26 Haziran 2011 Pazar

Şirinler çizgifilmi komünizm propagandası mıydı?

Şirinler'in "devrimci", Şirin Baba'nın da "Marx taklidi" olduğu sıkça konuşulan bir efsane. Aslında çizgifilmde her siyasi görüşe yontulabilecek ögeler var. Çizgifilmin aşırı kadın düşmanı ve ırkçı ögeleri ise, unutulmuş görünüyor.

Şirinler çizgifilminin yaratıcısı Peyo'nun doğumgünü olan 25 Haziran, "Dünya Şirinler Günü" ilan edilmiş. Dün Radikal gazetesinde konuyla ilgili yer alan haberde, çizgifilme dair bazı genel bilgiler verildikten sonra, basılı gazetede kullanılan duyuru görselinden de anlaşıldığı kadarıyla asıl "okutması" beklenen ögeye yer verildi: Şirinler çizgifilminin bir komünizm propagandası olup olmadığı.

Bu konu uzun süre dost sohbetlerinde tartışıldı. İddialara göre Şirinler, "komün" biçiminde yaşanılan bir köy modeliyle, Soğuk Savaş yıllarında komünizm propagandası yapıyordu. Buna kanıt olarak çeşitli ögeler bulunuyordu. Örneğin herkesin kıyafetinin aksine Şirin Baba'nın kıyafetinin kırmızı olması "sosyalizme" gönderme, kocaman beyaz sakalı ise "Marx'a" atıf olarak değerlendiriliyordu. Gargamel kıyafetiyle "baskıcı dini kurumları" andırıyordu. Şirinler köyünde para kullanılmaması, Şirinlerin beslendiği şirin çileği tarlalarının herkese ait olması, köyde ibadethane olmaması da iddiayı destekleyen unsurlar olarak öne çıkıyordu.

Başka siyasi görüşler de kendine yontuyor
Fakat aslında çizgifilmde, başka siyasi görüşlere atfedilebilecek unsurlar da vardı. Örneğin dün Radikal'le aynı gün konuya dair bir haber yapan BBC, "Ancak Şirinler'in, her siyasi görüşün kendi perspektifine uygun bulabileceği bir yapısı da var" değerlendirmesiyle çizgifilme dair daha gerçekçi bir yaklaşımda bulundu.

BBC'deki haberde örnek olarak "İngiltere'deki Stafforshire Üniversitesi'nden sosyoloji profesörü Ellis Cashmore, Başbakan David Cameron'un 'Büyük Toplum' projesinde Şirinler'in yansımasının olduğunu söylüyor" ifadesine yer verildi.

Çizgifilmdeki her ögeye tek tek bakıldığında, birçok farklı yönde sonuca varmak mümkün. Yine örneğin büyünün sıklıkla kullanılmasının, "materyalist" düşünceyle uyuşmadığı da söylenebilir. Zaten çizgifilmin yaratıcısı Peyo da "komünizm propagandası" iddiaları için "garip ve gayrıciddi" diyordu.

İddialar bazen gerçekten tuhaflaşmıştı. Örneğin Peyo'nun sadece komünist değil, bir de "Stalinci" olduğu iddiasıyla, ukalalığı nedeniyle sık sık köyden kovulan Gözlüklü Şirin'i bilerek Troçki'ye benzettiği bile öne sürülmüştü.

Kadın düşmanlığı pek hatırlanmıyor
Türkiye'deki tartışmalarda genelde "sosyalizm propagandası var mıydı" konusu ele alınırken, çizgifilmdeki kadın düşmanlığı pek ele alınmıyor. Şirinler köyünde yalnızca bir kadın karakter vardı - Şirine.

Örneğin Brüksel'deki Karikatür Merkezi'nin direktörü Willem de Graeve, Şirinler'de kadın karakterlerin azlığını eğitimde Katolik kilesisinin etkisine bağlıyor.

Şirine nasıl yaratıldı?
Fakat sıkıntı yalnızca kadın karakter sayısının azlığı değildi. Şirine'nin yaratılış hikayesi, açık biçimde kadın düşmanı ve ırkçıydı. Kötü kalpli Gargamel, bir türlü alt edemediği Şirinler'i yenmek için bir "kadın şirin" yarattı ve köye gönderdi. Böylece erkek Şirinler'in arasında "nifak" sokacaktı.

Şirine bir süre kötülük yaymaya çalıştı, fakat sonunda Şirin Baba bir büyüyle Şirine'yi "iyileştirdi". Kötülüklerin anası olan kadın, bu büyüyle iyileştiğinde saçları siyahtan sarıya dönüştü - açık bir ırkçı gönderme. Üstelik "iyi" kadının topuklu ayakkabı ve mini etek giyen seksi bir kadın şeklinde tasvir edilmesi de, dönemin Hollywood kültürünün kadına bakışının bir yansımasıydı.

22 Haziran 2011 Çarşamba

70 yıl önce bugün: Naziler Sovyetler'e bugün saldırdı

Tarih 22 Haziran 1941’i gösterdiğinde, Nazi Almanyası en büyük düşmanına, işçi sınıfı iktidarına karşı harekete geçti. Bu tarih aynı zamanda II. Dünya Savaşı’nın da dönüm noktası olacaktı.

22 Haziran 1941'de Nazi Almanyası uzun süredir planladığı Barbarossa harekatına başladı. Alman ordusunun 3 milyondan fazla askeri, kendilerine eşlik eden zırhlı birliklerle birlikte Sovyet hedeflerine doğru harekete geçti.

Naziler, böylece esas düşmanları ‘kızıllara’ karşı bir imha savaşı başlatıyorlardı. Hitler ve komutanlarının, uzun süredir hazırlandıkları harekatı başarıyla gerçekleştirecekleri konusunda kendilerine güvenleri tamdı.

hitlergeneralstaff.jpg

Aslında Sovyetler Birliği de bu saldırıyı uzun süredir bekliyordu. Bir yandan Kızıl Ordu, Alman faşizminin yaklaşan saldırısına karşı askeri hazırlık yaparken, bir yandan da Jozef Stalin önderliğinde diplomatik alanda atılan pek çok adımla Alman saldırısı olabildiğince geciktirilmeye çalışılıyordu.

22 Haziran’daki saldırıyla birlikte, Almanya Doğu Cehpesi’ndeki en büyük harekatını başlatmış oldu.

Bu tarihten itibaren Sovyetlerin ‘Büyük Anayurt Savunması’ da başladı.

stalin_0.jpg

Saldırıdan sadece birkaç gün sonra radyodan Sovyet halkına seslenen Josef Stalin, tüm işgal bölgelerinde partizan faaliyetlerinin başlatılmasını, halkın Nazi istilasına karşı direnmesini istedi.

Sovyet kuvvetlerinin geri çekildiği yerlerde Nazilerin eline geçebilecek her şey imha ediliyordu.

Sovyet halkı tam anlamıyla bir ölüm kalım mücadelesine girişti. Nazilerle birlikte onların getirdiği kıtlık, açlık ve ölüm de Sovyet topraklarını istila etti. Milyonlarca Sovyet insanı; özellikle çocuklar açlığın kurbanı oldu.

russian_children_caught_in_the_blitz_0.jpg

Ancak o güne kadar geniş Sovyet topraklarında hızla ilerleyeceğine ve Sovyet iktidarını zahmetsizce yıkacağına inanan Hitler ve komutanlarını büyük bir hayal kırıklığı bekliyordu. Yıldırım harekatlarıyla Avrupa’da kaleleri tek tek düşüren Nazi Almanyası ilk kez Sovyet topraklarında yenilgiyle karşılaşacaktı.

Kızıl Ordu, Nazileri durdurmak için canla başla mücadele ederken her kökenden Sovyet yurttaşı da bu mücadeleye katıldı.

Minsk'te Yahudi bir Sovyet vatandaşı olan Maşa Bruşkina, Krill Trus ve Volodya Şerbateviç'le birlikte asılırken, Nazilerin diğer partizanların boyunlarına astıkları yazı onların da boyunlarında okunuyordu: "Biz Alman askerlerine ateş eden partizanlarız."

73743_0.jpg

Almanlar ilk kez Moskova önlerinde durduruldu. 1943 yılının Şubat ayında Stalingrad’da Nazilere nihai darbe vuruldu.

stalingrad_0.jpg

Bu yenilgide Sovyet iktidarı kadar, Nazi Almanyası’na karşı büyük ve yürekli bir direniş gösteren Sovyet halkının tarihe geçen özverisinin payı büyüktü.

partisanson_0.jpg

Sovyet halkı anayurdunu ve insanlığı Nazizimden kurtarırken bu uğurda 20 milyon insanını da kurban verdi.

22 Haziran'da başlatılan Barbarossa harekatı, Naziler için sonun başlangıcı oldu.

21 Haziran 2011 Salı

Chavez'e Allende'nin devrimciliğini hatırlattılar

Venezuela'da Chávez hükümetinin FARC üyeleri Kolombiya'ya teslim etmesi tartışmaları sürerken, Venezuela Komünist Partisi, Salvador Allende'nin çok daha kötü durumda Arjantinli gerillalara nasıl sahip çıktığını hatırlatan bir yazı yayınladı.

Venezuela'da Devlet Başkanı Hugo Chávez'in, FARC üyelerini Kolombiya'ya teslim etmesiyle başlayan tartışma sürüyor. Venezuela Komünist Partisi, tartışmaya ilginç bir katkıda bulundu.

Partinin yayın organı Tribuna Popular'da Şili'nin -Chávez gibi- seçimle işbaşına gelmiş sosyalist lideri Salvador Allende'nin, 1972 yılında benzer bir durumda aldığı tavır hatırlatıldı.

1972 yılında, ABD'nin Şili'deki hükümeti devirme planının uygulamaya konduğu ve baskının çok arttığı bir dönemde Allende, ülkedeki bir grup Arjantinli gerillayı Arjantin'e teslim edip etmeme kararıyla karşı karşıya kalmıştı. Allende hükümeti, ABD'nin Şili'deki hükümeti devirmek için değerlendirdiği olasılıklardan birinin, Arjantin'in Şili'ye saldırması olduğunu düşünüyordu. O dönemde Arjantin'de Amerikan yanlısı bir askeri cunta vardı, üstelik iki ülke arasında halledilmemiş sınır sorunları da çoktu.

15 Ağustos 1972'de Arjantin'e bağlı Patagonya'daki Almirante Zar deniz üssünde bulunan 114 siyasi tutuklu, cezaevinden firar etmeyi başardılar. Kaçanların hemen hepsi, Arjantinli devrimci gerillalardı. Firar sonrası birtakım iletişim sıkıntıları yaşanmasıyla bu grubun ancak bir kısmı Trelew havalimanına ulaştı, burada bir yolcu uçağına el koydular ve Şili'ye uçtular.

Ülkeye giriş şekilleri, kesinlikle yasadışıydı - uçak kaçırarak, gizlice ve silahlı gelmişlerdi Şili'ye. Silahlarını teslim ederek hemen Şili polisine teslim oldular.

Arjantin hükümeti, derhal Şili'ye iade başvurusunda bulundu. Hassas bir dönemde, önemli bir siyasi kriz söz konusuydu. Üstelik başka parametreler de vardı - örneğin Şili buğday ithalatında kullandığı parayı, Arjantin'den borç alıyordu.

Şili sağı hemen patırtıya başladı - "Şili Latin Amerika aşırıcılarının sığınağı!", "Arjantin'le ilişkiler bozuldu", "Hukuk düzeni bozuldu"… Devrimciler ise Arjantinli yoldaşlarıyla dayanışma için dev bir miting düzenlediler.

Arjantinli devrimcilerin teslim edilmeleri durumunda, kendilerini bekleyen kader açıktı. Firar sonrası uçağa binemeyip yakalanan 16 siyasi tutuklu, 22 Ağustos günü faşist cunta tarafından kurşuna dizildiler.

Kriz karşısında karar vermek üzere Allende, Arjantinli devrimcilerin avukatları ve kabine üyeleriyle toplandı. Dışişleri Bakanı, hem ülke içinde hem de uluslararası kamuoyunda bütün sağ güçlerin Şili'ye karşı birleşmiş olduğunu söyledi. Toplantıda bulunan diğer yetkililer de Arjantinliler'in tesliminden yanaydı. Yalnızca Devlet Savunma Konseyi Başkanı Eduardo Novoa Monreal, gerillaların teslimine karşı çıkıyordu.

Avukatlar, Arjantinli devrimciler açısından olabilecek en karamsar tabloyla karşılaşmışlardı. Tam o sırada Salvador Allende yumruğunu masaya vurup ayağa kalktı ve kararlı bir biçimde "Aynen şöyle yapacağız, bu bir sosyalist hükümet, lanet olsun hepsine, tek bir yoldaşımızı bile vermiyoruz… Bu gece hepsi Küba'ya gidiyor" dedi.

O gece bir Küba kargo uçağı, Arjantinli devrimcileri Havana'ya götürdü.

Venezuela Komünist Partisi'nin yayın organındaki bu yazı, "Venezuela devrimcileri, Salvador Allende böyleydi. Şili devriminin tavrı böyleydi. Hatalar yaşamın parçasıdır, ama düzeltilmeleri gerekir" sözleriyle son buldu.

TKP'de kongre süreci başladı

Türkiye Komünist Partisi, seçim sonuçlarının ardından ilan ettiği olağanüstü kongre sürecini haftasonu düzenlenen Parti Konseyi toplantısıyla başlattı. Merkez Komite görev süresini tamamlarken, Parti Konseyi kongre sürecini düzenlemesi için bir komite seçti.

TKP'den yapılan açıklama şu şekilde:

"19 Haziran günü yapılan PK kongre sürecinin temel eksenini de belirledi.. Etkili, güçlü TKP için

Türkiye Komünist Partisi Parti Konseyi toplantısı 19 Haziran Pazar günü İstanbul'da gerçekleştirildi.

Parti Konseyi'nin bu toplantısı ile birlikte yaklaşık bir ay sürecek olan 10. Kongre süreci başlamış oluyor.

TKP'nin 10. Kongresi için hazırlıkların örgütlenmesi, kongre gündeminin belirlenmesi ve bu gündem doğrultusunda bazı komisyon çalışmalarının başlatılarak kongre hazırlık raporlarının hazırlanması konularında Parti Konseyi yetki alırken, Merkez Komitesi böylece sorumluluk süresini tamamlamış oluyor ve kongreye kadar olan bir aylık dönemde tüm yetkilerini Parti Konseyi'ne devrediyor.

Bu arada, yapılan toplantıda PK adına kongre çalışmalarını koordine etmek için bir Kongre Hazırlık Komitesi oluşturulurken, bir aylık kongre dönemi boyunca partinin gündelik yürütmesini gerçekleştirecek bir komite de belirlendi.

Parti Konseyi toplantısında yapılan değerlendirmeler ve kongre sürecine ilişkin alınan kararlar TKP üyelerine bir parti genelgesiyle ulaştırılmakta.
Bu genelgede Parti Konseyi'nde yapılan politik değerlendirmeler şu şekilde paylaşıldı:

Parti Konseyi, Türkiye'nin içinden geçtiği karanlık süreci temsil eden ve partimizin bu sürece bariyer örnekteki yetersizliğini gözler önüne seren 12 Haziran 2011'den partimizin bütününün çıkartması gereken mesaj konusunda son derece nettir. Bu siyasal sonuçlar ve onları yaratan gerçek nedenlerin ortadan kaldırılması, Türkiye Komünist Partisi'nin yeni bir atılım örgütlemesini zorunlu kılmaktadır. 10. Kongre, oyları azalan bir partinin çıkışsızlığıyla değil, devrimci bir atılımla yaşanacak ve anılacaktır.

Seçimler, AKP karanlığını derinleştirmenin yanı sıra, düzen içi muhalefet partilerinin ciddi bir seçenek oluşturmadıklarını da gözler önüne sermiştir. Türkiye'nin, halkımızın, işçi sınıfımızın sorunlarının, seçimlerde düzenin bayrağının el değiştirmesiyle, yani birkaç fırça darbesiyle çözülecek boyutların çok ötesinde olduğunu saptayan TKP, bu anlamda haklı çıkmıştır. Ancak, sorunlar ağır olduğu ölçüde partimizin üstündeki basıncın ve çevremizdeki kuşatmanın da şiddeti artmıştır. TKP, bu ağır kuşatmayı kıramamıştır.

Bu tablo içinde TKP'ye düşen görevlerin ve bu görevleri yerine getirmek için parti örgütlenmesinde kazanılması gereken yeni biçimlerin kongre gündeminin merkezinde olduğunun hatırlatıldığı PK değerlendirmelerinde bunun parti dostlarıyla, son dönemde TKP ile birlikte yürümüş, onun mücadelesini paylaşmış olanlarla birlikte yapılabileceği hatırlatılıyor.

Türkiye Komünist Partisi 10. Kongresi'nin bir ayağı 25-26 Haziran haftasonu yapılacak olan “Komünistler Buluşuyor” toplantıları olacak. Bu toplantılara parti üyelerinin yanısıra, kongre sürecinde partiye katılım ve katkılarını artırmaları için çağrı yapılan parti dostları da katılacak.

Türkiye Komünist Partisi
Genel Merkez"

20 Haziran 2011 Pazartesi

Türkiye sağı Ortadoğu'da devrim değil biat ister

Türkiye'nin Ortadoğu ile bugünkü kadar yakından ilgilendiği bir dönem de 1950'lerdi. İktidarda Erdoğan'ın hayran olduğu Menderes liderliğindeki hükümet vardı. O günden bugüne çok şey değişse de "hakkını arayan halk(lar)a" duyulan nefret değişmedi.

Bugün iktidar değişiklikleriyle yeniden şekillenen Ortadoğu’nun, yakın tarihte büyük siyasi ve toplumsal alt üst oluşlar yaşadığı bir başka dönem İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarıdır. Özellikle 1950’lerin ikinci yarısında Ortadoğu pek çok siyasi krize ve devrimlere sahne olmuştu. Tesadüf odur ki, o yıllarda iktidarda, bugün Türkiye’nin büyük bir bölgesel güç olduğunu ve Ortadoğu’daki gelişmelere kayıtsız kalamayacağını söyleyen AKP hükümetinin minnetle andığı Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti (DP) vardı. Yine ilginç bir tesadüf olarak, DP hükümeti, tek parti yönetiminin Ortadoğu’dan uzak durma politikasını bir tarafa bırakmış, Cumhuriyet tarihinde ilk kez Ortadoğu’da aktif bir politika izlemeye başlamıştı.

Tarih tekerrür etmese de, Türkiye’nin Ortadoğu’da hangi önceliklerle hareket edebileceği ve de sağ iktidarların halk ayaklanmalarına ve devrim girişimlerine yaklaşımları konusunda tarihsel ve nesnel sınırları olduğunu yine tarih söylüyor. Ortadoğu’da 1950’lerin sonlarına doğru hızlanan tarih, Türkiye’de tek adam otoritesi kuran Adnan Menderes’i çileden çıkarmıştı. Ancak Menderes’in, bugün Ortadoğu’da ABD’nin onay verdiği yönetim değişiklikleri ile kendi arzuladığı “büyük politikaya” alan açıldığını gören Erdoğan hükümetinin duyduğu rahatlığı duyması mümkün değildi. O yıllarda Ortadoğu’daki gelişmeler Batı cephesinde ciddi kaygı yaratmış, Ortadoğu'da sistemin sıkışması, kendisi de içeride zor günler yaşayan Menderes’i alabildiğine hırçınlaştırmıştı.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki gelişmelerle yakından ilgilenmeye başlaması ve bir dizi işbirliği girişiminin ve paktın parçası haline gelmesi, o dönem öyle iddia edilse de bölgeyle tarihsel ortaklığın bir sonucu değildi. Her ne kadar İmparatorluk mirasçısı olmanın burnu büyüklüğü ve nobranlığı ile hareket edilmiş olsa da, Türkiye’yi Ortadoğu’ya sürükleyen tek başına hamilik edebiyatı olmamıştır. NATO’ya üye olabilmek için Batı’ya hizmet etmesi gerektiğini hisseden Türkiye, sömürge topraklarını ve özellikle de Suveyş’i kontrol etmek isteyen İngiltere tarafından burnundan çekilerek Ortadoğu işlerine bulaştırılmıştı. Bu çerçevede Ortadoğu Komutanlığı’nın parçası olmakla başlayan Türkiye’nin Ortadoğu macerası, Batı yanlısı Soğuk Savaş aygıtları olmaları nedeniyle, Arap dünyasında tepki çeken Bağdat Paktı ve daha sonra CENTO’nun sorumlu üyesi olmakla devam etmişti.

Bu süreç boyunca Türkiye, Ortadoğu’daki sömürge karşıtı hareketlere hiçbir şekilde sempatiyle bakmayan, Bağlantısızlar Hareketi gibi “üçüncü yol” denemelerine prim vermediği gibi bu tür arayışlara giren ülkeleri emperyalizmin gönüllü misyonerliğini üstlenerek “doğru yola” çağıran; kısacası boyunduruktan bıkan halkların sevmediği bir ülke haline gelmişti.

İçeride hakkını arayana kin besleyen Menderes hükümetinin, Ortadoğu’da, üstelik Soğuk Savaş koşullarında ve emperyalizme karşı haklarını arayanları sevmesi pek tabii ki beklenemezdi. “Hakkını arayan”a gösterilen tahammülsüzlük, “devrim alerjisi” emperyalizme biat etme alışkanlığı ile de birleşince ortaya çıkan Ortadoğu politikası, Türkiye tarihinin kara lekelerinden biri olacaktır. Bu tavır sadece 1950’lere ilişkin tarihsel bir doğru değildir. Halkların radikal değişim talepleri ve sistemin dışına çıkan hareketler karşısında, sağcı olmanın doğal sonucudur.

Menderes'in Ortadoğu konusundaki kara sicili
Menderes hükümetinin, Ortadoğu politikasına bu çerçevede dönüp yeniden bakıldığında görülen, tahammülsüzlüğün tepe noktasının radikal değişim talepleri ve devrimsel dönüşüm anları olduğudur.

Menderes hükümeti, utanç verici sınavlarından birini 1956 yılında patlak veren Suveyş bunalımı sırasında vermişti. Mısır’ın sosyalist bloğa yakınlaşması üzerine bu ülkeye uygulanmaya çalışılan baskı, Nasır yönetiminin Süveyş kanalını millileştirme kararı almasıyla bir bunalıma dönüştü. Türkiye, bu süreç boyuncu Süveyş’te Mısır’ın egemenlik haklarını savunmak yerine, Boğazların özellikleriyle kanalın özelliklerinin birbirinden farklı olduğunu iddia ederek, Batı’nın çıkarları doğrultusunda kanal üzerinde uluslararası denetimi savundu. Mısır’ın geri adım atmaması üzerine İngiltere ve Fransa’nın kışkırttığı İsrail, Mısır’a saldırırken Türkiye Mısır’ı suçlamayı sürdürmüştü. İsrail’in saldırısını kınar gibi görünen Türkiye’nin, saldırının nedeni olarak Mısır yönetimini göstermesi, DP hükümetinin kirli sicilinin en kirli sayfalarından biridir.

Ancak Menderes yönetimini esas çığırından çıkaran gelişmeler, Suriye ve Irak’ta yaşananlar olmuştu. 1957 yılında patlak veren Suriye bunalımı, yakın tarihde Türkiye ile Suriye’nin doğrudan karşı karşıya geldiği birkaç olaydan biridir. O güne kadar Hatay sorunu nedeniyle zaten çok sıcak olmayan Türkiye-Suriye ilişkileri, Menderes hükümetinin çabasıyla neredeyse “sıcak çatışmaya” dönüşmek üzereyken tansiyon son anda düşürülebilmiştir.

İsrail-Mısır savaşından sonra, Bağdat Paktı’nın güçlendirilmesi yönünde çabalar hızlanmış bu çerçevede ABD de pakta yaklaşmıştı. Aynı süreçte Sovyetler Birliği ile Mısır ve Suriye arasındaki ilişkilerde de yakınlaşma gözlemlenir. Suriye ile SSCB arasındaki yardım anlaşması, Suriye’nin rejimi devirmeye çalışmakla suçladığı ABD’li diplomatları sınır dışı etmesi, Menderes hükümetini harekete geçirdi. Öncelikle ABD’nin Suriye’ye askeri müdahalede bulunmasını bekleyen, ancak ABD yönetiminin bölge ülkelerini silahlandırmakla birlikte, Suriye’ye yönelik askeri bir müdahalede bulunmayacağını anlayan Ankara, durumdan vazife çıkardı. Menderes hükümeti, Suriye sınırına hızla asker yığmaya başladı. Yaklaşık 37 bin kişilik askeri kuvveti Suriye sınırına yığan Menderes’e tepkiler gecikmedi. Sovyetler Birliği harekete geçerek Lazkiye limanına savaş gemisi gönderirken ABD’nin 6. Filosu da İzmir’e geldi. Böylece Türkiye-Suriye cephesinde gerilim tırmanırken sorun uluslararası bir soruna dönüşmüş oldu. Tansiyonun tekrar düşürülebilmesi için çok sayıda uluslararası ve ikili girişimde bulunmak gerekti.

Suriye ile savaşın eşiğinden dönen Menderes hükümeti durmak bilmiyordu. İçerideki gelişmelerle sıkışan hükümet, Ortadoğu’daki devrimlerle birlikte sağlıklı düşünme ve karar alma yetisini hepten yitirdi. 1958 yılında Irak’ta yaşananlar karşısında Türkiye’nin tavrı zaten kötü olan Ortadoğu sicilini tam anlamıyla kararttı. Bağdat Paktı ülkelerinin İstanbul’da buluşacağı gün Irak’ta General Kasım liderliğindeki bir askeri darbe ile monarşi yıkıldı. Darbe sırasında Irak Kralı Faysal ve Başbakan Nuri Sait öldürüldü. Halbuki, aynı gün Faysal ve Sait’in İstanbul’daki toplantıya katılması bekleniyordu. Kendisi de ordunun olası bir müdahalesinden korkan Menderes, hızla harekete geçti. Öncelikle Bağdat Paktı üyeleri olarak ABD’den Irak’a müdahale etmesi istendi. Ancak ABD böyle bir müdahaleye yanaşmadı. Bunun üzerine Menderes hükümeti Irak konusunda kontrolsüz ve son derece saldırgan bir politika izlemeye başladı. DP hükümeti Irak’a askeri müdahalede bulunmak için hazırlık yaparken Türkiye'yi durduran ABD’nin kesin emri oldu.

Türkiye, Irak’taki gelişmeler karşısında büyük hayal kırıklığı yaşamakla birlikte Lübnan’daki ayaklanmaları bastırmak ve yönetime destek olmak amacıyla ABD’nin Lübnan’a asker çıkarmasını ve İngiltere’nin Kral Hüseyin’in tahtını korumak için Ürdün’e askeri müdahalede bulunmasını büyük memnuniyetle karşıladı.

Dünden bugüne...
Menderes hükümeti, içeride gücünü milletten aldığını iddia ederken Ortadoğu’da emperyalizmle işbirliği içerisindeki monarşilerin devrilmesi karşısında dizlerini dövüyor, var olan iktidarların ayakta kalmasına yönelik her türlü müdahaleyi ayakta alkışlıyordu. Bu tavrın bir nedeni, Soğuk Savaş’ta Batı karşıtı cephenin güçlenmesinden duyulan endişeyse, diğer yanı da ezilen halkların sömürgeci güçlerin süregelen egemenliklerine ve baskıcı iktidarlara karşı ayaklanmalarına hiçbir şekilde sempati beslemeyen sağcılıktı. Dönemin çoğunluğu DP destekçisi İslamcıları da, onları Osmanlı İmparatorluğu’nun tebaası olarak görmeye devam ediyor, yoksul Ortadoğu halklarının bağımsızlık tutkusuna burun kıvırıyordu. İslamcıların zihin dünyasında bu halklar, Osmanlı’nın değerini bilmedikleri için “başlarına gelenleri hak eden nankörler” olarak yer buldu. Dönem değişti; dünya ve Türkiye değişti ancak Türkiye sağının Ortadoğu’ya ve halkların radikal dönüşüm taleplerine bakışının bu yaklaşımdan beslendiği gerçeği değişmedi. Bugün Ortadoğu’da yaşananlardan memnuniyet duyan, Lübnan ve Suriye'de gelişmelere müdahil olmaktan dolayı gururlu Türkiye sağının söyleminde, bu gelenek, capcanlı bir şekilde tezahür ediyor. Üstelik, dış politikasıyla “yeni Osmanlı” olduğunu ilan eden Erdoğan hükümeti, Menderes’te olmayan rahatlığa ve özgüvene de sahip.

Aşağıdaki satırlar aynı konuyu, Menderes'in Ortadoğu politikasını, 14 Haziran 2009 tarihinde Zaman gazetesindeki "Menderes, İmam-ı Azam'ın türbesinde neler düşündü?" köşeyazısında güzelleyen Mustafa Armağan'a ait. O utanç verici günleri böyle yorumlayabilenlerin, bugün kibirden hüngür hüngür ağlaması kimseyi şaşırtmamalı:

(...) Türkiye, Atatürk döneminden sonra ilk defa Ortadoğu'da 'bir şey' yapmaya çalışmakta, öncülüğü ele almaktadır.

İşte Sebati Ataman'ın aşağıdaki hatırasını bugünlerin gazete sayfalarının arasına koyarak okuyun lütfen. Adnan Menderes, Bağdat'ta İmam-ı Azam hazretlerinin türbesini ziyarete gitmiştir. Sonrasını beraber okuyalım:

"Dualarımızı okuduk, ayrılacağız. Adnan Bey kımıldamıyor. Öylece kaldı, âdeta murakabeye daldı. Nihayet silkinip kendine geldi. Dışarı çıkarken yanına yaklaştım ve sordum: "Beyefendi, bir murakabeye daldınız, merak ettim, o esnada ne düşündünüz?" Kolumdan tutup bir kenara çekti ve şu cevabı verdi: "Sebati, bu mezarını ziyaret ettiğimiz şahsiyet, burada ve yakın şarkta, bizim memleketimiz de dahil bütün İslam ülkelerinde ebedî olabilecek bir nizam kurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra bu nizam da yıkılmış, darmadağın olmuştur. Şimdiki İslam ülkelerinin vaziyetini görüyorsun. Bu nizamın başka esaslar dahilinde yeniden kurulması, sulh ve sükûnun avdet etmesi lâzımdır. Biz de buraya bunun için geldik."

Menderes'in sözlerini dinlerken, gözüm yaşlar içinde kalmıştı. Bana "Ağlıyor musun?" diye sordu ve sözlerini sürdürdü: "Ağlama, bu olacak, muhakkak olacak, biz görmeyeceğiz ama torunlarımız muhakkak görecek."

Sebati Ataman ekliyor: "Menderes çok büyük adamdı."

15 Haziran 2011 Çarşamba

Bayrağı düşürmeyenler...

alınteri.net: Mücadeleyi hızlandırmaya ve insan gibi yaşayabileceğimiz komünist dünyaya doğru ilerletmeye çalışacağız.



İnsanlık tarihinin başlangıcından beri insan hep mücadele içindedir. Önce yaşamak için doğayla, sonrasında diğerleriyle bu mücadele tarihin akışı içerisinde hep değişik formlara bürünerek devam eder. Karanlık çağlarda kölelerin tiranlara karşı verdiği mücadele bugün yaşamını emeği üzerinden idame ettirmeye çalışanların bu emek üzerinden nemalananlara karşı verdiği savaşa döner.

Tarihin en karanlık dönemlerinde dahi, onu bir adım olsa ileri götürecek ışık ise hep yanmıştır. '84 Ölüm Orucu dönemi ise bizim tarihimizin, işçi sınıfının, Türk ve Kürt emekçilerin sömürüye karşı verdiği mücadelede karşılaştıkları baskı, zor ve zulme karşı yakılan bir ışıktır ve hala önümüzü aydınlatmaya devam eder.

Koskoca bir karanlığın, askeri postallarla tüm ülkeyi karanlık bir bulut gibi sardığı, umutsuzluk ve korkunun, işkenceyle çürüyen insan bedeni ve çürütülmeye çalışılan inancın, ideal ve düşüncenin karşısına çıkan direniştir '84 Ölüm Orucu.

Sömürünün olduğu bir dünyaya karşı, sosyalizmin ışığıyla aydınlanmış, insanın insanı sömürmediği, insanın sadece insan olduğu için değerli olduğu bir dünya için mücadele eden işçi sınıfı ve devrimcilerin yükselen sesine karşı, 1980'de sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda faşist ordu eliyle gerçekleştirilen faşist darbede binlerce insan cezaevlerine tıkıldı. Binlercesi, 100'leri bulan günler boyunca işkenceden geçirildi. Binlercesi kah bir işkencehanede kah bir sokak arasında infaz edildi. Binlerce ana evladınının sağ olup olmadığını bilemedi bile. Kitlesel bir ıyım ve işkenceyle tüm bir toplum korku ve umutsuzluğa sürüklenmeye çalışıldı. Çökertilen karanlıkla yalnızlık hissi verilip, karşı duruş olacak her hareket felç edilmeye çalışıldı. Öyle bir karanlık ki etkisi hala sürüyor.

Ama bizler sadece karanlığı görmeyiz.

Tarihin ilerleyişini ve işçi sınıfının sosyalizm mücadelesine kazanılarak aydınlık bir dünya kurmak isteyenler karanlık dönemlerin de kalıcı olmadığını, hep bir ışık olduğunu bilirler. Tarihi parçadan değil bütün olarak görür süreklilik içerisinde değerlendirirler.

1984 yılında TİKB ve Devrimci Sol tutsakları tarafından tek tip elbiseye ve işkenceye karşı hapishanelerde başlatılan ölüm orucu da o dönemde yakılan bir ışıktır. Özünde ise savaşın asla bitmediğinin, bir cephede yenilsek bile başka cephelerde, sömürü varolduğu sürece devam edeceğinin ve bizlerin bu iradeye sahip olduğunun en büyük göstergelerinden biridir. Ve en güzel ifadesi belki de Adnan Yücel’in şu dizeleridir.

Ey herşeye bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!


Sınıf savaşı asla tek bir çizgide düz bir şekilde ilerlemez; bu diyalektiğin kendisine de aykırıdır. Mücadele içerisinde ileri sıçrayışlar, kimi dönem gerileyişler kimi zaman yenilgiler ya da kazanımlar olur. Savaş asla tek bir cephede sürmez, tek bir cephenin kaybedilmesiyle de asla bitmez. Köleler çağından beri, insan köleliğe karşı savaşmıştır. Bugün de savaşıyoruz. Mücadeleyi kazanmak bunda ısrarlı olmakla ve tarihi kendi sürekliliği içerisinde anlamakla mümkündür.

1980 faşist darbesinin ardından kendini yılgınlığın koynuna bırakanların en büyük açmazları ve sarıldıkları tek argüman da budur zaten: “Biz çok uğraştık hiçbir şey değişmedi”. Oysa her şey değişir, değişmemesi mümkün mü? Egemen sınıflar kimi zaman faşizmin postallarıyla kimi zaman umutsuzluk tohumlarıyla kimi zaman çürümeyi sinsice her yana bulaştırarak egemenliğini sürdürmek ister. Bizlere hiçbir şeyin değişmediğini ve yalnız olduğumuzu aşılamaya çalışır ki değişim için mücadele etmeyelim, emeğimiz için mücadele etmeyelim ve kendimizi kendiliğindenci sıradan bir yaşamın kollarına bırakalım... Ama en karanlık dönem bile tek başına değerlendirilemez bir öncesi olduğu gibi bir ardılı vardır ve tüm zayıflıklara rağmen elden düşürülmeyen bayrak bunun en güzel kanıtıdır. Yarınlar bayrağı düşürmeyenlerindir. Mehmet Fatih Öktülmüş, Abdullah Meral, Haydar Başbağ, Hasan Telci ve sonrasında daha niceleri bayrağı düşürmeden bugünlere bize ulaştıranlardır ve adları ışık saçmaya yüzyıl geçse de devam edecektir.

Tarih ilerler ve mücadele asla bizle başlayıp bizle bitmez. Çünkü, tarih bizle başlamamıştır ama sömürüye karşı mücadele edilmesi gerektiği her zaman biz tarihin içerisinde yer alacağız. Attığımız her adımla onu hızlandırmaya ve zamanı insan gibi yaşayabileceğimiz komünist dünyaya doğru ilerletmeye çalışacağız!

13 Haziran 2011 Pazartesi

TKP'nin "12 Haziran seçim sonuçlarına dair..." açıklaması

Türkiye Komünist Partisi, 12 Haziran seçimleriyle ilgili yaptığı açıklamada partinin başarısızlığının nedenlerinin araştırılacağı ve derhal bir kongre sürecinin başlatılacağını duyurdu. Açıklamada, parti üye ve dostlarını, hemen hep birlikte kolları sıvamaya çağırdı.

TKP'den yapılan açıklama şöyle:

12 HAZİRAN SEÇİM SONUÇLARINA DAİR...

Türkiye, hükümetin baskı, şantaj, hile dahil her tür hukuksuzluğa başvurduğu ve ardı ardına yolsuzluk haberleri gelen bir seçimi geride bıraktı. Sonuç bir bütün olarak Türkiye'nin emekçi sınıfları açısından sevindirici olmaktan uzaktır. Yoksulluk, işsizlik, artan borç yükü, hukuk sisteminin topyekun çöküşü, gericiliğin toplumsal alanı tamamen kuşatması ve polis devleti uygulamaları halkın AKP'den kopuşu için yeterli olmamıştır. Bu başlı başına bir sorun olarak ortada durmaktadır. AKP'nin aldığı oyların bir bölümünün seçim hile ve yolsuzluklarının ürünü olması, daha önce referandumda da görüldüğü gibi, toplumun küçümsenmeyecek bölümünün çürüme tehdidi ile yüz yüze kaldığı gerçeğini değiştirmemektedir.

12 Haziran seçimleri, bu tablonun "hoşnutsuzlar" kısmında da bir düzelmeye yol açmamıştır. Tepki oylarının yanı sıra, sol oyların CHP'de toplanması için uygulanan muazzam baskı, bir toplumsal dinamizm ve hareketlenme yaratmamış, CHP kendisine bağladığı seçmen kitlelerinde umudu yeşertecek oy oranının uzağında kalmıştır. Kılıçdaroğlu CHP'sinin AKP ile farklılıklarını törpüleme siyaseti istenen sonucu vermediği gibi, belli bir kesimin AKP karşısında daha korumasız hale gelmesine de neden olmuştur.

AKP'nin dışında hedeflerine büyük ölçüde ulaşan Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu, Meclis'e Türkiye solundan üç milletvekili sokulmasına karşın, temelde Kürt halkının temsiliyetini güçlendirmiştir. Önümüzdeki dönem Türkiye siyasetinde CHP ve MHP'den daha önemli bir aktör haline geleceği söylenebilecek BDP'nin Türkiye'nin AKP'nin başat güç olduğu dönüşüm sürecine hangi yönde müdahalede bulunacağı henüz belirsizliğini korumaktadır. Bu belirsizliğin tek başına Kürt sorunundan hareketle giderilmesine ne bölgedeki gelişmeler ne de Türkiye'nin iç dinamikleri izin vermektedir.

Seçimlere "boyun eğme" sloganı ile giren ve 13 Haziran sonrasına güçlü bir direnç taşıyabilmek için 500 bin oy isteyen Türkiye Komünist Partisi, sonuçlardan hareket edilecek olursa, seçimlerin en başarısız partisidir. TKP, hiçbir hükmü olmayan bazı oluşumlardan bile daha az oy almış, seçim öncesinde belirlemiş olduğu hedefin yanına dahi yaklaşamamıştır. Somut konuşacak olursak, TKP herkesin Meclis aritmetiğine odaklandığı seçimlere farklı bir anlam yüklemeyi becerememiş, bu nedenle de toplumsal etkisinin karşılığının çok altında oy almıştır. Partimiz seçim sonuçlarının sorumlululuğunu adaletsiz seçim sistemine, medya tecritine, "oyların bölünmemesi" ve "Meclis'e girmek gerek" baskına, seçim hilelerine, bütün önlemlere karşın bazı yerleşimlerde oylarının çalınmasına atmaksızın, bu kadar az oy alınmasının nedenlerini araştıracaktır. TKP elbette bu durumu kabullenmeyecek, Türkiye'de sosyalizm bayrağını taşıyan partimizin hızla güçlenmesinin ne kadar yaşamsal olduğunu bilerek hızlı hareket edecek, hamle yapmak için bir sonraki seçimleri beklemeyecektir.

Zaten Türkiye beklenecek bir ülke değildir.

Dokuz yıllık siyasi iktidar yüzde 50'lik bir oy oranıyla toplumsal onay almış olsa da, 12 Haziran seçimleri Türkiye'yi istikrara kavuşturmamıştır. Emekçi halkımızın ağırlaşmaya devam eden sorunları, bölgemizde olup bitenler, aşırı duyarlı ve kırılgan hale gelen ülke ekonomisi, AKP'nin aldığı yüksek oyun Meclis'te ona istediği rahatlığı sağlayacak sandalye dağılımına dönüşmemesi, küçümsenmeyecek bir nüfus bölmesinin siyasal iktidar karşısında güçlenmesi, yüzde 50'lik oya rağmen AKP'nin başını ciddi ölçülerde ağrıtacaktır.

Türkiye Komünist Partisi seçimlerle ortaya çıkan tablo içinde devrimci mücadelenin güncel görevlerini netleştirecek ve yerine getirmeye çalışacaktır. Partimiz bu görevlerinde seçim çalışmaları sırasında elde ettiği birikim ve mevzileri en iyi şekilde değerlendirilecektir.

Bu anlamda Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi, 10. Kongre sürecini derhal başlatmaya karar vermiştir. Hazırlıkları Merkez Komite ve Parti Konseyi tarafından gerçekleştirilecek kongre sürecinde seçim çalışmalarına katılan parti dostlarının da aktif katkıları alınacak, seçim sonuçlarının partinin siyasal ve örgütsel gelişimini sekteye uğratmasına izin verilmeyecektir. TKP'nin 10. Kongre süreci gelecek haftasonu gerçekleşecek Parti Konseyi toplantısıyla başlayacak ve Temmuz ayında toplanacak Türkiye Konferansı ile son evresine girecektir.

Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi, türlü engel ve kısıtlara rağmen seçim çalışmalarında "boyun eğmeyenler"in sesini yükseltmek için olağanüstü çaba harcayan parti üye ve dostlarını kutlarken, onları bu tarihsel kongre süreci için derhal kolları sıvamaya çağırmaktadır.

Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite

7 Haziran 2011 Salı

İşte Nâzım Hükmet'in ilk renkli video görüntüsü

Nâzım Hikmet'in, 1962 yılında, vefatından önceki Paris günlerinde çekilen renkli video görüntüsü, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun arşivinden çıktı.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU ÇEKTİ
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarından yapılan açıklamada, Bedri Rahmi'nin gelini Hughette Eyüboğlu'nun Türkiye İş Yayınlarına teslim ettiği görüntülerde, Nâzım Hikmet ve Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun Paris'teki günlerinden özel görüntülerin yer aldığı ifade edildi.

SON GÜNLERE AİT
Açıklamada, 'Büyük İnsanlık' kitabının hazırlık aşamasında yapılan arşiv çalışmalarında ortaya çıkan video kaydının, Hikmet'in 1962 yılında vefatından önceki Paris günlerinde, Vera ve Bedri Rahmi ile geçirdiği son günlerine ait olduğu belirtildi.


İşte Nazım Hikmet'in ilk renkli video görüntüsü – Tıkla!

4 Haziran 2011 Cumartesi

Emek ve meslek örgütleri Hopa saldırısını değerlendiriyor...

Kaynak: Kızıl Bayrak: Hopa'daki polis cinayetinin ardından ülke geneline yayılan gözaltı ve tutuklama saldırıyla beraber oluşan son tabloyu sendikalar, emek-meslek örgütleri ile demokratik kitle örgütlerinin temsilcilerine sorduk.

“Hopa'da OHAL yaşanıyor”
Av. Güçlü Sevimli (Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şube Yönetim Kurulu Üyesi):
Hopa'daki AKP mitinginin ardından bir kişi hayatını kaybetti. Sonrasında da protestolar yaşandı. Mitingin hemen sonrasında da başbakanın da Hopa halkını hedef alan açıklamaları oldu. Bunun ardından Hopa, Artvin ve çevre illerin polis teşkilatı Hopa'daki halka ciddi anlamda bir şiddet uygulamaya başladı. Hopa'daki mevcut uygulamalar daha önce bu biçimde değilken tersine bir dönüş yaşandı. Hopa'da olağanüstü hal diyebileceğimiz bir durum yaşanıyor. Daha önceden birçok açıklamaya, eyleme “müsamaalı” davranan kolluk Hopa özelinde inanılmaz bir tutum ortaya koyuyor. En küçük bir açıklamaya dahi hemen müdahale ediliyor. Hopa'yla ilgili hemen hemen tüm protestolar Terörle Mücadele Kanunu kapsamında değerlendiriliyor. İstanbul, Ankara ve Hopa'da yaşanan gözaltılar ve bütün savcılık soruşturmaları Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından TMK kapsamında değerlendiriliyor. En fazla, 2911 Sayılı kanuna göre değerlendirilmesi gereken olaylar farklı bir yere taşınmak isteniyor. Örneğin Hopa'daki gözaltılar bugün (4 Haziran) itibariyle Erzurum Özel Yetkili Savclığı'na çıkarıldılar. Avukat arkadaşlarımız da şu anda Erzurum'dalar. Devletin ve AKP'nin bu meseleye sert ve hukuka aykırı yaklaştığını görüyoruz. Hopa'daki olaydan sonra 32 kişi gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınanların bir kısmı serbest bırakıldı ama yaklaşık 3 gün boyunca gözaltılar devam etti. Özellikle yoldan gözaltılar yapıldı. Hopa'daki çevre köylere baskınlar yapıldı ve birçok kişi gözaltına alındı. Çağdaş Hukukçular Derneği olarak olayın hemen ardından Ankara ve İstanbul şubelerimizden avukat arkadaşlarımızı Hopa'ya gönderdik. Daha sonra, Ankara, İzmir ve İstanbul'dan oraya giden arkadaşlarımız oldu. Kolluğun uyguladığı şiddet de üst boyuttaydı. Bir kişinin kaburgası kırıldı. Özellikle Hopa İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde ciddi anlamda işkence yapıldığını avukat arkadaşlarımız aracılığıyla öğrendik. Kolluk görevlileri sürekli avukatsız ifade almayı dayattılar. Avukatları, gözaltındaki kişilerle görüştürtmemeye çalıştılar. Erzurum'daki özel yetkili savcı da hukuka aykırı uygulamaların altına imza attı.

“Toplumsal muhalefeti kriminalize edilmeye çalışılıyor”
İsmet Akça (Eğitim Sen İstanbul 6 No'lu Üniversiteler Şubesi Başkanı):
Hopa'da yaşananlar, AKP'nin, 2007 seçimleri sonrasında elde ettiği güçle beraber zaten özünde olan otoriter, baskıcı politikaları açıktan devreye soktuğu, “güç bende istediğimi yaparım” tarzının vardığı noktadır. Hopa'ya giden süreç bir sürü taşlarla döşendi. Şiddetin, baskının dozu sürekli olarak artıyor.

Seçim sonrasında oluşacak bir AKP iktidarı da bu durumun böyle devam edeceğini gösteriyor. Hopa'da yaşananlar, sola yönelen baskı, şiddet ve tahammülsüzlüğü işaret ediyor. AKP zihniyeti, çoğunluk bizdeyse istediğimizi yaparız. Buna karşı çıkan her sesi susturmak da bizim hakkımızdır. Tek tipçi, tek sesçi bir anlayışla hareket ediliyor. Özellikle muhalif sesler çıktığında bunlar şiddet yoluyla bastırılmak isteniyor. Hopa mitingi, sanırım AKP'nin tek ilçe mitingiydi. Bu anlamda Hopa'nın özellikle seçildiğini bile söyleyebiliriz. Büyük medya olayı tamamen tersyüz etmiş durumda. Olay, miting alanına uzak bir yerde gerçekleştirilen protestoya polisin sert müdahalesi sonucu yaşanıyor. AKP iktidarı, toplumsal muhalefeti kriminalize etmeye çalışıyor. Bu işi de şiddet yoluyla yapıyor. Hopa, bu tablonun en pürüpak halde ortaya çıktığı bir durum oldu. Sonrasında ise Hopa'daki saldırıya verilen tepkiler ve eylemlerde de aynı tavır sergileniyor. Bu iktidar farklı ses istemiyor. Bu olanlar karşısında başımızı eğecek halimiz yok. Demokrasi, emek, barış ve özgürlük karşıtı politikalara her zaman karşı çıktık, bundan sonra da karşı çıkacağız. Ancak öyle gözüküyor ki AKP'nin buna cevabı daha da sertleşmek ve otoriterleşmek olacak. Bu aynı zamanda kendisinin de kuyusunu kazması anlamına gelecek.

“Sermaye işçi ve emekçilere saldırıyor”
Hasan Gülüm (Belediye-İş Sendikası İstanbul 2 No'lu Şube Başkanı):
Hopa'daki olayla birlikte ortaya çıkan tablo aslında AKP şahsında sermayenin, işçi ve emekçilere yönelik tutumunun ifadesidir. “İleri demokrasi”nin, emekli bir eğitim emekçisini öldürmesine tanıklık ettik. Metin öğretmenin öldürülmesi, seçimler sonrasında demokratik muhalefetin ortaya koyacağı tepkilerine nasıl yanıt verileceğini de gösteriyor. Hopa'daki saldırının ardından ilerici, devrimci, sosyalistlere yönelik tutumu da görmüş olduk. Hopa'daki saldırıyı protesto etmek isteyen güçlerin İzmir, İstanbul, Ankara'da karşılaştıkları tablo Hopa'dan farklı değildi.

“AKP'nin baskıcı yüzünü teşhir edelim”
Arzu Çerkezoğlu (DİSK/Dev Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı):
Hopa'da yaşananlar ve ardından Türkiye'nin çeşitli kentlerinde gelişen süreç 8,5 yıldır iktidarda olan AKP hükümetinin gerçek yüzünü ortaya çıkarması açısından son derece anlamlıdır. Hopa'da gösterdiği tavırla Başbakan Erdoğan ve AKP hükümeti kendisine itiraz edenleri, başkaldıranları terörist veya eşkiya olarak nitelendirmektedir. Burada temel olarak söylenmesi gereken şey, seçimlerle birlikte de açığa çıkan, AKP hükümeti tarafından 8,5 yıldır yürütülen ve tüm emekçileri, işçileri güvencesiz ve taşeron çalışmaya mahkum eden neoliberal sisteme karşı mücadelenin ve gerçek çatışma ekseninin haklarımıza sahip çıktığımız bir mücadele çizgisi olduğudur.

AKP hükümetinin tahammülsüzlüğü, kendi iktidarları açısından gerçek tehlikenin nerede olduğunu göstermektedir. AKP'nin gerçek yüzünü açığa çıkarması açısından önemli bir süreçten geçiyoruz. Tüm işçileri ve emekçileri haklarına sahip çıkmak için biz de bu çerçevede açığa çıkan tüm tepkilerde yer aldığımız gibi tüm işçi ve emekçileri de AKP'nin baskıcı yüzünü teşhir etmeye çağırıyoruz.

“Bu tavrı kabul etmiyoruz”
Hami Baltacı (DİSK/Birleşik Metal-İş Kocaeli Şube Başkanı):
Hopa'daki olaylar toplumsal muhalefetin devlet erki tarafından ciddiye alınmamasının bir göstergesidir. İnsanların tepkilerine sağır, dilsiz kalanlar olayları farklılaştırmaya çalışıyorlar. Bu ülkede sadece gemicikleri olanlar yaşamıyor. Akşam eve gittiğinde bir parça ekmeğe veya çoluğuna çocuğuna ne götüreceğim diye düşünen insanların sorunlarına kayıtsız kalanlarla bu sorunları yaşayanların arasındaki fark açıktır. Bu ülkede sözümona demokrasi var deyip de tepkisini ortaya koyan insanlar ölünce “Onu dikkate almıyorum, benim için önemli değil” diyen yöneticilerin acilen akıllarını başlarına almaları gerekiyor. Bütün bunları tasvip edemeyiz. Eğer edersek, bizim de işyerleri önlerinde kolluk kuvvetleriyle yaşadığımız sorunları hak ediyormuşuz anlamı çıkar. Bu yüzden böyle bir tavrı kabul edemeyiz.

“Gücümüzü birleştirmeliyiz!”
Musa Servi (T. Deri-İş Sendikası Genel Başkanı): AKP iktidarı ve başbakan ileri demokrasi söylemini dilinden düşürmüyor. Baktığımızda, en demokratik bir eylemi dahi baskı, şiddet, gözaltı ve katletmeyle karşılıyor. Seçime giden süreçte kendisi gibi düşünmeyenleri -sendikal harekette de biz bunu yaşıyoruz- yaşama hakkı tanımıyor. Faşizan saldırıların dozunu gittikçe arttırıyor. Biz emekten yana kesimlere düşen görev de mümkün olduğunca bu baskılara karşı gücümüzü birleştirmeliyiz. Bunun yolu da örgütlü olmaktan geçiyor.

“Gözdağı verilmek isteniyor”
Erhan Karaçay (TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı):
EMO olarak bu ülkenin kaynaklarının yağmalanması konusunda halkın, toplumun yanında yer alıyoruz. Enerji işkolunda dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesi, nükleer santraller konusunda hukuki ve meşru tüm yolları deniyoruz. Yürüttüğümüz mücadele sonucunda geçmişte birçok ihale iptal edildi. Ancak buna karşı siyasal iktidarlar tarafından çeşitli yasal düzenlemeler yapıldı. Meslek odaları olarak, bu konularda toplum yararına tutum belirtirken demokrasi konusunda söyleyecek sözlerimizi de toplum önünde ifade ediyoruz. Bu alanda yürüttüğümüz mücadeleler nedeniyle hedef gösterildik, terörist ilan edildik. Seçim dönemlerinde demokratik haklarını kullanan, taleplerini ifade eden, Karadeniz'de yaşam alanlarını yok edecek HES'lere karşı eylem yapan siyasal yapıların ve insanların Hopa'daki protestosu hepimizin gözleri önünde faşizen bir şekilde engellendi. Bu eylem sırasında Metin hoca hayatını kaybetti. Buna karşı tepki gösteren sendikalar, siyasal partiler ve meslek odalarının eylemleri de engellenmek istendi. Türkiye'yi yaklaşan seçim öncesinde çok tehlikeli bir süreç bekliyor. Bu ülkenin kaynaklarını belli kesimlere aktaran siyasal iktidarlar ve üçüncü döneminde tek başına hükümet kurmaya aday olduğunu söyleyen AKP'nin, haklarını arayanlara bakış açısı ortadadır. Bu tamamen despotizmdir. Bu konuda meşru yoldan haklarını arayan insanlara karşı korkuyla, baskıyla gözdağı verilmeye çalışılıyor.

“Hopa mücadelenin sürdüğü bir yerdir”
Cemalettin Küçük (TMMOB Metalurji Mühendisleri Odası Genel Başkanı):
Hopa, uzun süredir HES'lere ve doğanın yağmalanmasına karşı mücadelede öne çıkmış bir yerdir. Çayın özelleştirilmesi karşısında Hopa'da yıllardır eylemler yapılır. Bununla ilgili mücadelenin sürdüğü bir yerdir. En sonunda, Tayyip Erdoğan'ın mitinginde HES'leri ön plana çıkararak eylem gerçekleştirildi. Bu nedenle sert müdahalede bulunuldu. Çünkü şirketlerin önü kesildiği zaman suyun ticarileştirilmesinin de önü kesilmiş olacaktı. Metin arkadaşımız bu yüzden katledildi. Başkaldıranlara karşı bundan sonra da benzeri uygulamalar devam edecektir. Büyük kentlerdeki eylemlere de çok sert müdahalede bulunuyorlar. HES'leri açtıklarında bu bölgedeki siyanürle maden işletmeleri gündeme gelecektir.

Don Kişot üzerine (Nâzım için...)

Kaynak: Alınteri: Don Kişot bu kaybolmuş cennetin mütehassiri [özleyeni], Şanso ise, burjuva akıl ve mantığının, devrin realitesinin mümessili.

Don Kişot’un klasik tefsirleri [yorumları] vardır : Monarşinin – yani burjuva iktisadının – hâkim olmaya başladığı bir devirde, derebeyliğe, şövalyeliğe, yani artık geri gelmesi mümkün olmayan bir devre, maziye hasret. Don Kişot bu şövaleresk tarafları olan mazinin, bu kaybolmuş cennetin mütehassiri [özleyeni], Şanso ise, burjuva akıl ve mantığının, devrin realitesinin mümessili. Cervantes, maziye dönmenin ne kadar imkânsız olduğunu göstermek istemiş ve böyle bir hasret çekenlerle alay etmiştir.

Bu bakımdan da Don Kişot imkânsızın peşinde koşan bir çeşit zavallı ve biraz da gülünç bir delidir. (…) Bana göre Don Kişot sadece mazi hasreti çeken bir adam değildir. Umumiyetle doğrunun, haklının, güzelin hasretini çeken adamdır. Bu onun hem kuvvetli, hem zayıf tarafıdır. Çünkü umumiyetle, mutlak manasıyla, güzel, doğru ve iyi yoktur, fakar diğer taraftan insanlar, sosyal şartların tesiriyle, daha güzele, daha haklıya, daha doğruya mütemadiyen hasret çekmişlerdir. Don Kişot kuvvetli bir adamdır, çünkü aksiyon [eylem] adamıdır.

Mücadele adamıdır. İnandığı şey için dövüşen adamdır. Bundan dolayı da aklı, mantığı, burjuva aklını ve mantığını temsil eden Şanso’yla kıyas edildiği zaman, Don Kişot değil, Şanso gülünçtür. Şanso’da hareket noktası, aksiyonunun hareket noktası, şahsi menfaatidir. Zengin olmak, vali olmak için Don Kişot’un peşine takılmıştır. Bunun için de kitabı bitirdiğin zaman Don Kişot’u seversin, Şanso’yu sevmezsin. Don Kişot’un deli, komik filan olarak gösterilmesinde bizzat burjuva devri ve bu devrin resmi neşriyatı da amil olmuştur. Burjuva, Monarch’ı da devirip sosyetenin [toplumun] tam hâkimi olduktan sonra, kendi devrini, mutlak, değişmez ve en doğru, en güzel, en akla uygun bir devir saydığı için, daha güzeli, daha doğruyu arayandan nefret etmiş, idealistten ürkmüş, korkmuş ve Don Kişot’u bir istihza vesilesi yaparak bu sıfatı, kendi aklı ve mantığı, hele kendi devrinin şartlarına uymayan, hele o şartları değiştirmek isteyen herkese vermiştir.

Don Kişot’un gülünç, komik, yarı deli telakki edilmesinde, bu devirde ve belirli muhitlerde, bu da amildir. Kitabın içindeki Don Kişot elbette ki normal bir adam değildir. Fakat kitabın dışına çıkan bir Don Kişot vardır ki o gayetle normaldir. Kitabın içindeki Don Kişot’un normal olmayışı, demin de söylediğim gibi, geri gelmesi imkânsız olanı aramaya, bulmaya kalkışmasındandır. Fakat kitabın dışına çıkan, kitabın mevzuunun dışına çıkan Don Kişot’un, daha iyiyi, daha güzeli arayanın, burjuva aklı ve mantığını, burjuva telakkilerini ve psikolojisini, mutlak olarak kabul etmeyen Don Kişot’un, daha güzeli ve daha iyiyi, daha haklıyı arayan Don Kişot’un, bu uğurda dövüşen Don Kişot’un, aksiyona geçen Don Kişot’un anormallikle hiçbir ilgisi yoktur.

Yani Don Kişot’un hikâyesini, yeldeğirmenleriyle dövüşmesini, falanını filanını değil de, güzel ve doğru bulduğu bir iş için ellisinden sonra dövüşmesini, yollara düşmesini filan göz önünde tutarsan onu sevmemek imkânsızdır. Ve ben öyle sanıyorum ki onun hâlâ canlı oluşunda ve insanlık tarihi boyunca da canlı kalacak olmasında bütün bu saydıklarımın rolü büyüktür. Sonra, kitabın tekniği, hikâyesi, özü de öyledir ki, tabir caizse, Şarlo’nun filmlerine benzer. Çocuk da zevk alır, büyük de, cahil de, okumuş da, burjuva da – sebebini söyledim – sosyalist de. Cervantes Don Kişot’u yazarken, bütün bu söylediklerimi düşünmüş mü? Zannetmem. Fakat çok enteresan bir devirde yaşadığı için o devrin, yani bir inkılap devrinin damgasını taşımış ve kitabına da bu damgayı vurmuş.

Nazım Hikmet – Don Kişot Üzerine
_______________________
Don Kişot (İspanyolca: Don Quixote ya da Don Quijote), İspanyol romancı Miguel de Cervantes Saavedra’nın romanı ve aynı zamanda bu romandaki asıl şahsiyetin adı.

1605 ve 1615’te El ingenioso hidalgo Don Quijote de La Mancha (Marifetli ayan Don Kişot de La Mança) ve Segunda parte del ingenioso caballero Don Quijote de La Mancha (Marifetli şövalye Don Kişot de La Mança’nın ikinci bölümü) olmak üzere iki bölüm halinde yayımlanan roman, İspanyol Altın Çağından bir örnek olarak en akıcı edebi eserlerden biridir ve belkide İspanyol edebiyatına ciddi bir giriştir. Modern Batı edebiyatının en kaydadeğer kurgu romanlarındandır.

DON KİŞOT
Ölümsüz gençliğin şövalyesi,
ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına,
bir Temmuz sabahı fethine çıktı
güzelin, doğrunun ve haklının :
önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
altında mahzun, fakat kahraman Rosinant’ı.
Bilirim,
hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot’um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.

Haklısın, elbette senin Dülsinya’ndır en güzel kadını yeryüzünün,
sen, elbette bezirgânların suratına haykıracaksın bunu,
alaşağı edecekler seni
bir temiz pataklayacaklar.
Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin
ağır, demir kabuğunun içinde
ve Dülsinya bir kat daha güzelleşecek…

Nâzım Hikmet, 1947

3 Haziran 2011 Cuma

İKD: Kabına sığmamakta direnen örgüt

İlerici Kadınlar Derneği, 3 Haziran 1975'te ufak bir gecekonduda ilk bürosunu açtığında, Türkiye'de kadınların mücadele tarihinde önemli bir örgütün ilk adımı atılıyordu.

Kimi der ki kadın,
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın,
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşığıdım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran,
Kimi der ki çocuk doğuran,
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim, hayat arkadaşımdır...

Nazım Hikmet

15 bine yakın üyesi, 33 şubede örgütlenmişti. Yayın organı olan “Kadınların Sesi” dergisi 30 bin baskıya ulaştı. Bunun yanında, kreş, işsizlik, pahalılık, 20 yılda emeklilik, gündelikçi kadınların sigortalanması etkinlikleri, Şubat 1976’da 5000 kişinin katıldığı “Evlat Acısına Son” mitingi, Ocak 1980’de “Süt Kampanyası”na ilişkin 40 bin imza toplanması... Kısacık bir ömürde kabına sığmamakta direnen bir örgüt, bir hayat...

Derneğin adı ilk olarak “Demokratik Kadın Derneği” olarak düşünülür. Ancak, diğer sol hareketlerin kadın üyeleri tarafından“emekçileri böleceği” gerekçesiyle bir kadın derneği kurulmasına karşı çıkılır. Bütün bu tartışmalar derneğin kuruluşunun 8 Mart 1975 tarihine yetişmesi hedefine engel olur. 8 Mart 1975’te dernek kurulamasa da yapılan kutlamalar sırasında, TKP’nin radyosunda “komünist kadınların öncülüğünde kadınlar örgüt kuruyor” açıklaması yapılır.

Otuz kadın tarafından oluşturulan, 3 Haziran 1975 tarihinde resmi olarak kuruluşu onaylanan İKD’nin ilk merkez binası İstanbul’un Çeliktepe semtinde tek odalı bir gecekondunun giriş katında açılır.

İKD'nin (İlerici Kadınlar Derneği) tohumları, TKP kökenli Marksist kadınların biraraya gelmesi ile atıldı. 3 Haziran 1975’te TKP'nin kadın örgütü olarak kuruldu. İlk ve tek başkanlığını Beria Önger yaptı. Kitlesel bir kadın örgütü yaratmak, kadınların kurtuluşunun sosyalizm ile geleceğini vurgulamak doğrultusunda Türkiye’de ciddi çıkışlar gerçekleştirdi. Bununla birlikte kadınlar, siyasi parti ve örgütlere katkı sunmak konusundaki tereddütlerini ortadan kaldırmışlardı.

İKD, 1978 yılına kadar yaygınlığını hep korudu. Birçok ilke imza attı. Hiç bir zaman da ilkelerinden vazgeçmedi. Faşist saldırıların yoğunlaştığı 1978 yılından itibaren İKD yeraltına çekildi. Nitekim dernek, 28 Nisan 1979'da kapatıldı.

Marksizm mi, Feminizm mi?
İKD, özellikle 1980 sonrası feminist hareketler tarafından çok eleştirildi. Bunun sebebi örgütün yeteri kadar feminist bir yapıya sahip olmaması idi. İKD’yi anlatan “Kızıl Feministler” ve “Ve Hep Birlikte Koştuk” kitaplarının yazarı Emel Akal bu eleştirilere şöyle yanıt veriyor:

‘İlerici Kadınlar Derneği'nin kurucuları ve militanları olarak feminizmi sosyalizme alternatif, bir burjuva ideolojisi ve hareketi olarak gördük. Oysa ki ikinci dalga feminizm, birinci dalga burjuva feminizminden çok farklıydı. Feminizm kadınların ezildiğinin, aşağılandığının kabul edilmesi ve kadınların kurtuluşuna dair bir proje sunulmasıdır. Ama kadınların neden ezildiği konusunda feministler ayrılıyor. Kadınları sistem eziyor diyenler ve kadınları patriyarka eziyor diyenler var... Dolayısıyla kadınları patriyarkaya karşı mücadeleye çağıranlar da, kadınları toplumsal sisteme karşı mücadeleye çağıranlar da feminist kategorisine giriyor. Feminizm homojen değil ve çok parçalı. İKD, feminist olursa Marksist olamayacağından endişe eden bir kuşaktan oluşuyordu. Ama 21. yüzyılda, bugünkü Türkiye'de Marksistler nasıl işçi sınıfının, ezilen ulusların, ırkların mücadelesinin yanındaysa ezilen cinsin de kurtuluş mücadelesinin yanında yer almak zorundadır. Komünistlerin kadının kurtuluşuna kör olduğuna ilişkin iddialara hak verecek tutum içine girmemelidirler. Dolayısıyla ezilen cinsin mücadelesi feminizmdir ve kendi ideolojileri doğrultusunda komünistler de Marksist feministirdirler.’

İKD Kronolojisi

1975:

- 20 Yılda Emeklilik Kampanyası ile 5000 imza topladı.
- Profilo’da işyeri kreşi açılması faaliyeti başarıyla sonuçlandı.
- Okuma-yazma ve ilkokul diploması kursu başlatıldı.
- Fazla mesailere karşı kampanya başlatıldı. İş haftasının 40 saat olması istendi.

1976:

- Lübnan’daki Filistinli kadınlara ilaç, süt tozu, dayanıklı gıda ve giyecek maddeleri sağlama kampanyası başlatıldı.
- 5000 kişinin katıldığı “Evlat Acısına Son” mitingi yapıldı.
- Ankara’da “Faşizmi Protesto” mitingine katılım sağlandı.
- “Her İşyerine Kreş” kampanyası çerçevesinde işyerlerine tazminat davaları açıldı.
- Kadınların Sesi dergisi çıkarıldı.
- DİSK ile ortaklaşa “Ana ve Emekçi Olarak İşçi Kadının El Kitabı” broşürü yayınlandı.
- Kadınların Sesi’nin baskı sayısı 10 bine çıktı.
“Gündelikçi Kadınlar Sigortalanmalı” başlığında imza kampanyası başlatıldı.

1977:

- Şube sayısı 16’ya çıktı.
- MESS’e karşı direnen Maden-İş grevcileriyle dayanışmaya gidildi. Dayanışma tezgahları açıldı. 50 bin dayanışma pulu bastırıldı. Grev yerlerinde yemek pişirildi.
- Milliyetçi Cephe hükümeti ve zamlar, Gaziosmanpaşa Kapalı Spor Salonu’nda 300 emekçi kadınla protesto edildi.
- FAKO ilaç fabrikasının zehirli atıklarına karşı imza kampanyası başlatıldı.
- İşsizliğe, pahalılığa, faşizme karşı çeşitli illerde mitingler yapıldı.
- “Nötron Bombasına Hayır” başlıklı imza kampanyasında toplanan imzalar Barış Derneği’ne iletildi.

1978:

- Zonguldak’ta bir kadın öğretmenin doğum sırasında ihmalden ölmesi üzerine sessiz yürüyüş yapıldı. İhmali görülen doktora işten el çektirildi.
- Kürtajın yasalaştırılması, devlet eliyle ve en sağlıklı şekliyle uygulanması istendi.
- Kreş seferberliği için toplanan 60 bin imza, TBMM Başkanlığı’na sunuldu.
- “Doğum İzinleri Birleştirilsin” kampanyası sonucunda 1475 sayılı iş yasası’nda İKD’nin talepleri doğrultusunda yeni değişiklikler yapıldı.

1979:

- Kadınların Sesi’nin tirajı 30 bine çıktı.

1980:

- “Süt Kampanyası”na ilişkin 40 bin imza, TBMM Dilekçe Komisyonu’na verildi.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Köpeğin ahlakı

Peki Hikmet Sami Türk, bu hikâyeyi hatırlar mı? Cezaevinde iş makinesiyle kolu koparılan Veli Saçılık, Hikmet Sami Türk'le karşılaşması vesilesiyle bugün Türkiye gündemine geldi. Edebiyatçı dostumuz Ahmet Yıldız yıllar önce "Köpek" adlı öyküsünde bu konuyu işlemişti çok güzel biçimde. Aynı öyküyü Ergin Yıldızoğlu bir inceleme kitabında ele almış, kitaba da "Köpeğin Ahlakı" adını vermişti. Aşağıda "Köpek" adlı öyküyü yayımlıyoruz, Veli Saçılık'a ithafen.

KÖPEK

"Bu yolculuğa çıkan bizler.."
(Seferis)

Orası, berber dükkanının arkasında, oynamayı pek sevmediği dar sokağın kenarı, belki biraz sidik kokuyordu ama biraz kestirmek için gerçekten iyiydi… Güzdü. Karnımın bir yanını toprağa bir yanını güneşe vermiştim. Günlerdir yağan yağmurdan sonra güzel bir güneş vardı. O kutsal sıcaklığı biz de biliyoruz, belki de kimse bizim kadar bilemez kıymetini; uzun bir kışa hazırlanan eklemlerim, tüy diplerim onun enerjisini depolamaya alışkındır. Karnım -ki aslında sabahtan beri boştur- o ısıyla ve ışıkla yumuşuyor ve kendini yeniliyor. Tek gözüm açık; biliyorum, çember çeviren o yaramaz çocuk buralardan geçebilir, çemberinin boş dönmesine aldırmadan demiriyle yine bana vurmaya kalkışabilir. Ama sesleri uzakta, diğer sokakta; şimdilik top oynuyorlar. Berberde gardiyan Mahmut tıraş oluyor. Evlerden televizyonların sesi geliyor. O kutuya gittikçe daha çok bağlanıyor kadınlar, artık kapıların önüne çıkmaz oldular; neme lazım, benim için iyi. Güneşlenecek alanlar bana kaldı. Yine de açmalıyım tek gözümü. Tam dalıp gitmeye gelmez. O çemberli çocuk... Ama açlık gerçekten karnımı kemirmeye başladı. Oraya, cezaevinin yakınındaki çöplüğe akşam artıkları dökülene kadar sabretmeliyim. Sabır…

Annem öğretmişti. Aslında tembeldim, hiç sözünü dinlemedim, arsızdım. Zavallı annem! Nerede öldüğünü bile bilmiyorum! Kötü anılara dalmak ne kazandırır? Şimdi açım ve karnım gurulduyor. Akıllı olmalıyım, ama bu gurultuyla -çemberli çocuk olmasa da- uyumak gerçekten zor. Cezaevinde de iki gündür tuhaf gürültüler geliyor. O korkunç patlamalar, makine gürültüleri; sanki duvarları yıkıyorlar. Hadi dün geceyi geçtik, sabah bile bir tek lokmacık olsun yiyecek dökmediler çöplüğe. Yemek de mi yemiyorlar ne? Mahallenin çöplüğü ise gün geçtikçe yoksullaştı ve kurudu. Kimse tek bir kemik parçası bile atmıyor artık çöplüğe. Geçen hafta dibinde uyuduğum pencereden duydum ister istemez, içerde konuşuyorlardı kadınlar. Onu da kaynatıyorlarmış, çorba yapıyorlarmış. Kaynatılmış kemiğin hayrı mı olurmuş! Mahallenin çöplüğüne kalsam çoktan açlıktan öldüydüm. Ama bu cezaevi bir iki gündür gerçekten bir garip. Yeni çöplükler, yeni yemek bölgeleri mi bulmalı ne? Oysa iyi alışmıştım tembelliğe.

Annem de zaten tembelin biri olduğumu söyler dururdu. Tembel kediler gibi dört ayak üzerine düştün, iyi yer tuttun cezaevi çöplüğünü, diye söylenmişti bir keresinde, açık kahverengi güzelim çakal gözlerini kedilerden söz ettiği için tiksintiyle kısarak.

Doğduğumda diğer kardeşlerimle oynamaya bile üşenirmişim. İstemeyerek atlarmışım annemin sırtından, kardeşlerimin tombala atarak oynamalarına aldırmadan, başının dibine kıvrılır, melul melul onlara yalnızca bakarmışım. Anne işte! Belki de bilinçli getirdi beni buraya. “Bu tembellikle ancak bir cezaevinin cömert çöplüğünde yaşama olanağı bulur oğlum” diye düşünmüştür. Her neyse. Şimdi gerçekten karnım kazınıyor açlıktan. Cezaevinden gelen kaynaşma, gürültü, bağırış çağırışlar da kesildi gibi zaten. Gidip yiyecek bir şeyler bulmalıyım. Ama durun bakayım: snıf, snıf!

Çöplükte gerçekten kayda değer bir parça var gibi. Tuhaf kokuların -barut ya da mazot- arasından alabiliyorum bu kokuyu.

Sallapati adımlarla hiç çaktırmadan, berberin bulunduğu köşeyi başım önde, övündüğüm süslü kuyruğum rahat bırakılmış biçimde havada sallanarak sessizce döndüm. (Diğer arkadaşlarımdan yaşayan kimse kalmadı. Hepsi zehirlendiler; tembelliğim yüzünden zehirli etleri kapma mücadelesine girmediğim için sağ kaldım ben!)

Kahvenin önünden geçmek zorundaydım; hepsi zararsızlar, çok sigara içiyorlar, bir de koyu çay; tavla şakırtılarını duydum yalnızca çardağın altından gelen. Bir otomobil geçti hiç frene basmadan; yol daracık; benden korkusu yok ya bir kenara çekilip boynumu büktüm, benim varlığımı -ah, hep böyle olur!- görmezden gelen şoföre gözlerimi dikerek geçmesini bekledim. Sonra kokuya doğru, çöplüğe yürüdüm.

Koku gerçekten tuhaftı. Diğer yabancı kokular yüzünden yanılıyorum sandıydım önceleri ama öyle değil işte. Bu öyle, benim gibi tembel bir kasap çırağının üstünkörü sıyırdığı dana kemiği, ya da sığır kaburgası, yemekten arda kalmış sinir bölgesi, -ya da bulgur pilavına kazayla düşmüş ve pişmiş bir fare ölüsü- kokmuş tavuk eti filan değil. Başka bir şey bu. Ama kokuyu tanıyorum; bir et kokusu! Ne? Şimdi çıkaramıyorum. Yaklaşmam, burnumla dokunmam gerek belki de. Meraklandım açıkçası.

Bolca yanmış çaput, çarşaf, döşek, elbise; üstelik ıslatılmışlar ve iğrençler! Yine yiyecek yok! Ama işte o çaputların arasında o koku. Bir şans. Burnumla, iğrenç is kokusuna, yanık kokusuna aldırmadan iyice derinlere daldım. Orada bir kenarını buldum, sıkıca ısırdım ve çektim. Ve işte o an tanıdım. Daha önce de ısırmıştım çünkü. Buraya, benim çöplüğüme dadanan simsiyah yüzlü, kendisi de bir çöplük olan, benim çöplüğümden bir şeyler araklamaya çalışan o toplayıcı adamın kolunu!

Evet bir insan kolu bu! Omuzla dirsek arasından kopmuş. Kan akmıyor ama daha sıcak gibi. Doğrusunu söylemek gerekirse ilkinden biraz sert. Kopuk yere yakın yerden tutmuşum ağzımla. El aşağı yukarı sallanmaya başladı ben koşarken. Çünkü ne yapacağımı bilmeden mahallenin ve cezaevinin tersine, boş arsalara doğru koşmaya başlamışım aptalca. Yemek istemedim, içimden gelmedi. Karnım bulandı dersem yeridir; tuhaftı çünkü. Oraya, boş arsaya bir yere gizlemek istedim. Bir kenara koyup patilerimle hızla toprağı eşelemeye başladım, ama birden -nedendir anlamadım!- vazgeçip ağzıma aldım, mahalleye doğru yöneldim. Açlığımı filan unutmuştum. Beni görsünler, bu kolu görsünler istiyordum, böyle bir duygu vardı içimde.

Kahvenin önünden geçerken beni gördüler. Mahsus yavaşlayarak önlerinden geçtim. Ayağa kalkıp bir şeyler söylediler yüzlerini buruşturarak. Ben ise bilinçsizce gidiyordum işte kıçımı o yana bu yana sallayarak. Aslında yaptığım annemin öğrettiklerine aykırıydı, kuralları bozmanın en âlâsıydı. Ama nedendir bilmiyorum ağzımdakini herkese gösterme duygusuyla aptalca koşuyordum işte. Gardiyan Mahmut berberden çıkmış, kahveye doğru geliyordu. Ağzımda kolu gördü. Sonra bana, “Bırak oğlum, bırak onu çomarcığım, ne olursun bırak!” diye hiç alışmadığım yumuşak, hatta saygılı bir dille, çatallanmış, belki de ağlamaklı bir sesle bağırdı. Kahveye doğru koşmaya başladı. Onlara bir şeyler söyledi. Bu kez bağrışarak hep birlikte bana doğru koşuşmaya başladılar.

***
Tavla oynayanlardan emekli bir demiryolu işçisi, sokağın başında kuyruğunu bacağının arasına sıkıştırmış, ağzında sallanan bir insan koluyla uzaklaşan köpeği, kahveye doğru yaklaşan gardiyan Mahmut'a göstererek:

-Bir insan koluydu Çomar’ın ağzındaki, sen de benim gördüklerimi gördün, değil mi Mahmut? diye bağırdı.
-Evet! Bu o! Dünkü isyanda kolu iş makinesinin kepçesiyle koparılan mahkümun kolu bu!
-Vay anam! dedi emekli işçi. Çabuk yakalayalım, bıraktıralım köpeğe ağzındakini; günahtır!
-Çabuk, dedi, Gardiyan Mahmut.

Hep birlikte Çomar’ın peşinden koşmaya başladılar.

***
Kolu fazla incitmemeye çalışarak duvarın dibine usulca bıraktım. Azı dişlerimin yaptığı iz yerlerinden fışkıran küçük, siyah kan damlacıklarını gördüm en son. Kuyruğumu yine, utançla bacaklarımın arasına kıstırarak başım önde, doğrusu düşünceli bir biçimde mahallenin derinliklerine doğru, çember çeviren çocuklara filan aldırmadan daldım. İşte orada kendi kendime söz verdim; bir daha açlıktan ölsem bile cezaevi çöplüğünden tek bir lokma yemeyecektim!

-İş makinesiyle cezaevinde kolu koparılan Veli Saçılık'a, acıyla-