10 Kasım 2010 Çarşamba

Marksistlerin Mustafa Kemal'e bakışı...

Marksist aydınlar, 72. ölüm yıldönümünde Mustafa Kemal'in tarihsel rolüne ve bugün Mustafa Kemal'e nasıl bakmak gerektiğine ilişkin düşüncelerini paylaştılar.

Hayri Kozanoğlu: “Tarihin o dönemini değerlendirirken eleştirel bir bakış açısının yanında, sevgi ve anlayışla o döneme yaklaşmak gerekiyor.”

Ben öncelikle bir Marksist, bir sosyalist olarak Mustafa Kemal’i bugün hayırla yad edilecek bir burjuva devrimcisi olarak değerlendiriyorum. Tarihin o dönemini değerlendirirken eleştirel bir bakış açısının yanında, sevgi ve anlayışla o döneme yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bugün bir sosyalist açısından gerek ideoloji olarak Kemalizme sarılmanın, gerekse bugünün sorunların çözümünü ‘anti-Kemalizm’de aramanın birbirine eşit ölçüde ciddi tehlikeler içerdiğini düşünüyorum. Bir taraftan Kemalizm’in modernleşmeci, aydınlanmacı, bilime ve araştırmaya önem veren, kadına toplumsal alanda bir rol biçen ilerlemeci anlayışına sahip çıkarken; Kemalistlerin İttihatçı gelenekten gelen tepeden inmeci, halka güvenmeyen, sınıf çelişkilerini görmezden gelen anlayışına takılıp kalmanın bugünün sorunlarına cevap vermeyeceği düşüncesindeyim.

Tarihsel materyalist bakış açısıyla, genç Cumhuriyet’in özgürlüklerin, insan haklarının yerleştiği bir zemin üzerinde yükselmediği, bu nedenle o dönemi aşmak iradesi gösterirken demin vurguladığım gibi sevgiyi, anlayışı elden bırakmamak gerektiği kanaatindeyim. Zaten Kemalist devrim o dönem Sovyet devrimi ile kurduğu dostane ilişkileriyle, Çin ulusal devrimine ışık tutmasıyla tarihteki burjuva devrimleri arasında yerini almış, daha sonra birçok ezilen ulusa ciddi anlamda örnek olmuştur.

Diğer taraftan bugünün sorunlarını tamamen tarihten kopuk bir şekilde Kemalizm eleştirisi, 'anti-Kemalizm' üzerinden sürdürmeye çalışan kesimin, özellikle bunu sol bir etiket üzerinden yapmaya çalışan kesimin de o dönemki Hürriyet İtilafçı kesimler gibi dinci, gerici ve emperyalist çevrelerle kol kola girdiğini, tarihin bir anlamda tekerrür ettiğini görüyorum. Bunu da Türkiye sosyalist hareketi açısından çok vahim bir hata olarak görüyorum.

Kemalist devrimi çok küçümsememek gerekir. Ümmetten, tebaa anlayışından yurttaş kavramına geçilmesini önemsiyorum. Ama o dönemki yurttaş kavramının, bugün karar sürecine doğrudan katılan, sistemi eleştirme hakkına sahip olan, kamudan sosyal hizmetleri aktif bir şekilde örgütlenerek bekleyen modern yurttaş kavramının içini dolduramadığını, o anlamda bunun aşılması gerektiğini görmek gerekir.

Aynı şekilde Cumhuriyet’in yetmiş iki buçuk millet denen, Balkanlardan Kafkaslara ve Ortadoğu’ya kadar farklı coğrafi ve etnik kökenlerden gelen insanları bir gelecek umudunda, bir ortak yaşam sürme iradesinde birleştirmek konusunda tarihsel olarak başarısız sayılamayacağını düşünüyorum. Bugün bizi bir arada tutan, sorunlara rağmen bize bir arada yaşama gücü veren de bu anlayıştır. Diğer taraftan bugünün insan hakları, özgürlükler anlayışı çerçevesinde bu yetmiş iki buçuk milletin tümünün taleplerini karşılamaktan Cumhuriyet’in uzak olduğunu görmek gerekir. Özellikle Mustafa Kemal’in kendi ifade ettiği ‘Kürtlerin kendi iradelerini özerk biçimde sağlamaları gerektiği anlayışını” bugün hatırlamak Kürt sorunun çözümü için çok önemli olacaktır. Aynı şekilde tek tip yurttaş kavramının bugün farklı kimliklerini, farklı kültürlerini öne çıkartmak isteyen tüm yurttaşların taleplerini karşılayamadığının da farkında olmak gerekir. O anlamda yurttaşlık anlayışını daha demokratik, daha özgürlükçü bir tarzda genişletmek gerekir diye düşünüyorum.

Mustafa Kemal’den akademik bir kimliği ya da tam oturmuş ideolojik formasyonu olmamasına rağmen tarihten öğrenme, farklı kültürlerden öğrenme, dünyaya geniş bir ufukla bakabilme anlayışının bugün için ciddi bir anlam ifade ettiğini düşünüyorum. Diğer taraftan yaşama sevincinin, estetik kaygılarının, belagata önem vermesinin önemli olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan bütün ulus devlet yaratma süreçlerinin böyle köşeli, mitlere, sembollere fazla ağırlık veren, bugün için gülünç gelebilecek yönlerini de eleştiri süzgecinden geçirmek gerekir. Onu bir tapınma aracı olarak görmenin ne daha demokratik Türkiye’yi özleyen sade yurttaşlar için ne de sosyalistler için anlamlı olmadığına inanıyorum.

Aydın Çubukçu: “O, sınıf çıkarlarının gerektirdiği gibi davranmıştır. Önemli olan ona karşı mücadele etmekle yükümlü olanların neler yaptığı, neden gerekenleri yapmadıklardı ya da yapamadıklarıdır.”

Mustafa Kemal, hiç kuşkusuz dönemin en önemli askeri ve siyasi dehalarından biridir. Kültürü ve bilgisi kendisine verilen eğitimin çok üstünde, kişisel ilgisinin genişliğine ve zekâsının büyüklüğüne bağlı olarak çok yönlü ve işlevseldir. Osmanlı İmparatorluğu içinde gelişen bütün ilerici düşüncelerin mirasını eleştirel tarzda benimsemiş ve geliştirmiş, pek çok noktada eksikliklerini tamamlamış ve aşmıştır. Özellikle Fransız Devrimi’nin sadık bir okuyucusu, oradan akmaya devam eden aydınlanma ışığının da izleyicisi olmayı isteyen bir aydın olarak tanımlamak doğru olur.

Bu kişisel birikim, onun cumhuriyetçilik, Batıcılık, laiklik, gibi kavramlara önem veren düşünce dünyasını açıklar. Bütün bu kavramlar hakkında pek çok eleştirel söz söylenebilir, söylenmiştir de. Bunları herhangi bir olumluluk yüklemek ve onu övmek için tekrar etmiyorum; nesnel olarak Mustafa Kemal’i değerlendirirken üstünden atlanmaması gereken özellikler olduğu için hatırlatıyorum.

1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Avrupa’ya hâkim olan totaliter milliyetçi akımlara da sempatiyle bakmasının bir yanında bu modernizm tutkusunun bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. 12 Mayıs 1937’de Meclis’te yaptığı konuşmada, İspanya İç Savaşı’nı değerlendirirken söyledikleri, aslında kendi ülkesi için düşündüklerinin bir ifadesidir: “Dünya Endülüs'te muazzam bir ihtilâle şahitlik etmektedir. General Franco'nun milletperverlerden müteşekkil ordusu, İspanyol halkının desteğini de ardına alarak, halkı sınıf tabanında parçalamak gibi bir felakete girişmiş olan hükümete karşı haklı bir mukavemet göstermekte ve yirmi beş milyonluk büyük İspanyol milletini tek bayrak ve mukaddes bir milli ülkü etrafında birleştirerek zafere yürümektedir.”

Bu bir iç politika konuşmasıdır ve özellikle kendi devlet ve toplum anlayışının açıklanması için İspanya’daki durum vesile olarak kullanılmıştır. İmtiyazsız sınıfsız bir millet yaratmak ve onu tek bayrak ve mukaddes bir ülkü etrafında birleştirmek… Atatürk’ün Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren düşüncesinde köklü bir yer bulan hedefi aslında tam da budur. Bu yüzden, onun yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti, Batı’daki örneklerinden fazlasıyla feyiz almış, fakat eksik sermaye gücü dolayısıyla asla onlarla yarışamayacak olan özenti bir faşist diktatörlüktü.

Özellikle işçi ve emekçi kitlelerin derin yoksulluk içinde süründüğü, Kürt sorununun kendisini isyanlarla ifade ettiği, “Komünizm tehlikesini” hemen yanı başında sınırdan gelebilecek bir hayalet gibi gördüğü koşullarda, siyasal rejim olarak tercihini faşizmden yana yapması, sınıf eğilimleri, dünya koşulları ve öteden beri taşıdığı ve geliştirdiği ideolojik formasyon bakımından normaldir. Onu bu yüzden suçlamak, kimsenin aklından bile geçmemeli. O, sınıf çıkarlarının gerektirdiği gibi davranmıştır. Önemli olan ona karşı mücadele etmekle yükümlü olanların neler yaptığı, neden gerekenleri yapmadıklardı ya da yapamadıklarıdır.

Yaklaşık 70 yıldır Türkiye Cumhuriyeti onun çizdiği yoldan ilerleyememek (bu zaten mümkün değildi) ama yerine de başka bir şey koyamamak sıkıntısını aşamamıştır.

Metin Çulhaoğlu: “Bir burjuva devrimcisine ‘madem burjuva devrimcisisin, neden benim gelişmem için elverişli zemin yaratmadın?’ diye bakmak tam tamına zavallılıktır.”

Mustafa Kemal, 20. yüzyılın en büyük burjuva devrimcisidir.

İsteyen, 20. yüzyıla şöyle bir bakıp “daha büyük” bir başka burjuva devrimcisi olup olmadığını araştırabilir. Akla gelebilecek olan Sun Yat-Sen’dir; ama Kemal kadarını şu veya bu nedenle yapamamış, gerisini “başkaları” getirmiştir.

“En büyük” olması, soluğu daha 19. yüzyılın ilk yarısında kesilen bir devrim dalgasını 20. yüzyıla ve Türkiye gibi çorak bir toprağa sarkıtabilmesinden, “burjuvalığı” bu sınıfın ufkunu hiç aşamamasından, “devrimciliği” de aynı sınıfın ufkundan bakıldığında yapılabileceklerin azamisini yapmış olmasından kaynaklanır.

Bir burjuva devrimcisi olarak Mustafa Kemal sonrasında gelmesi gereken devrimci dalganın kaynaklarını mı kurutmuştur, yoksa bu dalga için az çok (Türkiye’de olabilecek kadarıyla) elverişli bir zemin mi bırakmıştır?


Asıl soru budur ve özellikle bugün pek çok solcuya göre bunlardan birincisi doğrudur.

Kişisel olarak, birincisini “doğru” bulanları yanlış buluyorum.

“Yanlış” bulmanın ötesinde, tarihsel bakış olarak aciz ve zavallı bulduğumu da söyleyebilirim. Bir burjuva devrimcisine “madem burjuva devrimcisisin, neden benim gelişmem için elverişli zemin yaratmadın?” diye bakmak tam tamına zavallılıktır. Tarihteki bütün burjuva devrimler ve devrimciler sahnedeki yerlerini “burası işin sonudur” diye almışlardır; “ben buraya kadar getirdim, gerisi başkalarına düşer” türü “aşkın” bir tarihselciliği burjuva devrimlerinden ve devrimcilerinden beklemek safdilliktir.

Pazartesi günü oynanan Beşiktaş-Kasımpaşa maçından sonra Schuster ve Guti “ama hakemler de bize hiç yardımcı olmuyor” diye yakınmışlar. Tutup biz de “ama Mustafa Kemal ve onun burjuva devrimi de bize hiç yardımcı olmadı” mı diyeceğiz? Bugünün ağzıyla söylersek, “var mı böyle bir burjuva devrimi?”

Mustafa Kemal’i, Cumhuriyet’i ve devrimlerini tarihsel yerine koyalım ve sürece salim kafayla bakıp “niye bizi gerdeğe sokmadılar” türü aptalca yakınmalardan vazgeçelim.

Hiç yorum yok: