11 Ağustos 2010 Çarşamba

Güler Yücel Can Yücel'i yazdı: Bizim evde şiir pişerdi, aşk pişerdi…

Güler Yücel, ölümünün 11. yıldönümünde Türk şiirinin en büyük isimlerinden olan eşi Can Yücel'i, birlikte yaşadıkları yılları kaleme alarak andı. " Harlı bir adamdı Can...Harlı olan yerden böylesi hırlar, böylesi şiirlerin çıkması doğaldı" diyen Güler Yücel, Can Yücel'le karşılaşıp evlenmelerini "rastlantısal bir mucize" olarak niteledi.

Güler Yücel'in Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan (11 Ağustos 2010) yazısı şöyle:

Bizim evde şiir pişerdi
Önceleri beni yakından veya uzaktan tanıyan herkes “Can’la nasıl yaşıyorsun” diye sorarlardı. Benden ne tür cevap beklediklerini de çok iyi tahmin ederdim. Onlara cevap vermektense, sessiz kalmayı tercih ederdim. Tek bir söz etmeden… Bu oyunu çok iyi oynar olmuştum…

Harlı bir adamdı Can… Harlı olan yerden böylesi hırlar, böylesi şiirlerin çıkması doğaldı. Gerçekten seven, inançları için yanan, doğru, cesaretli ve cesaretli bir insan olmanın güzel mi güzelliği vardı onda…

İnsanın dünyaya gelmesi bir mucize. Düşünün, milyonlarca döl hücresinden bir döl, ana hücre ile buluşuyor ve bir insan yavrusu şu dünyaya geliyor. Bu büyük rastlantı herkes için söz konusu pek tabii…

Ben ve Can için ise şu koskoca dünyada milyonlarca genç arasında birbirimize rastlamamız, karşılamamız rastlantısal bir mucize değilse nedir? Ama bizim şansımız; bu tokuşmadan, bu gerçeği başında fark etmemiz ve sonuna kadar böyle yaşamamız…

Bizim evde şiir pişerdi, aşk pişerdi… Harlı bir adamla, şiir ve aşk pişirmek kaç insana nasip olur? Düşünün ne kadar şanslı olduğumu…

Şimdilerde herkesin yine sorusu var… Bana, “Can’sız nasıl yaşıyorsun” diye soruyorlar. Can’ı mı merak ediyorlar, beni mi?.. Tabii ki, Can’ı… Can’la yaşamayı tarif edemeyen ben, Can’sız yaşamayı nasıl tarif edebilirim ki? Yalnız şunu söyleyeyim, hiç birbirimizi kaybetmek istemezdik. Bunu hiç dile getirmezdik ama bilirdik...

Benim şimdi uzakta bir köyde yaşamımı sürdürmemin nedeni de bu olsa gerek… Kalabalığa girmek istemiyorum… Dile kolay, tam 43 yıllık birliktelik. Üstelik her anı, zamanın gelip geçiciliğine aldırmadan yaşanmış 43 yıl.

Öyle idi işte… Evin içinden bahçeye çıkarken bile “Nereye gidiyorsun” dediğinde, ben de ona “Roma’ya” derdim. Şimdi bütün yolların nereye çıktığını çok iyi anladım…

Kuzguncuk’ta otururken, çarşıya pazara, kahveye giderdik hep. Bizi tanımayan mahalleli bir velet, Su’ya sormuş, “Liseli âşıklar gibi el ele dolaşan bu moruklar senin nen oluyor” diye…

Pazara giderdik birlikte. Ara sıra da kaybolurdum ben. Aradan bir süre geçince, pazarın öbür ucundan bana o davudi sesiyle seslenirdi “Güleeeeeer” diye… “Yine nereye kayboldun sen” diye çıkışırdı bana….. Sonra da “Seni bir an kaybetmek istemiyorum” der elimden öper ve elimi olanca kuvvetiyle sıkardı…

Aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen senle dolaştığımız sokaklarda gezinirken saniyenin kaçta kaçı kestiremiyorum… Bir ses, Can’ın davudi sesi “Güler” diye seslendi yine… Duydum bu sesi. Yine birbirimizi kaybetmiştik, arıyorduk birbirimizi…. Arkama baktım, aradım. Biliyorum orada idi. Tekrar seslendi. Yine arkama baktım, kaybolmuştu. Yok, yok, yoktu işte..

Günün belirli saatlerinde, değişik duygulara kapılıyor insan… Sabah başka, öğlen başka, günbatımı bambaşka duygularla yoğunlaşıyor…

Köy yerinde insan daha iyi yaşıyor bunları… Veya bana öyle geliyor…

Hiç yorum yok: