,” söylenceleriyle dilsizleştirilmişler, yıllardır kazanımları parça parça gasp edilenler, başlarını kaldırdıklarında polis copuyla, gaz bombasıyla, bastırılanlar, medyanın görmedikleri, ısrarla görmezden geldikleri, işlerini, aşlarını, geleceklerini yitirmişler… TEKEL işçilerinin kendileri için de mücadele ettiğinin bilincine varıyor. Bunun yalnız ekmek değil, onur ve gelecek, onurlu bir gelecek mücadelesi olduğunu… Taşların bağlanıp köpeklerin serbest bırakıldığı bu talan düzenine “Dur” diyecek birilerinin çıkabileceğini… Bu “birileri”nin aslında “biz”den başkası olmadığını… “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!” sözlerinin bir peri masalından ibaret olmadığını… Emekçilerin kendi yazgılarını ellerine alırken “halkların kardeşliği”ni de gerçekleyebileceklerini…

TEKEL işçisi Türk-İş’in çevresindeki sokaklarda geçirdiği 38 gün içinde kendisini dönüştürürken bize de bütün bunları gösteriyor.

Kızılay’da gerçekten de bir “hayalet” dolaşıyor, bugünlerde. Bastırdıklarını, yok ettiklerini, tarihe gömdüklerini sandıkları kadîm düşlerimiz dolaşıyor.

Kıdemli katillerin beş yıldızlı otellerde eteklendiği, daha çaylaklarının, hepimizle dalga geçercesine yattıkları cezaevinde infaz koruma memuru olmak için sınavlara sokulduğu, Romanların kentlerden sürüldüğü, pompalı tüfekli canilerin sırtlarının sıvazlandığı şu linç günlerinde bir soluk özgürlük, eşitlik ve kardeşliğe hasretseniz eğer, mutlaka ve mutlaka, elinizde bir demet çiçek, Sakarya’nın yolunu tutun. Umutla ışıldayan gözleri izleyin, onlar sizi “olay yeri”ne götürecektir…

21 Ocak 2010 Perşembe

19 Ocak 2010 Salı

Che Guevara / Belgesel - 1

Che Guevara / Belgesel - 2

Nâzım Hikmet'in sesinden Küba. .

TEKEL özelleşmiyor: Kapatılıyor! / Atilla Doğan

TEKEL işletmelerini kapatmayı önüne görev olarak koyan AKP, 12 bin TEKEL işçisine (ve ailesine) iki seçenek dayatmaktadır: Ya 31 Ocak 2010’da tazminatınızı (kıdem ve ihbar) alarak emekliye ayrılacaksınız ya da 4C’ye razı gelerek 600 küsur lira ücret alarak, çeşitli iş kollarına sözleşmeli işçi olarak (Taşeron işletmelerine) savrulacaksınız. Hatırlanırsa, kapatılan SEKA işçileride
Kocaeli Belediyesinde istihdam edilmişlerdi. Belediye hizmetlerinin çoğunun taşeronda olduğu düşünülürse sonuç yine aynı kapıya çıkıyor! Bu durum, Özal döneminde başlayan taşeronlaştırma uygulamasının “meyvelerinin” alınması anlamına gelmektedir. Kamuda artık “iş güvenceli” iş kalmamıştır. Son kalan iki büyük işletmeden, TEKEL kapatılıp yok edilmektedir. Geriye sadece demiryolları kalmıştır. O da 2010 yılı özelleştirme kapsamındadır.
TEKEL işçilerinin mücadelesi salt 4C’ye karşı değil, kapatılmaya ve özelleştirmelere de karşı olmalıdır. 4C diye tabir edilen çalışma şekli, özelleştirilmek için sırasını bekleyen tüm kamu işçilerine dayatılmaktadır. Maalesef bu işçileri istihdam edecek bir kamu kurumu da kalmamıştır. Bu yüzden bu işçiler, ya tazminatlarını alarak işten ayrılacaklardır, ya da 4C’ye mahkûm olacaklardır. Bu yüzden mücadelenin yönü, kapatılmalara ve özelleştirmelere karşı olmalıdır.

Dünyada ve bu topraklarda yapılan özelleştirmeler yeni “orta sınıflar ve burjuvalar” ortaya çıkarmaktan başka; milyonlarca işçiyi, işsiz, sendikasız ve iş güvencesiz bırakmaktadır. Hükümetler, KİT ve BİT’leri “Zarar eden ve verimsiz” işletmeler olarak listeye almışlardır. Bunların bir çoğunu ya özelleştiren ya da kapatan, özelleştirme şampiyonu AKP, geriye kalan işletmeleri de tasfiye etmekte kararlı.

Kamu mülkiyeti son kertede kapitalist mülkiyet biçimidir. Emekçilerin vergileri ile yaratılan bu kurumlar kesin kes halkın malı değildir. Bu ideolojik bir çarpıtmadır. Bu kurumlar, kapitalist sınıflara dolaylı bir ilişki içinde, ham madde, ucuz mal, yarı mamul tedarikinde bulunmuş işletmelerdir. İçlerinde verimli olanları da vardı, verimsiz olanları da. Örneğin verimsiz olanlardan TCDD, tamamen yatırımsızlıktan ve karayolları politikası tercihinden köhne hale getirilmiştir.

SSCB ve diğer kamu mülkiyetine dayanan işçi devletleri bir bir çözüldü ya da kapitalist restorasyon (Çin ve Küba gibi) sürecine girdi. Yaşana tüm gelişmelerden sonra akla hemen şu soru gelebilir: Devlet mülkiyetine son vermiş ya da vermekte olan bu ülkeler, kapitalizme dönüş yaparken, kapitalist ülkelerdeki devlet mülkiyetleri nasıl ayakta kalacak?

“Ha patron devlet olsun
ha özel sektör ne fark eder?”
Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Özelleştirmeler kapitalist dünya ekonomisinin, 1974’den bu yana içine girmiş olduğu uzun krize ve düşen kar marjlarına karşı bir arayış ve uygulamanın adı olmuştur. Yani hâkim sınıfların emekçi sınıflara bir taarruzu. Daha çok kar edebilmek için işçi sınıfının kazanılmış olan tüm haklarına saldırı anlamına gelen bu sınıfsal taarruz, birçok ülkede yanlış algılanmıştır. Bu taarruza, dünya sağı tamamen sahip çıkmış, fakat solunun önemli bir bölümünde ise kafa karışıklığı yaratmıştır. Solun bir bölümü, bu saldırıyı sınıfsal bir saldırı görmek yerine, emperyalizmin bir saldırısı olarak algılamış, antiemperyalizm adına, ulusalcı bir refleks göstermeyi tercih etmiştir. Bu politik tutum çok yanlıştı. Çünkü bu tavır, işçi sınıfını milliyetçilik zehri ile paralize etmekten başka bir anlama gelmez. Bu savunmasız duruma gerileyiş, meselenin arkasındaki sınıfsallığı göremeyen işçi sınıfını “yabancı sermaye vatanımızı satın alıyor” noktasına getirdi. Oysa gelişmeler tam tersi sermayenin entegrasyonundan başka bir şey değildi ve işçi sınıfı ne yazık ki, her seferinde özelleştirme yapacağım diyen hükümetlerin programına oy veriyordu.

İkinci olarak, “Sosyalist Blok”un çözülmesi ve bunun yarattığı ideolojik erozyondur. Bu düşünsel erozyon, adım adım şu noktaya gelmiştir: “Sosyalizm, kapitalizm karşısında yenilmiştir, dolayısıyla piyasanın ve demokrasinin bir arada yaşayacağı en ideal sistem liberalizmdir” En yükseklerden söylen bu sözler topluma enjekte edilerek, kitleler zaman içinde “ikna” edilmiştir. Bu söyleme “ikna” olan işçi sınıfı mücadelede dirençsiz kalmıştır. Kendi çalıştığı işyeri kapanınca ya da özelleşince mücadele etme gereği duymuştur. Diğer işletmelerdeki mücadelelere seyirci kalmıştır.

Üçüncüsü; Özelleştirilen işletmelerden elde edilecek paralar, güya sağlık, eğitim ve dış borçlara aktarılacaktı. Oysa bunların tam tersi oldu. İnsanlar hem işsiz kaldı, hem de dış borç kat be kat artı, üstüne üstlük sağlık ve eğitimde paralı hale dönüştürüldü. Bu tehlikelere birde en kötüsü eklendi: İşsizlik, sendikasızlık ve iş güvencesizlik. Diğer ülkelere göre işsizlik oranı yüksek olan bu ülkede iş güvencesiz çalışmak tam bir yıkımdır. İş güvencesi altında çalışan emekçiler, kamuda çalışan kamu emekçileri (memurlar) kalmıştır. Oraya saldırıda eli kulağında beklemektedir.

AvEG-Kon'lu kadınlardan TEKEL'e destek!

Stuttgart - AvEG-Kon Kadın Komisyonu yazılı bir açıklama ile TEKEL işçilerinin direnişini selamladı. AvEG-Kon çıklamasının tamamını aşağıda yayınlıyoruz.

"Kefenleri giydik geri dönüş yok"
Kapitalistler, krizin faturasını; ekonomik yaşam koşulları daha da kötüleşen işçi ve emekçilere ödettirmek istemektedirler. IMF’nin bütün direktiflerini yerine getirmek isteyen Türk devleti ve AKP hükümeti, işsizlik ve sefalet ücretine mahkûm etmeye çalıştığı işçileri önce sokağa attı. Fakat işçilerin kararlılığı karşısında 4-C formülü olarak tanımladığı maaşların düşmesi, her yıl yıllık sözleşmelerle işçilerin geçici işçi olarak kabul edilmeleri ve özlük haklarının tamamının ortadan kaldırılması formülünü işçilere dayattı. Köleliğe hayır diyen işçiler, azgın kış koşullarında sokağı mesken edinmiş direniyorlar…

Kadını erkeğiyle TEKEL işçileri, 15 Aralık'tan bu yana günler, geceler boyu sokaklarda... Polisin copuna, gazına, panzerine, suyuna, Ankara'nın soğuğuna, yağmuruna, ayazına rağmen ülkenin dört bir yanından gelerek direniyorlar… İşçi ve emekçilere, hak alma mücadelesinde yol gösteriyorlar...

Yüzyıllardır ev köleliğine ve ucuz iş gücüne mahkûm edilen kadın işçilerin, sınıf kardeşleriyle birlikte devletin bütün saldırılarına karşı ön saflarda yerlerini alması; direnişin devamında büyük rol oynamaktadır. Bu direniş, aynı zamanda kadınlar için biçilmiş rollere karşı da pratik bir başkaldırıdır.

Kadın işçilerin direnişin başında yer almaları, TEKEL direnişine enerji ve güç katmıştır. Erkek işçilerin daha kararlı duruşunu ve hak alma mücadelesinde ısrarlı olmalarını sağlamıştır. Dün evinde çocuk bakan, yemek yapan kadın, şimdi yanı başlarında direnişte saf tutmaktadır.. Devletin saldırısına ve Ankara’nın soğuğuna karşı ortak siperlerde durmaktadır..Güneşi görmesiyle toprağın derinliklerinden güneşe uzanan kardelenler şimdi işçi kardeşlerinin ellerinden tutarak işsizliğe ve yoksulluğa karşı yol gösteriyorlar… Zalimlerin zulmüne karşı isyana duruyorlar..

Yerli ve göçmen kadınlar…
Biz, geceleri sıcak yatağımıza yatarken, kar ve yağmur altındaki TEKEL işçisi kadınlar; eşlerini, çocuklarını bırakıp geldikleri Başkent Ankara'da, hastalığa, beton üstünde yatmaya aldırmadan büyük ve zorlu bir mücadele ile özlük hakları, çalışma hakları için direniyorlar.. “Kefenleri giydik geri dönüş yok” diyen hemcinslerimiz, kararlılıklarından ödün vermeden mücadelelerini sürdürüyorlar..

Çalışma hakları ellerinden alınarak sokağa atılmak istenen, kölelik ücretine mahkûm edilmek istenen, geriye dönük tüm hakları ellerinden alınmak istenen TEKEL işçisi sınıf kardeşlerimizle omuz omuza olma görevi hepimizindir. Hangi coğrafyada olursa olsun işçi sınıfının her kaybı geleceğimizin kaybıdır. İzin vermeyelim!..TEKEL işçisi hemcinslerimizin sesini yaşadığımız Avrupa coğrafyasına ve çalıştığımız iş yerlerine taşıyalım!.. Bulunduğumuz her alanda “TEKEL işçileri ile dayanışma komiteleri” kuralım, var olan komitelerde yer alalım!.. Maddi ve manevi destek çalışmaları yürütelim!..Kız kardeşlerimize dayanışma mesajları yollayalım, Türk Devletinin çalışma bakanlığını protesto mektupları, faksları ve mailler ile boğalım!..

Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu - Kadın Komisyonu olarak; AKP ve Türk devletinin saldırgan ve işçi düşmanı tutumunu kınıyor ve direnen TEKEL işçilerinin yanında olduğumuzu ilan ediyoruz. Avrupa’da yaşayan göçmen ve yerli emekçileri; Tekel işçilerinin yanında olmaya ve onlarla dayanışmaya çağırıyoruz!..

Yaşasın kadın dayanışması!..

Protestolarınız için kullanabileceğiniz adresler
T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer
Adres : İnönü Bulvarı No:42 pk: 06520 Emek / ANKARA / TÜRKİYE
Telefon : 0090 312 296 60 00 Fax : e-posta : iletisim@csgb.gov.tr
Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu
(AvEG-Kon) KADIN KOMİSYONU

Kırlangıcın Yuvası

18 Ocak 2010 Pazartesi

Bugün renklerden siyah. .

İsrail ve Yahudilik üzerine "kısa bir İsrail tarihi.."

"Alçak koltuk diplomasisi"yle gerilen İsrail Türkiye ilişkileri sonrası İsrail Türkiye'nin gündemine oturdu.. Eğer vaktim yok diyorsanız size kısa bir İsrail tarihi.. Ali Ünal, bugün köşesinde İsrail tarihinin kısa bir özetini yazdı.. İşte o yazı..
.
YAHUDİ KELİMESİNİN ANLAMI
Yahudi kelimesi, İbranice Kitab-ı Mukaddes'e göre, Hz. Yakub'un 12 oğlundan, dolayısıyla 12 İsrail kabilesinden Yahuda'ya mensup olan demektir. Şu kadar ki, bazı Kitab-ı Mukaddes araştırmacıları bunu doğru bulmazlar ve bunun daha sonra icat edildiği düşüncesindedirler.
.
FİLİSTİN DİYARI FETHEDİLDİ
Kenan (Filistin) diyarı Hz. Yuşa (as) tarafından fethedilince, Hz. Yuşa bu toprakları 12 İsrail kabilesi arasında paylaştırdı. İki asır kadar sonra kral Talut (Saul) ile birlikte ilk birleşik İsrail krallığı kuruldu. Peygamber Samuel tarafından hükümdar tayin edilen Talut, 12 İsrail kabilesinin en küçüğü olan Bünyamin (Benjamin) kabilesine mensuptu.
.
HZ. DAVUD HİLAFETİ
Talut'tan sonra bütün İsrail kabileleri Hz. Davud'un hilafeti altında birleştiler ve ardından Hz. Süleyman'ın hükümdarlığı zamanında çok güçlü bir devlet haline geldiler. Kitab-ı Mukaddes, Hz. Davud ve Süleyman'ı sadece hükümdar (kral) olarak anarken, Kur'an-ı Kerim, Hz. Davud'u halife peygamber, Hz. Süleyman'ı hükümdar-peygamber olarak anar.
.
YAHUDİ İSMİ ALTINDA BİRLEŞME
Hz. Süleyman'ın vefatıyla birlikte İsrail devleti ikiye ayrılır. Kuzey kabileleri, İsrail krallığını teşkil ederken, güneyde kalan kabileler Yahuda krallığını meydana getirirler. 4 asır sonra gelen Babil sürgününün ardından ortak kimlik olarak Yahudi ismi etrafında birleşilir.
.
HZ. YAKUB'UN LAKABI: İSRAİL
Temelde bütün 12 İsrail kabilesi mensuplarına verilen genel isim, İsrail'dir. İsrail, Kitab-ı Mukaddes'e göre, Hz. Yakub'un lâkabıdır ve yine Kitab-ı Mukaddes'e göre Hz. Süleyman'dan sonra Hz. Yusuf Evi, İsrail olarak anılıyordu.
.
KURAN'I KERİM İSRAİL OĞULLARI DİYOR
Kitab-ı Mukaddes ve tarih araştırmacılarına dayanan bu bilgiler, esasen Kur'an-ı Kerim'de mevzu ile ilgili anlatımlarla çelişmemektedir. Kur'an-ı Kerim, bugün Yahudi olarak anılan insanlara İsrail Oğulları olarak hitap eder. Müslüman müfessirler de İsrail'in Hz. Yakub'un lâkabı olduğu görüşündedir ve kelimenin, "Allah'ın tertemiz kulu" manâsına geldiğini belirtirler. Dolayısıyla, insanlara en çok hoşlandıkları isimle ve en güzel şekilde hitap etmeyi emredip, kötü lâkap takmayı açıkça yasaklayan Kur'an, Yahudilere sahip oldukları gerçek değer noktasında yaklaşır ve "Siz, Allah'ın tertemiz bir kulu, 25 büyük rasûlden biri olan Yakub'un oğullarısınız; dolayısıyla size onun gibi olmak yakışır" der. Yahudi kelimesi, aslında İsrail topluluğu içinde bir bölünmeyi, bir ayrılışı simgeler ve dolayısıyla Kur'an-ı Kerim de bu kelimeyi aynı anlamda kullanır ve "Yahudileşenler" tabiriyle bunun sonradan ortaya çıktığını ve İsrail'den bir kopma olduğuna dikkat çeker. Bu temel dinî ve tarihî gerçekten habersiz bazı Müslüman ilahiyatçılar bile, Kur'an açıkça reddettiği halde, Hz. İbrahim'i Yahudi ve Yahudilerin atası gibi değerlendirebilmektedir.
.
İNSANLIĞIN NEFS-İ EMARESİ
İsrailî olmak, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı temel fıtrata, temel insanî vicdana uyarak, yani tevhid esası üzerinde, bir diğer ifadeyle hanif olarak İbrahim Milleti'ne katılmak, yani bu Millet'i kâmil seviyede temsil ve teşkil eden bütün peygamberlere uymak demektir. İsrail Oğulları, içlerinden çıkan büyük peygamberlere, hidayeti temsil eden ve insanlara rehberlik yapan imamlara uyan mensuplarıyla uzun asırlar bu "Millet" içinde kalmışlardır. Bununla birlikte, içlerinde ortaya çıkan fitne ve fesat unsurlarıyla ise hem kendilerine zulmetmişler, zulümlere maruz kalmışlar, hem de insanlık tarihinde zaman zaman fitne-fesat yangınları çıkarmışlardır. Onları tarif adına en güzel ifade Bediüzzaman'a aittir: İnsanlığın nefs-i emmâresi. Siyonizm, nefs-i emmâre olmanın unvanıdır.
.
İSRAİL'İN TERCİHİ
Nefis, insanın bilhassa dünyaya ait bütün kabiliyetleri kendinde toplayan en önemli mekanizmasıdır. Bu mekanizma, gerçekten İsrailî olabildiği takdirde, yeryüzünü cennete çevirir; fakat emmâre olarak kaldığı zaman da kan dökme ve bozgunculuk çıkarma, onun en önemli özelliği olur. Bugün Yahudiler, hem kendileri ve hem insanlık adına ve kendilerinin de insanlığın da geleceği adına İsrailî olma, hanif olarak İbrahim Milleti'ne tâbi olma ile emmâre nefis olarak kalma arasında bir tercihle karşı karşıya bulunuyorlar.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Kapital'e karşı devrim. .

Che ve Marksizm’in yeniden üretimi / Atilio A. Boron*

Che’nin sekseninci doğum yıldönümünü anmanın en iyi yollarından biri, onun daha az bilinen ya da en fazla ihmal edilen yönlerini, Marksist düşüncenin yeniden yaratıcısı olarak, Marksizm’in Latin Amerika’da uygulanması konusundaki rolünün önemini yeniden açığa çıkarmak olmalı. Biraz, yenilmişliği, cömertliği, aynı zamanda asilliği, en fazla da cesareti ve “Kahraman gerilla” olarak elde ettiği şöhreti nedeniyle onun bu yönlerinin ihmal edilmesi,bilgisizlik ya da kayıtsızlıkla açıklanabilir. Fikirleri, değerleri ve davranışları arasında mutlak tutarlılık bulunan biri oluşu, onu aşılmaz değerler dizisine dönüştürdü. Özellikle, eski ideallere ihanetin (ya da düşünülen, söylenen ve yapılan arasında kopukluğun) skandal boyutlara ulaştığı böylesi dönemlerde.

Bu yabancı gerilla Miguel Barnet’in** eski günlerden hatırladığı gibi çantasında León Felipe ve Pablo Neruda’nın şiirlerini taşırdı. Bolivya ormanlarındaki kamplarında, birçoğu evrensel toplumsal düşüncenin gerçek mücevherleri olan yüzden fazla kitap vardı.

Marksizm-Leninizm’in, uygulamadaki kabul edilemez çarpıklıklarını ve onun SSCB Bilimler Akademisi’nin elinden çektiği bu acayip deformasyonu acımasızca eleştirmesi, Marksizm’in kategorilerinin bazılarını eleştirme yeteneğine sahip olması elbette tesadüfî değildi.

Gramsci ve Che’nin görüşleri arasında paralellikler var: Her ikisi de Marksizm’in “skolâstik” bir şekilde tasnif edilmesini reddettiler. İlk önce Gramsci, Rus Devrimi hakkında yazdığı kısa bir makalede “Kapital’e karşı devrim” diyerek, Kapital’in kanonik yorumcusu ve İkinci Enternasyol’in önde gelen teorisyeni Karl Kautsky ile alay etti. Che de gelişmemiş ülkelerde devrimin olanaksızlığına karar veren “iyi dost Sovyetlere” aynı şekilde davranıyordu.

Gramsci gibi Che de, verimsiz Post-Marksistler olarak yeniden doğan, gençlik günahlarının pişmanlığını yaşayan bazı entelektüellerden yıllarca önce “ekonomizm”e karşı mücadele etti. Onlara göre Marksist teoriyi kaçınılmaz olarak idealler mezarlığına mahkûm eden ekonomik determinizmi “keşfederek” ona karşı başarılı bir savaş verdiler. Entelektüel küstahlık ve yetenek yoksunları, Marksizm’in yaratıcılığı üzerine yeniden düşünmek yerine, onu zamanının hâkim ideolojisine bağlı kılmak amacıyla Gramsci ve Che’yi küçümsemeyi ve Marksizm’in karikatürleri önünde saygı duruşunda bulunmayı tercih ettiler.

Büyük lider José Carlos Mariátegui’nin*** asil geleneğinin mirasçısı Che, Marksizm’i “asıl olan dünyayı yorumlamak değil değiştirmektir” diyen Marks’ın, On birinci Tezi doğrultusunda kavrıyordu. O da Lenin gibi Marksizm’in, bir “dogma değil, eylem kılavuzu” olduğuna inanıyordu. Bundan dolayı, eğer teori gerçeklikle tam olarak uyuşmuyorsa, bu özenle gözden geçirilmeliydi.

Marksizm kökenli Avrupa-Merkezcilik, kendi çevresinde, sosyalist devrime geçişi sağlayamadığından, küvetteki kirli su ile birlikte bebeği dışarı çıkarmaksızın, bu tür şartları ortalıktan temizlemek ve eşi görülmemiş bu meydan okuma ile hesaplaşmak için teoriyi yeniden yaratmak zorunda kaldı. Ve eğer “bildirgeler” aşamalı ve mekanistik bir görüş şartı koymuyorlarsa, sosyalist devrim gerçekleşemezdi. Bu anlayışa göre ulusal burjuvazinin önderlik ettiği bir burjuva demokratik devrim yapılmadan önce sosyalist devrim yapılamazdı. Öyleyse bu metinler denize dökülmeli ve her şey yeniden düşünülmeliydi.

Che de bu konuda Marksist düşüncenin büyük klasikleri gibi; teorinin tamamlanmış bir yapı olmadığını tersine sürekli gözden geçirilmesi ve yeniden yapılandırılması gereken bir girişim olduğunu, bazı önermelerin terk edilebileceğini ve Marksizm’in temel argümanlarına zarar vermeksizin, bu önermelerinin yerine kapitalizmin yağmacı, sömürücü, haksız, hastalıklı karakterini açığa çıkaran başkalarının konulabileceğini gösterdi.

Che ayrıca, sosyalist projenin, dayanışma ve fedakârlığa dayalı etkili ve somut bir enternasyonalizmi; kapsamlı katılımcı demokrasiyi; yeni bir kültürü; yeni insanı yaratmak olduğunu ve de bunların, üretkenlik ve ekonomik çerçeveden üstün olduğunu gösterdi. Bütün bunlar maddi desteği gerektirirdi ama eğer bu destek sosyalist projeyi kurmaya hizmet etmiyorsa, projenin ölü doğması kaçınılmazdı.

Che’nin teorik mirası uçsuz bucaksızdır. İşte onu inşa görevi şimdi başladı. Onun, zamanın uluslararası arenasında, SSCB tarafından ilan edilen ve döneme egemen olan “barış içinde bir arada yaşama” ilkesi üzerine yaptığı kötümser değerlendirmeler kehanete dönüştü. Ona göre sosyalizm, “kapitalizmin bize miras bıraktığı eski silahların yardımı ile” kurulamazdı. Son yaşanan olaylar bu tespitin çürütülemez olduğunu gösterdi.

Bu gazetenin (Pagina/12) 12 Haziran tarihli baskısında yer alan yazıda Juan Gelman’ın belirttiği gibi Bill Clinton’un “insani bombalamalarından”, Bush ve onun çetesi tarafından tanımlanan “zorunlu tehditler” ile 10–12 yaş arası çocuklara yapılan işkencelere kadar yaşanan olaylar, onun emperyalizmin acımasız ve ıslah olmaz karakteri üzerine olan analizlerini günden güne doğruladı.
Aynı şekilde, kapitalist ideoloji üzerine “Kapitalizm kaba güç kullanır ama aynı zamanda sistemdeki insanları da eğitir” tespitiyle, beş yüz yıldan beri bunu sürdüren kapitalizme karşı, bizleri bütün cephelerde “fikirler mücadelesine” çağırdığı açık. Bizler de bu mücadeleyi, önünde durulamayan yerleşmiş bilginin teorik yansımasının kilometre taşlarını birer birer sayarak sürdürebiliriz.

Onun amansız yürüyüşü, giderek daha fazla derin ve kapsamlı idrak ufuklarına doğru devam ediyor. Che alçakça katledilişinden kırk yıl sonra, her zamankinden daha fazla hayatta.

Çevirenin notu:
* Atilio A. Boron: Arjantinli bir siyaset bilimcisi ve sosyolog. Güney Amerika’nın önemli aydınlarından biri olan yazarın birçok kitabı var.

** Miguel Barnet: 28 Ocak 1940 yılında Küba’nın Havana kentinde doğdu. Yazar, antropolog ve şairdir. Küba içinde ve dışında en fazla eseri yayınlanan ve Nazım Hikmet ile tanışmış olan Kübalı entelektüellerden biri.

*** José Carlos Mariátegui: (14 Haziran 1894 – 16 Nisan 1930) ”Latin Amerika sosyalizmi, kopya değil, kahramanca bir yaratı olmalıdır” diyen Perulu komünist bir önder. Peru’nun güneyinde küçük bir köy olan Moquegua’da doğdu. Mariategui 1917 Rus devriminin ve ertesi yıl Cordoba’da gerçekleşen üniversite reformunun etkisiyle, Lima’da gazetecilik ve edebi faaliyetlere yöneldi. Gazeteciler derneği başkan yardımcılığına seçildi. Haziran 1918’de “Nuestra Epoca” dergisini yayınladı. Birkaç ay sonra Sosyalist Propaganda Komitesini örgütledi. Ekim 1919’da Avrupa’ya gitti. Kısa bir süre kaldığı Paris’te Henri Barbusse ve Romain Rolland ile tanıştı. Ardından İtalya’ya geçip savaş sonrası dönemin entelektüel ve siyasal iklimini keşfe koyuldu. Mariategui, Mart 1923’te Peru’ya döndü. 1926’da Armauta dergisini yayınlamaya başladı. Ekim 1928’de Peru Sosyalist Partisi’ni kurdu ve aynı yıl “Peru Gerçekliğinin Yorumu Üzerine Yedi Deneme”yi yayınladı. 1930 yılında öldüğünde yalnızca 36 yaşındaydı.

Çeviren: Pagina/12’deki İspanyolca orijinalinden Atiye Parılyıldız tarafından çevrilmiştir.
Kaynak: sendika.org

Akepeliler, askerler ve münevverler üzerine tezler / Melih Pekdemir

Aslında Karl Marx, bizim “tek yol devrim” sloganımızı 11. Tezinde filozofça dile getirmişti: “Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir.” Ünlü “11. Tez”e ulaşabilmem için 10 adet tez sıralamam gerekiyor elbette. Başlıyorum:

1. Tez: Türkiye‘de artık “aydın”ın bittiği yerde “münevver” veriyorlar. Münevver, Osmanlıca‘da “aydın” demektir… Yeni Osmanlıcılık ortamında artık İtilafçı münevverlik müthiş prim yapıyor. İtilafçı münevverin bir tarafından üflenince öbür tarafından “Başbakanım çok yaşa!” sesi çıkıyor. Cengiz “Münevver” Çandar şöyle diyor: “Sivil faşizm‘, ‘tek parti diktatörlüğüne gidiyoruz‘ cinsinden ipe sapa gelmez hezeyanların, Ergenekon‘u bunca zamandır karartmak ve sulandırmakla uğraşan aynı çevreden seslendirildiğini izliyoruz.” ” ‘Sivil vesayet‘ adında karşı çıkılabilecek bir şey olabilir mi? Evet, istenen ‘sivil vesayet‘tir zaten; ‘demokrasi‘ dediğiniz ‘sivil vesayet‘tir.”

2. Tez: AB‘ye girilecek demokrasi gelecekti. Darbe olacak demokrasi gidecekti. AB‘ye girilmedi, Darbe yapılmadı. “Demokrasi” ise ne yapacağını şaşırdı. Ama liberal-münevver şaşırmadı! İtilafçı oldu. Yani, velev ki askeri vesayet bitiyor, demokrasi yine de gelemiyor. İttihatçılık gitti de ne oldu? İtilafçılık geldi. Münevver ise demokrasi terminolojisine katkıda bulundu, “sivil vesayeti” bize demokrasi diye yutturdu. Siyaset biliminde vesayet rejimleri (”tutelage”), haldeki durumu sürekli ve kalıcı görmeyip toplumu sonraki süreçlere hazırlamayı hedefleyen yönetimleri anlatmaz mı? Mesela bir vesayet rejimi sayılan Kemalist dönem de, Batılılaşmayı amaçlamıştı. AKP, sivil bir parti elbette, ama Çandar buna vesayet misyonu yükleyince, şecaat arz ederken sirkatini söylemiş olmuyor mu? Aydın kişinin illa ki solcu olması gerekmeyebilir, ama her daim statükoya karşıdır. Münevver ise sistemi değiştirmeye gücü yetmeyince sistem içinden onu değiştirecek güçlülere/muktedirlere bel bağlayanlardır. Özal‘ı desteklemişlerdi, elbette Erdoğan‘ı da destekleyeceklerdir.

3. Tez: 28 Şubat süreci ile Çukurambar süreci zıtların birliğidir, ikincisi birincinin devamıdır. Evet, en iddialı tezim budur! Aslında bu süreçler, 2. Dünya Savaşı bitimindeki San Francisco konferansına katılmak uğruna çok partili rejime geçişle de paralellik taşıyor. Türkiye bu tercihiyle Batı‘ya açılmış (emperyalizme kucak açmış) NATO, IMF ve Kore savaşına dâhil olmuştu. 28 Şubat (12 Mart ve 12 Eylül gibi) sistemin önündeki tıkanıklıkları hedefleyen “basit” bir askeri müdahale değildi. Tersine toplum mühendisliği tarzıyla (1923, 1945 dönemeçleri benzeri) sistemi tepeden ve dışarıdan değiştirme girişimiydi; “sivil vesayet” olan Özalizm‘in devamı bir “askeri vesayet” idi. Özalizm gibi 28 Şubatçılar da emperyal bir vizyona sahiptiler: AB üyeliği, ABD taşeronluğu (bölgesel güç olma), özelleştirme… “İrtica ve bölücülük” söylemi ardında asıl hedeflenen (şimdi küreselleşme denilen) “yeni dünya düzeni” ile entegrasyondu… 28 Şubat gündeme geldiğinde ne AB‘den ne ABD‘den tek bir itiraz duyulmamıştı. Marx‘ın sözüdür: “Tarih ilkinde trajedi sonrasında komedi olarak tekerrür eder.” 28 Şubat bir trajedi, 27 Nisan e-muhtırasıysa bir komediydi. AKP, 28 Şubat‘ın hem rövanşı hem devamı olarak, dışarıda bölgesel güç, içeride neo-liberal cengaver misyonuyla küreselleşme neferi oldu. Mesela Çukurambar sürecinde de, devlete ait her şey özelleştirilirken (belki buna kontrgerilla da dâhildir!), topluma ait her şeyin devletleştirilmesi (ve cemaatleştirilmesi) tesadüf sayılmamalı. Genelkurmay karargâhında Erdoğan ve Başbuğ‘un kerhen çektirdikleri fotoğraftaki pozları da, zoraki ve çelişkili ittifakın tarihe geçecek bir resmi değil mi?

4. Tez: Eskiden “Bu kış Türkiye‘ye komünizm gelecek” denirdi. Bu kış Türkiye‘ye darbe gelmeyecek. Zaten geçen kış da şeriat gelmemişti. Şeriat‘a ne oldu? Önce şu oldu: Bush‘un ılımlı İslamcılığından Obama‘nın İtilafçı Neo-Osmanlıcılığına intikal edildi. Şeriat bu memlekete elbette “selamünaleyküm ben şeriat!” diyerek gelmeyecekti ki… Şimdi AKP‘liler “de jure” (yasal) iktidarlarından daha fazla “de facto” (fiili) hâkimiyetlerini berkitmeyi gözetiyorlar. Türban, üniversitelerde fiilen serbest olmadı mı? İmam Hatiplilerin de katsayıyla önü açıldı… Tarikatlar, cemaatler, cemiyetteki en güçlü “sivil toplum” örgütleri olmadı mı? Gülen cemaati de toplumda ve devlette her gün yeni bir mevzi kazanmıyor mu? “Sızıntı” artık bir dergi ismi olmaktan çıktı… Maliye görevlileri ellerinde vergi balyozu, sermaye sınıfını hizaya getiriyor. Rakiplerin defteri dürülüyor. Medyanın dörtte üçü ya AKP yanlısı veya AKP‘ye ses çıkaramaz haldedir… Ve son olarak sokaktaki insan bile Polis kuvvetlerinin fendi, Askeri kuvvetleri yendi diyor. M. Ali Birand‘ın enfes ifadesiyle artık hükümet ve cemaat TSK‘ya “ince ayar” (balans ayarı!) çekiyor… AKP için sivillik, sivil polisliktir! Münevver‘in görevi bu denklemi gizlemektir. Yani sivil AKP vesayeti böyleyken böyledir…

5. Tez: AKP ile demokrasi kavramını birlikte telaffuz etmek zevzekliktir. AKP‘nin bazen demokrasiden medet umması ondan nefretine engel değildir… (Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah‘ındır; başka şey söylemek Allah‘a şirk koşmaktır!) AKP strateji değiştirmedi taktik değiştirdi. Birinci devre (2002–2007) defansif oynadı, ikinci devre (2007-?) ofansif oynuyor. Artık yumuşak oyundan sert oyuna geçtiler. Birinci devrede, laiklik İslami yaşamı sınırlıyordu, ikinci devrede İslami yaşam laikliği sınırlıyor. Ancak önünde biriken sorunlar da ötelenemez haldedir, hırçınlaşıyor: Kürt/Irak, Ermeni, Kıbrıs, AB, ekonomik kriz (işsizlik, enflasyon) vb.

6. Tez: AKP Kürt sorununda da tesettürü savunuyor. Yani ortaya çıkmıştır ki, Kürt açılımı palavradır. Kürt tesettürü hakikattir. AKP Kürtler üzerindeki askeri vesayete esastan itiraz etmiyor. “Kontrgerillayı” sadece hükümetine/ hikmetine müdahale noktasında sorguluyor. “PKK gerillası” ile mücadelesini “kontrgerilla” ekseni üzerinden sürdürmüyor mu?

7. Tez: Son yaşanan linçler iç savaş provalarıdır. Bu coğrafyanın insanları sadece paranoyak değil resmen (yani devlet eliyle!) manyak hale de getirildi. Kendini güçlü gören her kesim, gözüne kestirdiği güçsüze vuruyor. Sokaktaki leşkerler, Roman-Kürt-Komünist avına çıkmıştır. Toplumsal zenginliğimiz olan mozaik dokulardan berbat ırkçı kokular yükseliyor.

8. Tez: Marksistlerin “devletin görece özerkliği” tezi, bu coğrafyada başkalaşıma uğramıştır, giderek devlet kurumları da birbirinden özerk hale gelmektedir. Emniyet, MİT, ordu, yargı, üniversite özerk (otonom) grupların çatışma sahnesidir… (Öyle ki, Önder Aytaç Taraf‘ta emniyet içinde “cemaat ile hükümet güçleri” arasındaki çatışmayı dahi ima etmektedir!)

9. Tez: TSK sütten çıkmış kaşık değildir. Mağrur TSK da mağdur TSK rolü oynamayı öğrenmeye başladı. Yakın geçmişinde üç-dört darbe, özel harp, kontrgerilla, kirli savaş, Şemdinli ve gündelik siyasi müdahaleler bulunan bir kurumdur… Hiç unutur muyuz? Mesela bu kurumun “en sivili” eski komutan Hilmi Özkök, Kürtler için “sözde vatandaş” kavramını icat etmiş olan, Şemdinli olayında Büyükanıt‘ın yargılanmasına izin vermeyen bir generaldir…

10. Tez: Türkiye‘nin özellikleri abartılmamalıdır. Türkiye de, her türlü sömürünün, zulmün ve ezilen sınıfların olduğu herhangi bir ülkedir. Ekonomik kriz bankalara ve büyük sermayedarlara teğet geçti; işsizlik, zamlar, SGK kazığı deldi geçti. Kaşıkla verdiler, sapıyla çıkarıyorlar, kepçeyle geri alıyorlar… Mevzu budur…

“11. Tez”: Karl Marx‘ın ünlü tezidir. Münevverler Türkiye‘yi işlerine geldiği şekilde değişik biçimlerde yorumluyorlar; çünkü onlar için asıl olan güncel statükoyu (müesses nizamı/kurulu düzeni) ve şimdi de AKP‘nin statükosunu muhafaza etmektir. Bize gelince… Aslında Karl Marx, bizim “tek yol devrim” sloganımızı 11. Tezinde filozofça dile getirmişti: “Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir.” Ey solcular, sosyalistler, devrimciler; Türkiye‘yi yukarıdaki 10 tezde olduğu gibi ya da başka şekilde yorumlarken, cümleleri sıralamak görüldüğü üzere kolaydır, bir sorun yoktur. Peki, sorun nedir?

11.01.2010
Kaynak: Birgün Gazetesi

Sınıfsal hak, TEKEL işçileri ve sosyalistler / Atalay Girgin*

Ne yazık ki, bu yanılsamayı güçlendirecek yaklaşımlar da geçmişten günümüze hiç eksik olmamıştır: Hem memur sendikaları hem de özellikle işçi sendikaları ve üyeleri, sınıfsal hak mücadelesi yapmaktan çok, bir biçimde verilmiş ya da edinilmiş ayrıcalıklarını (artık yenileri şimdilik söz konusu olmadığı için) koruma peşine düşmüşlerdir. Sınıfsal olarak kazanmak yerine, “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışına kapılanmışlardır. Keza, “sınıf sınıf” diyen bazı devrimci-sosyalist kesimlerin de, lafziliği ve kitabiliği aşamayıp tekil ve salt kendilerine dönük “ayrıcalık” talepleri eksenindeki işçi eylemleri ve mücadelelerine, “kahramanlık”, “şanlılık” sıfatları yükleyen hamasi yaklaşımlarını ve methiyelerini de bunlara eklemek gerek.

Öte yandan, “Mülk Allah’ındır” söyleminin ardında, üretim araçlarının özel mülkiyetini ve insanın insanı sömürüsünü meşrulaştıran; sınıfın kolektif bilinci üzerinde yarattıkları yanılsamayla kapitalist sömürü düzenine ideolojik-siyasal-örgütsel anlamda paratoner olan, her düzey ve konumdaki “gönüllü kullar”ın etkisiyse, görmezlikten gelinemeyecek denli apayrı bir konudur. Yeter ki, eklektik bir tarzda ampirik verilerle bezenip genellenmiş ve sonra da sanattan siyasete dek toplumsal yaşamın her alanında ve ‘aydın’lar nezdinde “ideolojik esir”liğin argümanı kılınmış, düşünsel ve yanılsamalarla malûl “post-modern dünya” algısı, dünyanın, bölgenin ve toplumun gerçekliğine giydirilmemiş olsun… Çünkü bunlar (hem din hem de post-modernizm), toplumsal gerçekliğin, sınıfsal boyutlarıyla birlikte algılanması ve anlamlandırılmasını engelleyen ve yanılsamaları güçlendiren ideolojik örümcek ağlarıdır.

İşçi sınıfının varlığı yadsınamaz
Sınıfın varlığına ilişkin yanılsamayı güçlendiren tüm bu yaklaşımları da dikkate alarak, “Türkiye’de (Batı’daki gibi) bir işçi sınıfı yoktur” hükmünün doğru olduğu söylenebilir mi? Elbette hayır!… Çünkü bu, sanki Dünyanın her yerinde işçi sınıfının oluşumu ve gelişiminin Batı’daki, yani daha doğrusu Avrupa’nın belli başlı kapitalist ülkelerindeki süreci izlemesi zorunluymuş gibi, bir yanılsamadan kaynaklanır. Oysa böyle bir zorunluluk, hatta gereklilik ne ekonomik, sosyal, siyasal kültürel ne de mücadele ve örgütlenme anlamında vardır. Avrupa’nın genelinde bile geçerli değildir bu. Çünkü Dünya söz konusu olduğunda, hem kapitalizmin ve onun egemen sınıfı burjuvazinin gelişimi hem de sanayileşme düzeyi açısından hiçbir yerde eşzamanlılık yoktur. Hiçbiri, bazı karakteristik özellikler dışında aynı süreci izlemez. Bunun temel nedeni, “kapitalizmin eşitsiz bileşik gelişimi”dir.

Immanuel Wallerstein’in deyişiyle Dünya “evrensel bir çözücü” olan kapitalizm, adım attığı her ülkede, mevcut toplumsal yapının tüm kurumlarını etkiler. Onların işleyişini ve kurallarını hızlı ya da yavaş bir biçimde değiştirir. Öncelik her zaman için, egemen sınıfının gelişimine ve ihtiyaçlarına denk düşenlerdedir. Bundan dolayı, toplumsal kurumlardaki değişim ve bunların birbirlerine eklemlenmeleri ve aralarındaki etkileme-belirleme ilişkisi “eşitsiz bileşik” bir süreç izler. Bu “eşitsiz bileşik gelişim” süreci hem kapitalizme ve onun hiyerarşik yapılanmasına eklemlenen ülkeler hem de aynı toplum içindeki kurumlar için geçerlidir.

Sürecin işleyişi ne denli hızlı ya da yavaş olursa olsun, ekonomik, sosyal, siyasal, vb. alanlarda kapitalizmin ve onun egemen sınıfının şu ya da bu ölçüde etkileyen-belirleyen bir unsura dönüşme süreci, onun “mezar kazıcılarını”(Marx) da yaratır. Bunların yarı-köylü ya da şehirli oluşu işçi sınıfının ortaya çıkmakta oluşu gerçekliğini değiştirmez. Köyle bağlarının kopmamış ve daha tam anlamıyla mülksüzleşmemiş oluşları, kapitalizmin vahşi olarak nitelenebilecek gelişim dönemlerinde bu insanlara, bir yanıyla, özellikle ekonomik anlamda önemli bir destek, dayanak olur ve bu aşamada nesnel olarak işçileşme sürecinin sürekliliğini sağlar. Elbette diğer yanıyla da bunun, bir sınıf bilincinin oluşması, örgütlenme, mücadele, dayanışma ve bağımsız bir sınıf tavrının kuvveden fiile açısından, olumsuz etkileri vardır.

Tüm bunların etkisi altında, Osmanlı’nın son dönemlerinden günümüze dek geçen süreçte, Türkiye’de nesnel anlamda bir işçi sınıfı oluşmuştur. Bazı dönemlerde de, yenilmesine rağmen mücadele, örgütlenme ve dayanışmanın parlayıp sönen başarılı örneklerini sergilemiştir. Dolayısıyla, saplantılı bilinç halleriyle malul olmayan, Avrupa eksenli ve şablonik düşünmeyen ya da bile isteye yanılsamalar yaratma peşinde koşmayanlar için, Türkiye’de nesnel anlamda işçi sınıfının varlığı yadsınamaz bir gerçekliktir. Hem de “mavi yakalı”sından “beyaz yakalı”sına dek… Keza sorunlarının varlığı da…

İşçi sınıfının temel sorunları
İşte Abdi İpekçi Parkı’nda polisin kimyasal gaz saldırısına maruz kalan Tekel işçileri de Bursa’da madende çalışan ve bir kısmı grizu patlamasında göçük altında kalıp yaşamını yitiren maden işçileri de, İstanbul’da eylemlerini sürdüren itfaiyeciler de bu sınıfın birer parçasıdır. Keza, yaşamak için işgücünü satmaktan başka seçeneği olmadığı halde iş bulamayan işsizler de… Sendikalaşmak istediği için işten atılanlar, sendikasızlaştırılanlar; herhangi bir sosyal güvenceden yoksun bir biçimde sigortasız, hatta asgari ücretin altında çalıştırılanlar; sigorta primi gerçek ücretten ödenmeyenler de Türkiye işçi sınıfının birer parçasıdır.

Türkiye işçi sınıfın bu temel sorunları, ne yazık ki, ne özelleştirme sürecinde ne de son eylemlilik sürecinde Tekel işçilerinin sorunu haline dönüşebilmiştir. Bir başka deyişle, ne Tekel işçileri, itfaiyeciler ve diğerleri ne de bunların örgütlü olduğu sendikalar, sorunu kendi eksenlerinin dışına taşıyıp sınıfın temel sorunlarıyla bağ kurabilmişlerdir. Dolayısıyla, tek tek işçilerin ve işçi gruplarının sorunu işçi sınıfının da sorunu olmasına rağmen, işçi sınıfının öncelikli ve acil sorunları bu kesimlerin sorunu haline gelememiş ya da getirilememiştir. Tabir-i caizse her biri kendilerini bulundukları kuyuya hapsetmiş ve kuyunun ağzına çıkmaya, sınıfın geniş ve örgütsüz kesimleriyle buluşmaya birlikte örgütlenme ve mücadeleye yeltenmemişlerdir. Böyle bir önceliklerinin olmadığı da aşikârdır.
Ancak mevcut egemen anlayışla ve mevcut koşullarda bu kesimlerin ve başlarındaki sendika yöneticilerinin elde edebileceği her şey de palyatif olmaktan, günü ve vaziyeti kurtarmaktan öte geçmeyecektir. Bugüne dek de geçememiştir zaten. Oysa böylesi bir anlayış, tutum ve davranış temelinde de ne günü kurtarmak dışında kendilerinin ne de sınıfın kazanması mümkündür.

Dolayısıyla, başta Tekel işçileri, itfaiyeciler, madenciler ve diğerleri olmak üzere, sınıfın temel sorunlarını kendi sorunları kılıp bunun için, işsiz, sigortasız, sendikasız ve sigorta primi gerçek ücretten ödenmeyen işçilerle, dahası kendi toprağında tüccarın işçisine dönüşen küçük tarım üreticisi yoksul köylülerle birlikte örgütlenme ve mücadeleye yönelmeyen hiçbir kesimin kazanma ihtimali yoktur. Hatta ellerinde kalan / var olan ve artık ayrıcalığa dönüşmüş hak kırıntılarını koruma ihtimalleri bile…

Çünkü sınıfsal olarak kazanılıp sınıfsal olarak kullanılıp korunamayan her kazanım, her hak, şu ya da bu nedenle, birilerinin geçici olarak verdikleri ya da vermek zorunda kaldıkları ayrıcalıktan öte bir değer taşımaz. Ayrıcalıklar da çok geçmeden verenler tarafından geri alınır. İşçi sınıfının ise ayrıcalıklara değil, kendi örgütlü gücüyle koruyuculuğunu yaptığı, genelleştirip uygulanmasını gözettiği sınıfsal-toplumsal haklara ihtiyacı vardır.

Sosyalistler saksağanlaşmamalı
Tekel işçileri ve sınıfın tüm kesimleri bunu anımsamalı; onlara hamasi methiyeler düzen devrimci ve sosyalistler ise asla unutmamalı ve unutturmamalıdır. Çünkü unuttukları ve methiyelerle vaziyeti idare etmeyi sürdürdükleri sürece, kendi üzerlerini çizmekten; bağımsız bir sınıf siyaseti üretemeyip tekil işçi eylemlerinin ardında ya da “Kürt sorunu” ve son dönemin siyasal gelişmeleri ve odakları peşinde savrulup bunların ardı sıra saksağanlaşmaktan kurtulamazlar.

Oysa bu kesimlerin, özellikle ilk ikisinin, saksağanlaşan değil, düşünüşü, söyleyişi ve eyleyişiyle bağımsız bir sınıf siyaseti izleyen, yürüten, dünya, bölge ve Türkiye gerçekliğine ilişkin sınıf temelli hakikati dile getiren ve bunun gerektirdiği davranışı gösteren sosyalistlere ihtiyacı vardır. Peşlerinde vecd içinde secde eden saksağanlara değil…

Saksağan ise, malum, onun bunun peşinde koşturup onların yürüyüşlerini taklit etmeye çalışırken kendi yürüyüşünü ve duruşunu kaybeden bir kuş türüdür. Böylelerinin başkalarına ve kendilerine ne yararı olur bilemem. Ama kendilerine atfettikleri sıfatlara bilinçli ya da bilinçsizce zarar verdikleri, bunları erozyona uğrattıkları kesindir. Bundan dolayı, saksağanlaşanların sosyalistlikleri yitiktir, ilinek bir sıfattan, bir aksesuardan öte değer taşımaz.

*Felsefe Öğretmeni
08.01.2010

Kaynak: Radikal

10 Ocak 2010 Pazar

Türkiye'de Komünizm 1920 - 2005

Türkiye'de Komünizm
1920 — 2005

Türkiye’de radikal solun soyağacı 1918 e yani 1. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti’nin topraklarının emperyalist güçler tarafından işgaline dayanır ve günümüze kadar uzanır. Bu süreç içinde ülke gerçekliğine ve evrensel Marksist hareketin dönemsel şarlarına göre farklılık gösteren pek çok radikal sol parti, hareket ve guruplaşmalar siyaset sahnesinde boy göstermiştir. Emperyalizmden nasibini almış pek çok az gelişmiş ülkede olduğu gibi Türkiye’de de anti-emperyalizm bu hareketin tek değil ama belirgin ve ortak rengi olmuş hemen her gurup tarafından tüm varyantları ile savunulmuştur. Bu süreç üç büyük askeri darbe de barındırmış ve hareket legal/illegal zeminler arasında gidip gelmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’nin Komünist Parti programıma sahip ilk legal partisi olan TKP kurulduğu yıl Mustafa Suphi ve 14 arkadaşının öldürülmesi ile illegale çekilmiştir ve uzantısı olan bir gurup halen yurt dışında çalışmalarını sürdürmektedir. Günümüze kadar programında Marksist öğeler içeren pek çok legal parti girişimi kapatma ile sonuçlanmıştır. Ayrıca bazı guruplar parti kurma fikrini dışlayıp örgüt yapısı altında devrimci kavgaya katılmışlardır. Nihayet legalite üzerine tartışmaların yoğunlaştığı, nesnel şartların oluştuğu bir dönemde 11 Kasım 2001 tarihinde Türkiye Komünist Partisi (TKP) legal zeminde yeniden kurulmuştur. Parti hakkında “adında komünist sözcüğü bulunduğu için” açılan kapatma davası sürmektedir.

Bu arşivde Türkiye’de Komünizm konusu, üç dönemsel alt başlıkta (1920–1960, 1961–1980, 1981–2005) incelenecektir. Türkiye komünizm tarihinde önemli ve çarpıcı bir yer tutan ve kronolojik olarak 1968–2005 dönemine yayılan ve temel mücadele ve eylem biçimi olarak silahlı propagandayı bir başka deyişle politikleşmiş askeri savaş stratejisini benimseyen komünist örgüt/cephelerin faaliyetleri ayrı bir alt başlıkta (Gerilla Savaşı ve Öncü Gençlik) ve dönem gözetmeksizin sunulacaktır. Bu Türkçe arşiv günümüzde bilinen ve ulaşılabilen bilgi ve belgeleri içerdiğinden oldukça sınırlıdır. Umudumuz ve dileğimiz okurların ellerindeki bilgiyi bizlerle paylaşmasıdır.

Edirne'yi istihbaratçılar kuşatmış

İstihbarat elemanları, pazar günü Edirne'ye gelecek Halk Cephe'li grubun halka 'PKK'lılar Edirne'yi basacak' şeklinde yansıtılmasında aktif rol oynamış. Halkın sokağa dökülmesinin ardından da 'Türkiye lâiktir, lâik kalacak', 'Şehitler ölmez vatan bölünmez', 'Ya Allah bismillah Allahuekber' gibi sloganların aynı anda atılmasını sağlayarak her kesimden insan toplamayı başarmışlar. Dikkat çeken bir başka nokta ise aynı grubun iki farklı siyasî eğilime ait sloganlar atması. Üniversite öğrencisi Yusuf Alaca, "Grubun önce 'Türkiye lâiktir, lâik kalacak' sonra da 'Şehitler ölmez vatan bölünmez' diye slogan attığını söylüyor.

EDİRNE'Yİ İSTİHBARATÇILAR KUŞATMIŞ
3 Ocak'ta yaşanan olayların fitilini emekli astsubaylar ve istihbarat elemanları ateşlemiş...


3 Ocak'ta yaşanan olaylarda çeşitli illerden Edirne'ye gelen istihbaratçıların da aktif rol oynadığı ortaya çıktı. Şüphe üzerine yapılan kimlik kontrollerinde emekli astsubay ve istihbarat elemanı oldukları tespit edilen bu kişilerin, eylemleri provoke ettiği ileri sürülüyor.

Edirne'de, Halk Cephesi üyesi 5 üniversite öğrencisinin tutuklanması üzerine 3 Ocak Pazar günü yaşanan olayların ardındaki sis perdesi aralanıyor. Vatandaşlar, olayların gerçekleştiği pazar günü, daha önce hiç görmedikleri insanların kente geldiğini ve gösterileri tetiklediğini belirtmişti. Bunun ötesinde olayların büyümesinde emekli astsubay ve bazı birimlerin istihbarat elemanlarının da etkili olduğu öğrenildi. Edinilen bilgilere göre Edirne'de görevli olmayan bazı birimlere bağlı istihbarat elemanları, olaylardan bir hafta önce şehre giriş yapmış. Bu gerçek, şüphelenilen şahıslara yönelik kimlik kontrollerinde ortaya çıktı. Kontrollerde sorgulanan şahısların, çeşitli illerin istihbarat elemanı olduğu anlaşıldı.

İstihbarat elemanları, pazar günü Edirne'ye gelecek Halk Cephe'li grubun halka 'PKK'lılar Edirne'yi basacak' şeklinde yansıtılmasında aktif rol oynamış. Halkın sokağa dökülmesinin ardından da 'Türkiye lâiktir, lâik kalacak', 'Şehitler ölmez vatan bölünmez', 'Ya Allah! Bismillah… Allahuekber' gibi sloganların aynı anda atılmasını sağlayarak her kesimden insan toplamayı başarmışlar. Dikkat çeken bir başka nokta ise aynı grubun iki farklı siyasi eğilime ait sloganlar atması. Üniversite öğrencisi Yusuf Alaca, "Grubun önce 'Türkiye lâiktir, lâik kalacak' sonra da 'Şehitler ölmez vatan bölünmez' diye slogan attığını söylüyor.

Edinilen bilgilere göre olaylar sürecinde emekli astsubaylar ve istihbarat elemanlarının kendi bölgeleri olmamasına rağmen yaptıkları bu çalışmalar güvenlik güçleri tarafından kayıt altına alınmış. Elde edilen istihbarat bilgileri doğrultusunda şehre dışarıdan gelen istihbarat elemanlarından, neden Edirne'de oldukları ile ilgili rapor talep edilmiş. Karşılık olarak ise, 'eylemlere katılması muhtemel kişileri tespit etme' cevabı verilmiş. Edirne'nin konum itibarıyla Yunanistan ve Bulgaristan'a sınır olması nedeniyle istihbari çalışmalara diğer şehirlere oranla daha fazla maruz kaldığı ifade ediliyor. Son günlerdeki istihbarat elemanı artışının çok normal bir durum olmadığına işaret eden üst düzey kamu görevlisi, hâlâ şehirde Edirne dışından gelmiş önemli miktarda istihbarat elemanının olduğuna dikkat çekiyor.