25 Şubat 2011 Cuma

Ortadoğu'da devrim filan yok!

Örgütsüz bir halkın, çok değil bir hafta, on gün içinde neler yapabildiğini görmek… İyi gelmiş olabilir.

Tutarlılık ve derinlikten yoksun olsalar da, birbirlerinden farklı ideolojik kulvarlarda yürüyen siyasi aktörlerin ortak bir amaç için bir araya gelmesine tanık olmak… "Mümkün işte" dedirtebilir.

Devrimci bir önderliğin yokluğunun halk kitlelerinin kararlılığı ve kitleselliğiyle telafi edilebileceğini düşünmek… İyimserlik yaratabilir.

Kamucu kültürü alabildiğine zayıf bazı İslam ülkelerinde kitlelerin tarihsel kalkışmalara imza atmasını "önyargı"lı değerlendirmelere atılmış bir tokat gibi algılamak… Rahatlatır mutlaka.

Evet, kendinizi daha iyi hissedebilir, yeni bir devrimci dönemin açılmakta olduğuna inanabilir, hayatın teoriden çok daha zengin olmasına bir kez daha şükredebilirsiniz.

Ama gerçekler orta yerde duruyor.

Bundan on gün önce Ortadoğu'daki gelişmeler için "devrimleri çalınan devrimler" diye yazmıştım, şimdi daha açık ve cesur olma zamanı geldi.

İleride, 2011 başlarında Arap ülkeleri için "devrimci bir dönem açılmıştı" saptaması yapılmayacak, yapılamayacak!

Ortadoğu'da emperyalizm açısından "sürdürülebilir olmaktan çıkan" düzen yeniden yapılandırılıyor. Bu sürecin beş günlük, on günlük, bir aylık safhalarına bakarak algılanması neredeyse imkansız.

Yoksul halk kitlelerinin zalimlere ve diktatörlere karşı ayaklanışına ve bu ayaklanmanın ardındaki özgürlük, demokrasi arayışına, insanların yoksulluğa ve eşitsizliğe dönük öfkesine sahip çıkmadan yapamayız. Kahire sokaklarında cellatların kılıcına, kırbacına bağrını açarak direnenlerin boyun eğmeyen insanı simgelediklerinden emin olarak…

Öte yandan, pandoranın kutusunu neyin açtığını merak etmek de gerekiyor.

Halk kitleleri kapağı kaldırdı. Peki kapağın yıllara meydan okuyan paslı kilidini kim açtı?

Mübarek ve Bin Ali'yi emperyalistler neden korumasız bıraktı?

Korunamaz olduklarını gördüler. Korunmalarının gerekmediğini anladılar. Yeni bir Ortadoğu kurulmasının önünde engel olduklarına ikna oldular. Fazla bir şey kaybetmeyeceklerinden emin, harekete geçtiler.

Mısır ve Tunus'ta emperyalistler de, kapitalizm de hiçbir şey kaybetmedi.

Emperyalistlerin ve kapitalizmin hiçbir şey kaybetmediği bir gelişmeden hayır gelmez.

Üstelik, emperyalistler ve kapitalizmin kazanabileceği bir sürecin önü açıldı.

Ortadoğu'daki dinamikleri çoğunlukla "mış gibi"lerle zenginleştiren gazeteci Hüsnü Mahalli, bu kez ihtiyatlı davranarak, bütün olup bitenleri "uyumlu İslam"ın yaratılmak istenmesiyle ilişkilendirdi. Haklıdır. "Ekonomik anlamda bireyci, egoist ve inanç itibarıyla kaderci vatandaş, bundan ne hayır gelir? İkisinin toplamı Batı için uyumlu olmaktır. Uyumlu vatandaş. Bakın dikkat edin, ılımlı demiyorum, uyumlu. Dolayısıyla sen, kafa yapın itibarıyla kapitalistsin, ama ideolojik olarak kadercilik itibarıyla uyumlusun" derken çok haklıdır.

Arap halklarının ayağa kalkışının arkasına sığınarak analiz yapamayız. Bunu "Avrupa solu" yapabilir, "emperyalist sızıntı" genlerinde tahribat yaratmıştır; bunu bölgeye uzak coğrafyaların bazı aydınları, liderleri yapabilir, oralardan öyle görünüyordur, öyle görmek işlerine geliyordur; ama biz yapamayız.

BOP olmadı, şimdi başka bir şeyi deniyorlar. Tutar mı sorusuna, "tutmaması için şimdilik bir neden yok" yanıtını verebiliriz.

Türkiye'de "şimdilik" tuttu. Evet, artık bellidir, işe Türkiye'de başladılar, Türkiye'de tuttuğunu gördüler. Şimdi daha cesurlar. Türkiye'de olanlara "hayırhah" bakanlar, Mısır ve Tunus'ta halkın göz kamaştırıcı kalkışmasından hayda hayda devrimcilik üretirler. Oysa, emperyalizm uzun süredir teklediği bir coğrafyaya yeniden müdahale ediyor, bugün için söylenecek temel gerçek bu.

ABD ve Avrupalı emperyalistlerin "fırsat"ı değerlendirmeye, gelişmelere yön vermeye çalıştıklarını söylemek bence artık yetersizdir. Bu coğrafyada kilidi açmak yeterlidir ve/ama belirleyici bir işlemdir.

Türkiye'de de bu kilidi açmışlardı. 12 Eylül ve Özal'ı yaşayan toplumun pandora kutusundan çıktığında "kapitalist cumhuriyet"in cumhuriyet kısmıyla hesaplaşacağından emin olduklarında kilidi açıp yılların müttefiki TSK'yı orta yerde bırakmışlardı. Sermaye diktatörlüğü kendini sağlama aldı, cumhuriyet tasfiye edildi.

Burada başka türlü, Mübarek'in diktatörlüğünde başka türlü…

Ortadoğu'daki ayaklanmalara yolu açan güç piyasadır.

Gidenler zalimdirler, diktatördürler. Arkalalarından okkalı birer küfür de sallayabiliriz dilediğimiz kadar. Peki ya sonra?

Sorulması gereken soruları aklımızdan çıkaracak mıyız?

Her örnekte ajanlığı ayyuka çıkmış "muhalif"lerin parlatılması, post-modern iletişim araçlarının "devrim"e hizmet etmesi için bütün olanakların seferber edilmesi, "domino etkisi" açıklamalarının arkasında ciddi bir planlamanın, bölge mühendisliğinin sırıtması…

Bunları sormayacağız, halk devrimlerini selamlayacağız!

Sonra, sıra Libya'ya geldiğinde, "emperyalizm" faktörü aklımıza yeniden düşecek!

Açık söylemek gerekirse, Kaddafi rejimi analizlerimizi değiştirmeye değmez.

Farklıdır, şudur, budur ama gerçekten değmez. Eğer Tunus ve Mısır'da yaşananlar başka Libya'da yaşananlar başkayla yetinir, buna göre konum alırsak, hata yaparız.

Elbette farklı...

Ama bizim önceliğimiz dönemi okumak olmalı.

Ortadoğu'da gelişmeler doğrultu itibariyle devrimci değildir. "Gerici" diyemiyorsak, bu korkaklığımızdan, bazı topraklarda seçeneksiz kalışımızdandır.

Sol, halk kitleleri ayağa kalktığında, meydanı emperyalistlere, gericilere bırakmamak, zayıf devrimci güçlerin serpilmesi, inisiyatif alması için moral/maddi destek sunmakla yükümlüydü elbette. Ama üç maymunu oynayamayız herhalde.

Türkiye'de bunu hiç yapamayız. Çünkü Türkiye'de başladılar, Türkiye'ye dönecekler.

Türkiye'de de "çaresiz"liğe mahkum olmak, insanlıktan umudu keser hale gelmek istemiyorsak…

Boyun eğmeyin, bildiklerimizi unutturmak isteyenlere boyun eğmeyin!

24 Şubat 2011 Perşembe

Kızıl Yıldız yayına başladı…

Devrimci haber ve paylaşım sitesi Kızıl Yıldız

'Sosyalist bir Türkiye’de yaşamayı hayal etmek bile güzel'

Timur Acar Devrimden Sonra’nın oyuncularından biri olma gerekçesini ilk fragmanda duyduğu sesle açıklıyor. Radyodan okunan kararname ile ilgili olarak “Çok istediğiniz bir yaşamın içinde yaşayamıyorsunuz ve hiç istemediğiniz bir düzende yaşamak zorunda kalıyorsunuz” diyen Acar, bu gerekçeyle filmde rol aldığını vurguluyor.

Sevgili Timur Acar, yapımı Nâzım Hikmet Kültür Merkezi tarafından üstlenilen, sosyalist bir hükümetin iktidara geldiği koşullarda, sosyalist Türkiye’den kesitlerin anlatıldığı Devrimden Sonra filminde rol aldınız. Bir oyuncu olarak bu filmde rol alma gerekçeniz nedir?
İlk neden, film çalışması yürüten arkadaşların bana izlettiği fragmandı. Yağmurlu bir günde silecekleri çalışarak yolda giden bir arabanın radyosundan gelen ses. İlginçti! Belki de hiç göremediğimiz ama hep merak ettiğimiz, özlediğimiz bir yapının hayat nasıl yansıyacağıyla ilgili, kısacık bir öykü de olsa bir ses duymaktı. Belki de kendimize sorduğumuz o sorularla ilgilidir, nerede hata yaptık, neyi yapmamız gerekiyordu da yapmadık, nasıl davranmamız gerekiyordu, ailemin de mesela annemin, babamın, dayımın, amcamın da kendisine sorması gereken sorular bunlar. Çok istediğiniz bir yaşamın içinde yaşayamıyorsunuz ve hiç istemediğiniz bir düzende yaşamak zorunda kalıyorsunuz. Benim bu filmde yer alma gerekçem buradan kaynaklandı.

Devrimden Sonra filminin setinden söz eder misiniz biraz?
Evdeydik, Nâzım’daydık yani. Güzel insanlar vardı. Benim bugüne değin çalıştığım en rahat setlerden birisiydi. Bir gece ve dört saat çalıştım toplamda.

Birileri çıkıp 2011 yılının Türkiye’sinde Sosyalist Türkiye’den söz ediyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Keşke bu şekilde yaşayabilseydik, kiramız olmasaydı, dişçiye rahatça gitseydik, eğitimden, sağlık sektöründen dilediğimiz gibi yararlanabilseydik, sorgularda kimsenin hayatını kaybetmediği, karikatür çizdiği için insanların yargılanmadığı bir ülke. Hepimiz bunu isterdik şüphesiz. Dünyanın değişik kıtalarında insanlar isyan ediyor, bir şeyler değişiyor. Biraz da bizim ülkemizde yaşayan insanların bunun nedenlerini düşünmesi gerekiyor. Sosyalist bir Türkiye’de yaşamayı hayal etmek bile güzel.

Filmi izleyecek olanlara iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?
Mesaj iletmek istemiyorum. Gidip izlesinler ve bir de buradan baksınlar memlekete. Devrime giden yolu çekseydik çok tartışırdık. Ama biz olmuş, bitmiş ve sonrasını çekiyoruz. Bakalım hayatlarımıza nasıl yansıyacak!

NHKM Devrimden Sonra Film Kolektifi

22 Şubat 2011 Salı

Kadınlara Çağrı

I
Sen;
fabrikada, atölyede
çalışan
el emeğini, göz nurunu
boğaz tokluğuna
patrona satan
işçi kadın...
Sen;
evinde
diktiğin, ördüğün, ürettiğin
parça başına,
ücret alan,
el emeğini - göz nurunu
aracıya satan
ev işçisi kadın...
Ve sen;
evinde
saçını süpürge eden,
evinin "efendisi"nin köleliğini yapan,
fabrikada, atölyede; evde
patronun soyduğu yetmeyen;
bir de
"evinin efendisi"ne
hizmetçilik
ve cinsel kölelik eden
çifte köle kadın...

Memnun musun hayatından?!...
Memnunsan eğer;

kal olduğun yerde...
Köleler,
köleliklerini kendi yapar
kendi yıkar!
Köle kalmak
istiyorsan eğer...
kal olduğun yerde..
Yoksa,
Gel bizimle!

Biz...
komünistleriz,..
Kuracağız herşeyi yeniden
köhnemiş kölelik düzeninin
yıkıntıları üzerinde...

II
Sen;
tarlada çifte koşulan
öküz kadar çalışan;
harman savuran;
ve fakat "efendi"nin gözünde
öküz kadar değer
olmayan...
Sen,
ormanda
eşek gibi yük çeken,
ve fakat
efendinin gözünde
eşek kadar değeri
olmayan...
Sen;
evde
hamur yoğuran, yemek yapan,
temizlik yapan;
evin tüm yükünü omuzunda taşıyan...
Sen,
efendinin zevki isteyince
vücudunu "efendi”ne bakir bir tarla
gibi açan;
çocuk doğuran,
çocuk bakan...
Sen,
"efendi"nin parası yetip
keyfi isterse;
efendini
üstüne getirilenlerle
paylaşmak zorunda olan...
Sen,
bir inek gibi alınıp-s atılan
ve fakat
çokluk
inekten ucuza giden
köylü kadın!

Memnun musun hayatından?
Memnunsan eğer;
kal olduğun yerde...
Köleler
köleliklerini kendi yapar
kendi yıkar!
Köle kalmak
istiyorsan eğer...
kal olduğun yerde...

Yoksa
Gel bizimle!
Biz...
komünistleriz...
Kuracağız herşeyi yeniden
köhnemiş kölelik düzeninin
yıkıntıları üzerinde...

III
Sen;
Kürt, Ermeni, Arap, Çerkez,
ve tüm ezilen milliyetlerden
emekçi kadın!
Sana bu düzende
reva görülen
yalnızca

köleliktir!
Bir değil,
iki değil, üç kez
bağlamışlar elini, ayağını!
Sömürü köleliği!
Milli kölelik!
Cinsel kölelik!
Sen Kürt kadını...
ister misin dilini bilmediğin,
töresini bilmediğin
ne istediğini bilmediğin
birtakım adamların
seni aşağılamasını!
İster misin
güya
cennetin anahtarı elinde olan
"adamından"
cennetten çıkma sopa yemeyi!
İster misin
doktorsuzluktan, yokluktan,
bilisizlikten
doğururken ölmeyi!
Sen Ermeni kadını,
ister misin
ciğeri beş para etmezlerin
senin cinselliğin üzerine
ahkam kesmesini,
"Ermeni karıları da iyi olur hani!"
tekerlemesini;
Sana en iyi halde
kerhane mamalığının
reva görülmesini!
Sen Çingene kadını,
ister misin
sarhoş sofralarında
burnu sümüklü, ağzı salyalı
kalantor beylere
gerdan kıran
olarak tanınmayı!
Memnun musun hayatından?!...
Memnunsan eğer;
kal olduğun yerde...
Köleler
köleliklerini kendi yapar
kendi yıkar!
Köle kalmak
istiyorsan eğer...
kal olduğun yerde...
Yoksa
Gel bizimle!
Biz...
komünistleriz...
Kuracağız herşeyi yeniden
köhnemiş kölelik düzeninin
yıkıntıları üzerinde...

IV
Sen,
sabahtan akşama

ağır işçi olduğun halde;
"işsiz" olan;
evi kotaran
ama "çalışmaz" görünen
işlerin en ağırını, en tekdüzesini
en ömür törpüsünü
yapan...
ve fakat toplumda değeri
bir sıfır olan
emekçinin karısı
"ev kadını"...

Sen,
bir başka ücret kölesinin
kölesi...
sen evin "efendi"si kölenin
kölesi...
sen kölenin tüm sıkıntılarının
supabı;
çöp tenekesi...
Ve sen
tabii evde "efendi" olan kölenin
keyfi istediğinde
onun
cinsel oyuncağı!
Memnun musun hayatından?

V
Sen;
büroda, okulda, devlet dairelerinde
çalışan
sekreter, öğretmen, memur kadın...
Aynı işi yapan
erkek mesai arkadaşından eksiğin ne,
erkeklik organından ayrı?
Nedendir daha düşük ücret alman?
Ve neden kendini kadın olarak
kullandırmadan
terfiin daha zor
erkek mesai arkadaşından?
Ve nedendir, kendilerini "avcı"
avcılığı hobi
ilan eden
kazanova bozuntularının
seni "kolay av"
görmeleri?
Memnun musun hayatından?

VI
Sen;
vücudunu para karşılığı
sevmediklerine satan...
Aşık olmadıklarınla
yani "aşk" yapan...
Vücudunu resmen sermaye
eden...
Kadın cinsinin aşağılanmışlığının
cinsel köleliğinin
simgesi,
her yattığına
"kocacım" demek zorunda olan,
sermayesi vücudundan kazandığını da
belalısına
veren,
toplumun aşağıladığı ama
ürettiği;
olmazsa olmaz,
orospu kadın...
Memnun musun hayatından?
Memnunsan eğer;
kal olduğun yerde...
Köleler
köleliklerini kendi yapar
kendi yıkar!
Köle kalmak
istiyorsan eğer...
kal olduğun yerde...
Yoksa
Gel bizimle!
Biz...
komünistleriz...
Kuracağız herşeyi yeniden
köhnemiş kölelik düzeninin
yıkıntıları üzerinde...

VII
Ve sen;
pamuk elleri
sıcak sudan soğuk suya girmez;
manikürlü, pedikürlü
takma saçlı, takma kirpikli
hizmetçili, mürebbiyeli,
konken partili kokteyl gülü...
mesleği taşbebeklik; ve
yatak cimnastikçiliği olan,
Sen, orospuluğu, üst düzeyde
sevmediğin bir kalantora
kendini "evlilik" mukavelesi ile
mukaveleli,
veya "dost”luk kurumu ile
mukavelesiz
satarak yapan...
Özgürlüğü,
kendini sevmeden sattığına
çokça boynuz
takarak
tattığını sanan...
Eğer aptalsan
veya akıllılığı "kendini kurtarmak"
sanıyorsan;
Eğer dünya bir yana
sen bir yana ise senin için...
Ot gibi yaşamayı marifet sayıyorsan;
gözlerini tüm yoksulluğa,
rezilliğe, aşağılanmaya
kapayarak...
Konken papazı ile resmi veya
gayrı-resmi kocanın
resmi veya gayrı-resmi
orospusu olmak
arasındaki hayat
özlediğin hayat ise...
beklediğin bu ise hayattan...
Memnunsundur hayatından...
Kal o zaman olduğun yerde...
Sensiz de kurtarırız biz kendimizi
kadın cinsini...
Ve bu arada
senin mesleğine de son veririz,
son veririz
-sensiz de­-
senin görkemli görünüşlü
zavallılığına!
Kurtarırız seni de!

VIII
Sana dini verdiler,
dini bütün dindar kadın...
"Her şey allahtandır" dediler...
"Tevekkül" dediler.
"Cennetin kapısı kocanın ayağının altında,
anahtarı onun elindedir" dediler.
Sana verdikleri
değeri,
erkek allahlarına
seni
Adem'in
aşık kemiğinden
yaptırarak
gösterdiler!
Sen erkeğin aşık kemiği kadar
değersin!
Sor kendine dindar kadın:
Neden Musa-İsa-Muhammed
erkektirler???
Neden bir kadın peygamber yok!
Ve neden allah "baba"dır?
Neden erkekler üstündür
güya,
ilahi adaletli
dinde?
Neden ölen erkeğe kırk huri
-kevser şarabı sunar-
cennette?
Ve sana düşen
yine
huriliktir
-hizmetçiliktir?
Nerde erkek huriler?
Din erkektir
çünkü
egemen erkektir
ve dini yapan o,
sana satan
odur!
İnanma senden gayrı
senin dışında
yaratana...
Yaratan doğurandır!
Sana erkek dinin
sunduğu
tevekkül;
yani allahtan geleni
-gelmeyen yok çünkü-
-her şey allahtan malum-.
kabul;
senin köleliğinin
erkeğin egemenliğinin
sürmesi demektir!
Memnunsan hayatından;
kal olduğun yerde...
Tevekkül et; sabret;
cennetten çıkma dayağı ye
otur oturduğun yerde!
Toprak olduktan sonra sen,
olmayan ruhunu
belki verir erkekler
cennetine
onlara huri olarak
hizmete devam etmeye!
Kıl beş rekat namazını;
eksik etme zekatını...
Ve hacı ol hatta;
ağzından düşmesin erkek allaha; ve
onun erkek peygamberine
teşekkürün;
aç kal bir ay yılda
belki varırsın erkek cennetine!
Sen değil tabii,
olmayan ruhun!!!
Var olan sen, yani
vücudun
bu dünyada ne kadar azap-eziyet
çekerse;
ve sen ne kadar
-şükredersen,
beklersen, güvenirsen olmayan
erkek allaha
o kadar garantidir
erkek cennetinde hizmetçilik
yerin!

Memnunsan hayatından
din afyonunu içmeye
devam et!
Memnunsan eğer;
kal olduğun yerde...
Köleler köleliklerini
kendi yapar
kendi yıkar!
Köle kalmak
istiyorsan eğer...
kal olduğun yerde!
Yok memnun değilsen hayatından
aç gözlerini;
afyonkeşlik çare değildir!
Memnun değilsen eğer
köle kalmak istemiyorsan
gel bizimle...
Biz...
komünistleriz...
Kuracağız herşeyi yeniden
köhnemiş kölelik düzeninin
yıkıntıları üzerinde..

IX
Biz
cenneti
ölüler için değil
yaşayanlar için;
olmayan dünyada değil,
varolan dünyada
kuracağız...
Ve
o cennette
kevser şarabını sunan
huriler
olmayacak.
O cennet ki,
herkes yeteneği ölçüsünde
katkıda bulunacak;
ve herkes ihtiyacı kadar
alacak..
O cennet ki,
ne ezileni ne ezeni olacak!
O cennet ki,
hiç kimse vücudunu
sevmediğine vermek
zorunda kalmayacak!
Bizim cennetimizde,
ne erkek kadına ne kadın erkeğe
egemen
Bizim cennetimizde zorunluluk değil
özgürlük egemen!
Bizim cennetimizde,
insanlar doğaya egemen !
Bizim cennetimizde her şey insan için!
O cennetin anahtarı
emekçilerin elindedir!
Senin elindedir!

X
Neler yapmadılar ki?
Bütün erkek bilimi
erkeğin
kadına
biyolojik üstünlüğünü
ispat için
çalıştı!
Kadının beyninin
erkeğinkinden .
bilmem kaç gram eksikliğini
keşfedip;
seni
"saçı uzun, aklı kısa"
ilan ettiler!
Öküzün beyninin
insan beyninden
ağır olduğunu
unutarak;
beyinlerinin büyüklüğü
üzerine ahkam kestiler!
Kadının vücudunun
erkeğinkinden az gelişmiş;
kaslarının erkeğinkinden
daha yumuşak
olduğunu keşfedip;
seni "güçsüz" erkeği "güçlü"
ilan ettiler.
Güçlünün egemenliğinden tabii
ne olabilirdi ki?
Bütün bilim
senin aptal, güçsüz, zavallı olduğunu
ispatlamak için çalıştı!
Bu arada bir türlü
"bilim kadını" olamayan
kadın "bilim adamları" da
katıldılar bu kervana...
Sonuç: Bilim yerine safsata!
Gerçek: erkeğin tüm "üstünlükleri"
kadının toplumdaki yerinin
sonucudur!
Kadın "güçsüz" ise eğer;
üretimdeki yerindendir!
Ve kadın beyninin relatif küçüklüğü
düşünme, yaratma yeteneği yönünde
değeri olmayan bir küçüklük;
erkek beyninin kocamanlığı
değersiz
boş bir kocamanlıktır.
Eğer
bilim adamları,
sanatçılar ve iktidar sahipleri
erkek ise çoğunlukla;
bu, kadının
köle konumundandır!
Biyolojik bir üstünlük varsa
eğer;
eğer ille de üstünlük
aranıyorsa;
o zaman
üstün olanın
kadın
olduğu kesindir!
Doğuran, doğurgan, yaratan
kadındır!
Unutma bunu...
O "çok güçlü" erkeklerin;
o "aslan yürekli" şövalyelerin
hangisi
dayanır
doğum sancısına dersin?

Yine de...
Memnunsan hayatından
güçsüzlüğüne inan!
İnan saçı uzun - aklın kısa olduğuna;
İnan o "güçlü" erkeklerin senden iyi
düşündüğüne!
Köle kal!
Köleliği yapan
ve yıkan
kölelerdir!
Yok
istemiyorsan köle kalmak
kır zincirlerini;
bilimi
safsatadan ayırmasını öğren!
Gücünün bilincine var,
inan kendine!
Yok senden başka insan yaratan!
Köle kalmak istemiyorsan
eğer...
Gel bizimle...

Biz...
komünistleriz...
dinle bizi; izle bizi;
biz kadın-erkek
işçilerle-köylülerle-emekçilerle
güçlüyüz...
Biz
seninle güçlüyüz!
Kölelik, kölelerce yıkılmadıkça,
yaşayacaktır!
Yık köleliği!
Köleliğin her türünü;
kurtul zincirlerinden!
Senin
zincirlerinden başka yoktur
kaybedeceğin!
Ama kazanacağın
güzel mi güzel
şirin mi şirin
kendi kuracağın
büyük bir dünya var!
Ver elini
bütün dünyada
siyah-beyaz-sarı-kırmızı
bütün ırklardan,
milliyetlerden
yeni bir dünya için
savaşanlara...
Ver elini
bize
ver elini!

[“Kadınların Mücadelesi Yıkar Bütün Sınırları!”, 8 Mart Özel Sayı Eki , Yeni Dünya İçin, Aylık Siyasi Gazete, Yıl:4, Sayı:22, Mart 1996]

19 Şubat 2011 Cumartesi

Odatv basın açıklaması

Değerli kamuoyuna;

Arkadaşlarımız, Odatv imtiyaz sahibi Soner Yalçın, Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ve Haber Koordinatörü Barış Terkoğlu 17-18 Şubat tarihli savcılık ve mahkeme sürecinin ardından tutuklandılar.

Savcılık sorgusunda, arkadaşlarımıza Odatv bilgisayarından çıkan imzasız ve isimsiz bazı dokümanlar gösterildi. Bunlar, bazı televizyon, gazete, gazeteci ve politikacı adlarının, varsayılan bir örgütle bağlantılı olarak geçtiği dijital belgelerdi.

Tutuklamaya da dayanak olan bu belgeleri arkadaşlarımız ilk kez savcılık sorgusunda görmüş ve buna bağlı iddia ile isnatları kesinlikle reddetmişlerdir.

DİJİTAL TERÖR
Uzmanlarca asıl sabit diskte yapılan incelemede de daha önce silinmiş, içinde muhtelif öneme sahip, aslı teyit edilemeyecek dosyalarla dolu gizli klasör bulunmuştur.

İncelemede anlaşıldığı üzere klasör, 28.09.2010 saat: 11:54’te yaratılmış ve aynı anda silinmiştir.

Bilgisayarda bulunan, otomatik oluşturulmuş bir klasördür. Gene aynı klasör, 20.12.2010 saat: 09:46:33’te yeniden yaratılıp içindeki dokümanlarla birlikte aynı anda yeniden silinmiştir.

Kullanıcının böyle bir klasöre erişimi kesinlikle mümkün değildir. Bu klasörün ve içindeki dokümanların yaratılıp silinmesi aynı anda olduğundan, kullanıcının müdahale etme gibi bir şansı veya olanağı da bulunmamaktadır.

Böyle bir klasör ve dosyanın yaratılma işlemi ancak dışarıdan “trojan” tipi casus programların makineye izinsiz girmesiyle mümkündür. Makinenin, genel kullanım odasında bulunması, kablosuz ağ bağlantısıyla internete devamlı bağlı olması nedeniyle, bu klasör ve belgelerin kim tarafından yüklendiğini saptamak ise mümkün değildir.

Nitekim, suçlamaya dayanak olan belgelerde herhangi bir imza ya da dijital imza, dolayısıyla arkadaşlarımıza ait olduğunu belirten herhangi bir işaret de bulunmamaktadır.

Bu lehte kanıtlar mahkemeye sunulmuşsa da, nöbetçi hâkim bunun teknik bir konu olduğunu ve kanıtların karara itirazda kullanılabileceğini söyleyerek arkadaşlarımızın tutuklanmasına karar vermiştir.

Dolayısıyla, Odatv olarak tam bir dijital terör saldırısıyla karşı karşıyayız. Bu tür tertiplere artık şaşırmıyoruz.

ANAYASAL HAKLARIMIZ TEHLİKEDEDİR
Ama belki en az bunun kadar vahim bir durum ise savcılıktaki sorgulamanın içeriğidir.

Avukatlarımızdan aldığımız bilgiye göre, arkadaşlarımız bütünüyle gazetecilik faaliyetleri nedeniyle sorgulanmışlar, haber kaynaklarıyla ilgili sorgulamalara maruz kalmışlardır.

OdaTV’deki haberlerin bilgisayar çıktıları alınıp yazarların değerlendirmelerini içeren telefon dinleme kayıtlarıyla iliştirilerek saklandığı görülmüştür.

Savcıların yönelttiği, “neden bu yazıyı yazdınız, bunları nereden öğrendiniz” yollu sorular, yalnızca Basın Kanunu’yla güvence altına alınmış haklara değil, halkın haber alma hürriyetine, dahası anayasada belirtilmiş ifade hürriyetine yönelik apaçık tehditlerdir!

Oysa OdaTV yalnızca ve yalnızca gazetecilik yapmıştır. Elindeki imkânları, gazetecilik refleksiyle halkın haber alma hakkı doğrultusunda kullanmıştır.

Savcılara da söylendiği üzere, kamuoyunda yankı uyandıran haberlerini zaten herkese açık olan iddianamelerin ek klasörlerinden, dava avukatlarından alınan bilgilerle üretmiştir.

Tam da bu basit gerçek nedeniyle, bir de dijital terör komplosuyla karşı karşıya kaldığımız anlaşılmaktadır.

Kamuoyu şundan emin olmalıdır; bu, yalnızca OdaTV’ye yapılmış bir saldırı değildir.

OdaTV operasyonundan sonra, bu “korsan belgenin” ileriki operasyonlar için temel olması kuvvetle muhtemeldir.

Ayrıca artık, herkesin bilgisayarına yüklenebilecek bir basit korsan klasörle hücrelere atılmak da kaçınılmaz olacaktır.

Gazetecilik faaliyetlerine, reflekslerine, kaynaklarına göz diken bir zihniyet, ülkede gazeteciliği, halkın haber alma hürriyetini, dolayısıyla ifade hürriyetini kökten tehdit eder hale gelmiştir.

Bunları değerli kamuoyunun bilgisini sunuyor, bu tertiplerin bizi gazetecilik yolundan çeviremeyeceğini bir kez daha vurguluyor, toplumumuzu hak ve hürriyetlerine sahip çıkmaya çağırıyoruz.

19.02.2011
Odatv.com

17 Şubat 2011 Perşembe

Odatv'den: "Günün birinde sizin de kapınızı çalabilirler!"

İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Gazetecilere Özgürlük Platformu dönem Başkanı Atilla Sertel, Odatv'nin Gümüşsuyu'ndaki merkezinde düzenlediği basın açıklamasında, Odatv'ye yapılan baskına ve gözlatılara tepki gösterdi.

Odatv'ye destek için Basın Konseyi Başkanı Orhan Birgit, TGC üyesi Serpil Özkaynak, Tükiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Başkanı Erkan Sadık İpekçi, TGS Genel Sekreteri Muhittin Doğan, Cumhuriyet gazetesinden Mustafa Çolak, Rüya Özkalkan, gazeteci Yaşar Uzunlar ve Eski Baro Başkanı avukat Turgut Kazan Odatv'nin Gümüşsuyu'ndaki merkezini ziyaret etti.

Silivri'deki Ergenekon duruşmasını takip ettikten sonra Odatv'nin Gümüşsuyu'ndaki merkezini ziyaret eden Sertel konuşmasına, "Silivri'deki duruşmadan geliyorum. Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan'ın bütün meslektaşlarımıza selamını getiriyorum" sözleri ile başladı. Sertel şöyle konuştu: "Gazetcilere Özgürlük Platformunun kurulmasına öncülük eden arkadaşlarımızın ne kadar doğru hareket ettiklerini bugün görüyoruz.

Bugün artık basını açıkça susturma dönemi Odatv'de de açıkça kendini gösterdi. Daha önce de bir çok arkdaşımız, belge bulundurduğu için, konuştuğu için yazı yazdığı için tutuklanıp Silivri'ye gönderildiler.

Ufuk Akkaya ve Deniz Yıldırım, Başbakan'ın sözlerini yazdıkları için yargılanadılar. Ufuk serbets bırakıldı, Deniz hala yargılanıyor.

Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan isyan ediyor. "Bizim suçumuz nedir?" diyorlar. Ortada belge de bilgi de yokken, bu arkaşalarımız 2 yıldır içeride tutuluyorlar.

Dışarıda kim ki 'basın özgürce yayın yapmalıdır' diyor, bir yandan yasal düzenlemelerle bir yandan polis baskınları ile basın özgürlüğü geriletilmeye çalışılıyor.

Odatv Türkiye'de hiç kimseden emir almadan özgürce yayın yapan bir kuruluştur. Bu nedenle Odatv'nin sesinin kısılması gerektiğini düşünenler, hiçbir gerekçeye dayanmadan bütün belgelere el koymuşlardır.

Gazetecilerin hiçbir haber kaynağını açıklamama hakları vardır. Bırakın haber kaynaklarnı açıklamamayı bütün belgellere ve kitaplara el konularak delil aranmaktadır.

Baskın Odatv'ye değildir, basın özgürlüğünedir.

Baskın Odatv'ye değil demokrasiyedir.

Baskın, Türkiye'de sayıları az da kalsa muhalif yayın yapan basın kuruluşlarına karşı bir tehdittir. Türkiye'de özgürlük isteyen insanların sesleri kıslmakta, ve demokrasi yok edilmek istenmektedir. Biz bütün gazetci arkadaşlarımızın serbest bırakılmasını istiyoruz.

Siyasi görüşleri ne olursa olsun, insanların yazıkları için, söyledikleri için gözaltına alınmasın ı ve tutuklanmasına Türkiye'deki insanlar, halkımız artık 'yeter' deme noktasına gelmiştir.

Biz türkiye'deki gazetecilerin özgürce işlerini yapmalarını talep ediyoruz. Türkiye'de yargıya karşı boynumuz kıldan ince dedik. Hakim önünde, mahhkeme karşısında hak arama girşimine saygı gösterdik.

Ama hukuk ötesinde bir araç yaratılması yönündeki girişimler konusunda inanış artıyor. Cumhurbaşkanı, ülkede gazetecilerin tutuklu olmasından üzüntü duyduğunu söylüyor. Bazı siyasilerlse hukuka müdahale etmediklerini söylüyorlar.

Bence inandırıcı değil. Referandum sonrasında yaşanan gelişmeler bir çok hukuk adamı tarafından da dile getiriliyor.

"GÜNÜN BİRİNDE SİZN DE KAPINIZI ÇALABİLİRLER"
Medyada bazı isimlerin basına yönelik sindirme operasyonalrına sesiz kalmasına ya da desek vermesine de tepki gösteren Serter, "Benim ricam Türkiye'deki bütün yayın organlarının son derece duyarlı davranmasıdır. Aksi takdirde günün birinde her an siizin kapınız da çalınabilri. Sizin iş yerinize, evinize de girebilirler. Durum bu vehamettedir. Gazetcilere Özgürlük Platrformu oalrak bu davanın peşini bırakmayacağız. Beşiktaş Adliyesine giderek Soner Yalçın ve arkdaşalarına destek vereceğiz.

Temennimiz o ki, bu arkdaşlarımız serbest bıraksınlar ve işlerini yapsınlar. Eğer barış içinde bir seçim isteniyorsa, gazetcilerden elinizi çekin" şeklinde konuştu.

İDDİANAME HAZIRLAYAN MESLEKTAŞLARIMZI VAR
Sertel sözlerini şöyle sürdürdü: "Gazetecilik olanı biteni kamuoyuna aktarmaktır. Gazeteci duyduğunu, gördüğünü, yaşadığını ve hissettiğini anlatmalıdır. Ama bazı meslektaşalrımız var ki, savcı iddianame hazırlamadan kendileri iddianame hazırlıyorlar ve kendi arkdaşlarını mahkum ediyorlar. Bu gazetecilik değildir. Ya bu arkdaşlar meslekten ellerini çeksinler, hukuk okumuşlarsa savcı olsunlar, halkim olsunlar, kalem kıracaklarsa orada kırsınlar.

Mahkeme kararı olmadan 2 yılı aşkın bir süredir gazetecilerin cezaevlerinde yattığı bir ortamda, bu arkadaşlarımızın kamuoyunda suçlu ilan edilmesi, son derece çarpık bir zihniyeti gösteriyor. "Şimdi buradan çıkacağız ve Beşiktaş Adliyesi'ne giderek arkadaşlarımıza destek vereceğiz." diyen Atilla Sertel ve diğer gazeteciler Beşiktaş Adliyesi'ne kareket ettiler.

Odatv.com

7 Şubat 2011 Pazartesi

Dünyanın bütün firavunları yenilecek!

Tunus’tan sonra Mısır’ın emekçi halkı da, otuz yıldır ülkesini baskı, sömürü ve işbirlikçilikle yöneten diktatöre karşı, günlerdir sokaklarda mücadele ediyor. Ayaklanan Tunus halkı, Hüsnü Mübarek diktatörlüğüne karşı sokakları dolduran Mısır halkı, emekçi yığınların başkaldırısının hayatı değiştirmeye ne denli muktedir olduğunu gösteriyor. Devrim fikri, yani “ayakların baş olduğu” bir emekçi iktidarının gerçekleştirilebileceği düşüncesi dünyayı sarsıyor. Emekçi yığınlar siyaset sahnesine yeniden ve etkili bir giriş yapıyor. Dünyanın bütün firavunları kaygı içinde, on yıllardır siyasetin dışına iteklenmiş olan emekçi kitlelerin siyaset alanına geri dönüşünü izliyor.

Kuşkusuz emperyalizm, özellikle onun başrol oyuncusu ABD, insanlığın gündemine “devrim” düşüncesinin bir kez daha girmesini, bu düşüncenin yakıcılığını hissettirmesini önlemek adına elinden geleni yapıyor. On yıllardır, İsrail’in bölgedeki en önemli müttefiklerinden bir tanesi olan Mübarek rejimini destekleyen ABD yönetimi, halk ayaklanması başladığında önce isyana karşı açıklamalarda bulundu. Ardından halkın öfkesinin kolay dinmeyeceğini, devrim fikrinin emekçilerin aklına bir kez düştükten sonra kolay kolay çıkmayacağını anlayan ABD, bu kez isyanın yanında olduğunu ima eden açıklamalar yapmaya ve bu arada devrimi “renklendirecek”, ona “kadife” kıyafetler giydirecek kadrolarını ön plana çıkarmaya başladı. Emperyalizm, halkın öfkesinin dinmeyeceğini gördüğü anda, besleyip büyüttüğü diktatörlerin üzerini çizmekte beis görmüyor. Yerlerine yenilerini koyabilmek için… Emperyalizm, bunun da ötesinde, ayaklanmanın başlangıcından itibaren ayaklanan yoksulları, özellikle gençleri, yönlendirdiği izlenimini vermek üzere basına belge dahi sızdırmaktan geri durmuyor. Mübarek iktidarının esas kaynağı olan emperyalizm ve Siyonizm, devrim ateşini söndürmek için onu sulandırma yolunu deniyor.

Önce Tunus’ta, ardından Mısır’da ve Ürdün’de yaşananlar, emekçi yığınların o muazzam gücünün, yoksul kitlelerin öfkesinin karşısında hiçbir zorbanın, hiçbir firavunun duramayacağının delilidir. Tunuslu, Mısırlı emekçi kardeşlerimiz “devrimin yapılabilir olduğunu” gösteriyorlar. Ancak emperyalizm, yeni zorbalar, yeni firavunlar imal etmekte büyük bir maharete sahip bulunuyor. Bir zorbadan kurtulup diğerinin kucağına düşmek, insanlığın, emekçi yığınların kaderi değildir. Çağımızın firavunları, onları yaratan kaynakla, yani sermaye egemenliği ve emperyalizmle birlikte yenilmelidir; yenilecektir.

Ülkemizin ABD beslemesi çağdaş firavunlarının, ayaklanan yoksul Arap halklarının yanında oldukları görüntüsü verme cüreti gösterebilmesinin kaynağı da burada yatmaktadır. Ülkemizde emekçi sınıflara hayatı dar edenlerin, baskıya, sömürüye, eşitsizliğe, adaletsizliğe ve diktatörlüğe karşı ayaklanan kardeş halklara kendilerini bir kahraman gibi sunmalarına engel olabilecek yegane güç, yine emekçilerdir; Türkiye’nin emekçileridir. Tunuslu, Mısırlı kardeşlerimiz kitlelerin gücünü, devrimin yapılabilirliğini, hayatın dönüştürülebileceğini gösteriyor. Devrim yapılabilir. Ülkemizde de…

Ülkemizde emekçilerin bu düşünce etrafında birleşmesi ve harekete geçmesi, emperyalizmin bir zorbanın yerine bir diğerini yerleştirerek devrimi yenilgiye uğratma çabalarına indirilecek en ağır darbe olacaktır.

Kuşkusuz tek tek zorbalar değil, dünyanın bütün firavunları yenilecektir.

Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite