31 Mayıs 2011 Salı

Her yer Hopa, her yer direniş!

Karadeniz isyandadır...

Karadeniz İsyandadır Platformu

Karadeniz İsyandadır Platformu yaşamı yok eden enerji politikalarına karşıdır. Enerji, insanın yaşamını sürdürebilmesi içindir. Oysaki insanın yaşamsal ihtiyacı olan su, toprak, hatta soluduğumuz hava, şirketlerin daha çok kâr elde etmeleri uğruna birer enerji politikasına dönüştürülerek metalaştırılmaktadır.

Bize ait olanlar bize geri satılmaktadır. Bölge halklarının ise kültürel değerleri yok olmaya terk edilmektedir. Tüm bu enerji politikaları geri dönülmesi mümkün olmayan ekolojik ve sosyolojik yıkımlara neden olmaktadır.

ÖRGÜTLÜDÜR

Ezilenler, tarihi, dili, kültürü ve yaşamı yok edilmeye çalışılan halklar kendi kurtuluşlarının öznesidirler. Karadeniz’in özgür dereleri, asi denizi, yeşil yaylaları, çay ve fındık bahçeleri için, Karadeniz’e tutkulu insanlar da kendi kurtuluşları için bir araya geliyorlar. Bu birliktelik hayatın içinden ve somut bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Karadeniz’in coğrafyasını ve canlı yaşamını yok etmeye yönelik sistematik yıkımlara ve talana karşı birliktelik kendini zorunlu bir ihtiyaç olarak dayatmaktadır. Karadeniz halkının kendi(liğinden) hareketlerinin, dıştan değil yaşamın içinden gelmesi, bizzat kendi örgütlenmeleridir.

Karadeniz yerelinde doğrudan yaşam savunusuna dönüşen direnişler bizleri de kendi bulunduğumuz yerden harekete ve bu sese kulak vermeye çağırmaktadır. Karadeniz sahil yolunun durdurulması için hukuksal mücadele verirken öldürülen Av. Cihan Eren’i, Fındıklı’da vadileri başında nöbet tutan köylüleri, Senoz’da şantiyeye taş atan yaşlı kadınları, Zonguldak’ta termik santral istemeyenleri, yeni bir Çernobil olmasın diyen Sinop’luları görmezden, isyan çığlıklarını duymazdan gelemezdik.

ölgedeki isyanları, şehirlerde yaşayanlara duyurmak için Karadeniz İsyandadır Platformu olarak bir araya geldik. Amacımız Karadenizli olsun olmasın herkeste yaşamı savunma direncini oluşturabilmek, bölgedeki halkların direnişini her yerde örgütlemek ve yaşamı yok eden politikaları durdurmaktır.

Yerelin doğrudan, şehrin dolaylı direnişini artık iç içe geçirmeli ve dayanışmayı büyütmeliyiz. Enerji politikaları adı altında bizleri kandırarak, yaşam alanlarımıza saldıran şirketlere karşı birlikte mücadele etmeliyiz. Sermayenin doğrudan bizleri ölüme ittiği her yerde, şehirde, köyde, yaylada ya da dünyanın farklı bir coğrafyasında ses çıkarma zorunluluğumuz var. Karadeniz için sadece Karadenizlilerin laf söyleme hakkı yok, bizler dünyanın her yerinden, insanların yaşam hakkına sahip çıkıyoruz. Bizler Karadeniz’e bir ağ atmak istiyoruz. Bu ağ isyanla büyüyecek bir dayanışma ağıdır. Hepimiz aynı tavanın balıkları olduğumuza inanıyorsak, beraber mücadele etmenin zorunluluğu kaçınılmazdır.ktidarlar zamanında yaptıklarının bugün yanlış olduğunu kendi ağızları ile söylediler. Karadeniz sahil yolunun bir hata olduğunu, Çernobil faciasının, yetkililerin çay içmesinin yanlış olduğunu itiraf ettiler. İktidarların aklı ikiyüzlü ve geç çalışıyor. Bizler artık geç kalmayacağız. Dün Fırtına Vadisi’nde HES yapımına karşı direndik ve kazandık. Yuvarlakçay’da çadırlarımızla şirketlere karşı direndik ve kazandık. Ordu’da Karadeniz sahil yoluna karşı direndik ve kazandık.

UZLAŞMAZ

Karadeniz de Çernobil faciasıyla başlayan, bugün de hidrolektrik santrallerle doğaya ve insan yaşamına yönelik yapılan saldırılar yarın başka bir enerji kaynağı aracılığıyla yapılmaya devam edecektir. Çünkü amaç enerji üretmek değil, amaç şirketlerin rant elde etmesi. Bir zaman sahil yolu projesiyle bu rant elde edildi, şimdi hidroelektrik santrallerle, sonra taş ocaklarıyla … sonra… sonra…

Açılan davalar, süren mahkemeler yapımına başlanmış HES’leri yavaşlatmak, başlanması düşünülenleri durdurmak için önemli bir mücadele olmakla birlikte, tek başına asla yeterli değildir. Zaten yaşanılanlar da bunun yetersizliğini göstermektedir. Durdurma kararlarına rağmen, şirketler bu kararları uygulamamakta, usulsüz davranmaktadır. Mahkeme kararları hiçe sayılmakta, şirketler vadilerde çalışmaya devam etmektedir. Santral yapımından sonra kazanacakları paranın yanında devede kulak sayılacak miktarda paraları halka dağıtarak, halkın fakirliğinden yararlanarak vadilerin kalbine hançeri iş makineleri ile saplamaktadırlar. Bizim sermayenin parasına ihtiyacımız yok, yaşam alanlarımız, tarihimiz, kültürümüz, benliğimiz satılık değildir.

Uzlaşmayacağız...

Doğayı ve insan yaşamını dikkate alan öneriler içerdiği düşünülen “havza planlaması” gibi çalışmalar kulağa hoş gelse de aslında yine tahribatı içinde barındırmaktadır. Tahribatın azı da çoğu da birdir. Bu konuda uzlaşmak mümkün değildir.

on santralin son taşı yerinden sökülene kadar mücadele vermek amacımızdır ve bu amaç doğrultusunda şirketler ile uzlaşmak söz konusu olamaz. Yaşam alanlarımızı yok etmek isteyenler ile uzlaşmak, intihar etmek demektir... Tarihimizi, kültürümüzü, yaşamımızı kimseye teslim etmeyecek, şirketlerle pazarlık yapmayacağız.

Uzlaşma yok, isyan var.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

TİKB bir kez daha mı bölündü?

Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC)’nin kuruluş amacı bayraklarının iriliğine ve ufaklığına bakmadan Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içerisinde yer alan bütün oluşumları Türkiye’de faşizmin sınırsız bir keyfiyetlikle uygulanan iktidar politikalarına karşı bir “Birleşik anti-faşist cephe”nin örülmesine vurgu ve çağrıydı. Çünkü Türkiye’de faşizm yükselirse ancak İslam üzerinden yükselebilirdi… Ve maalesef öyle oluyor da. Tayyip Erdoğan’ın despot ve kültürsüz tavrı bunu doğrular niteliktedir. Ancak gün geçmiyor ki TDH kendi içinde bırakın sistemi, kendine kendine bölünmelere – parçalanmalara gidiyor. İktidarın (sistem uygulayıcılarının) belki de burada bir suçu yok, onlar istese bile TDH kendi içerisinde bu kadar bölünemez düşüncesi TİKB’in bir kez daha bölünmesiyle FKBC WebBlog’unu düşündürmeye başlamıştır. Temel özne burada kimdir, hangi sınıftır, hangi partidir sorusuysa muğlâk ve manidar bir şekilde karşımızda duruyor. Kolektif Özne sayfasında yer alan “Yeni bir başlangıç için çağrı” başlıklı yazıyı bu manidarlığı üzerine FKBC sayfalarına taşımaya karar verdik. İşte o yazı(!)...

Yeni bir başlangıç için çağrı...
Aşağıdaki yazı ile bizim de dâhil olduğumuz Türkiye devrimci hareketine ve kısa bir zaman önce içerisinde bulunduğumuz yapı olması itibariyle TİKB‘ye [Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği] ve onun bugünkü ardıllarına dönük bir eleştiri okuyacaksınız. Mesele; bizim için olduğu kadar düşman için de tanıdık hale gelen ve tehdit gücünü çoktan yitirmiş bu yapıyla hesaplaşmak. Hem teorik-politik içerik anlamında, hem de biçim. Yazı bir komplo sonucu gerçekleşmeyen TİKB 4. Kongre sürecinde yaşananları ve bu süreçten sonraki gelişmeleri resmi tarih yazımlarının dışında, bizzat bu süreci yaşayanlar tarafından kaleme alındı.

Metin aynı zamanda dönemin tarihsel belgesi niteliğinde. Türkiye devrimci hareketinin aslında uzunca bir süre önce yapılmış olması gereken eleştirel ve özelleştirel değerlendirmesini içeriyor. Metin aynı zamanda dünya ve Türkiye’de yaşanan kapsamlı dönüşümlere karşı özlü bir mücadele perspektifine sahip olunmadığında katı olanı nasıl buharlaştırabildiğinin trajik belgesi.

Burada çıkarsanmaya çalışılan sonuçların ve yeni bir bakış açısı doğrultusunda önerilen yeni mücadele perspektifinin, “artık bir şeyler değişmeli, hali hazırdaki durumun hiçbir sürdürülebilirliliği kalmadı” diyen birçok kişinin ilgisini hak edeceğini umuyoruz. Yazıdaki örneklerin hemen hepsinin TİKB’nin son döneminde yaşananlardan yola çıkılarak verilmesi, okuyucuda, yine örgütsel iç hesaplaşma, yine bölünme ve onun bıktırıcı tefrikası hissini fazlasıyla uyandırabilir. Ne de olsa maalesef Türkiye devrimci hareketi olarak makûs talihimizde bölünme, parçalanma, klişe anlamda uzlaşmazlıklar oldukça fazla. Ancak durum bundan çok daha fazlasıdır ve yazıda ilerlendikçe farkına varılacaktır ki, sorun ne TİKB ile sınırlıdır, ne de örgütsel iç hesaplaşmayla ilgilidir. Bu açıdan yazıda konu edilen birçok şey sadece kendi evreniyle sınırlı değil. Örnekleri TİKB’den ve son sürecinden vermemizin iki nedeni bulunuyor. Birincisi, son on beş yılında TİKB’nin içinde yer almış olmamız, ikincisi de, yazımızın ana gövdesini oluşturan bakış açısının olgunlaşma evresinin bir komplo sonucu gerçekleşmeyen TİKB 4. Kongre sürecinde gelişmeye başlamasıdır.

İKB’de yakın zamanda yaşanan ayrışma sürecinde bizler kongre delegeleri olarak içerisinde “Proleter Sosyalist Kongre Delegeleri”nin yer aldığı ayrı bir platform kurmuştuk. İleriye doğru kopuşun biçimsel adımıydı bu. Platform kurulur kurulmaz yaklaşık 6 ayı bulan şiddetli bir tartışma süreci yaşadık ve tartışmalar kurulan platform içinde yeni bir ayrışmanın yaşanmasıyla sonuçlandı. Kopuş’un daha ileri düzeyde geliştirilmesinin önünde engel olundu. Geçmişin bütün ölmüş kuşaklarının geleneği yeniden sahne aldı, genç kuşağa, yeni ve bakir olan her şeye bir kez daha tecavüz etmeye yeltendi. “Proletarya sosyalizmi” diye zaten daha baştan fetişleştirilen ve proletarya sosyalizminin liberal küçük burjuva sağ yorumuna dayanan perspektifin yanlış, eksik ve geriye dönmeye hayli açık teorik çıkarsamalarına dokundurulmadı. Örgüt ve makam mülkü, teori yapma, pratikten azade olma ve örgüt güçlerinin ve işçi sınıfının emeğini sömürerek ayrıcalık kazanma mülkü, öncülük ve proletarya sosyalizmi adına bir kez daha devreye sokulmaya çalışıldı. Marksist komünist teorinin temel tezleri yok sayıldı. Ardından tıpkı gerçekleştirilemeyen TİKB 4. kongre sürecinde karşı iki grubun komplosuna maruz kaldığımız gibi, bir kez daha bildik örgüt içi, kirli ittifaklar üzerinden devreye sokulan darbe girişimi sahne aldı. Bunlar değişmemekte ısrar etmenin diğer bir adıydı ve giderek ‘kopuş’un temel tezleriyle taban tabana çelişmekle kalınmadı, proletarya sosyalizmi adına TİKB’nin eski tezleri bir kez daha ısıtılmaya çalışıldı. Gerçekleştirilemeyen TİKB 4. kongre sürecinde sözde mahkûm edildiği söylenen TİKB’nin diğer yarısının sahip olduğu gerici ideolojik evren ve örgütsel pratik içinden var olmaya başlandı. Tüm bu süreç “diğer platformdan neden koptuk, ayrışma neden yaşandı, yaşananların anlamı ne, örgüt ve örgüt güçleri, örgüt içinde birbirlerini siyasal hasım gören taraflarca altlık mı edildi?” gibi soğuk ve ürkütücü soruların sorulması başta olmak üzere, yaşanan her şeyi geriye dönüp tekrar değerlendirmeyi zorunlu kıldı.

Yazı, Türkiye’de devrimci sınıf hareketinin neden farklı bir düzeye çıkamadığının eleştirisiyle birlikte, yeni ve etkili bir düzeye çıkabilmek için öncelikle teorik düzeyde hangi temel bakış açısına sahip olunması gerektiği noktasında radikal önerilere sahip. Bu açıdan bir iddiayı ortaya koyuyoruz ve çıkartmaya çalıştığımız sonuçlar ile Türkiye’de yeni bir sürecin başlatılması için çağrı yapıyoruz. Burada anlatılanlar “her birimizin hikayesi”ni bir biçimde kesmektedir.
Not: Bu yazı orjinal başlık altında kolektifozne.wordpress.com sayfasından alıntılanmıştır… Yazının genelini okumak için, Kolektif Özne’yi tıklayın!

"O çocuklar var ya o çocuklar..."

Şair Nihat Behram, TKP'li gençlerin "siz hâlâ babanızın partisine mi oy veriyorsunuz" sorusuyla yürüttüğü çalışmayı bir baba olarak değerlendirdi: "O çocuklar yok mu o çocuklar, onlardan birini nerede görsem, yakalayıp alnından öperken ağlayasım geliyor."

- Devrimci, komünist bir şair olarak 12 Haziran seçimleri öncesinde memleketin hali, düzen siyasetçilerinin görüntüsü sizde nasıl duygular uyandırıyor? Bu pespayelik dizelere dökülebilir mi?

- Çürümüş banka hortumcuları vardı. Holding patronları, arsa spekülatörleri, tefeciler. Vıcık vıcıktı. Sinekler, kurtlar kaynaşıyordu. Küflenmiş sahte umut simsarları vardı. İrin ve iyot kokusu. Lime lime asker çaputları. Bibergazı tüpleri. Postal, palaska, işkence aletleri. Ziftleşmiş çamur. Kredi kartları, vezne camları. Yağlı paçavralar. Sülükler, keneler. Salyaları kara köpüklü politikacı yüzleri. Gazetelere sarılı leşler. Katran. Kusmuk. Yüzeyi katılaşmış bir bataklığa benziyordu içinde çırpındığım çöplük. Aşağılardan iniltiler geliyordu. Attığım her adımda göğsüme dek pisliğe gömülüyordum. Attığım her adımda, bütün çöplük tek ses hırıldıyordu. Beyaz şemsiyelerle dolaşanlar vardı üstünde. Dışardan esen rüzgârı çöplüğe üfleyen fırıldaklar vardı. İğrenç mi iğrenç erkete cızırtıyla dönüp duruyorlardı çöplüğün çevresinde. Uyandığımda ter içindeydim. Yüzümü yıkayıp sabah haberleri için bilgisayarı açıp gazeteleri tıkladım. Açmamla kapatmam bir oldu. Aynı çöplüğe düşmüş gibi duydum kendimi. Böyle rüyanın da, böyle gerçeğin de, böyle gerçekleşen rüyanın da canı cehenneme diyip sokağa çıktım. “Bu çöplükten kurtulmanın, insanca yaşamanın, arınmanın tek yolu var, o çöplüğü gecemizden, günümüzden süpürmek” gibi düşüncelerle dolu olarak. “Pespayelik” tanımı ona paye vermek derecesinde kibar kalır. Hak ettiği cezayı da içeren daha sert tanımlar bulunmalı. Çöplükleşmenin, toplumsal çürümenin acısını soluyan şairlerin dizelerinde bu tanımlar her zaman olmuştur. Sonuçta çöplüğü hayatımızdan süpürme bir görevse, toplumsal sorumluluğu olan dizeler niye görev üstlenmesin. Koklama, görme, hissetme duyusu olan, vicdan sahibi dizeleri çöplük süpürme işine sürgün etmekte bir yazıklık olsa da ne yapalım, sanki biz bu dünyaya çöplük temizlemek için mi geldik? O zaman, bize de yazık! Koklama, görme duyulu, vicdanı olan herkese yazık. Hiç olmazsa bizden sonrakiler daha insanca yaşasın istiyorsak başka çaremiz de yok: hayatı bu çöplükten temizleme işine girişeceğiz.

- Sizin de üyesi olduğunuz Türkiye Komünist Partisi, seçimlere 500 bin boyun eğmeyenle buluşmak için giriyor. Sizce bunun anlamı ne? Varsayalım ki, bu işe tek başınıza kalkıştınız. Geriye kalan 499,999 kişi için hangi şiirinizi göreve çağırırdınız?

- Şairi önemli değil, kim yazarsa yazsın, şiirin hakkını vermiş şiir, seferberlik halinde silah altına çağrılan yedek vatandaşa benzemez. Onlar yuvadan uçtukları an itibariyle kendi alanlarında her an görev başındadır. Çoğunlukta “yüreklerin kulakları sağır ” mış, olsun! Biz azınlığız ve azınlıkta maya tutmaya çalışmamızın başka ve çok derin bir anlamı var. Sözgelimi, sormak isterim, ellerinde beyaz şemsiyelerle çöplük üstünde dolaşıp, oy karşılığı sahte umut dağıtan ‘sosyal demokrat umut tefecileri’nin yüzde 20 lik seçmen gücünü, çöplüğe kökünden meydan okuyan, işinin bilincinde ve kavgasında kararlı komünistlerin yüzde 1 lik gücüyle kavga kefesine koyup tartsak, etki, direnç, kafa tutma dinamiği, toplumsal değişim yönünde taşıdığı enerji hangisinde ağır basar, mızmızlık, uzlaşma, teslimiyet hangisinde? Ondan ki, TKP’nin “500 bin boyun eğmeyen insan” çağrısı, sahici devrim duygusunun çekirdeği gibidir. Boyun eğmeyiş kararlılığındaki 500 bin oy, militan dille söylenirse 200 bin örgütlü mobil güçtür. O güç, çöplüğün üstüne, uçuşmak için beyaz şemsiyelerle gelmez. Herbiri vinçleşmiş, çelikleşmiş, mızraklaşmış, bayraklaşmış bilinçle, yürekle, göğüsle gelir. Evet biz yalnızız, azınlığız, ama yalnızlığımızn ve azınlık oluşumuzun nasıl bir güce yatkın oluşunun bilinciyle. Fidel’in ‘En yalnız olduğum anda dünyanın bütün güçleri bağrımda toplanır’ derken taşıdığı enerji; Gramsci’nin bir ömrü hücresinde birbaşına geçirirken umudunu canlı tutan bilinç, Lenin’in Sibirya’da 1 Mayıs’ı tek başına kutlamasındaki tutku kendini buralardan emzirmedi mi? Tarih, boyun eğmeyen bir insanın bile, büyük yangınların kıvılcımı olmasının böylesi örnekleriyle doludur.

- Sosyalist olduğunu, Marksist olduğunu söyleyen aydınlarımızdan bazıları Cumhuriyet Halk Partisi'nden aday oldular, bazıları da bu partiye açık destek veriyorlar. Aralarında mutlaka tanışlarınız, arkadaşlarınız vardır. Onlara hiç "durun ne yapıyorsunuz" dediğiniz oldu mu?

- “Durun, ne yapıyorsunuz” uyarısı, kibarlık dozuyla benim dilime gitmez, kayar! Böyle dostlarımı, “Hiç olmazsa yolumuza takoz olmayın, hendek olmayın, tümsek olmayın!” diye uyardığım oluyor! Bu hafta soL’da yayınlanacak bu konudaki yazımın bir bölümü şöyledir: “Komünistleri örgütlü, devrimcileri güçbirliği sağlamış bir halk, korda su verilmiş demire benzer. Eğilip bükülmez. Boyun eğmez. ‘Aydın miyopluğu’nun göremediği budur. Ondan ki beni “yüzde 60 ın aptallığı” ndan çok, yüzde 40 ın miyopluk oranı ilgilendiriyor. ‘Aydınımız özürlü’ derken bu ‘körlüğü’ kastediyorum. Hani, seslerine ‘çok bilmişliğin’ alaycı tınısını gizleyip “Solun tamamı yanyana gelse yüzde yüzde 1 eder mi?” diyenler var ya; hani o oturduğu yerden ‘tembel devrimciliği’ yapanlar; hani, 365x3+364=1459 gün ‘solculuk mangalı’nda kül üflediği halde 4 senede bir seçim günü gelince ‘elimiz bağlı’ diye sistem partilerini işaret edenler var ya; hani o, sosyalist örgütlenmelerin güçlenmesi yönünde maddi manevi hiçbir katkı koymayan ama devrimci örgütlenme üstüne bol kese ahkâm kesip, akıldanlık taslayanlar; hani o, yatağını bulsa akacak, köpürüp taşacak enerjiyi ‘eli bağlı’ girdiği barajda boğanlar var ya, biraz da onlar değil mi devrimci mücadelenin gelişmesi önüne takoz, çukur, tümsek, batak olanlar?”

- Türkiye Komünist Partili gençler "siz hâlâ babanızın partisine mi oy veriyorsunuz" sorusuyla çalışma yürütüyorlar okullarda. Bir baba olarak bu "sert eleştiri" sizi etkiliyor mu? Bugünün gençlerine "hey kendinize gelin, herkesi bir tutmayın" deme ihtiyacı duyuyor musunuz?

- O çocuklar yok mu o çocuklar, onlardan birini nerede görsem, yakalayıp anlından öperken ağlayasım geliyor. O çocuklar yok mu o çocuklar, ‘eşekoğlu eşekliği’ reddedip ‘eşekoğlu adamlık’ta topluma umut olan o çocuklar, onlardan hangisini baskılara boyun eğmeksizin, kaçmaksızın direnirken görsem, koşup yanında saf tutasım geliyor. O çocuklar yok mu o çocuklar, Deniz’in, Mahir’in, Sinan’ın, İbo’nun, Che’nin ‘ölümsüzlükleri’ni, anma günlerinin hamasi sözleri olmaktan çıkarıp canlı ve gerçek kılmış o çocuklar, onlara şiir okurken elim ayağım tir tir titriyor. O çocuklar yok mu o çocuklar, bu topluma son yılların en önemli umut ve direnç ateşini onların yaktığını, onların taşıdığını kim reddebilir? TKP’nin kadrolarındaki bu hızlı gençleşmeyi varsın görmeyen görmesin. O gençler var ya o gençler, herbiri geleceğimizin bileğitaşıdır. Hani Karacaoğlan demiş ya “Vücut kocar da gönül kocamaz!” diye, o çocuklar bizim gibi yaşı ermişler için de bunu kanıtlar. Onların pırıl pırıl bakışlarına, boyun eğmez duruşlarına lâyık olmak için çırpınmak varken, insan çöplükte eşelenir mi?

28 Mayıs 2011 Cumartesi

TKP'den inançlı, inançsız yurttaşlara mektup

TKP, seçim öncesi bir mektup da ülkenin inançlı, inançsız yurttaşlarına yazdı.

TKP, emekçilere seslenmeye devam ediyor. Türkiye Komünist Partisi tarafından hazırlanan mektuplardan ilki AKP’ye, ikincisi CHP'li emekçilere, üçüncüsü bu ülkenin ilerici yurttaşları Alevilere idi.

Dördüncü mektup ise inançlı, inançsız yurttaşlara yazıldı.

Türkiye Komünist Partililer, AKP’li emekçilere, CHP'ye umut bağlayıp bu partiye oy verenlere, bu ülkenin ilerici Alevi yurttaşlarına ve inançlı, inançsız yurttaşlara yazılan mektuplarla emekçi halka "Boyun eğmeyin" çağrısını yineliyor.

TKP'nin inançlı, inançsız yurttaşlara yazdığı mektup şöyle:

Sevgili Kardeşim,Sana tam tersini söylemişlerdi değil mi? “Komünistler” demişlerdi, “maddiyattan başka bir şey tanımazlar, o yüzden her türlü ahlaksızlığı yaparlar. ”Şimdi ne oldu? Yüzbinlerce gencimizin geleceği ile ilgili olan bir konuda, üniversite sınavlarında düpedüz hırsızlık yaptılar. Bu sefer soruları da değil, cevapları çaldılar. Gençlerin geleceğini çaldılar.Üstelik bu ilk de değildi. Daha önce memuriyete giriş sınavlarında, KPSS’de aynı şeyi yapmışlardı. Çaldıkları soruları yandaşlara dağıtmışlardı.


Kardeş, şimdi söyle bize. Kim maddiyattan başka bir şey tanımıyor?

“Kul hakkı yemek” diye bir şey varsa, bu anlattıklarımız kul hakkı yemek değil midir? Bunları yapanların sözüyle hareket edilir mi? Bunların verdiği fetva ile seçim yapılır mı? O fetvayla komünistlere düşmanlık edilir mi?

Türkiye’nin komünistleri olarak sana sesleniyoruz. Ortada büyük bir tuzak var. Komünistlerin işinin gücünün din düşmanlığı olduğunu, komünistliğin dinsizlikten başka bir şey olmadığını söyleyerek, yani din diyerek, iman diyerek, seni bize düşman edenler, bunu sadece gerçekleri gizlemek için yapıyorlar.

Komşuları bir yana, bütün bir ülke açken kendileri ciple gezen, geceleri de mışıl mışıl uyuyanlar seni bize düşman etmek istiyorlar çünkü bizi dinlemeni, bizimle bir olmanı istemiyorlar.

Oysa bizim din konusunda söylediğimiz bellidir: Biz insanların inançlarının kendilerine ait olması gerektiğini, din üzerinden siyaset yapılmaması, örgütler kurulmaması gerektiğini savunuyoruz.

Yanlış mı yapıyoruz? Ülkenin en büyük cemaati aslında soru çalan, polisteki, ordudaki mensupları eliyle siyasi çıkarları için her türlü dalavereyi çeviren, bir sürü insanın özel hayatının en mahrem hallerine tecavüz etmekten kaçınmayan bir büyük şebeke değil mi? Bu düzeyde bir ahlaksızlığa insanların inançlarını istismar ederek vardıklarının farkında değil misin?

Kardeş, Hiç “dinsizlik şöyle iyidir, böyle iyidir. Din kötüdür. Din bizim düşmanımızdır” diyen bir komünistle karşılaştın mı?

Komünistlerin bu ülkede siyasetlerini “müslümanlıkla, dinsel inançlarla çatışma” üzerine kurduğuna şahsen şahit oldun mu?

İnsanların dini inançlarını istismar etmek, onları inançları üzerinden yanımıza çekmek, siyaseti böyle yapmak bizden uzaktır, uzak olsun. Ama, komünistlerin işinin gücünün “din düşmanlığı” olduğu, komünist siyasetin dinsizlik propagandası olduğu büyük bir yalandır. Bunu söylüyoruz. Bunu sana Türkiye’nin komünist partisi söylüyor.

Komünistlerin sömürü düzeniyle ve bu düzenin devamı için çabalayanlarla kavgası var.Komünistlerin kavgası insanların dini inançlarıyla değil.

Allah’ın adıyla söze girip, insanları kandıranlarla, sömürüyü savunanlarla kavgamız var. Olmasın mı?

Kardeş, “Komşusu açken, kendisi tok yatan bizden değildir” dedikten sonra milyonlarca aç insanın gözünün içine baka baka milyarlık düğünler yapanlar din kardeşin de biz düşmanın mıyız?

Ankara’da çoluğunu çocuğunu geride bırakmış hakkını arayan Tekel işçisi ile ekmeğini bölüşenler mi sana daha yakın, yoksa soğukta titreşen Tekel işçisine “domuz” deyip, sıcak yatağına gömülen Başbakan mı?

Yıllarca, ABD emperyalizminin ülkemizdeki hakimiyetine kafa tutmuş olanlar mı sana daha yakın, yoksa tüm politikalarını ABD’den onayla uygulayan, ABD ona görev verince “islam dünyası”nın bir parçası olduğunu hatırlayanlar mı?

Her yaptığı şeyde “aman hak bana geçmesin de, ne olursa olsun” diyen, haksızlık etmekten, hak yemektense, hak yiyenleri seyretmektense ölümü göze alanlar mı sana daha yakın, yoksa hırsızlığı artık çocuklarının geleceği saydığın sınavlara kadar taşımış olanlar mı?

Kardeş, “Komünistlik dinsizliktir, başka da bir şey değil” diyenlerin yalanlarını elinin tersiyle bir kenara atmazsan gerçek dostlarını düşman belleyeceksin. Dostun, dindaşın zannettiklerinse sana türlü hainlikler yapacak ve sen bunlara seyirci kalacaksın. Müslümanlığın ya da herhangi bir başka dinsel inancın, siyasal örgütler, partiler ve hükümetler tarafından kullanılmasına, siyasetin inançlar temelinde yapılmasına karşıyız. Buna izin veremeyiz. Aksi durumda, elden giden sadece laiklik olmaz. Aklımız, vicdanımız, çocuklarımızın geleceği... Tüm bunlar elden gider, kursağımızda kalan son lokma da çalınır.

Kardeş, TKP’nin senin inancınla bir kavgası yok.

Senin, ailenin, ülkenin ve içinde yaşadığın dünyanın aydınlık geleceği ise senin komünistleri anlamana, onlara destek olmana bağlı. Yoksa... “Sonunda üniversite sınavlarını da yandaşa bağladılar, bu da oldu” der, böyle şaşar durursun...

Onun için iyi düşün. Onun için, yıllardır hep kulak verdiklerini değil, bir kez de bizi dinle.

TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİLİLER

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Latin Amerika’nın birliği için yeni bir örgüt: CELAC

Geçtiğimiz ay Latin Amerika ve Karayip ülkelerinden 29 temsilci Venezuela’da bir araya geldi. Latin Amerika ülkelerinin iktisadi bağımsızlığı için önemli bir adım olan bu toplantıda Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu'nun (CELAC) kuruluşu ve temel ilkeleri belirlenerek iktisadi birliğin bir sonraki toplantısı için kararlar alındı.

Geçtiğimiz Nisan ayının sonunda, 29 temsilci CELAC’ın kuruluşu ve başlangıç gündemi için bir araya geldi ve kıta üzerinde ABD’nin etkisini kırmak üzere kararlı bir adım atmış oldu. İlk toplantısı ve kuruluş ilanı geçen yıl gerçekleşen örgütün ilkeleri bu toplantıda belirlenerek imzalandı. Bu yılın Temmuz ayında yapılacak olan zirveden önce kuruluş belgesi, delegelerin ve üye ülkelerin yönetimleri tarafından gözden geçirilecek ve son halini alacak.

Chávez’in son yüz yıldır yapılan en önemli siyasi etkinlik olarak tanımladığı toplantıda Temmuz zirvesinde ele alınmak üzere belirlenen gündem başlıkları şöyle sıralandı: İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kabulü, yoksulluğu ortadan kaldırmak için bir fonun oluşturulması, gıda güvenliği, sağlık, eğitim, teknoloji ve spor stratejileri.

CELAC’ın ilkeleri
Geçen yılın Şubat ayında, ilk kez Meksika’nın Playa del Carmen kentinde yapılan Latin Amerika ve Karayip Birliği Zirvesi’yle oluşturulan CELAC, “Latin Amerika ve Karayipler’in kimliğinin konsolide edilmesi ve planlanması” amacıyla yola koyuldu. CELAC için belirlenen ilkeleri şunlar:

- Uluslararası Hukuka ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne saygı
- Devletlerin eşit oranda egemenliği
- Güç kullanımının ortadan kaldırılması
- Demokrasi
- İnsan Haklarına saygı
- Sürdürülebilir gelişimin çevresel, ekonomik ve sosyal dayanakları göz önünde bulundurularak çevreye saygı
- Sürdürülebilir gelişim için uluslararası işbirliği
- Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin birliği ve entegrasyonu
- Barışı ve bölgesel güvenliği destekleyen sürekli bir diyalog


ALBA ve CELAC
Bizim Amerika Halkları için Bolivarcı İttifak’ın (ALBA) projelerine benzer olarak CELAC da bölgesel işbirliğini ve özellikle ABD olmak üzere ekonomik anlamda bölgedeki Batı hakimiyetini dengeleme amacı taşıyor. Ancak 2004’te sadece Küba ve Venezuela arasında karşılıklı yardımlaşma anlaşması olarak yola çıkan ALBA’dan farklı olarak, CELAC tüm Latin Amerika ve Karayip ülkelerini kapsıyor. Amerika kıtasından sadece ABD ve Kanada, bu yeni örgütün dışında tutuldu. ALBA, üye ülkeler arasındaki karşılıklı ekonomik yardımlaşmalara dayanırken CELAC’ın, “diğer ülkeler ve diğer bölgesel örgütler karşısında en birincil muhatap olması” hedefleniyor.

Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) ve CELAC
CELAC’ın Nisan ayındaki deklarasyonunun ardından ABD tarafından yapılan açıklamada, örgütün Amerikan Devletleri Örgütü’nün (OAS) bölgedeki varlığına hiçbir zarar veremeyeceği iddia edildi. Bazı yorumlarda ise ABD ve Kanada’yla birlikte CELAC üyesi tüm ülkelerin üyesi bulunduğu OAS’ın (Küba tek istisnayı oluşturuyor) bölgedeki etkisinin yavaş yavaş azalacağı ve CELAC’ın bütünüyle OAS’ın yerini almasa bile dengeleyici bir rol oynacağı belirtildi. Bilindiği gibi OAS, Soğuk Savaş döneminin başlarında Amerika Birleşik Devletleri tarafından Batı yarıküresinde hakimiyet kurma aracı olarak kurulmuş ve antikomünist tutumuyla ve ABD belirlenimli siyasetiyle özellikle Latin Amerika ülkeleri üzerinde etkili olmaya çalışmıştır.

CELAC örgütünün deklarasyon metninde geçen ekonomik görüşlerin dayandığı temeller OAS’tan farklı olarak, açıkça neoliberal görüş birliğini reddederken “sosyal refah”, “eşitlik ve en geniş anlamıyla sosyal adalet”, “bağımsız gelişim” ve “küçük savunmasız ekonomilerin ve gelişmekte olan denize kıyısı olmayan ve ada ülkelerinin yararına uygulamaların güvence altına alınması” olarak belirlendi.

Deklarasyonda önemli bir madde olarak yer alan “demokrasi” ilkesi ise, Honduras ve Haiti’de yapılan ve Venezuela ve Ekvador’da yapılması denenen darbelere karşı bir önlem olarak dikkat çekiyor.

Bolivarcı Birleşik Amerika'nın “Arka Bahçesi”
Daha merkez ve merkez-sağ yönelimli ülkelerin CELAC’la ilgili söylemleri örgütün sadece solcu hükümetler tarafından desteklenmediğini gösteriyor. Şili merkez sağı hükümetinin başhakim yardımcısı Fernando Schmidt’in CELAC’ın oluşumuna dair mesajı, en azından bu girişimin destekleneceğine dair bir niyetin olduğuna işaret ediyor. “Bu yeni kurumun işlemesi için temel düzenleyici yapıyı kurmak için buradayız. Özgürlükçü Simón Bolívar’ın tüm Latin Amerika ve Karayipler için kurduğu bütünleşme rüyasını gerçekleştiriyoruz.”

CELAC’ın ekonomik anlamda ciddi bir bölgesel güç olmasından önce özellikle siyasi olarak bir birlik mesajı vermesi, bu örgütün ABD hakimiyetli örgütlere alternatif olacağını gösteriyor. Nitekim uzun zamandır Venezuela, Küba ve Bolivya gibi ülkeler bunu hedeflemekteydi.

Nihal Ünver

24 Mayıs 2011 Salı

İşçi Partisi: "Kaset tertibinin arkasında Tayyip Erdoğan'ın 'Gizli Örgütü' var!"

İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Mehmet Bedri Gültekin, bugün Ankara'da düzenlediği basın toplantısında Tayyip Özel Örgütü'nün kaset tertibini kanıtlarıyla açıkladı. Gültekin'in açıklaması şöyle;

Aydınlık gazetesi bugün son derece önemli bir haberi manşetten vermektedir. Başka bir davadan Tekirdağ cezaevinde tutuklu olarak bulunan Orhan Aykut’un somut bilgiler içeren ve belgeli olan anlatımları, bir yılı aşkın bir süredir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, İçişleri Bakanlığının, Genelkurmay Başkanlığının ve Tekirdağ ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılıklarının önünde durmaktadır. İmzasız elektronik postalar üzerine harekete geçen özel yetkili savcılar ve mahkemeler, kanlı canlı olarak karşılarında duran Orhan Aykut’un son derece somut olan suç duyuruları konusunda kıllarını bile kıpırdatmamışlardır.

ORHAN AYKUT’UN VERDİĞİ BİLGİLER
Orhan Aykut’un AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan ile Emniyet eski İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile olan ilişkileri belgelidir. Ramazan Akyürek ile telefonları dinlendikten sonra tam 70 kez görüşmüştür.

Orhan Aykut’un bir yılı aşkın süredir Özel Yetkili Savcı ve Mahkemelerin üzerinde durmaya değer görmedikleri iddiaları şunlardır:
- 2007 yılında Deniz Baykal’a ait 17 kaset olduğunu bilmektedir ve bunlardan ikisini izlemiştir.
- Bir başka milletvekilinin, Maltepe İlci Residence Otel’de çekilen görüntülerinin kasetleri. Ayrıca çok sayıda bürokrat ve siyasiye ait kasetler.
- Bir milletvekilinin İstanbul’daki evine istihbarat elemanlarınca yerleştirilen kameralar.
- Zamanın İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ya kasetler ile ilgili olarak verilen bilgiler.
- Ergenekon ve Balyoz davalarında kullanılan sahte belgelerin üretildiğine ilişkin bilgiler.
- 2007 yılından bu yana sürmekte olan tertipte kullanılan sözde cephanelikler için gömülen silahlar.
- İhsan Arslan’ın, Orhan Aykut’tan telefonla istediği yardım.
- Yalancı tanık devşirmeleri için örtülü ödenekten kullanılan paralar.
- Orhan Aykut’la ilgili arama tutanaklarında bulunan ses kayıt cihazı ve özel kimlik ile bir Emniyet Müdürüne ait telsiz.
Orhan Aykut, bütün bu iddialar ile ilgili olarak verdiği somut bilgilerin kanıt değeri vardır. Bir kısmı ise belgelidir.

YAVUZ DONAT, GİZLİ MERKEZİN ADRESİNİ SEKİZ YIL ÖNCE VERDİ
Tayip Erdoğanların dinleme, izleme ve kaydetme işlerini yapan bir gizli örgüt kurduğu kamuoyunun bilgisi dahilinde olan bir gerçektir.

Yavuz Donat 2003’te Sabah gazetesindeki yazısında aynen şöyle yazmıştı: “Doğrudan Başbakan’a bağlı bir organizasyon. İçişleri ve Adalet Bakanları’nın bilgileri dahilinde. Bütün ‘iç güvenlik birimleri’ de bu organizasyonun içinde. Çalışmalar gizli. Çalışmaları yürütenler

ise en az beş yıldır yolsuzluk dosyaları üzerinde çalışan, operasyonel yeteneği yüksek, tribünlere oynamayan bir takım. Bu işlerin yürütüldüğü karargâha gelince: O da gizli. Bir bakanlık binası değil. Ankara’nın göbeğinde, fakat ‘gözlerden uzak, kulaklara kapalı, dış etkilenmelerden arındırılmış, TBMM’ye yürüme mesafesinde’ bir yer.”

Bu yazı birden fazla soru önergesine konu oldu. Hiçbirine doğru dürüst bir yanıt verilmediği gibi, yazılanlar yalanlanmadı da.

Aynı şekilde Ergenekon dava dosyasına giren dinleme kayıtlarına göre 2004 yılında Emekli General Altay Tokat’a, TSK içinde bir gizli dinleme, izleme örgütü kurma teklifi yapıldığı sabittir.

GİZLİ MERKEZİN TERTİPLERİ
Türkiye, 2007 yılından bu yana her gün bu gizli “Özel Örgüt”ün uygulamalarını yaşıyor.
Kasetleri piyasaya süren de, Ergenekon ve Balyoz tertibini yürüten merkez de bu özel örgüttür. Fethullahçı Gladyo, ele geçirdiği iktidar olanaklarıyla operasyonlarını Emniyet merkezli olarak yürütmektedir.

“Özel Örgüt”ün bir de yargı ayağı vardır. Üç yılı aşkın bir süredir yurtseverleri hiçbir kanıta dayanmadan zindanda tutan, Türk Ordusu’na ve yurtseverlere karşı ucu açık bir soruşturmanın sürdürülmesine zemin hazırlayan ve bu şekilde ülkede bir terör havası estirilmesine yardımcı olan bu “Özel Örgüt”ün yargı ayağıdır.

ÖZEL ÖRGÜTE PARALAR ÖRTÜLÜ ÖDENEK’TEN
CİHAZLAR İSRAİL’DEN

Gizli faaliyeti 2003 yılında Yavuz Donat tarafından da kayda geçirilen Gladyo merkezi, Başbakanlığın Örtülü Ödeneğiyle beslenmektedir. Dünyada eşine az rastlanan teknolojiyle donatılarak geniş bir dinleme ağı oluşturulmuştur. 2006-2007 yılları bütçesinde, Başbakanlık Özel Kalemi için ayrılan para, toplam 58,8 milyon TL’dir. Harcanan ise, toplam 540 milyon TL. Harcanan miktar, ayrılanın 9 katıdır. Şimdi ise milyarları bulmuştur. Fethullahçı Gladyo’nun donatımı ve beslenmesi uğruna, yasalar ve bütçe ilkeleri ayaklar altına alınmıştır.

Burada örtülü ödenek harcamasının onlarca kat artmasından daha vahim olanı, bu ödeneğin istihbarata harcanmasıdır. Devlet Bakanı Nazım Êrken bunu itiraf etmiştir.

İsrail’den alınan izleme ve dinleme cihazları ile donatılmış 13 araçtan sadece 11’i Emniyet Genel Müdürlüğü envanterine kayıt edilmiştir. İki araç ise envanterde yoktur. Yapılan iş öylesine yasadışıdır ki, gerek kullanılan araçlar ve gerekse istihdam edilen personelin tamamen gizli olması zorunlu olmaktadır.

SUÇ ÖRGÜTÜNÜN ÜZERİNE GİDİLMELİDİR!
Tayyip Erdoğan, 9 yıllık iktidarının sonunda yeni bir seçime giderken, bütün seçim stratejisini bu gizli örgütün ürettiği malzemeye dayandırmış bulunuyor.

Bir yandan Gizli Örgüt’ün ürettiği kasetler temel kampanya malzemesi olarak kullanılırken, öte yandan halkın kutsal dini inançları istismar ediliyor. Mezhep ayrımcılığı yapılarak oluşacak çatlaklar oya tahvil edilmek isteniyor.

Cumhuriyetin savcılarına ve mahkemelere buradan bir kez daha Cumhuriyet’e, Millete ve Vatan’a karşı olan sorumluluklarını hatırlatarak çağrıda bulunuyoruz.

Bu suç örgütünün üzerine gitmek başta kamu görevlileri olmak üzere bütün yurttaşların ama en başta sizin görevinizdir.

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Vahdettin değil komünistler mi haindi?

Nuri Bilge Criss'in iddiasına göre Vahdettin hain değil, Damat Ferit'e fazla inanmış bir masumdu. Halk İştirakiyun Fırkası kurucularından Nazım Bey ise bir "ajan" ve "hain"...

Marksist Leninist Araştırmalar Merkezi Tarih Komisyonu, bu haftaki köşesinde Criss'in kitabındaki bu iddiayı ele aldı. İşte soL Haber'de yer alan o yazı

22 Mayıs 2011 Pazar

İP: Seçim sürecini Tayyip Erdoğan’ın Özel Örgüt’ü yürütüyor!

İşçi Partisi Genel Sekreteri Hasan Basri Özbey, bugün (22 Mayıs 2011) Ankara’da düzenlediği basın toplantısında, seçim sürecinde yaşanan çürüme ve çözülmeler ile AKP’nin seçim stratejini uygulayan Tayyip Erdoğan’ın gizli özel örgütünü açıkladı. Haber değeri olarak gördüğümüz için Özbey açıklamasını özetle yayımlıyoruz;
• Mafya Tarikat Gladyo düzeni, çürümenin doruklarında tuzu bile kokuttu
• ABD’nin belirlediği, tertip ve şantaja dayalı seçim stratejini Tayyip Erdoğan’ın gizli Özel Örgütü, yani Gladyo uyguluyor
• Özel örgüte paralar Örtülü Ödenek’ten, cihazlar İsrail’den
• ABD’nin hedefi iki partili Meclis
• Tertibin arkasındaki ABD’yi görmek istemeyip kaset şantajına boyun eğenler, AKP’nin hakkından gelemez
AKP’NİN KASET ŞANTAJI
Türkiye, seçime kaset şantajları ile gitmektedir. Sayın Deniz Baykal’a yönelik olarak başlayan kaset ihracının hedefinde şimdi MHP’liler vardır. AKP, seçim stratejisini kaset şantajı üzerine kurmuştur. CHP de MHP de bu düzleme düşmüşlerdir.

ÇÜRÜYEN SİSTEM: MAFYA TARİKAT GLADYO DÜZENİ
Seçim meydanlarında konuşulan ülke sorunları değil AKP’nin kurgularıdır. Gizli dinlemeler, tertipler, yatak odası görüntüleri, Türkiye’nin yeni siyaset tarzı olmuştur. Çürüyen Küçük Amerika düzeninde artık tuz bile kokmuştur.

ŞANTAJIN ARDINDAKİ ESAS GÜÇ
Sayın Baykal’ın da, MHP yöneticilerinin de yatak odalarına giren Amerika’dır. Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi’ne uygun olarak düzenleme yapmaktadır. MHP, milliyetçi veya yurtsever bir konumda olduğu için değil, AKP oylarını yükseltmek için hedef alınmaktadır.

HEDEF: İKİ PARTİLİ MECLİS
Amerikan operasyonun hedefi, iki partili TBMM oluşturmaktır.
Bunun için AKP’nin oylarını yükseltmek, MHP’nin baraj altına düşürülmesi için kasetler havada uçuşmaktadır.

KASETLERİ TAYYİP ERDOĞAN’IN
GİZLİÖZEL ÖRGÜTÜ ÜRETİYOR

Yavuz Donat 2003’te Sabah gazetesindeki yazısında aynen şöyle yazmıştı: “Doğrudan Başbakan’a bağlı bir organizasyon. İçişleri ve Adalet Bakanları’nın bilgileri dahilinde. Bütün ‘iç güvenlik birimleri’ de bu organizasyonun içinde. Çalışmalar gizli. Çalışmaları yürütenler ise en az beş yıldır yolsuzluk dosyaları üzerinde çalışan, operasyonel yeteneği yüksek, tribünlere oynamayan bir takım. Bu işlerin yürütüldüğü karargâha gelince: O da gizli. Bir bakanlık binası değil. Ankara’nın göbeğinde, fakat ‘gözlerden uzak, kulaklara kapalı, dış etkilenmelerden arındırılmış, TBMM’ye yürüme mesafesinde’ bir yer.” Bu yazı birden fazla soru önergesine konu oldu. Hiçbirine doğru dürüst bir yanıt verilmediği gibi, yazılanlar yalanlanmadı da.

ERGENEKON-BALYOZ TERTİPLERİ
Türkiye, dört yıldır her gün bu gizli “Özel Örgüt”ün uygulamalarını yaşıyor. Kasetleri piyasaya süren de, Ergenekon ve Balyoz tertibini yürüten merkez de bu özel örgüttür. Fethullahçı Gladyo, ele geçirdiği iktidar olanaklarıyla operasyonlarını Emniyet merkezli olarak yürütmektedir. “Özel Örgüt”ün yargı ayağı ise Beşiktaş’ta kurulan “Beşiktaş Terör Örgütü”dür.

ÖZEL ÖRGÜTE PARALAR ÖRTÜLÜ ÖDENEK’TEN
CİHAZLAR İSRAİL’DEN

Gizli faaliyeti 2003 yılında Yavuz Donat tarafından da kayda geçirilen Gladyo merkezi, Başbakanlığın Örtülü Ödeneğiyle beslenmektedir. Dünyada eşine az rastlanan teknolojiyle donatılarak geniş bir dinleme ağı oluşturulmuştur. 2006-2007 yılları bütçesinde Başbakanlık Özel Kalemi için ayrılan para, toplam 58,8 milyon TL’dir. Harcanan ise, toplam 540 milyon TL. Harcanan miktar, ayrılanın 9 katıdır. Şimdi ise milyarları bulmuştur. Fethullahçı Gladyo’nun donatımı ve beslenmesi uğruna, yasalar ve bütçe ilkeleri ayaklar altına alınmıştır.

ŞANTAJA MARUZ KALANLARIN MECALSİZLİKLERİ
Kaset şantajının muhatapları acınacak haldedirler.

Şantaja boyun eğmişlerdir.

İliklere işleyen Amerikancılık, iki kasette çöküşe yol açmaktadır.

Kasetler ile Parti Genel Başkanları görevlerini bırakmakta, milletvekili adayları adaylıktan ve hatta partilerinden bile istifa etmektedirler. Mecalsizlerdir çünkü yatak odalarına kadar giren Amerika’yı görmeye yürekleri yetmemektedir.

ABD’Yİ GÖRMEDEN TERTİBE DİRENİLMEZ
MHP lideri Bahçeli, Amerika’yı görmemek için ülküdaşlarını feda etmeye razı olmuştur. Gördüğü Amerika ise, sadece MHP’yi hedefleyen Amerika’dır.

Amerika, Türk Ordusu, İşçi Partisi ve Türkiye’nin yurtsever güçlerine, özetle vatana ve millete tarihin en büyük operasyonunu yaparken, vatansever subaylar ayıklanıp TSK Amerikan planlarına göre düzenlenirken, Türk Ordusu açıkça tasfiye edilirken, Ergenekon ve Balyoz tertibine “darbeciler yargılansın” sözleriyle alkış tutanlar, yatak odalarına giren gücün hedefinde Türkiye olduğunu görmek istememektedirler.

MHP, Amerika’yı değil, sözde “darbecileri” görmeyi tercih etmiştir. Ergenekon operasyonunun Türkiye’yi bölmek ve Cumhuriyeti yıkmak için yapıldığı da, MHP’nin görüş mesafesi içinde değil. Çünkü MHP, Türkiye’de ancak Amerika’yı keşfetmemek suretiyle iktidar olunacağını ezber edinen partilerdendir.

ABD’NİN ŞANTAJINA BOYUN EĞENLER
AKP’NİN HAKKINDAN GELEMEZLER

ABD’nin şantajına boyun eğenler, AKP’nin hakkından gelemezler. Kaset operasyonundan, Milletimizin çıkarması gereken ders budur. ABD’nin rotasında, AKP’nin kuyruğunda siyaset yapan MHP ve CHP de bu dersi iyi kavramalıdır. Daha fazla gecikmeden AKP’nin kuyruğundan ayrılıp Atatürk Devrimi’nin rotasına girmelidirler. Milletimize ancak böyle faydalı olabilirler.

YÜCE DİVAN SANDALYESİNE OTURTULACAKLAR
Tayyip Erdoğanlar ve Abdullah Güller, ABD’nin BOP Eşbaşkanlığı göreviyle Diyarbakırımızı Kukla Devlete “merkez yapma” fiillerini işledikleri, yabancı devletlerle Türkiye’yi hedef alan “2 sayfa 9 maddelik gizli anlaşmalar” imzaladıkları, Atatürk Devrimiyle kurulan millî devleti zorla ortadan kaldırmaya yönelik “Gizli Karargâh” ve “Özel Tim” örgütledikleri için kesinlikle yargılanacaklardır.

Zaten boyunlarında, “Cumhuriyet Devrimini yıkmaya yönelik faaliyetin odağı” olduklarını hükme bağlayan Anayasa Mahkemesi kararıyla dolaşmaktadırlar. Bu Gizli Özel Örgüt vb fiilleri, işte o suçun örgütsel boyutudur.

CUMHURİYET GÜÇBİRLİĞİ TEK SEÇENEK
Kasetlerin seçimi yönlendirdiği koşullarda, biricik seçenek Cumhuriyet Güçbirliği’dir. Cumhuriyet Güçbirliği, ABD planlarını bozacak, AKP’nin hakkından gelecektir" diye belirtildi.

20 Mayıs 2011 Cuma

ÖSP'den basına ve kamuoyuna

ÖSP Kurucular Meclisi, gündemindeki konuları görüşmek üzere 14-15 Mayıs’ta Antep’te toplandı. Parti kuruluş hazırlıklarının gözden geçirilmesinin yanı sıra öne çıkan politik ve örgütsel sorunlar da ele alındı.

Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (ÖSP) Kurucular Meclisi, gündemindeki konuları görüşmek üzere 14-15 Mayıs’ta Antep’te toplandı. Parti kuruluş hazırlıklarının gözden geçirilmesinin yanı sıra öne çıkan politik ve örgütsel sorunlar da ele alındı.

Değişik illerden gelen genişletilmiş Kurucular Meclisi toplantısında; parti kuruluş hazırlıkları tartışıldı, yasal müracaata giden süreçte öne çıkan sorunların aşılması için alınması gereken tedbirler görüşüldü. Söz konusu sorunların aşılıp prensip olarak 2011 Ekim ayı içerisinde kuruluşun gerçekleşmesi için gerekli hazırlıkların yapılması benimsendi. Ayrıca, resmi başvurudan önce, ÖSP Kurucular Meclisi’nin son bir kez daha toplanması kararlaştırıldı. Toplantı tarihinin belirlenmesi ÖSP Siyasi Bürosu’na bırakıldı.

ÖSP Kurucular Meclisi, toplantıya sunulan program ve tüzük taslakları üzerinde yoğunluklu ve verimli bir tartışma gerçekleştirdi. Ayrı ayrı ele alınan program ve tüzük taslakları üzerinde derinlikli bir tartışma yapıldı ve çeşitli görüş, eleştiri ve öneriler dile getirildi. Bu tartışmalar ışığında ortaya çıkan genel görüş kapsamında hareket etmek üzere Program ve Tüzük Komisyonu oluşturuldu ve bu komisyon, tüm bu tartışmalar ışığında her iki taslağı, en kısa sürede, yeniden şekillendirip, Kurucular Meclisine ve ilgili diğer yerlere sunmakla görevlendirildi. Program ve tüzük taslakları, ÖSP Kurucular Meclisi’nin kuruluş öncesi yapılacak olan son toplantısında ele alınıp sonuçlandırılacaktır.

Parti Kurucular Meclisi, Kürdistan’da komünist bir partinin gerekli olduğunu düşünen fakat halen ÖSP’nin ulaşamadığı kadro ve gruplarla ilişkilenip parti saflarında birlik sürecine çağırmayı, her kadronun görev ve sorumlulukları arasında olduğunun altını çizdi. Kurucu Meclis, Kürdistan komünist hareketinin büyük fotoğrafına ulaşmak için her ÖSP’linin; parti kuruluşu öncesinde kadrosal birliği sağlamak için Kürdistan, Türkiye ve yurtdışındaki çabalarını yoğunlaştırmalarının önemine ayrıca vurgu yaptı.

Kurucu Meclisimiz, 12 Haziran Genel Seçimleri’ni değişik boyutlarıyla değerlendirdi. Meclisimiz, seçimlere ilişkin Şubat ayında ÖSP Siyasi Bürosu imzasıyla yapılan yazılı çağrının doğru olup arkasında durduğunu belirtti. Kürdistan’da halen öncelikli adımın, kalıcı ulusal demokratik cephenin yaratılması ve bunun Türkiye devrimci hareketiyle daha geniş bir bloğa dönüştürülmesi perspektifinin doğru olduğunu teyit etti. Buradan hareketle 12 Haziran seçimlerinde, ÖSP’nin öneri ve görüşlerini tam olarak yansıtmasa da Kürdistan ve Türkiye’de bağımsız ilerici, yurtsever, sosyalist adayların desteklenmesi doğrultusunda karar aldı. Bu kararın uygulanmasını ve desteğin icra şeklini, her ilde ilgili ÖSP yerel birimince belirlenmesini kararlaştırdı.

Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (ÖSP)
Kurucular Meclisi
16 Mayıs 2011

19 Mayıs 2011 Perşembe

Faşizmin işkencehanelerinde devrim savunması

Burada sunduğumuz metin İbrahim Kaypakkaya’nın 21 Nisan 1973 günü Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı Savcılığı tarafından alınan ifadesidir. Devamında küçük bir parça olarak yüzleştirme tutanağı da yeralmaktadır. Metnin girişinden de anlaşılacağı gibi, Kaypakkaya’nın yanıtları Askeri Savcı tarafından kayda geçirilmiştir, metnin üslubu ele alınırken bu gözetilmelidir.

Siyasal poliste ve işkencede başeğmez devrimci tutumuyla yakın tarihimizde büyük bir geleneğin temellerini atmış bu yiğit devrimciyi bu vesileyle bir kez daha derin bir saygıyla anıyoruz.

(Metnin başlığı ve ara başlıkları, metnin içeriğinden hareketle Kızıl Bayrak tarafından konulmuştur. Metne bir rahatlık sağlamak için yer yer ek paragraflar da yapılmıştır.
)

Gençlik mücadeleleri içinde devrim yolunu seçtim
“Getirildiği görülen sanık İbrahim KAYPAKKAYA huzura alındı, hüviyet tesbitinden sonra suç konusu olay ve örgütsel ilişkiler hatırlatılarak sanıktan SORULDU: SANIK cevaben:

Ben yoksul bir ailenin çocuğu olarak, 6 yıllık Hasanoğlan İlköğretmen Okulu’nda yatılı okudum. Hasanoğlan’daki başarılı öğrenciliğim nedeniyle Yüksek Öğretmen Okulu’na gönderildim. Bir yıl hazırlık sınıfında okuduktan sonra İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na ve aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne girmiş oldum.

Bundan sonra devrimci gençliğin demokratik ve devrimci eylemlerine katıldım ve devrimci düşüncemi geliştirdim. 1967 yılında 9 arkadaşımla birlikte Çapa Fikir Kulübünü kurduk. O dönemde FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu)nun ve TİP’in bir üyesi olarak, onların düzenlediği bütün toplantı, forum, miting ve gösterilere katıldım.

1968 yılında okulun gerici yönetimi tarafından önce muvakkat ve daha sonra da kati olarak uzaklaştırıldım. Buna karşı Danıştaydan yürütmenin durdurulması kararı almama rağmen okulun faşist idarecileri bu karara uymadı. Benim düşünce yapım, katılmış olduğum eylemler ve gençlik örgütündeki çalışmalarım, okuldan uzaklaştırılmamın başlıca nedenleri olarak gösterildi. Hatırladığım kadarıyla o zamanlar katıldığım, NATO’ya Hayır ve Amerikan 6. Filosunu protesto eylemleri, Halk Aşıkları Gecesi düzenlemeye çalışmam, bazı bildirilerin dağıtılması ve işçi yürüyüşlerine katılmam öğrencilik sıfatıma zarar getiren hareketler olarak telakki edilmiştir. Oysa bunlar, yurdunu ve halkını seven herkesin, kendi inancı ve bilinci doğrultusunda sürdürmesi gereken ve kişisel sorumluluğu olan çalışmalardır.

TİP’in parlamentocu ve reformcu çizgisine karşı mücadele
Gelişen zaman içinde FKF gençlik örgütünde bazı görüş ayrılıkları belirmişti. Bu bir bakıma, ilerleyen bilincin ve edinilen tecrübelerin doğal sonucuydu. FKF içinde beliren başlıca iki görüş: Birincisi, FKF yönetiminin öteden beri TİP’in parlamentocu ve reformcu görüşü. İkincisi, milli demokratik devrimi savunan aşamalı devrim tezi. Bu düşünceyi ilk zamanlar Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi, daha sonra da PDA ve İşçi-Köylü de savunmaya çalıştı. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi bazı olumsuz yanlarına rağmen, devrimci kadroların bilincinin ilerlemesine ve devrimci düşüncenin kavranmasına yardımcı oldu. Çünkü TİP ve yönetici kadrosu, devrimci kadrolar, işçiler ve köylüler arasında devrimci düşüncenin, Marksizm-Leninizmin yayılmasını engelliyorlardı. Ben, TİP’in yöneticilerini, kendilerinesosyalist adını veren reformcu orta burjuva aydınları olarak görüyorum. TİP’in çizgisi de, orta burjuvazinin radikal kesiminin tutarlı reformist çizgisiydi.

Ben bu ayrılıkta MDD (milli demokratik devrim)i savunan grup içerisinde yer aldım. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi çevresi, tam ve -kelimenin gerçek anlamında- devrimci mahiyette olmamakla birlikte, TİP’e göre, işçilerin, köylülerin, gençliğin ve diğer halk kitlelerinin demokratik ve devrimci anlamda eylemlerine biraz daha fazla ilgi göstermeye çalıştı.

İşçi ve yoksul köylü eylemlerine katılıp destekledim
Daha sonra 1969 yılında FKF’nin DEV-GENÇ’e dönüştüğü kurultayda, DEV-GENÇ ve Aydınlık Sosyalist Dergi içinde de ayrılık oldu. Ben bu ayrılıkta Proleter Devrimci Aydınlık ve İşçi-Köylü dergi ve gazetesi çevresindeki arkadaşların grubunda yer aldım. Bu dergi ve gazetenin çıkışına, dağıtımına yardımcı olmaya, savunduğumuz görüşleri işçiler, köylüler ve gençlik içersinde yaymaya çalıştım. Yine bu arada Trakya’daki topraksız köylülerin, ellerinden toprağı jandarma gücüyle gaspetmiş büyük çiflik sahiplerinin topraklarını işgal etmesi eylemlerine, İstanbul’da Demir Döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Pertriks, Ege Sanayi, EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer ve Derby fabrikalarındaki işçilerin haklı grev ve direnişlerine yardımcı olmak için elimden geleni yaptım. 15-16 Haziran büy&uum;k işçi yürüyüşüne katıldım ve fırsat buldukça da faşistlerin üniversitelere yaptığı saldırılara karşı savunma mücadelesi veren devrimci gençliğin bu mücadelesine ve diğer demokratik eylemlerine katkıda bulunmaya çalıştım.

Şahsımı ilgilendiren siyasi konuları aşan sorulara yanıt vermem
Ben buraya kadar anlattığım şeyleri söylemekte bir sakınca görmüyorum. Bütün bunlar, o dönemdeki legal ve kanunen de suç olmayan faaliyetlerdi. Ben de, bir devrimci olarak bu faaliyetler içerisinde yukarda anlattığım çerçeve içerisinde yer aldım. Bu çalışmalarımı, Marksizm-Leninizme inanan bir komünist devrimcinin halkın kurtuluşu için yapması gerekli çalışmalar olduğu kadar, devrimci gençliğin örgütü DEV-GENÇ’in üyesi olan bir devrimci gencin halka ve gençliğe karşı sorumluluğunun gereği olarak da sürdürdüm. Ancak şahsımı ilgilendiren konular ve hakkımdaki isnatları taşan hususlardan gayri, gençlik örgütü ve çalıştığım devrimci gruplar içinde başkalarını etkileyebilecek bir beyanda bulunamam. Anlatmış olduğum şeyler, gençlik ve içinde bulundu&curre;um devrimci gruplar saflarında kendi çalışma ve düşüncelerimle ilgili bulunmaktadır. Başkaları hakkında beyanda bulunmayı, kişisel sorumluluk sahamı aşan bir hareket sayarım. Sıkıyönetim ilanına kadar faaliyetlerim bunlardı.

Örgütlü faaliyetlerim hakkında konuşmam
Sıkıyönetim ilanından hemen sonra ve özellikle İsrail Başkonsolosu Efraim ELROM’un öldürülmesi olayının arkasından şiddetlenen faşist baskılar ve bir yığın tutuklamalar sonunda birçok gençler ve aydınlar tutuklandılar. Hatta DEV-GENÇ içerisinden kayda değer bir faaliyeti olmayanların dahi yakalanıp tutuklanmaları karşısında, benim de aranıp yakalanacağımı tahmin ederek uzun bir süre gizlendim. Gizlendiğim yer ve bu devredeki ilişkilerim konusunda herhangi bir şey söylemeyi gereksiz buluyorum.

Kaçak bulunduğum dönemde ve tahminen 1972 Nisan ayı sonuna kadar elime ŞAFAK adlı dergi ve ŞAFAK yayınları geçmekte idi. Bu yayınları bana kimin nasıl getirdiği konusunda bir şey söylemeyi de gereksiz buluyorum. ŞAFAK dergisinde ve yayınlarında demokratik halk devrimi açısında katılmadığım bazı görüşler yer almakla birlikte, bir devrimci çalışmanın varlığından ve sürdürülüyor olmasından memnuniyet duydum. Daha sonra bu yayın organını çıkaran örgütle herhangi bir ilişki kurmaksızın, bulunduğum yerde kendi olanaklarımla ve kendi düşüncem doğrultusunda propaganda ve bilinçlendirme çalışmaları yaptım. ŞAFAK yayın organının, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) adlı bir örgüte ait olduğunu ve böyle bir örgütün varlığını bilmiyordum. Bunları daha sonraları, bu örgütle ilgili yakalama aberleri dolayısıyla radyo ve gazetelerden öğrendim. Ben, bu illegal örgütün yöneticisi olduğunu söylediğiniz Doğu PERİNÇEK ile sorgularınızda iddia ettiğiniz gibi bir ilişkide bulunmadım. Ve bana Doğu PERİNÇEK tarafından örgütsel veya başka bir görev verilmedi. Esasen Doğu PERİNÇEK’i de tanımam, sadece sıkıyönetimden önce adını duymuştum. Kendisini PDA’ya yazı yazan bir devimci olarak biliyordum. Sizin deyiminizle, ŞAFAK örgütünün illegal organizasyonuna katılmadım.

Bu devredeki çalışmalarımla ilgili herhangi bir şey söylemeyeceğim. Çalıştığımı söylememin şahsi sorumluluğum açısından yeterli olduğu görüşündeyim. Ben sormuş olduğunuz şekilde Malatya ve Tunceli bölgelerinde faaliyet göstermedim. Çalışma alanım buralar değildi ve neresi olduğunu söylemeyi de gereksiz buluyorum; neresi olmadığını belirtmeyi yeterli görüyorum.

Devrimci bir örgütün üyesi olmaktan büyük bir kıvanç duyuyorum
Benim, bahsettiğiniz TİİKP adlı örgütle hiç bir bağıntısı olmayan kişisel nitelikteki faaliyetlerim, Türkiye Komünist Partisi (Marksist-Leninist) ve Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu saflarına katılmama kadar sürmüştür. Sonradan katıldığım bu örgütlere ne zaman katıldığımı hatırlamıyorum. Ve beni bu örgütlere kimin aldığını söylemeyi de gereksiz buluyorum. TKP/M-L ve ona bağlı TİKKO örgütlerinin kimler tarafından kurulduğunu ve yönetildiğini bilmiyorum. Yalnız bu örgütlerin saflarına katıldığımı ve onların illegal üyesi ve taraflısı olduğumu saklamıyorum ve bu örgütlerin üyesi olmaktan büyük bir kıvanç duyuyorum.

Bu örgüt içerisindeki çalışma yöntemim ve örgütün kurtuluşuna esas olan düşünceler, bahsetmiş olduğunuz yazılarda geniş ölçüde yeralmaktadır. Mensup olduğum bu örgütlerin “ŞAFAK REVİZYONİZMİ TEZLERİNİN ELEŞTİRİSİ”, “TÜRKİYE’DE MİLLİ MESELE”, “TÜRKİYE’DE KEMALİST HAREKET, KEMALİST İKTİDAR DÖNEMİ, İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI VE 27 MAYIS HAREKETİ”, “BAŞKAN MAO’NUN KIZIL SİYASİ İKTİDAR ÖĞRETİSİNİ DOĞRU KAVRAYALIM” başlıklarını taşıyan ayrı ayrı, uzun ve örgütün görüşlerini yansıtan tezleri ve düşünceleri kabul ediyorum. Bu başlıklar altındaki yazılara benim de görüşlerim diye imzamı atmaya hazırım, fakat bu yazıların esas olarak kimin veya kimler tarafından kaleme alınmış olduğunu bilmiyorum.

Ben bu görüşler doğrultusunda devrimci mücadele vermek üzere 1973 Ocak ayı başlarında, faşist güçler tarafından şehit edilen yiğit arkadaşım Ali Haydar YILDIZ ile Tunceli’ye gelmiştim. Köylüleri devrim için, halk ihtilali için örgütlemek amacıyla köylere gitmiştik. Buradaki çalışmalarımız 24 Ocak 1973 günü, kalmış olduğumuz Vartinik mezrasındaki kömün basılmasına kadar sürdü. Bunlar dışında başka bir açıklamaya gerek görmüyorum.

“Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım”
Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi, örgüt içersinde olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün sizin elinizden kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım” dedi. Başka bir diyeceği olmadığını söyledi ve birlikte tutulan işbu ifade zaptı, okunup imzalandı (21 Nisan 1973, TKP/M-L, TİKKO, TMLGB Davası, Klasör No 3, Dosya No 1, Sıra No. 4).

“Proletaryanın ideolojisini benimsemiş, halkın kurtuluşunu savunan bir komünistim”
“İbrahim KAYPAKKAYA’ya, iddia edilen suç konusu olay anlatıldı ve huzurdaki şahıs gösterilerek soruldu. Sanık, ‘ben burada gösterdiğiniz şahsı ve Hacı ÖZDOĞAN’ı tanımıyorum. Sizlerin iddia ettiği gibi bu şahıstan nüfus cüzdanı filan almış da değilim. Üzerimden çıkan ve burada gösterilen şahsa ait olduğunu söylediğiniz hüviyet cüzdanını Malatya’da buldum. Sıkıyönetimce arandığım için, hüviyetimi gizlemek amacıyla, bulduğum bu nüfus cüzdanına kendi fotoğrafımı yapıştırdım. Ben proletaryanın ideolojisini benimsemiş, halkın kurtuluşunu savunan bir komünistim. Bir sınıf mücadelesi olan size karşı yürüttüğüm mücadelede böyle şeyleri doğal karşılıyorum. Karşımda bulunan ve üzerimde bulunan hüviyet cüzdanının kendisine ait olduğunu söylediğiniz şahsı tanımıyorum onun beni tanıyorum demesi, ya sizin işkence ve baskılarla zorlamanızdan, ya da yine aynı sebeple korkması dolayısıyla yalan söylemesinden ileri geliyor; bunun sebebini ben bilmem’ dedi.

“Halka zulmetmenin hesabı er geç sorulacaktır”
Sanık İbrahim KAYPAKKAYA’ya huzurdaki diğer üç kişi gösterilerek, suç konusu olay izah edilip soruldu. Sanık, ‘ben, burada bana göstermiş olduğunuz üç köylüyü tanımıyorum ve bu kişilerle de hiç bir zaman hiç bir yerde karşılaşmış değilim; bu üç köylünün bana, baskından sonra yardım ettikleri iddianız da yalan ve uydurmadır. Ben, müsademe sırasında yaralanmış olduğum için ekmek dahi yiyemiyordum. Huzura getirilmiş olan bu üç köylü, benimle hiç bir ilişkileri olmadıkları halde, fiilsiz, sebepsiz ve haksız olarak buraya getirilmiş ve kendilerine baskı ve işkence ile gözdağı verilmek istenmiştir. Bu faşizmin bir zulüm örneğidir ve faşistlerden halka zulmetmenin hesabı er geç sorulacaktır’ dedi” (TKP/M-L, TİKKO, TMLGB Davası, Klasör No 3, Dosya No 4, Sıra No. 13/2).

(İbrahim Kaypakkaya/Bütün Yazılar-1, Tufan Yayınları, s.12-17)

Kaypakkaya ve ‘Dörtleri’ sevgi ve özlemle anıyoruz!

İBRAHİM KAYPAKKAYA ŞAHSINDA
MAYIS ŞEHİTLERİNİ SEVGİ VE ÖZLEMLE ANIYORUZ!

Üzerinden geçen 38 yıla rağmen hala halklarımızın yüreğinde ve bilincinde yaşayan devrimci önderlerimizden yiğit devrimci İbrahim Kaypakkaya’yı ve onun şahsında devrim ve sosyalizm mücadelesinin mayış şehitlerini selamlıyoruz. 18 Mayıs 1977’de Antep’te öldürülen Kürt özgürlük hareketinin önderlerinden Haki Karer’i, Yine 18 Mayıs 1982’de Diyarbakır Zindanı’nda 12 Eylül faşizmine karşı özgürlük ve bağımsızlık mücadelesine bedenlerini ateşe vererek meşale olan Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık’ı, 13 Mayıs 1978’de Kaypakkaya’nın ölüm yıldönümünde hesap sorma eylemine giderken öldürülen Ermeni komünist Orhan Bakır’ı, 31 Mayıs 1971’de Nurhak Dağları’nda öldürülen Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga’yı, ismini bilmediğimiz, düşerken önderleşen, yüreği ve bilinciyle mücadelenin en önüne düşen bütün sıra neferlerini saygıyla anıyoruz…

Bütün bir devrimci geleneği üzerinde cisimleştiren çok önemli tarihsel anlar yaşayan ve yaşatan onurlu insanların can vererek, bedel ödeyerek adım adım ördüğü bir devrimci mirasın, büyük bir ortak kültürün mütevazı yaratıcılarının önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz. Halklara eşit, özgür, sosyalist bir gelecek vaadi için aramızdan ayrılan onlarca kuşağın on binlerce neferine, yola çıktıkları soylu hasletler için onlar gibi, son soluğa kadar çaba göstereceğimize dair sözümüz var. İbrahim’in, Hakinin, Dörtlerin, Nurhak şehitlerinin kardeşleri olarak bizler, devrimcilerden bize kalanı, can pahasına bırakılanı daha da yükseltebilirsek varlığımızın gerçek anlamına ulaşacağını, onlara işte o zaman yaraşacağımızı biliyoruz.

Sorgu hücrelerinde inanmanın ve haklı olmanın verdiği o büyük cesaretle, dünya kalabalığını kuşanan yalnız bir yüreğin, köhnemişliğe ve zulme karşı verdiği büyük savaşın şiddetini sadece bir anlığına hesap edin. İşkencenin insan bedeninde büyük yıkımlar yaratırken, azmin ve kararlılığın o işkence tezgâhında yeniden doğuşunu, insan onurunu kuşatarak en yükseklere çıkarışını sadece bir anlığına düşünün ve o yüreğin devrimci enerjisini sadece bir anlığına hissedin… İçinizde giderek kabaran büyük bir coşku dalgası hissederseniz o Kaypakkaya’dır işte! Bir halkın ayağa kalkarak önlenemez bir sele, tufana dönüştüğü bir yürüyüşte Hakiyi görürsünüz, Dörtleri görürsünüz. O azman sel, o büyük duygu durumu onlardan size geçen ve kuşaktan kuşağa akacak olan en büyük mirastır. İşte o mirasa bağlılığın derin sevgisidir bizi farklı yerlerde dursak da bugün bir araya getiren…

12 Mart ve 12 Eylül faşizminin azgın saldırıları karşısında, ülkenin bağımsızlığı ve halkların kurtuluşu için direnen güç; İbrahimlerin, Denizlerin ve Mahirlerin devrimci duruşuyla anlamını bulan çizgidir. Faşist saldırılara karşı direnen, iyinin ve doğrunun toplumsal vicdanı olan, haksızlığa ve zulme karşı adaleti halklar için ve halkların devrimci değerleriyle birlikte arayan, haklı olan biziz demenin gereğini haykıran İbrahimlerimiz, Hakilerimiz, Dörtlerimiz olmasaydı, halklarımızın sesi boğulmuş olur ve bugün göğsümüzü geren ve yolumuzu aydınlatan direniş mirasımız olmazdı.

Bu gün sokaklar kan gölü, saldırılar vahşete dönüşmüş, bir halkı yok etmeye çalışıyorlar. Karşı devrim güçlerini böylesine ürperten ve panik haline sokan bu meydan okuma var oluş mücadelesidir. Hayatın her alanında, ideolojide, siyasette, evde, okulda, hücrede, zindanda, sokakta, meydanlarda, dağlarda, bıyıkları yeni terlemiş, derin bakışlı gençlerin, devrim duruşlu genç kızların, yeni olanı kazanmak için yola koyulan bu insanların gözü karalığında cisimleşen bir meydan okumaydı bu varoluş mücadelesi.

Denizleri ipe götüren onların bu iç korkusudur. Çünkü denizler mahkemelerde, darağaçlarında, zindan hücrelerinde hep ürperten bir fırtına gibidir. Mahirleri Kızıldere’de bir dağ evinde top tüfek kurşun yağmuru altında katleden bu ürpertinin tufanlaşmış halidir. Ve tabii ki, İbrahimleri sorgu odalarında, dörtleri Diyarbakır zindanlarında kuşatan bu yıkılası düzenin geleceğinden ürken ve şiddete dönüşen vahşi özüdür. O vahşi öz bugün çılgınlık derecesinde halklarımıza ölüm, zulüm, yağma, bomba, yoksulluk yağdırıyor. Adeta son nefesini veren bir sistemin hezeyanlarıyla Kürt’e, emekçiye, gençlere, devrimcilere, bütün muhaliflere azgınca saldırıyor. Çözüm ise bir kez daha emperyalizme, faşizme, şovenizme, militarizme karşı devrimci direniş ve eylem çizgisinde yatıyor. Bize gerçek çıkış yolunu gösteren önderlerimiz işte bu yüzden hiç ölmüyorlar. İlk gün sıcaklığındaki gibi önümüze düşüyorlar, mücadelemizde yaşıyorlar.

Devrim için düşenler ölümsüzdür.. Yaşasın Devrim ve sosyalizm. Yaşasın Kürt ve Türk Halklarının özgürlük mücadelesi. Gün gelecek devran dönecek, darbeciler halka hesap verecek. 18 Mayıs 2011

Devrimci 78’liler Federasyonu Yönetim Kurulu

soL'dan açıklama

soL Haber Portalı son günlerde özellikle de Sol içerikli propaganda yapan sitelere karşı düzenlenen internet saldırına dair bir açıklama yaptı. İşte o açıklama…

Saldırılar, AKP taarruzunun bir parçası
soL’a yönelik siber saldırı yoğun çabalar sonucu püskürtüldü. Sol internet medyasına yönelik son günlerdeki organize saldırı, AKP’nin basın ve eleştirel düşünce üzerinde kurmaya çalıştığı baskının bir parçasıdır.

İki gün önce Birgün, Bianet ve Sendika.org’a yapılan sanal saldırılar, son olarak soL Haber Portalı’na yöneldi. Salı gecesi 01:30’da soL’a karşı başlayan saldırıyla kesilen erişim, Perşembe sabahın erken saatlerinde tekrar sağlandı.

Saldırı, milyonlarca farklı IP üzerinden siteye gönderilen isteklerle yapay bir yoğunluk yaratılarak sitenin kilitlenmesi ve erişimin engellenmesi şeklindeydi. soL’a yapılan saldırıların yarısına yakını Türkiye’den, kalanı yurtdışından geldi. Saldırılar artarak devam etti ve ısrarcı bir biçimde, bugün sabah saatlerine kadar sürdü. Tablo, saldırıların örgütlü ve profesyonel olduğunu açıkça gösteriyor.

soL Teknik Ekibi, geçen süreçte bir yandan saldırıları püskürtmeye çalışırken, aynı zamanda sitemizin altyapısında da birtakım değişiklik ve düzenlemeler yaptı. Sitenin kapalı kaldığı sürenin uzamasının altında, saldırıların yoğunluğu ve uzunluğunun yanında, sitenin genel performansını artırmaya dönük bu işlemlerin de meşakkatli olması yatıyor.

Önümüzdeki günlerde sitedeki bazı muhtemel yavaşlama ve aksaklıklar, saldırıların sürmesi kadar, altyapı değişiklikleri sırasında oluşmuş olabilecek bazı teknik eksikliklerden kaynaklanabilir. Okurlarımızdan tespit ettikleri hataları bize bildirmelerini rica ediyoruz.

soL, elbette bu saldırılardan mücadele azmini ve öfkesini artırarak çıktı. Saldırılar, AKP’nin basın ve eleştirel düşünce üzerinde kurmaya çalıştığı baskıdan ayrı düşünülemez. Sol internet medyasının giderek etkisini artırdığı, genel olarak internetteki sansür tartışmasının toplumda büyük bir tepkiye yol açtığının kalabalık sokak eylemlerinde görüldüğü ve seçime bir aydan az zaman kaldığı bu süreçte, saldırıların tesadüfi olmadığı açıktır.

soL çalışanları, bu saldırılardan teknik birtakım derslerin yanı sıra, kavgalarını yükseltme inancı da çıkarmışlardır. Okurlarımızdan da soL’a daha fazla sahip çıkmalarını ve engellenmek istenen sesimizi, daha fazla kesime ulaştırmakta bize yardımcı olmalarını istiyoruz.

Saldırıların soL’u susturmak bir yana, sesinin daha da gür çıkmasına vesile olacağı görülecek.
(soL)

15 Mayıs 2011 Pazar

İşkencede katledilişinin 38. yıldönümünde "İbrahim Kaypakkaya mücadelemizde yaşıyor!"

İşkencede katledilişinin 38. yıldönümünde “İBRAHİM KAYPAKAYAYA MÜCADELEMİZDE YAŞIYOR!” adıyla Devrimci Halkın Birliği ve Yeni Dünya İçin Çağrı Dergileri olarak 21 Mayıs 2001 tarihinde panel düzenliyoruz. İbrahim Kaypakkaya yoldaşın yaşamı ve mücadelesinden öğrenip, kavga da daha sağlam bir zemin üzerinde yürümek için düzenlenen panele, tüm işçi, emekçi ve devrimci güçleri katılmaya çağırıyoruz.

Adres:
Gün: 21 Mayıs 2011
Saat: 17.00
Yer: Merkez Mahallesi Çiğdem Caddesi
Şeker Ozan Pasajı, Kat.5
Avcılar / İstanbul

Düzenleyiciler:
Devrimci Halkın Birliği – Yeni Dünya İçin Çağrı

13 Mayıs 2011 Cuma

FKBC üyelerine ve okurlarına

Yoldaşlar, dostlar: birçok ilerici – devrimci sayfalar İmamın Ordusu tarafından anti-AKP ve anti-Fethullahçı içerik paylaştığı için kapatılmıştır. Kapatılanlar sadece bunlar değildir, belirttiğimiz gibi yine bu paralelde birçok ilerici – devrimci – sosyalist propaganda yapan sayfalar ve gruplar kapattırılmıştır. Birçoğunun ismini veremiyoruz, Facebook’ta Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC) ile birlikte hareket eden bazı sayfa linklerini aşağıda paylaşıyoruz. Aşağıda yer verdiğimiz sayfalar, proletaryanın devrimci propagandasını yapmak adına tekrar güncellenip ezilen sınıfların yanında saf tutmayı bir görev bilmektedir… Dokunmaya devam edeceğiz. Tüm dostları ve yoldaşları destek olmaya çağırıyoruz!

Facebook Yeraltından Notlar!’ – Devrimci Propaganda yeni sayfa TIKLA!
Facebook Devrimci Halkın Birliği yeni sayfa TIKLA!
Facebook İBRAHİM KAYPAKKAYA yeni sayfa TIKLA!
Facebook Defol Amerika yeni sayfa TIKLA!

11 Mayıs 2011 Çarşamba

"Solda önümüzdeki dönemde bir araya gelişler olacak"

Emekçi Hareket Partisi (EHP), 2004 yılında kuruldu. ÖDP içerisinde Hareket adı ile yer alan EHP, ÖDP'deki ayrışmadan sonra SDP'nin kuruluşu sürecinde yer aldı. SDP’nin kuruluş sürecinde fikir birliği sağlanamadı. Bu süreç sonucunda Hakan Öztürk, Genel Başkanlığında kurulan parti, bugün Sibel Uzun ile yoluna devam ediyor. Sibel Uzun ile seçimleri, EHP’nin seçimler ve sosyalist solla ilişkisi üzerine gündemi konuştuk.

12 Haziran seçimi EHP ve diğer sosyalistler için ne ifade ediyor?
12 Haziran seçimleri sosyalistler için toplumun önüne gelen bir dönemeç bize göre. Aslında biz sosyalist güçler olarak bu tür dönemeçleri bir fırsat gibi ele almalıyız. Sosyalist güçlerin örgütlü birliğinden yana bir seçeneği dizayn ediyor olmalıydık bu dönemde. Meselenin diğer boyutu da Türkiye’de en yakıcı, en güncel, en kritik meselelerden birinin Kürt sorunu olması ve onun etrafında diğer halkların da sıralanması itibariyle, halklarında kurtuluşunu örebildiğimiz bir alternatifi oluşturma görevi duruyordu önümüzde. Eğer enternasyonalist bir sosyalist anlayıştan bahsedeceksek buna çok ihtiyacı var Türkiye’nin. Bu dönemde Kürtler ile sosyalistlerin bir araya geleceği çok geniş bir cephe kurabilseydik, çok geniş bir birliktelik kurabilseydik bence bu halklar ve emekçiler açısından yegane seçenek olurdu. Fakat şu anda o gerçekleşmemiş oldu.

Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku'nda yer alıyorsunuz, aynı zamanda ESP’nin adaylarını da destekleme kararı aldınız. Bunun gerekçesi nedir?
İstanbul’da Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku'yla ortak yola çıkarken, Ankara’da ve Eskişehir’de ESP’li arkadaşlarımızın desteklemiş olduğu adayların, orada yürütülebilecek sosyalist bir çalışma içinde ezilenler ve sosyalistler açısından daha yakıcı ve önemli bir şekilde önümüze gelmiş olduğunu gördük. O nedenle tereddüt etmedik. Ankara’da zaten devrimci tutsak bir arkadaşımız Hasan Coşar’ı destekliyoruz. Eskişehir’de de zaten yıllardır birçok zeminde bir arada olduğumuz Ahmet Uluçelebi’yi destekliyoruz. Hem Kürt hareketiyle yaratılabilecek bir ortaklık, hem de sosyalistlerle yaratılabilecek bir ortaklık, her koldan bunun yürütülmesinin doğru olacağını düşündük. Özellikle İstanbul 2. Bölge'de biz emek ve demokrasi bloğunun yoğun bir şekilde çalışmasını yürüteceğiz.

İlerde ESP ile ortak siyaset yürütme ihtimaliniz olabilir mi?
Kesinlikle olabilir. Biz her dönem sosyalist güçlerin ortaklığı için alanlarda yürüttüğümüz faaliyetler ile bunun olgunlaşmasını çok fazla isteyen ve bunun için çok fazla emek veren bir partiyiz. Sadece ESP değil, bu tür bir devrimci hamlenin örülebilmesi adına her koldan biz aslında bunun arayışı ve bunun pratiğini örme derdinde olan bir partiyiz.

TKP ile solda ortak cephe fikrine nasıl bakıyorsunuz?
Olumlu bakıyoruz, TKP ile görüşmemiz oldu. TKP’li arkadaşlarla ‘kadın cinayetleri’nde ve ‘sıra kimde’ de bir ortaklığımız var, fakat biz bunların önümüze hemen pat diye gelmiş bir seçim gündemiyle değil, daha uzun erimli olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu nedenle bizim TKP’li arkadaşlarla yapmaya çalıştığımız şu idi: kadın alanında, gençlik alanında ya da demokrasiyle ilgili kazanılması gereken hatlar konusunda bir birliktelik ve ortaklık olması yönündeydi. Çünkü biz kapitalizm karşıtı güçlerin, hele ki kriz ve işsizliğin bu kadar yıkıcı olduğu bir dönemde aslında gerçek demokrasi mücadelesi verecek güçler olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle de sosyalistlere bu kadar tutuklama, ÖDP gibi bir partiye yasaklama gündemdeyken, böyle bir egemen anlayış olduğu sürece, bu hükümet bunlara devam ediyor olacak. Bu anlamda sosyalistlerin hiç zaman kaybetmeden alanlardan öreceği, alanlardan besleyeceği güçlü bir ittifak ilişkisini kuruyor olması gerekiyor. Bu nedenle bizim ESP, ÖDP, TKP ve diğer bütün sosyalist güçler için hedeflediğimiz, arzu ettiğimiz ve bunun yapıcısı olduğumuz bir süreci öngörüyorduk. Seçimlerden sonra da bunun olumlu emareleri vardır. Bu kadar toplumun politize olduğu bir ortamda zaten sosyalistlerin ittifakı her zaman capcanlı ve dipdiri önümüzde duracaktır.

Seçim yasası hakkında ne düşünüyorsunuz? BDP ve ÖDP’ye uygulanan veto söz konusu. Siz de en az 41 ilde örgütlü olmadığınız için seçime giremiyorsunuz.
Son derece anti demokratik buluyorum. Zaten bugünün egemeni, bugün uygulanan zalimliklerin sorumlusu Tayyip Erdoğan hükümetidir. Böyle bir anti demokrasiyi daha da ilerletmek için başkanlık sistemini, tek partili rejimi öneriyor. Kurmayları da buna hiç itiraz etmiyor, makul görüyor. BDP, ÖDP, EHP gibi güçlerin mümkün olduğunca olmaması gerektiğini savunuyorlar. Bunu çok demokratiğim naraları atarak, bu tür bir sahtekarlık ile yapmaya çalışıyorlar. Bizim partimiz de siyasi partiler yasasını aşarak, bunun üzerinde bir şey kurmaya çalışıyor. Ama tabii nasıl ÖDP bunu yasaklanmasına rağmen gayet kararlı bir biçimde mücadelesini sürdürüyorsa, bizim açımızdan da bu böyle. Seçimde 41 ilde örgütün olması meselesi bir politik hamleydi bizim açımızdan. Yoksa örgütlenme açısından her durumda biz 41 ilde de, 81 ilde de örgütlenme çalışması yapacağız. Sadece siyasi partiler yasasında yazması değil, ülkede de aşacak bir mesele olarak önümüzde duruyor. Biz de isteriz ki pusulada bizim logomuz yer alsın, gönlümüz bundan yana. Ama ezilenler ve sömürülenler açısından düşünüldüğünde, seçime girmezsek yandık bittik gibi bir şey değildir tabii ki. Mesela ÖDP yasaklandı ama hiçbir şekilde durmadı. Yoluna devam ediyor. Ya da BDP’li vekiller yasaklandı ama gayet net siyasi olarak üretmiş oldukları, ortaya koymuş oldukları öfke yasayı yerle bir etti.

12 Haziran sonrası nasıl bir Türkiye bekliyorsunuz? Sizce 12 Haziran’dan sonra sosyalistler için ne değişecek?
12 Haziran seçimlerinin sonrası bana göre öncesini de kapsayan bir şey. 12 Haziran öncesi, yani şu anda çok politize olmuş bir ortamdayız. Mesela lise gençliğinin çok politize olduğunu düşünüyorum. Genel bir bakış açısıyla gençliği çok aşağılıyorlar. Onları sanki vuruşturacakları bir güç gibi ele alıyorlar. O yüzden bin tane, beş bin tane genci çıkarırım diye konuşuyorlar ama gençlik artık akıl, fikir ve ideoloji sahibi. Gençliğin örgütleri ve bir dinamizmi var. Bugün 1 Mayıs’dan bahsedilirken gençliğin ne kadar çok katıldığı konuşuluyor. Gençlikten bahsedilmeden geçilemiyor. Kadın cinayetleri meselesinde de toplum çok politize mesela. Gerçekten birşeyler yapılsın isteniliyor. İşsizlik, taşeronlaştırma, esnekleştirme meseleleri de toplumda çok yakıcı konular olmaya artık artarak devam ediyor. Başka bir konu da KCK davası, devrimci karargah komplosuyla tutuklanan arkadaşlarımız, EHP üyesi İbrahim Keskin’in tutuklanması, ÖDP’nin yasaklanması. Bunlar da hukuksal açıdan sosyalistlere yapılan saldırı ve tutuklamalar zinciri. Bunların hepsinin ardılında çok politize olmuş bir toplam var. Seçimlerde de sandığa gidildiğinde bence bundan kopuk bir manzara ile karşılaşmayacağız. AKP gene kazanacak gibi bir umutsuzluk genel toplum nezdinde olabilir ama topluma güveniyor olmak her zaman iyidir. AKP’nin kazanması da karşımıza çıkabilecek bir durum, o zaman da bunun nesnel temellerini değerlendiriyor olacağız. Ama ben bu kadar politize olmuş bir toplumda AKP’nin bu toplumun oylarını hak etmediğini ve bu toplumunda bir aşama, önce ki sürece göre bunun farkında olduğunu düşünüyorum. 12 Haziran seçimlerinden sonra bence toplum; krize, işsizliğe adaletsizliğe ne diyor bu sosyalistler diye eskisinden daha fazla bakıyor olacak. Bu nedenle biz ortak yolun yolcuları olarak bu görevi en kısa zamanda nasıl öreceğimizin derdine düşmeliyiz. Ortak bir zemin arayışını her bulduğumuz alandan doğru, gençlik alanından, kadın alanından, cumartesi anneleri alanından, sıra kimde alanından, her alandan adım adım örmeliyiz diye düşünüyorum. Seçimlerden sonra benim gözümün önüne bunlar geliyor. Burcu Bingöl - BirGün

8 Mayıs 2011 Pazar

Anti-faşist zaferin 66. yıldönümü!

İnsanlık tarihinin tanık olduğu en kanlı ve en tahrip edici savaş oldu ikinci emperyalist dünya savaşı. Modern barbarlık sistemi olan kapitalist emperyalizmin yol açtığı akıl almaz bir kıyım savaşıydı bu. 60 ülkeyi içine alan bu savaşta 50 milyon insan yaşamını yitirdi, 55 milyon insan sakat kaldı.

Bunalım içinde debelenen kapitalizmin özbeöz çocuğu olarak yükseldi Hitler... Sosyalizmi kurma yolunda önemli mesafeler alan Sovyetler Birliği’ne karşı kapitalist dünyanın saldırı üssü olarak kullanıldı Alman faşizmi... Bunalımın yol açacağı bir devrimci dalga korkusuyla da hareket eden emperyalist Batı, Sovyetler Birliği’nin tüm çabalarına rağmen, Hitlerin Avrupa’daki ilerleyişini durdurmak için kayda değer hiçbir şey yapmadı. Hitler Almanya’sı önce Avusturya’yı ilhak etti. Batılı emperyalist devletlerin teslimiyetçi Münih komplosundan güç alarak ardından Çekoslavakya’yı işgal etti. Nihayet Polonya’ya saldırısıyla savaş resmen başlamış oldu. Alman orduları 8 ay gibi kısa bir süre içinde Batı Avrupa’nın önemli bir bölümünü ele geçirdiler. Böylece Batı’yı sağlam bir cephe gerisi haline getiren Hitler, bu işgal sayesinde daha da güçlendirdiği savaş makinesini Sovyetler Birliği üzerine sürdü.

Bütün güçlerini seferber eden, son derece donanımlı ve deneyimli bir orduya sahip bulanan Alman faşizmi, birkaç ay içinde Sovyet topraklarının önemli bir bölümünü ele geçirdi. Alman tümenleri Leningrad, Moskova ve Stalingrad’a dayandı.

Sosyalizmin ilk ciddi sınavıydı bu savaş. Batılı emperyalistler sosyalizmin bu ilk devletinin savaşın yıkıntıları altında kalacağı beklentisi içindeydiler. Ancak Hitler’in faşist sürüleri Volga’dan öteye geçmeyi başaramadılar. Yalnızca Kızıl Ordu ile değil, dişiyle tırnağıyla savaşan özverili ve kararlı bir halkın topyekûn direnişiyle karşı karşıya kaldılar. Stalingrad’da yalnızca sokak sokak, ev ev değil, oda oda verilen inanılmaz bir direniş ortaya konuldu; taşla, bıçakla, sıcak suyla savaşıldı. 182 gün büyük olanaksızlıklar içinde sürdürülen böylesine özverili bir direniş sayesindedir ki, Stalingrad düşmana geçit vermedi. Moskova’da ve Leningrad’da emekçiler tarafından halk alayları kuruldu. Leningrad tam 900 gün faşist kuşatmaya direndi. İşçiler, kolhozcu köylüler ve aydınlardan oluşan savaşçı birlikler Kızıl Ordu ile kenetlenerek bu faşist sürüleri geri püskürttüler. İşgal bölgelerinde de yoğun bir partizan savaşı yürütülerek Alman ordusuna ağır kayıplar verdirildi. “Hitler bir imha savaşı istiyor. Ona istediğini vereceğiz!” demişti Stalin. Sosyalist Sovyet ülkesi bu vaadi büyük bir kahramanlıkla gerçekleştirdi. Olağanüstü bir çaba ile bütün güçlerini seferber eden Sovyet halkları, bu insanlık düşmanı savaş makinesini imha etmeyi başardılar.

Burjuva Fransa 11 gün içinde teslim alınmış, Hitler’in ordusu hiçbir direnişle karşılaşmadan Paris’e girmişti. Topraklarının önemli bir bölümü işgal altında bulunan, sanayisinin üçte ikisi tahrip olan sosyalist Sovyetler Birliği’nde ise, inanılmaz bir topyekûn direniş ortaya konuldu.

Bu nasıl mümkün olabilmişti?

Bu savaşta karşı karşıya gelen iki karşıt toplumsal-politik sistemdi. Kapitalist sistemin çürümüşlüğünün ve kokuşmuşluğunun en çıplak ifadesi olan Alman faşizmi, sosyalizme karşı bir ölüm-kalım savaş açmıştı. Sovyet halkı bunun bilincindeydi. Büyük acılara ve yoksunluklara katlanarak yepyeni bir toplumu kurmanın mücadelesine girişmiş ve bunda önemli mesafeler elde etmiş olan Sovyet insanı, davasının haklılığına derinden inanıyordu. Uğruna savaşacağı sağlam değerlere sahipti. Bunun sağladığı moral üstünlükle olağanüstü bir savaşma gücü ortaya koyabildi. Bütün bir ülke adeta tek bir savaş karargâhı haline getirildi. Örgütlü ve sağlam bir cephe gerisine, dinamik yedek güçlere sahip olan Kızıl Ordu ile, onunla omuz omuza savaşan bir halkın zaferiydi elde edilen...

Sovyet halkı yalnızca kendisine yönelen bu tehlikeyi ezip geçmekle kalmadı. Savaşın en büyük yükünü omuzlayarak, en ağır bedelleri ödeyerek bütün Avrupa halklarını da Hitler belasından kurtardı. Savaş Avrupa halkları için de tam bir yıkım olmuştu. Binlerce insan kurşuna dizilmiş, cezaevlerine ve toplama kamplarına doldurulmuştu. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden toplanan 12 milyon işçi, bu kıyım makinesinin emrinde en ağır koşullarda çalışmaya zorlanmıştı. İğrenç ve insanlık dışı bir imha hareketi ile milyonlarca Yahudi katledilmişti. Avrupa adeta bir hapishane görünümü almıştı.

Sovyet halkının ortaya koyduğu görkemli direniş işgal altında bulunan halklara büyük bir moral verdi. 1941 sonbaharından itibaren Avrupa’da anti-faşist yeraltı direnişleri yaygınlaşmaya başladı. Hitler bir yıldırım harekâtı ile Sovyetler Birliği’ni kısa sürede ezip geçeceğini hesaplıyordu. Bunu başaramadığı gibi, cephe gerisi de zayıflamaya başladı. Fransa, İtalya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk vb. ülkelerde anti-faşist halk hareketleri giderek güç kazandı.
Bu savaşta en ağır bedeli Sovyet halkları ödedi. Hitler faşizmiyle tek başına savaşmak zorunda kaldıkları içindir ki, 25 milyonun üzerinde Sovyet insanı yaşamını yitirdi. 25 milyon insan evsiz kaldı. 1710 kent, 7 bin köy yakılıp yıkıldı.

Anti-Hitlerci ittifakın emperyalist kanadı söz verdiği “ikinci cephe”yi bir türlü açmadı. İki yıl boyunca Sovyetler Birliği’ni büyük ve kaba bir ikiyüzlülükle oyalayıp durdu. Böylece faşist Almanya’yla süren savaşın tüm yükü Sovyet halklarının omuzlarına bindi. Elbette ki ikiyüzlü emperyalistler çok bilinçli bir sinsi davranış içindeydiler. Amaç, savaşı sürdürmekte olan tarafların birbirlerini yıpratıp güçten düşürmelerini beklemekti. Böylece zamanı geldiğinde devreye girecek, durum üzerinde hakimiyet kuracak, kolay yoldan savaşın gerçek galipleri olup çıkacaklardı.

Ancak Hitler ordusuna öldürücü darbeyi vuran ve onu gerisin geri Avrupa’ya sürmeye başlayan şanlı Kızıl Ordu, tüm bu aşağılık hesapları altüst etti. Sovyet Kızıl Ordusu’nun karşı konulmaz bir mutlak zafere doğru yürüdüğünü ve komünistlerin önderliğindeki direniş hareketlerinin çeşitli Avrupa ülkelerinde inisiyatifi ele aldığını gördükleri andan itibarendir ki, ABD ve İngiliz emperyalistleri nihayet harekete geçmek zorunda kaldılar. Savaşın uzaması, tüm kayıplarına rağmen Sovyetler Birliği’ni zayıflatmak bir yana, onun birçok bakımdan daha da güçlenmesine yol açıyordu.

Savaş koşullarına rağmen Sovyet ekonomisi olağanüstü bir gelişme dinamizmi göstermişti. 1940 yılı ile kıyaslandığında, uçak üretimi dört, top üretimi yedi, tank üretimi sekiz katına ulaşmıştı. Demir ve kömür üretiminde çok büyük oranlarda artış kaydedilmişti. Sovyetler kullandıkları savaş malzemesinin %80’ini kendileri üretiyorlardı. Sovyet halkı kendi güç ve olanaklarıyla Hitler’i ülkesinden kovmakla kalmamış, hızla Avrupa’ya doğru ilerlemeye başlamıştı. En önemlisi de, Sovyet rejimi Avrupa halkları nezdinde büyük bir itibar kazanmıştı. Avrupa’da gelişen direnme hareketi giderek güçleniyor ve komünistler anti-faşist halk hareketinin öncü güçleri haline geliyorlardı. Komünist partilerinin üye sayısı büyük bir hızla artmaya başlamıştı. Emperyalistlerin söz verdikleri “ikinci cephe”yi açmayı biraz daha geciktirmeleri durumunda, Avrupa’ya zafer bayrağı tümüyle Sovyetler Birliği ve devrim yolunu tutacak halklarca dikilecekti.

İşte İngiliz ve Amerikan emperyalizminin müdahalesi bu koşullarda gündeme geldi. Normandiya Çıkarması’nı yaparak, nihayet “ikinci cephe”yi açmış oldular. Ancak, Stalin’in çok yerinde ifadesiyle, onlar “ikinci cephe”yi açmamış olsalardı, bu aynı şeyi halklar devrimci bir temelde yapmış olacaklardı. Emperyalist Batı tarafından büyük bir başarı olarak sunulan Normandiya Çıkartması’nın savaşın gidişatında hiçbir tayin edici rolü olmamıştır. Gerçek “ikinci cephe” bu ülke halkları tarafından açılmıştır. Çıkartma, ancak Sovyetler Birliği’nin büyük bir kısmı düşmandan temizlendikten ve Kızıl Ordu Polonya’ya girdikten sonra, 6 Haziran 1944’de yapılmıştır. Bu savaşta İngiliz ve Amerikan ordusunun kayıplarının toplamı yalnızca 500 bin civarındadır.

Dünya halklarının kaderini belirleyen anti-faşist zaferin tüm onuru komünistlerindir. Yalnızca Sovyetler Birliği’nde değil, Avrupa’da da son derece elverişsiz koşullarda ve büyük olanaksızlıklar içinde en önde mücadeleye atılanlar ve en ağır yükü omuzlayanlar onlar olmuşlardır. Direniş boyunca yalnızca Fransa’da 75 bin komünist kurşuna dizilmiştir. İtalya’da katledilen komünist sayısı ise 40 bindir.

Anti-faşist zaferin gerçek sahibi sosyalist Sovyet ülkesi ve dünya halklarıdır. Bu savaş gerçekte iki sistem arasında yaşanmış ve zafer sosyalizmin ilk ülkesinin kahramanca direnişi sayesinde kazanılmıştır.
Kaynak: Kızıl Bayrak Gazetesi

Türkiye sosyalizminin bir bilgesi: Halit Çelenk

Halit Çelenk’i yitirdik; toprağa verdik. 2007’de bu büyük insana armağan edilen bir derlemede (Yaşamda ve Yargıda Devrimci Duruş: Halit Çelenk) yayımlanan yazımdan (ss. 208-211) bir kesimi aşağıya alıyorum.

***

Benim açımdan Halit Çelenk, Türkiye sosyalizminin tüm olumlu öğelerini kişiliğinde ve hayatında birleştiren bir anıttır.

Niçin böyle düşündüğümü açıklayayım:

Bir kere Halit Ağabey, bir hukukçu, bir avukat olarak meslek hayatını Türkiye’de marksistlerin, sosyalistlerin, komünistlerin, devrimcilerin ve demokratların savunmasına adamıştır. Bu çabaları 1949 yılında Samsun’da komünizm propagandası yapmaktan yargılanan iki tütün işçisini savunmakla başlar; Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık dönemeçlerinden birinde, 12 Mart faşizminin baskıları altında ona dünya çapında bir ün getiren Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının davası ile sürer. 12 Eylül faşizminin mağduru devrimci ve demokratların adalet arayışlarında ilk akla gelen isim Halit Ağabey’dir. Gücü elverdiği ve ayakta kalabildiği sürece Halit Ağabey’in adalet ve hukuk arayan herhangi bir solcuya “hayır” diyebildiğini sanmıyorum. Nitekim, kendisini Türkiye İşçi Partisi’nden (parti tüzüğünü ve hukukun genel ilkelerini çiğneyerek) uzaklaştıran partili yöneticilerden bir bölümü sonraki yıllarda kendilerine karşı açılan siyasi davalarda Halit Çelenk tarafından da savunulacaklardır.

Halit Çelenk’e “Türkiye sosyalizminin bir bilgesi” niteliğini kazandıran ikinci özelliği, bence, onun sosyalizm anlayışında yatıyor. TİP anılarında sosyalizmi, “insanlığın baskı ve sömürüden kurtulmuş, dolu dolu özgür bir ortam içinde yaşayabileceği, tüm yeteneklerini sınırsız geliştirebileceği” bir düzen olarak açıklıyor. (Bk. Türkiye İşçi Partisi’nde İç Demokrasi – Yaşadıklarım, 2002, ss. 12-13.) Bu sosyalizm anlayışında, Çelenk, “baskıdan kurtulma” ve “dolu dolu özgür bir ortam” öğelerini süs olarak, “sureta” kullanmıyor. Bir hukukçu ve bir sosyalist olarak altmış yıla yaklaşan mücadelelerinin sosyalizm, demokrasi ve hukuk üçlüsünün sentezini hayata geçirme çabalarını içerdiği söylenebilir.

Bu savı, Çelenk’in hukuk ve siyaset hayatını gözden geçirerek veya yayımlanmış on altı kitabının taranıp değerlendirmesi ile doğrulayabiliriz. Ben, bunun yerine, Halit Ağabey’in olaylardan hemen hemen otuz beş yıl sonra yayımladığı TİP anılarına bakmakla yetineceğim. Çelenk 1966’dan itibaren TİP yönetimiyle ayrılığa düşer; benim burada değerlendirmeyeceğim görüş ayrılıkları nedeniyle oluşan muhalefetle birlikte hareket eder; on iki arkadaşıyla birlikte “hizip kurma” suçlamasıyla ve partiden çıkarılma talebiyle Merkez Haysiyet Divanı’na sevk edilir.

Halit Çelenk’in TİP Genel Yönetim Kurulu ile Merkez Haysiyet Divanı’nda suçlamalara karşı verdiği savunma, kendisini “Türkiye sosyalizminin bir bilgesi” olarak nitelendirmemizin nedenlerini, kanımca, ortaya koyuyor.

Çelenk’in savunması, özünde bir “parti-içi demokrasi” çağrısıdır. Marksist partilerin iç yönetimini belirleyen geleneksel demokratik merkeziyetçilik ilkesini savunuyor. Ve TİP yönetimince bu ilkenin “merkeziyetçilik” öğesinin uygulandığını, “demokrasi” öğesinin ise tümüyle unutulduğunu vurgulayarak... Kendisi ve arkadaşları için ileri sürülen suçlamaların partinin program ve tüzüğü ile ilgili olmadığını; bir Kongre öncesinde doğal ve zorunlu olan demokratik muhalefeti uygulamanın, partililerin doğal hakkı, hatta görevleri olduğunu vurguluyor.

Halit Çelenk, savunmasını mükemmel bir hukuk mantığı üzerine inşa ediyor. Parti tüzüğünü sonuna kadar kullanıyor. Tüzüğün boşluklarını, “özel hükümlerdeki eksiklikler, hukukun genel ilkeleri uygulanır” gerekçesiyle TBMM İç Tüzüğüne, hatta Ceza Muhakemeleri Usul yasasına referanslar vererek kapatıyor.

Çelenk’in bu hukukçu titizliğinin, onun tüm hayatına rehberlik yapmış olan bir ilkeye dayandığını düşünüyorum: Hukuk yoksa demokrasi olamaz; demokrasi yoksa sosyalizm olamaz. Halit ve Şekibe Çelenk’i 1968 yılında TİP’ten çıkaranlar, parti hukukunu ve hukukun genel kurallarını çiğnemişlerdir. Anılarında Çelenk belgelemektedir ki, TİP yönetimi, Haysiyet Divanı’na “bu kişilerin partiden çıkarılmaları gerekir; bu bir siyasi karardır; tüzüğe, hukuka uygunluk aramadan gereğini yapın; yapmayanlar partiden çıkarılacaklardır” direktifini vermiş; ilgili kurul da bu direktifi uygulamıştır. Böylece Türkiye İşçi Partisi yukarıdaki temel ilkeyi çiğneyerek Çelenk’in anladığı biçimiyle sosyalist (yani “sömürüden ve baskıdan kurtulmuş, dolu dolu özgür”) bir toplumun kuruluşu için mücadele sürdürme ehliyetinden de yoksun olduğunu göstermiştir.

Halit Çelenk sözü geçen olaylardan çok sonra kaleme aldığı anılarında, “sosyalist bir parti içinde yer alacağına inanmadığı böylesine önyargılı bir soruşturma” karşısında sürüklendiği hayal kırıklığı karşısında dostu Rasih Nuri İleri’nin “bunlar Stalinist yöntemlerdir” saptamasını yaptığını aktarıyor.

Bu saptama, sadece Türkiye’de değil, genel olarak sosyalizmin en kritik sorunlarından birine parmak basmış bulunuyor. TİP tarihinin çalkantılarıyla ilgili bir değerlendirme yapmak istemiyorum. Ne var ki, 1967-68’de küçük ve genç bir sosyalist partinin Çelenk’e uyguladığı yöntemler ile 1930’lu yıllarda SBKP tarafından parti-içi muhalefete uygulanan yöntemler arasındaki benzerliğe işaret etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ve bana göre, reel sosyalizmin çöküşünde Halit Çelenk’in bir hayat tarzı olarak benimsediği ilkenin gözetilmemesi belirleyici olmuştur: Hukuk yoksa demokrasi olamaz; demokrasi yoksa sosyalizm olamaz.

***

Halit Ağabey, DGM’lerde, sıkıyönetim mahkemelerinde devrimcileri temsil ederken, TİP içindeki mücadelesinde, 12 Eylül rejiminin enkazı üzerinde sosyalistlerin yaygın birliğine dayalı bir partileşmenin çabalarına katılırken, yazılarında (örneğin eski TCK’nın 141-142, 163. maddeleri üzerindeki değerlendirmeleriyle) Türkiye’deki hukuk düzenini eleştirirken hukukun üstünlüğünü savunmanın, sosyalizmin genel ilkelerinden ödün vermek anlamına gelmediğini; ödünsüz demokratlık ile aydınlanmacılık ve devrimcilik arasında bir uyumsuzluk olmadığını da ortaya koymuştur.

Bir kez daha tekrarlamak istiyorum. Altmış yıla yaklaşan bir hukuk, demokrasi ve sosyalizm savaşçısı kimliğiyle Halit Ağabeyimiz Türkiye sosyalizminin bir bilgesidir.

Korkut Boratav