13 Kasım 2010 Cumartesi

Türbanın üç yüzü

“Türban sorunu” çok boyutlu bir konudur. Birincisi, türban dinsel bir simgedir; ikincisi, kadınlar üzerinden dile gelen dinsel propaganda aracıdır, son olarak da işin içinde devlet zoru vardır.

Alınteri Gazetesi'nin Kasım 2010 sayısında yer alacak olan aşağıdaki yazı, türban konusunda Hayrunisa Gül'ün ilkokul çağında türban takmanın savunulamayacağına ilişkin çıkışı üzerine özellikle İslamcı cephede alevlenen tartışmalardan önce kaleme alındı. Hayrunisa Gül'ün ağzından dile gelen yaklaşım, AKP ve İslamcı cephe içindeki bir taktik farklılığın dışavurumuydu. Gericilik temelinde diğerleriyle tam bir ideolojik birlik içinde olan bu kanat, üniversitelerde türban yasağını artık savunamaz hale gelen Kemalist laiklere bir uzlaşma noktası öneriyordu.

2011 seçimleri ve arkasından “Başkanlık sistemi”ne dönüştürülecek cumhurbaşkanlığına oynayan Tayyip Erdoğan ve temsil ettiği kesimler ise bu “açılımı” soğuk karşıladılar. Oy hesapları nedeniyle dinci gericiliğin en marjinal kesimlerini dahi ürkütüp uzaklaştırmak istemiyorlar çünkü.

Önümüzdeki süreçte dinci gericiler arasında değişik konularda da bu tür taktik farklılıklarla karşılaşacağız. Çünkü tekelci sermayenin bütünü gibi, onun bileşenlerini oluşturan alt kesim ve kategoriler de hiçbir zaman yekpare bir blok değiller. Böylesi durumlarda düşülebilecek en büyük yanlış, arkaplanında farklı siyasal hesaplar ve ekonomik çıkarların yattığı bu tür çatlakların meselelerin özünü perdelemesine meydan vermektir. Konuların tartışılması gereken asli zemininden uzaklaştırılması tuzağına düşmektir.

Türbanın ilkokullara kadar indirilmeye çalışılması ya da toplumsal yaşamdaki sınırlarının nereden geçeceği gibi konular dinci gericiliğin nasıl pervasız bir atak içinde olduğunu göstermesi yönüyle kuşkusuz çok önemlidir. Ancak bunlar, sorunun kendisi ya da özü değil onun yansımaları ve sonuçlarıdır. Bu yüzden sınıf bilinçli proletarya, dikkatleri her şeyden önce konunun özünde yoğunlaştırmalı, net ve tutarlı bir toplumsal bilincin oluşması yönünde çaba harcamalıdır.

Türbanın üç yüzü
AKP’nin, referandumdaki yüzde 58′lik galibiyetinin verdiği güvenle türban kartını yeniden açması, liberalinden “radikal”ine solun tüm kesimlerinin bir de “türban aynası”nda arz-ı endam etmesine neden oldu.

Türban sorununu “özgürlükler sorunu” olarak gösterme demagojisiyle yola koyulan Tayyip Erdoğan, laiklikle-dinsel gericiliği kardeşleştirme hayalindeydi. Sermayenin “karşı konulmaz” sihirli değneğiyle onu da “istediği gibi değiştirip dizayn ettiği” iddia edilen CHP de bu topa girdi! Türban yasağını üniversitelerde sürdürmekte ısrarın artık imkansızlaştığını görünce, AKP’nin elindeki bu kozu almanın siyasi yönden daha fazla oy getireceğini hesapladı ve harekete geçti. Ne var ki hem geç kalmıştı hem de kendi iç engellerinin duvarına tosladı. CHP türbanı çözmeye soyundu, kendi çözülüşünü hızlandırdı!

Türban sorunu üzerine herkes ahkam kesiyor! Sorun çok boyutlu bir konu. Onun için, söz söyleyen herkesin doğruya hiç olmazsa bir noktasından temas etmemesi olanaksız. Fakat problem de burada. İş asıl bu noktada çatallanıyor. Mesele tartışılır ve bir tutum belirlenirken ya bu tek noktayla sınırlı kalınıyor ya da “her şeyi söyleme” adına ne söylendiği belirsiz laf salataları çıkıyor sonuç olarak ortaya.

Türbanda dile gelen
Türban 28 Şubat darbesinden sonra üniversitelerde YÖK aracılığıyla yasaklandı. Devlet zoruyla bastırılıp “halının altına süpürülen” her sorunda olduğu gibi içten içe kaynadı ve “uygun iklim”i bulur bulmaz da başını gösterdi. Başlangıçta -ve halen- sorun büyük ölçüde burjuva karşıdevrim kampı içinde sermayenin farklı kanatları arasındaki siyasal çekişme ve iktidar savaşımının, güç ve gövde gösterisinin “araçlarından biri” durumundaydı. Yıllar içinde türban sorunu, “başörtüsü mü türban mı; alttan mı bağlama yoksa üstten mi; peruk mu bere mi yoksa eğitimden vazgeçmek mi” şeklinde insanın içini karartan, fakat asıl olarak işçi sınıfı ve emekçilerin en temel meselelerinin üstünü örtüp onları talileştirmeye yarayan bir sürecin sonunda toplumsal bir yara ve gerilim kaynağı özelliğini kazandı. Tabii bu çekişmede olan yine kadınlara oldu…

Yayılma hızı ve toplumsal yaşamda kapladığı alan ‘80′lerden bu yana giderek artan “türban sorunu” çok boyutlu bir konudur. Birincisi, türban dinsel bir simgedir; ikincisi, kadınlar üzerinden dile gelen dinsel bir ideolojik tutum deklarasyonu ve propaganda aracıdır, son olarak da işin içinde devlet zoru vardır. Dolayısıyla, onu, herbiri ideolojik bir tutum gerektiren sınıf sorunundan, ezilen bir cins olarak emekçi kadın sorunundan, din sorunundan, burjuva devlet sorunundan ve sermayenin -onun siyasal iktidarının- yönelimleri ve hesaplarından kopararak ele alıp değerlendiremeyiz. Türban sorununu ele alıp tartışırken bunlardan hiçbirinin üzerinden atlayamayız, sorunu bunlardan birine indirgeyemeyiz!

Dinci gericilik ve 12 Eylül
Siyasal İslamın hegemonya alanını genişletmek için türbanı bir araç olarak kullandığı bilinmektedir. Sınıf mücadelesini perdeleyen bilimin ve bilimsel düşüncenin yerine cemaatçi refleksleri koyan muhafazakarlık dalgasının kendisini sadece “türbana özgürlük” sloganının arkasına gizlemediği açıktır. Konuyu tartışırken onun bu yönü ve işlevini hiçbir zaman gözardı edip talileştiremeyiz.

Tartışmalarının odağındaki özne kadınlardır. Kadının ezilme ve köleleştirilme biçimlerinin dinsel bir simge olarak kullanılan türban yoluyla pekiştirilmesi, zaten cendereye alındıkları erkek egemen dünyada daha da “kapatılmaları”nı meşrulaştırıp olağanlaştırmanın araçlarından biridir türban. Onun gerici karakteri, “kölenin kölesi” kadınlar üzerinden cinsiyetçi bir kılıfla hayata geçirilmektedir.

Türban dinci gericiliğin elinde bir araç, gerici bir simgedir. Devrimci materyalistlerin onun bu yönünü görmezlikten gelmeleri mümkün olamayacağı gibi, işçi sınıfı ve emekçi kitleler için bir gözbağı olan dinsel gericiliğe, hurafe ve dogmalara karşı sistematik bir ideolojik mücadele içinde olmamaları da düşünülemez.

Komünistlerin ve devrimcilerin dine ve dinsel gericiliğe karşı mücadeleleri devlet zoru ve baskısına kayıtsız kalmak, daha da kötüsü bugün başta TKP gibileri olmak üzere sosyalist geçinen bazılarının yaptığı gibi bu zorbalığı onaylayıp savunan bir suçortaklığı biçimine asla bürünemez. Milliyetçilikle mücadele konusunda olduğu gibi dinci gericilikle mücadele konusunda da işin içine devlet baskısı ve zorunun girdiği her durumda, buna kayıtsız koşulsuz karşı çıkmak ve onunla savaşmayı en başa yazmak proletarya sosyalistleri açısından ilkesel bir zorunluluktur. Devlet baskısı ve zorun tayin edici bir rol oynadığı türban sorunu gibi bir konu tartışılırken, meselenin bu yönü üzerinden atlayıp -dil ucuyla lütfen dokunmak da bir atlama biçimidir- konuyu asıl olarak “kadın sorunu”na ya da “dine karşı savaşım” zeminine çekmek materyalist tutarlılıktan yan çizmenin bir başka türüdür.

Laiklik ve devlet zoru
Türban, “dini inançlarını yaşama biçimi” ya da basitçe bir “giyim-kuşam seçimi” değil, siyasal İslam açısından önemli bir hegemonya alanı, ideolojik propaganda ve güç gösterisinin bir aracıdır. Türkiye açısından ise türbanı -dinsel bir tutum ve yaygınlaşma göstergesi bağlamında- ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel olarak alabildiğine güçlendiren ‘80 sonrasının gericilik birikiminden soyutlayarak “kıyafet özgürlüğü” çerçevesinde ele alamayız!

İşin içine devlet baskısı ve zorunun girdiği noktada bu gerici simge sorunu aynı zamanda bir özgürlük sorunu özelliği kazanır. Üstelik burada da bedeli yine kadınların ödediği katmerli bir ayrımcılık çıkar karşımıza. Üniversite kapılarına kadar gelmiş yetişkin kadınlar, sırf türban taktıkları için özel bir baskı ve ayrımcılığa hedef olurlarken, onlardan çok daha fanatik gerici erkekler, üstelik sakal, yakasız gömlek, şalvar gibi yine dinsel simge niteliğindeki giysiler taşıdıkları halde bu baskılara hedef olmazlar.

Dinci gericiler ve onlara eklemlenmiş küçük burjuva liberaller, sorunu salt bu noktayla sınırlı olarak gündeme taşıyıp türban konusunu salt bir “özgürlük sorunu” olarak gösterme çabası içindedirler. Bu aslında öyle yüzeysel, o kadar ikiyüzlü bir bahanedir ki, doğruya teğet geçtiği nokta olan özgürlükler sorunu salt dinsel özgürlüğe indirgenmiş olmakla kalınmaz, dinsel özgürlük dahi karşımıza sadece türban takan Sünni Müslümanlar için talep edilen bir özgürlük olarak çıkar.

Üniversiteler dahil toplumsal yaşamın bütününde eksik olan tek özgürlük “türban özgürlüğü” müdür? Mesele eğer sadece inanç özgürlüğüyse, inanç özgürlüğünü en başta devlet zoru ve baskısıyla dilediğince yaşayamayan inanç sahipleri sadece Sünni Müslüman kadınlar mıdır? Halbuki Türkiye’de herkesten önce ve herkesten daha çok Hıristiyanlar, Ermeniler, Süryaniler ve Ezidiler inanç özgürlüğünden büyük ölçüde mahrumdurlar. İnançlarını ve ibadetlerini hiçbir korku ve çekince duymaksızın, en başta devletten gelen baskı ve engellemelerle karşılaşmaksızın özgürce yaşaşabilmeleri şurada dursun, yeni ibadet yerleri kurmaları, eskilerini onarmaları bile deveye hendek atlatmaktan zordur. Öyle ki, devlet onların dinsel vakıf ve topluluklarının elindeki mülkleri bile gasbetmiştir.

Aynı şekilde Aleviler de baskı ve ayrımcılığa uğramaktadırlar. Alevilerin taleplerini görmezden gelen, Alevi köylerine cami yaptıran, okullarda zorunlu din eğitimi veren, genel olarak Sünni olmayanlara farklı davranıldığı halde hala sahtekarca “…kimse inancından dolayı haklarından mahrum bırakılamaz” diyen “özgürlük havarileri”dir! Oruç tutmadığı için öldürülen üniversite öğrencileri de işte yine bu aynı “laik” Türkiye’dedir!

“Laik ülkede türban sorusu olmaz, laiklik inanç özgürlüğüdür, kimse inancından dolayı haklarından mahrum bırakılamaz” diyerek laikliği ihtiyaç duyduğunda hatırlayıp joker gibi kullanan Tayyip Erdoğan, laik bir ülkede din işlerinin devlet eliyle yürütüldüğü Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun olamayacağını “nedense” es geçer. Oysa laik bir ülkede, dinin devletle ilişkisi olmaması gerekir. Bu kurumlara hiçbir devlet yardımı yapılmaması, hiçbir ödenek verilmemesi gerekir. Peki bizde öyle mi, ne gezer!.. Siyasal İslamın devlet katında en önemli örgütlenme merkezi olan Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi her yıl yüzde yüz oranında artmakta, 14 Bakanlığın bütçesinden fazla pay almaktadır. (*)

Laik bir ülkede, o toplumu oluşturan bireylerin dini -ve siyasi- tercihleri kimliklerinde yer almaz!

Laik bir ülkede “Din kültürü ve ahlak bilgisi” diye bir ders DEVLET OKULLARI’nda okutulmaz!

Laik bir ülkede, insanların farklı din ve mezheplere mensup olmaları nedeniyle dinsel mezheplerin inançları nedeniyle aşağılanıp horlanması ve toplumdan dışlanmaları diye bir şey olmaz!

“Kendi mücadelesiyle aydınlanmadıkça”…
Din yanılsamasının gerçek kaynağı ekonomik köleliktir. Bu zeminde hayat bulan bilisizlik ve bilinçsiz körlüktür: “Din… mazur gösterme ve tesellinin evrensel kaynağıdır. Din, ‘insanın özü’nün fantastik realizasyonudur, çünkü ‘nsanın özü’nün hakiki realitesi yoktur. Dine karşı savaşım, bu nedenle, dinin manevi aroma olduğu bir dünyaya karşı, dolaylı/indirekt bir kavgadır.” (Hegel, abç.)

Onlar, gelecekten umudunu kesmiş bu örgütsüz -ve çaresiz- köleler, ya savaş(a)madığı düşmanlara boyun eğme ya da acı çektiği bu dünyaya dayanma gücü bulurum umuduyla kendini dinin uyuşturucu kollarına bırakma arasında gidip gelebiliyor. Oysa acısını çektikleri özgürlük yoksunluklarını, insanlaşmanın önündeki engelleri, bunları ömür boyu yaşamış olmanın yol açtığı hasar ve yıkımları ortadan kaldırmanın ise bilinen tek bir yolu vardır ve işçi sınıfı devrimcilerinin de yapması gereken budur: Proletaryayı kapitalizmin karanlık güçlerine karşı “kendi mücadelesiyle aydınlanacağı” bir düzeye çıkarmak, bir iklime kavuşturmak için “bu dünyada/gerçek dünyada” inatçı bir mücadele içinde olmak…

“Ancak, hiçbir koşulda din sorununu burjuva radikal demokratlarının sık sık yaptığı gibi, soyut, ülkücü bir biçimde, sınıf mücadelesinden kopuk “entellektüel” bir sorun olarak ortaya koymak yanlışına düşmememiz gerekir. (…) Proletarya kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi mücadelesiyle aydınlanmadıkça, ne kadar bildiri dağıtılırsa dağıtılsın, ne kadar söz söylenirse söylensin proletaryayı aydınlatmak olanaksızdır. Bizim açımızdan ezilen sınıfın bu dünyada bir cennet yaratmak adına gerçek devrimci mücadelede birleşmesi, öteki dünya cenneti konusunda proletaryanın görüş birliğine gelmesinden daha önemlidir.” (Lenin, abç.)

(*) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi 133 trilyonluk İçişleri Bakanlığı bütçesinden bile fazladır: DİB bütçesi 2007 itibariyle 173 trilyondur.

Hiç yorum yok: