21 Ocak 2011 Cuma

Erdoğan kendini savunursa!

Erdoğan, hakkındaki hakaret davasında kendini savunurken “Zaman gazetesi Alevilere ‘Ehlisünnet dışı sapık bir mezhep’ dediğinde suç olmamıştı” örneğini verdi.

Recep Tayyip Erdoğan, referandum döneminde sarf ettiği “Hayır diyenler darbecidir” sözleri nedeniyle hakkında açılan hakaret davasında yaptığı savunmada, Aleviler’e hakaret sözlerini örnek verdi.

Erdoğan, savunmasında Alevi bir vatandaşın Zaman gazetesine açtığı davayı örnek gösterdi. Erdoğan, gazetedeki bulmacada “Ehlisünnet dışı sapık bir mezhep” şeklindeki soruya “Alevi” yanıtının verildiğini, buna karşı bir yurttaşın kişilik haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle dava açtığını ancak bunu mahkemenin reddettiğini anımsattı.

Bu karardan yola çıkan Erdoğan, “Bu bakımdan davacının dava açmada aktif husumet ehliyeti bulunmamaktadır” diyerek davanın reddini istedi.

Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davada Başbakan Erdoğan davacı Sedat Vural’ın “evet” veya “hayır” oyu kullanıp kullanmadığını bilmesinin mümkün olmadığını, Vural’ın da bunu kanıtlayamayacağını ileri sürdü. Erdoğan, “Bu bakımdan ispat edilemeyen ve edilmesi de olanaklı olmayan bir iddia soyut beyanın ötesine geçemez” dedi.

“Sapık mezhep Aleviler” örneği
Erdoğan, savunmasında Zaman gazetesine açılan Aleviler’e hakaret davasını şöyle örnek verdi: “Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne intikal eden olayda, Zaman gazetesinde yayımlanan bir bulmacada ‘Ehlisünnet dışı sapık bir mezhep’ şeklinde bir soru yer almış, ertesi gün verilen çözümde bu sorunun yanıtının ‘Alevi’ olduğu yayımlanmıştır.

“Bir vatandaş açtığı davasında bu yayın nedeni ile kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia etmiş, mahkeme ‘Aleviliği(n) bir inanç meselesi olduğu, yayında davacının hedef alınmadığı’ gerekçesiyle davayı reddetmiş, Yargıtay, ‘davacının ebeveyni nedeniyle sözü edilen bir kültür içerisinde yer aldığını, bu kültürü benimseyenlere ya da bu kültürde belli bir mertebeye erişmiş olanlara dava hakkının tanınmasının yansıma yoluyla genişlemesine neden olacağını, dava açmanın ancak kişilik haklarına saldırılan, doğrudan zarara uğrayanlara tanınmış bir hak olduğunu’ kabul etmiştir. (...) Bu bakımdan davacının dava açmada aktif husumet ehliyeti de bulunmamaktadır.”

Tuncay Özkan örneği
Tuncay Özkan’ın da kendisi hakkında “Bir başbakan ya da bir siyasi parti lideri çıkıp diyorsa ki ‘Bu ülkedeki 25 milyon Alevi İslam dışıdır, sapık mezheptir’ diyorsa o kişi faşisttir” dediğini anımsatan Erdoğan, bunun üzerine açtığı davada Özkan’ın sözlerini mahkemenin hukuka aykırı bulmadığını söyledi. Erdoğan, kendisinin kullandığı ifadelerin, sunduğu tüm örneklerdeki ifadelerin hiçbirisinden daha ağır ve haksız olmadığını, dolayısıyla davanın reddine karar verilmesi gerektiğini söyledi.

Hükümet de Başbakan gibi yapmıştı!
Ölümünden önce "Türklüğü tahkir" gerekçesiyle ceza alan Hrant Dink'in AİHM'e açtığı davaya savunma gönderek hükümet, Hrant Dink'in Hitler ile karşılaştırarak büyük bir skandala imza atmıştı. Dışişleri Bakanlığı tarafından gönderilen savunmada "AİHM, daha önce Almanya’da bir Nazi örgütü liderine nasyonal sosyalizmi savunan yazısı için verilen cezayı yerinde buldu. Demokratik bir toplumda bu tür yazılar (Dink’in mahkumiyetine neden olan yazısı) halkı tahrik etmek suçunu oluşturacak ve kamu düzenini bozacaktır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin ‘nefret söyleminin engellenmesine’ ilişkin tavsiye kararı bulunmaktadır. Dink’in yazısı da ‘nefret söylemi’dir" ifadelerine yer verilmişti.

9 Ocak 2011 Pazar

Öcalan Ergenekon konusunda özeleştiri verdi, "hata yaptık" dedi

Bir odatv.com haberi - İmralı Cezaevin’den avukatları aracılığıyla açıklama yapan Abdullah Öcalan, herkesi çok şaşırtacak açıklamalarda bulundu. Ergenekon Davası konusunda özeleştiri yaptı. Öcalan Ergenekon Davası’nı bugüne kadar yanlış değerlendirdiğini ve bugün nasıl düşündüğünü şöyle anlattı:

“Önemli bir değerlendirme daha yapacağım. Bu değerlendirme tarihi ve aslında biraz da özeleştirel bir değerlendirme olacak. Bugüne kadar Ergenekon yargılamalarıyla birlikte devletteki gladionun jitemvari yapıların tasfiye edildiği söyleniyordu. Biz de biraz böyle düşünüyorduk. Aslında olanlar tam da böyle değildir. Bu konu üzerine sürekli düşünüyorum. Geçenlerde buradaki arkadaşlarla da tartıştım. Nasıl fark etmemişiz bugüne kadar? Bu nedenle özeleştiri diyorum. Sanırım Hanefi Avcı'nın kitabında da geçiyormuş. O da çözüm konusunda benimle görüşülmesi taraftarıymış, bunu öneriyormuş ve şimdi içeride ve Ergenekon'dan yargılanıyor. Yine geçmişte benimle burada çözüm amacıyla görüşen bazı isimler de Ergenekoncu diye yargılanıyor. Aslında Ergenekoncu diye tasfiye edildiği söylenenlerin bir kısmı çözüm yanlısı isimlermiş. Ama asıl Gladionun çözümü istemeyen kesimleri dışarıda bırakılmıştır, onlar hala dışarıdadır ve AKP bunlarla uzlaşmıştır. Deşifre olmuş Veli Küçük gibi, karanlık, cinayet işleyen, darbeci isimlerin yanına çözüm isteyen, hatta geçmişte benimle burada çözüm amacıyla görüşen isimleri de bunlarla ilişkilendirerek bu şekilde asıl çözüm yanlılarını tasfiye ediyorlar. Geçmişte biliniyor mesela Cem Ersever -jitemin bizzat kurucusudur, yüzlerce, binlerce faili meçhule neden oldular- ama daha sonra yanlış yaptıklarını, sorunun bu yöntemlerle çözülemeyeceğini anlayıp dile getirince tasfiye edildiler. Yani insanlar zamanla yaptıkları hatadan dönebiliyorlar. Bugün içinde bulunduğumuz durumda AKP, asıl çözüme karşı olan ve dışarıda olan Gladiocularla-Ergenekonla anlaşmıştır ama çözüm yanlısı olan bazı şahısları da Ergenekon'la ilişkilendirilerek içeri atarak, çözüm isteyenleri bu şekilde tasfiye ediyor. AKP'nin özel ordu kurma çabaları, Hizbullah'ı bırakması bundan ayrı düşünülemez.”

HİZBULLAH TAHLİYESİ
Abdullah Öcalan Hizbullah üyelerinin serbest bırakılmasına da tepki gösterdi. Öcalan tahliyeler için şunları söyledi: “Hizbullah meselesini takip etmeye çalışıyorum. Bu nasıl olur, Diyarbakır'a nasıl yaparlar bunu! Diyarbakırlılar buna nasıl müsaade eder? Bu katilleri, canileri, vahşice cinayet işleyenleri -işte insanların cesetleri çuvallarda, yer altında çıkarılıyordu- bırakıyorlar ve halaylarla, kutlama havasında karşılanıyorlar! Bütün bunlar Diyarbakır'da oluyor. Diyarbakır onbinlerce evladını verdi. Orada gençlerimizi vahşice doğradılar. Anlamıyorum, Diyarbakır'da nasıl oluyor bunlar, Diyarbakır'da yüzde seksen oy alınıyor, nasıl oluyor? Diyarbakır halkı yurtseverdir, bilinçlidir ama demek ki örgütlenemiyorlar, onlara öncülük yapılamıyor!

Bunların bu şekilde bırakılması tesadüf değildir, bazı şeylerin hazırlığı yapılıyor olabilir. Bu adamlar sıradan suçlular değildir. Bu katilleri öyle sıradan suçlularmış gibi bırakamazlar. Eğer bizimkilerin içinden böyle benzer canice işler yapanlar varsa onları da bırakmasınlar. İşte o Konca Kuriş meselesi hafızalardadır, kadını ne şekilde öldürdükleri biliniyor. Sanırım farklı feminist düşünceleri de vardı. Aslında vahşice katledilen Konca Kuriş şahsında katledilen bütün kadınlardır.”

Öcalan Hizbullah’ın para kaynaklarına ilişkin ise şu ifadeleri kullandı: “Hizbullahçıların bırakılması, bu binlerce imam kadrosu, bölgedeki cemaatler, özel paralı ordu kurulması vb. çabalar hep zamanında solu milliyetçilikle bitirdikleri gibi demokratik Kürt hareketini siyasal İslam’la bitirmek için yapılan bilinçli politikalardır ve birbiriyle bağlantılıdır. Sormak gerekiyor bu Hizbullahçıların arkasındaki para nereden geliyor?”

SİYONİST KADINLAR
Öcalan, kadınlara çarşaf giydirilmesini de şöyle eleştirdi: “bu Hizbullah vb. dini anlayışlar kadını kapatıyorlar, toplumdan izole ediyorlar, hadi türbanı bir tarafa bırakalım, bu çarşaf mı burka mı onun içine kapatıyorlar, tepeden tırnağa kapalı, yüzleri bile görünmüyor. Böyle özgürlük anlayışı mı olur? Kadının bu şekle sokulması özgürlükle açıklanabilir mi? Gerçek İslamiyette de böyle bir şey yok, bunların zihniyetinin İslamiyetle bir alakası da yok.”

Abdullah Öcalan açıklamasında çok tartışılacak bir komplo teorisini de dile getirdi: “Geçen ilginç bir haber dikkatimi çekti. Mardin'in bir köyünde oluyormuş galiba. Mardin'in bir köyünde erkekler, Fas'tan kadınları gelin getiriyorlarmış kuma olarak. Bu kadınların bir kısmı birkaç dil biliyor, içinde öğretmen olanlar var. Birkaç eşi ve onbir-oniki çocuğu olanlara kuma olarak geliyorlar. İlginç bir durum. Benim okuduğum haberde bu şekilde yetmiş-seksen evlilikten bahsediliyor. Fas Arapların etkisinde ama Yahudilerin de bir egemenliği var. Ve bütün bu olanlar, yaşananlar planlı olabilir. Bu şekilde kadınlar kullanılmış oluyor. Hem de Siyonizm bu şekilde Mardin'e de el atmış oluyor. Daha önce Urfa'da da aynı şekilde örneğin Harran eski belediye başkanı dört kadının üstüne yanılmıyorsam Ankara'dan bir kadını kuma alarak evleniyor. Daha sonra bu kadın AKP milletvekili oluyor. Bu, kadının nasıl kullanıldığının bir diğer göstergesidir. Yine Urfa'da İsraillilerin binlerce dönüm toprak aldıkları söyleniyor. İşte mayınlı arazilerin temizlenmesi işi de İsrail firmalarına verilmişti. Filistin'e de bu şekilde toprak satın alarak vb. şekilde yerleştiler, sonra devletlerini kurdular. Arap devletleri sesini çıkarmadı. Özellikle tekrar belirteyim, yanlış anlaşılmasın ben anti-Semitist değilim. Yahudilerin de bütün halklar gibi Ortadoğu'da barış içinde yaşama hakları var. Hatta gelip bölgede toprak alıp yaşayabilirler ama bunu açık açık yapmalılar, art niyetleri, gizli ajandaları olmamalıdır. Aynı şekilde Arap halkıyla da bir sorunumuz yok, birçok Arap dostumuz, arkadaşımız var, yanlış anlaşılmak istemiyorum, ben Şam'da yıllarca kaldım ama Arap devletleri, örneğin Suudi sermayesi İsrail'e destek oluyor, ses çıkarmıyorlar.”

HESLERE DE KARŞI ÇIKTI
Öcalan doğayı tahrip eden HES’ler hakkında da şu değerlendirmelerde bulundu: “Asıl büyük tahribat ise çevre katliamıdır. Ilısu Barajı, Dersim'de ve bölgedeki birçok yerde yapılmak istenen barajlar var. Doğa ve tarih yok ediliyor, vadiler yok ediliyor. Bizim Halfeti oralar da o verimli topraklar da sular altında kaldı. Güzelim Karadeniz kıyıları, doğası aynı şekilde yok ediliyor, sular altında bırakılıyor. Akdeniz kıyıları da turizm adı altında belli sermaye çevrelerine peşkeş çekiliyor, plaj falan kalmamış durumda. Mesela Antalya. Dünyanın değişik yerlerinde maddi durumları iyi olanlar burada yiyip içip eğleniyor. Ama oraların yerli halkı sadece köle gibi, karın tokluğuna çalıştırılıyorlar. Türkiye'de yaşayan insanlar bu nimetlerden yararlanamıyor. Mesela orada yaşayan Sarıkeçililerin durumu ortadadır, artık konaklayacak yayla ve kışlak bile bulamıyorlar, hayvanlarını otlatacak yer-mera bile bulamıyorlar. Antalya'da bu yapılanlara turizm adına yatırımlar deniyor, oysa turizm bir yatırım ve kalkınma aracı sayılamaz. İşte tüm bu yaşananlar kapitalist modernitenin yarattığı tahribatlara bazı örneklerdir. Kapitalist modernite bunları dört yöntemle milliyetçilik, cinsiyetçilik, dincilik ve bilimcilikle örtbas ederek, halkları esir alıyorlar. Milliyetçilik işte küresel finansın kullandığı bir yöntemdir, biz bu tuzağa düşmeyeceğiz, bu nedenle milliyetçiliğe karşıyız, paradigmamızda milliyetçiliğe yer yoktur. Aynı şekilde kullanılan diğer yöntem cinsiyetçiliktir. Binlerce yıldır kadın, bu yöntemle eve hapsedilip sömürülüyor. Biz bunu da reddediyoruz. Yine dincilik de kullanılan diğer bir yöntemdir, işte bize karşı bölgede yapılan budur. AKP bunu iyi kullanıyor. Söylediğim gibi bunların gerçek İslam’la bir ilgileri yoktur, tamamen küresel sermayenin çıkarlarına göre uygulanan politikalardır. Bilimcilik de bütün bunları perdelemek için kullanılmaktadır. Bunların laikliği de sadece sözde kalmaktadır. İşte Türkiye'de Diyanet adeta devletle birbirine yapışık durumdadır. Devlet, diyanet vasıtasıyla dini kendi politik çıkarlarının aracı olarak kullanıyor.”