31 Ağustos 2011 Çarşamba

Ah şu komünistler

Kim tarafından, ne zaman basıldığı görülüyor tabii.

Girişi harika kitabın:
"Komünizm, Allah'ı bulamayan, mülkiyet tanımayan ve tatbikatıyla insanları köle gibi kullanan ilkel bir rejimdir. Komünizmi bir rejim olarak sistemleştiren Karl Marks bile, ölümünden az önce: 'Pireler ektim, ejderhalar biçtim. Ben marksist değilim. Ben marksist değilim,' demek suretiyle bu vahşet örneğini suçlamak zorunda kalmıştır."


Sayfa 6:
"Türk işçisi, memleketimizin genel şartlarına uygun olarak yeterli öğrenimden geçmemekle beraber, kuvvetli bir sağduyuya sahiptir. Temelde milliyetçi, Atatürk'çü ve geleneklerine bağlıdır."

Hafiften dalga geçer, aşağılar gibi:
"Emeğini, şerefle yaşamak için sermaye olarak kullanmaktan büyük bir zevk duymaktadır. Kanunlara karşı hürmetkardır. Haklarının istismar edileceğine inanmadığı gibi buna mani olabilecek her türlü anayasal garantiye sahip bulunmaktadır."

Üçüncü ve dördüncü sayfalarda, biraz da küstahça:
"Kanser hastalığından da tehlikeli olan komünizm, sadece bir insanın değil, insandan insana bulaşarak bir milletin ölümüne bile sebep olmaktadır. Nitekim, komünizm illetine yakalanan her fert ve bu gibi fertlerden oluşan her millet insanlığın en büyük idraki olan Allah, millet, ahlak, özgür düşünce gibi kavramları kaybetmekte, sadece komünist partisinden aldığı emirleri dinleyen ve uygulayan canlı bir robot veya robotlar topluluğu olmaktadır."

"Bu durum, bir nebze yukarıda da bahsedildiği gibi insan tabiatına aykırı, kaskatı bir inkarcılıktır. Zira insan, maddi bir varlıktır. Hayatı ise madde ile mana arasındaki dengenin bir ifadesidir. Bu dengeyi kuramamış olduğu bilinen ilk insan toplulukları birbirlerini telef etmişlerdir. Binlerce yıl sonra aynı vahşeti getirmek isteyen komünizmi benimsemek, medeniyetin ve bunu yaratan maddi ve manevi varlığın ve ilmin inkarcılığından başka bir şey olamaz."

Böyleyken böyle işte...
Not: Bu bilgilerin tümü onurçaymaz.blogspot.com'dan alınmıştır.

Savaş ve barış!..

50 milyonun hayatını kaybettiği bu korkunç savaşın başladığı 1 Eylül, BM tarafından “Dünya Barış Günü” olarak kabul edildi.

1 Eylül 1939 II. Emperyalist Paylaşım Savaşı başladı.

Kimi rakamlara göre 35, kimine göre 50 milyonu aşkın insanın yaşamını yitirdiği bu korkunç savaşın başladığı gün sayılan 1 Eylül, BM tarafından daha sonra “Dünya Barış Günü” olarak kabul edildi.

1917 Ekim Devrimi'yle emperyalist tekellerin pazar alanları daraltmış, dünyada ilk sosyalist ülkenin inşasına girişilmişti. Bu koşullar bir yandan emperyalist sistemin bunalımını ağırlaştırırken, diğer taraftan halkların ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerine moral ve güç kaynağı oluyordu.

I. Dünya Savaşı'ndan ekonomik çöküntü ve Versailles Anlaşması'nın dayattığı ağır siyasal koşullarla çıkan Almanya'da burjuvazi kitlelerin hoşnutsuzluğunu, büyük bir sahtekarlıkla kendini “Nasyonal Sosyalizm” olarak adlandıran faşist hareketin kanallarına akıtmayı başardı. Alman sermayesinin doğrudan ve diğer emperyalistlerin dolaylı desteğiyle Hitler faşizmi geliştirildi.

1938'de Almanya ve italya ile İngiltere ve Fransa arasında “Münih Paktı” adıyla anılan anlaşma yapıldı. Bu ihanet anlaşmasıyla, Almanya'nın Çekoslovakya'nın bir kısmını işgal etmesi onaylanarak, Hitlerci saldırganlığın önü açıldı. Emperyalistler bu tavizlerle Hitler'in Sovyetler Birliği'ne saldırmasını sağlamaya çalışıyorlardı. İngiliz ve Fransız burjuvazisi, aynı dönemde Sovyetler Birliği'nin ittifak önerilerini ise oyalama taktikleriyle geçiştirdiler.

Emperyalistlerin amaçlarını farkeden Stalin, Ağostos 1939'da Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı'nı imzaladı. Stalin'in amacı, SB'ye yöneleceğinden adı kadar emin olduğu faşist saldırganlığı karşılamak üzere savaş hazırlıklarını tamamlamak için zaman kazanmaktı. Almanya ise emperyalistlerin kendisine çizdiği rotayı izlemedi. Hitler, güçlü bir rakip olarak gördüğü SB'ye saldırmadan Avrupa'dan güçlenmek için önce Avrupa ülkelerini işgal etmeye başladı. Batılı emperyalistler belli bir süre buna da göz yumdular. Ancak Almanya'nın 1 Eylül 1939'da Polonya'yı işgali bardağı taşıran damla oldu. Ve İngiltere, Fransa, Almanya'ya karşı mecburen savaş açtılar. Fakat bu savaş ilanının gereği olan fiili savaş durumuna girmediler. 7 ay daha almanya'ya hiçbir saldırıda bulunmayarak onun güçlenmesini seyretmeyi sürdürdüler. Ta ki Hitler artık kendi kapılarına dayandı, onlar da zorunlu olarak savaşa girdiler. / Alınteri

25 Ağustos 2011 Perşembe

Sacco ve Vanzetti’yi insanlığın vicdanında canlı tutmak için.. Devrim ve sosyalizm!

20. yüzyıl Amerikası’nın en zengin kesimini göçmen işçiler oluşturuyordu. Nasırlı eller onlarındı. Kamburlaşmış beller de… Her odasında başka bir ailenin kaldığı damı akan evler, karanlık fabrikalar ve yoğun çalışma saatleri, ücretsiz mesailer… Horlanmalar, hakaretler, en ölümcül hastalıklar da… Ama en önemlisi arka sokaklar onlarındı. İşte bu yüzden zengindiler, çünkü dünya üzerindeki bütün şehirlerin kalbi bu sokaklarda atardı! 1920’lerde ABD’nin arka sokaklarında rastlayacağınız bütün kalpler özgürlük ve kurtuluş için çarpardı.

Şimdi yürüyoruz. Bugün 15 Nisan... Boston’un banliyölerinden South Braintree’nin ana caddesi üzerindeyiz. Burada duralım. Ana caddenin üzerinde gördüğünüz şu ayakkabı fabrikası birazdan soyulacak. Bakın işte ayakkabı fabrikasının muhasebecisi ve koruması beraberce fabrikanın zırhlı kasasını komşu büroya taşıyorlar. Birazdan birkaç el ateş sesi duyacağız. İşte oldu. Bakın şu iki adama! Kasalar ve adamlar bir çırpıda ana cadde üzerinde bekleyen arabayla kayboldular.

Arabanın markası Buick. Muhtemelen çalıntıdır. Şu köşede dikilen 2-3 kişi (ki onlar her silah sesi duyduklarında kendilerini güvende hissediyorlarsa, gözlerini ayırmadan seyrederler) arabanın markasını seçebilirler. Soyguncuların yüzlerini seçmeleri zor. Ama bunun önemi yok. Bu ensesi kalın ABD’liler karşılarına çıkan ilk göçmen yüz için “emin değilim ama bu olabilir” diyecekler.

Biraz daha yürüyelim. Bu şatafatlı sayılabilecek bina güvenlik güçlerine ait. Şu kapıdan çıkan ve aslında Washington’da olmayı arzu ettiği yüzünden anlaşılan adam Komiser Stewart. Komiser, bugünlerde sayısı 5 milyona ulaşan Klu Klux Klanlar’dan biri değil. Ancak her iyi Amerikalı gibi göçmenlerden, kara derililerden ve başarısız olmaktan nefret eder. Bizim de tanığı olduğumuz soygunu gerçekleştirenleri yakalama görevi Stewart’a verilmiş. Stewart gelecekte sırf bu iki önemsiz (!) göçmen yüzünden ünlü olacağından habersiz küfür ediyor!

Olay yerinde inceleme yapan ve tanık ifadelerini dinleyen Stewart araba markasının Buick olduğunu çok geçmeden öğrenecek. Çalıntı olduğu anlaşılan aracın izi Stewart’ı İtalyan göçmenlere götürecek. Stewart henüz İtalyan göçmenlerin peşine düşmemişken, bir otomobil tamircisi soyguna karışan üç İtalyan’ın tamirhanesine geldiğini ihbar edecek. Stewart ise onları elinden kaçıracak. Suçluları yakalayamazsa prestiji sarsılacak olan Stewart suçlu ya da en azından kolayca suçlu kabul edilebilecek birilerini aramaya çıkacak. Şimdi görecekleriniz bir av ve avcı suçlu ya da suçsuz göçmen İtalyan aramakta.

Tam burada duralım. Çünkü burada Sacco ile Vanzetti’yi ilk kez göreceğiz. İşte Stewart, tek tük geçen arabaları durduruyor, arabalardaki herkesin önce yüzüne, sonra kimliğine bakıyor. O siyah adamın yüzüne dikkatlice baktı ama bir siyahı İtalyan diye yutturamaz. İşte Sacco ile Vanzetti’nin bulunduğu araç. Kenara çekiyorlar. Sacco ile Vanzetti telaşlı görünüyor. Çünkü ABD’de göçmen İtalyan olmak, üstelik silahlı, üstelik üzerlerinde anarşist bildiriler taşırken tehlikeli, hele ki kasıla kasıla yürüyen bir komiser bulunduğunuz arabayı çevirmişse daha da tehlikeli… Vanzetti Sacco’ya göre iki kez endişeli. Çünkü burada çok oyalanırlarsa ölen bir İtalyan militan için düzenlenecek eylemi kaçıracaklar.

İşte Stewart’ın yüzünde büyük bir gülümseme. Safkan iki İtalyan’ı ağına düşürdü. Üstelik antikomünizmin tanrı buyruğu haline geldiği ABD’de iki militan İtalyan bunlar. Üzerlerinde suç aletlerini de taşıyorlar. Doğru ya da değil, soygunu bu iki göçmen işledi... Sacco ile Vanzetti’yi zorla götürüyorlar.

Şimdi Dedham’a gitmemiz gerekiyor. Ancak acelemiz yok. Çünkü Sacco ile Vanzetti ilk sorgulamayı yapacak sorgu yargıcının karşısına çıkmadan önce birkaç günü oldukça kötü koşullarda nezarette geçirecekler. Ve işte sorgu yargıcı… Uzun sürmeyecek. Yüzlerine baktığında suçlu oldukları kararını verdi zaten. Bir İtalyan’dan daha suçlu ancak bir siyah olabilir bugünlerde. Bir siyahtan daha suçlu ise ancak herhangi bir ırktan gelen komünist.

Sorgu biraz yorucu. Sacco da, Vanzetti de çok kötü bir İngilizce konuşuyorlar. Bu iki “azılı soyguncu” için yargılamanın bu aşamasında avukat ya da tercümanın tayin edilmeyeceği de açık. Sacco biraz önce suçsuz olduğunu ispatlama şansını kaybetti. Çünkü bu ayakkabı işçisi 15 Nisan’da işe gitmediğini söyleyiverdi. Sorgu yargıcına göre buradan çıkacak sonuç basit; bir İtalyan işe gitmiyorsa olsa olsa suç işler.

Sorgu yargıcı Sacco’nun suçlu olduğuna emin, ama bu mahkemeden tutuklu olarak Vanzetti ayrılacak. Çünkü Noel’de yapılan bir soygunun sanıkları Vanzetti’yi teşhis etti. Şimdi yargıç kararı okuyacak: “Mahkeme, sanık Bartolomeo Vanzetti’yi 12 yıldan az 15 yıldan fazla olmamak üzere hapis cezasına çarptırmıştır...”

***


Bir yıl sonra Ağustos ayındayız. Yine Dedham… Yine o soğuk mahkeme salonu. Jüri üyelerinin yüzlerindeki ifadeyi görüyor musunuz? Aslında her birinin ataları ABD’ye azılı suçlular olarak geldi. Ancak onlar geçmişlerini çoktan unuttular. Şimdi bu fırsatlar ülkesinin fırsatlarından sonuna kadar yararlanmak ve saygın birer vatandaş olmak için kendilerine öğretileni yapıyorlar. Komünistlerden nefret ediyorlar, göçmenlerden nefret ediyorlar, siyahlardan nefret ediyorlar, farklı dinlerden, sıcak ve samimi sohbetlerden, bozuk İngilizce’den, kendilerinden daha iyi giyinen ve daha kötü giyinenlerden de…

Bir yılı aşkın süredir tutuklu olan Vanzetti kafesin ardında. Sacco ise sanık sandalyesinde. Yargıç konuştu, salon çok sessiz... Sacco ile Vanzetti idam edilecek. Buradan çıkmadan önce mahkemeyi izlemeye gelenlerin yüzlerine bakın. Ne kadar da hoşnutsuzlar! İdam kararının ardından bağırma çağırma, yalvarma, ağlama duymak istiyorlardı.

Buradan içeri giremiyoruz. Bu yüzden Sacco ile Vanzetti’yi kaldıkları hücrede görme şansımız olmayacak. Ancak hücreyle ilgili bütün ayrıntıları öğrenebilirsiniz. Çünkü her ikisi de sürekli yazıyorlar. Bu gördüğünüz yüksek duvarların ardında tutsak olan iki göçmen işçi içeride sabırla ama içlerindeki isyan ateşini dindirmeden ölecekleri saati bekliyorlar. Ama bunu engellemek için çabalamaktan da geri durmuyorlar.

Ancak karar hiç de adalet yerini bulsun diye verilmedi. Geçtiğimiz günlerde başka bir cinayetten hapiste yatmakta olan Celestino Madeiras, soygunu ve cinayetleri Joe Morelli çetesiyle birlikte işlediğini itiraf etti. Ancak Madeiras’ın itirafı duymazlıktan gelindi.

Vanzetti Sacco’nun oğluna şu mektubu yazmış: “Hiç aklından çıkarma Dante, eğer birisi baban ve benim hakkımda başka birşey söylerse, o, masum ölülere, yürekli bir şekilde yaşamış insanlara küfreden bir yalancıdır. Şunu da iyi bil ve hep hatırla Dante, eğer baban ve ben, kalleş, riyakar, dönek insanlar olsaydık ölüme gönderilmezdik. Bize karşı topladıkları delillerle cüzzamlı bir köpek, bir akrep bile ölüme mahkum edilemez. Bizim, davamızın yeniden görülmesi için öne sürdüğümüz bu olgular, bir ana katilinin, yüreği taşlaşmış bir suçlunun davasının yeniden görülmesine yeterdi.”

Bugün 23 Ağustos 1927. Yargıcı tanıdınız mı? 6 yıl önce idam hükmünü veren yargıç. Sacco’yu getiriyorlar önce. “Yaşasın anarşi!” Ampulün ışığında titreme başladı. Ve işte Vanzetti. “Bugün bana yapılanlara dair bazı kişileri bağışlamak istiyorum.” Bunlar Vanzetti’nin son sözleri.

Hala aynı gündeyiz. Dikkat edin! Boston sokakları bu kadar kalabalığı hiç bir arada görmemiştir herhalde. Polis korkuyla saldırıyor! 250 bini aşkın insan var burada. Ve birçok kişi gözaltına alınacak.

Ve burası Arjantin... Bu gördüğünüz kalabalık da Sacco ve Vanzetti için sokaklarda. Hadi gelin, Havana’daki şu görkemi görüyor musunuz? Paris, New York, Londra… Ve işte Rusya… Saat sabah 08.00 civarı. Şalterler ineli birkaç saniye oldu yani. Bu gördüğünüz mavi gözlü adam sürgünde bir devrimci ozan; Nazım Hikmet. Sacco ile Vanzetti’yi düşünüyor ve kalemi kağıdın üzerinde kendiliğinden ama ustaca oynuyor:

Yanıyordu kanlarında şavkı İtalya güneşlerinin
koştular temiz esmer alınlarla hayatın sesine,
dövüştüler yanında dövüşen kardeşlerinin.
Yeni dünyada düştüler eski zulmün pençesine!
Yedi yıl ölümün karşısında gülerek durdular.
Elektrikli iskemleye
kadife bir koltukmuş gibi oturdular.
Yürekleri dört bin volta yedi dakka dayandı.
Yandı yürekleri
yedi dakka yandı!..


Sacco ile Vanzetti ABD’de iki sıradan göçmen işçiyken, ABD’nin sömürü ve talan üzerine kurulu toplumsal yaşamının ve ırkçılığı besleyen yasalarının sonucu olarak yaşamlarına elektrik sandalyede son verdiler. Ancak tutsak kaldıkları 7 yıl boyunca işçi sınıfının haksızlıklar karşısında açığa çıkarttığı güç ve iradenin en açık örneği oldular.

Ve Vanzetti’nin kaleminden dökülen şu sözler, 7 yıl boyunca her gün ölüme yaklaşırken ancak devrimci bir proleterin sahip olabileceği soğukkanlılığı, mutluluğu ve bilinci açığa vuruyor:

Dünyada aklımıza gelmezdi böyle yararlı olacağımız,
insanlık için, adalet için, hürlük için
eskaza gördüğümüz bu hizmeti
bir kere değil, on kere yaşasak yapamazdık.
Dediklerimiz, hayatımız, çektiklerimiz hiç kalır bunun yanında
hiç kalır yanında idamımız -bir kunduracıyla bir işportacı parçasının idamı
Yaşayacağımız o son anı elimizden alamazsınız ya!
O bizim işte, o bizim zaferimiz.


İşte bu yüzden Einstein’ın dediği gibi; “Sacco-Vanzetti’yi insanlığın vicdanında canlı tutmak için her şey yapılmalıdır...”

İşte bu yüzden bugün, bu azgın kapitalist sömürü ve barbarlık düzenine karşı geleceğimize sahip çıkmak zorundayız!

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Burjuva Tiyatrosu: ''Ordu ve AKP'' / TKP 1920

Burjuva Tiyatrosu: ''Ordu ve AKP''

SEYİRCİ DEĞİL, MÜDAHİL OLACAĞIZ!

Ülke son günlerde ordunun tepesindeki değişiklikler, istifalar, veda açıklamaları ve değişik açılardan yapılan yorumlarla çalkalanıyor. Tabii ki bu konuda değişik varsayımlarda bulunmak, senaryolar, komplo teorileri üretmek mümkün. Ne ki, bunların hiç bir tanesi gelişmelerin özünü açıklamaya yetmiyor. Meselenin özü, Genel Kurmay Başkanı ve Ordu Komutanlarının, Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları nedeniyle tutuklu bulunan yüksek rütbeli subay ve generallerin serbest bırakılması ve terfi ettirilmeleri meselesi değildir.

Mesele, tek başına Genel Kurmay Başkanlığının, Milli Savunma Bakanlığına bağlanıp bağlanmama meselesi de değildir. Bunlar, işin özünün sonuçlarıdır, dışa yansımasıdır. İşin özü, egemen sınıflar içinde yıllardır yürüyen, iktidara bütünüyle sahip olma mücadelesinin, “erk olma” mücadelesinin yeni bir aşamaya yükselmesidir.

AKP’nin ikinci kez hükümet olduğu 2007 seçimlerinde ve onun akabinde Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde laik-şeriatçı ekseninde yürüyen propaganda savaşı Kemalist statükocu güçlerin, AKP çevrelerini cumhuriyet ve laiklik karşıtı olarak nitelendirip, Türk bayrağı, milliyetçiliği, ulusalcılığı etrafında yığınları etkilemeye çalıştıkları bir dönemdir. O dönemde Ordu ve Statükocu Kemalistler, gerici emperyalist ajanı Abdullah Gül’e karşı, karanlık NATO Generali Çevik Bir’i aday göstermek istediler. Ellerinde bayrak “Cumhuriyet Mitingleri” ne katılan seçmenler gizli gizli AKP’ye oy verdi. Bunun ardından yolsuzluk suçlamaları ve ifşaatları gündeme geldi. Bu şekilde birbirlerini yıpratmaya ve kitle desteklerinde güçler dengesini değiştirmeye çalıştılar. Andıçlar yayınlandı, AKP hakkında kapatma davaları açıldı. 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu ve 12 Haziran 2011 Genel Seçimlerinde, Kürt Ulusal Sorunu’nu kullanarak, ırkçılık ve savaş kışkırtıcılığı yarışına girerek birbirlerini yıpratmaya ve suçlamaya, bu şekilde seçmen dengelerinde sonuç alacaklarını düşündüler. Bütün bu süreçlerde aralarında keskin bir mücadele yürüdü. Şu aşamada görünen o ki, AKP güçleri daha üstün geldi, Ergenekon ve Balyoz soruşturmaları ile asker-sivil karşıtlarını “Silivri” de kontrol altına aldı. AKP güçleri bunu yapmasaydı Statükocu Kemalist güçler, AKP’ye karşı devirme girişiminde bulunacak, tam anlamıyla iktidar olmalarını engellemeye çalışacaklardı.

Son tahlilde bu kavga egemen sınıflarının ve onların “sermaye-devlet bürokrasisi-ordu” içindeki değişik kanatlarının mücadelesidir. Sermaye’nin yer alımında, devlet olanaklarını kullanmasında da son 8 yılda yeni bir paylaşım, yeni bir dengeleme olmadı mı ? AKP hükümetinin önündeki en büyük engel Ordu içinde onlara karşı olan güçlerin varlığı idi. Bu sorunu aşmak uzun vadeli bir hazırlık, çelişkili, çatışmalı bir süreç gerektirdi. Sonunda tam olarak istedikleri sonucu alamasa dahi, AKP güçleri bu sene YAŞ Kararlarında ağırlıklarını koydular ve deyim yerinde ise kefeni yırttılar. 2012 YAŞ Kararlarında bu adımı daha da geliştirmeye çalışacaklar.

Statükocu Kemalist güçler ve onların Ordu içindeki temsilcileri bugün kendilerini “sol” olarak adlandıran belirli kesimler tarafından korunmaya, savunmaya alınıyorlar. Bu Ordunun tepesinin 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinin sorumlusu, İşçi Sınıfı Hareketini, Kürt Özgürlük Hareketini, İlerici Devrimci Gençlik Hareketini kanla, ateşle ezen güç olduğu unutuluyor. Bunların savunulacak hiç bir yanı yoktur. Ama AKP Güçlerinin de savunulacak hiç bir yanı yoktur. “Demokrasi Havarisi” kesilen AKP içte ve dışta, azgın, saldırgan, antidemokratik, faşizan politikalar geliştiriyor. Onların arasındaki çelişkiler ve mücadeleler uluslararası güçler dengesinin sonucudur, ABD ve AB Emperyalizminin, Türkiye’de sermaye kesimlerine yaklaşımının, hangi güçleri desteklediklerinin ifadesidir. Kapitalist sistemde güvenlik güçleri ve ordu sermayenin, burjuvazinin bekçisidir. Türkiye Komünist Partisi bu deve güreşinin tarafı veya belli bir kesimin destekçisi değildir. Türkiye Komünist Partisi, Türkiye İşçi Sınıfının, Kürt ve Türk halklarının, diğer uluslardan ve dinlerden azınlıkların, yoksul köylülerin, savaş cephelerinde ölmeye gönderilen yoksul aile çocuklarının, askerlerin, kadınların, gençlerin partisidir. Türkiye Komünist Partisi işçi sınıfını, halklarımızı, AKP iktidarına ve burjuvazinin egemenliğine karşı mücadeleyi yükseltmeye çağırıyor. Bu kavga sınıf kavgasıdır. Burjuvazinin tiyatrosunun seyircisi olmayacağız. Müdahil olacağız!

Türkiye Komünist Partisi - 1920

Çatı Partisi tartışmaları üzerine*

ÖDP bugün açısından ortak yürüyüşümüzü anlamlandıracak bir birleşik devrimci merkezin inşa edilmesinden yanadır. Birleşik-devrimci merkez, kuracağımız yapının adı değil, yapacağımız işin kendisidir. Bugün ihtiyaç; birleşik-devrimci hareket ve onun devrimci merkezinin inşasıdır.

Kürt siyasi hareketi tarafından uzun zamandır dile getirilen; Kürt siyasi hareketi ile sol-devrimci sosyalist yapıları ve toplumsal muhalefet örgütlerini yan yana getirmeyi amaçlayan çatı partisi önerisi 20 Ağustos 2011, Cumartesi günü İstanbul`da yapılan toplantıyla tartışmaya açıldı.

ÖDP her şeyden önce Kürt siyasi hareketinin hangi ihtiyaçtan kaynaklanırsa kaynaklansın sosyalist, devrimci, demokratik güçlerle daha kalıcı ve ortak bir zemin arayışını güçlendirmeyi amaçlayan bu çabalarını önemli ve anlamlı bulmaktadır. ÖDP söz konusu toplantıya bu yaklaşımdan hareketle dört kişilik bir heyetle gözlemci olarak katılmış ve bu konudaki düşüncelerini mevcut bileşenlerle paylaşmıştır.

Birleşik, ortak bir mücadele ihtiyacı aynı zamanda ÖDP`nin de ihtiyacı ve arayışıdır. ÖDP de uzunca bir zamandır bir yandan kendi politik, örgütsel inşasıyla uğraşırken, diğer yandan birleşik mücadele zeminlerini güçlendirme konusunda tartışmalarına ve arayışlarına devam etmektedir.

Toplantıyı düzenleyen kurul, tüzüğü, programı, yol haritasını ve isim önerilerini içeren bir tartışma taslağını toplantıya sundu. Yapılmak istenenin bir kongre-parti örgütlenmesi olduğu ifade edildi. Daha doğrusu kongreden partiyi hedefleyen bir süreç öngörüldüğü belirtild. Kurulacak olan partinin nasıl bir parti olacağına ilişkin sürece olumlu yaklaşan kesimlerin farklı farklı önerileri de mevcut. Kimine göre; kurulacak olan parti bir şemsiye partisi, kimine göre seçim partisi, kimine göre organik bir parti ve iktidarı hedefleyen bir parti.

ÖDP bu toplantıda bugün açısından birleşik bir mücadelenin kendi bulunduğu zemin açısından nasıl gerçekleşebileceğine ve bunun hangi politik eksen üzerinde olabileceğine ilişkin düşüncelerini dile getirdi.

Öncelikli olarak böyle bir birleşik mücadelenin hangi politik eksene oturacağı önemlidir. Bugün emperyalizmin-kapitalizmin ve onun politikalarının bugünkü sürdürücüsü AKP rejiminin-devletinin kuşatmasına karşı birleşik bir mücadele hattının oturacağı politik eksen son derece açık ve net bir biçimde anti-kapitalist, anti-emperyalist bir zemin olmak zorundadır. Gördüğümüz, ortaya konulan kongre-parti önerisinin ufku Kürt sorununun çözümü konusunda oynayacağı rolle sınırlıdır. Doğal olarak çatı partisinin temel politik yönelimleri doğrudan Kürt siyasi hareketi tarafından, onun devletle yürüttüğü çatışma/müzakere salınımı içerisindeki sürecin gelişimine göre şekillenecektir.

Hemen birlik olalım ve yürüyelim duygusunu anlamak ve paylaşmak mümkündür. Durmayalım, hemen yürüyelim, daha sonra yürüyememek anlamına gelmektedir. Türkiye sosyalist-devrimci hareketinin tarihi maalesef bunun örnekleriyle doludur. Evet, yürümek, birbirimizi anlayarak yürümek… Bunun için birbirimizi anlayacağımız, ortak tartışmalarımızı, ortak yürüyüşümüzü şekillendirecek bir örgütlenme kuşkusuz ihtiyaçtır. Herkes kendi yolundan yürüsün veya sosyalistler kendi işine, Kürt siyasi hareketi de kendi işine baksın anlayışı yanlış bir anlayıştır.

BİRLEŞİK BİR DEVRİMCİ HAREKET İÇİN BİRLEŞİK BİR DEVRİMCİ MERKEZ

ÖDP bugün açısından ortak yürüyüşümüzü anlamlandıracak bir birleşik devrimci merkezin inşa edilmesinden yanadır. Birleşik-devrimci merkez, kuracağımız yapının adı değil, yapacağımız işin kendisidir. Bugün ihtiyaç; birleşik-devrimci hareket ve onun devrimci merkezinin inşasıdır.

Birleşik-devrimci merkez devrimci-sosyalist hareketin tüm birikimini, Kürt siyasi hareketini, toplumsal muhalefetin tüm bileşenlerini ve muhalefetini örgütsüz olarak sürdürmeye çabalayan bireyleri de birleşik bir muhalefet içerisine alarak, aşağıdan yukarıya inşa etmeye dönük bir yapılanma olmalıdır. Merkez olması da bunu yapabilmesine bağlıdır.

Birleşik-devrimci merkez bütün muhalefet dinamiklerini anti-kapitalist, anti-emperyalist bir mücadele hattında birleştirecek ortak bir tartışma/ortak bir mücadele zemininin oluşturulmasına dönük bir çağrıdır.

Birleşik-devrimci merkez, geniş tabanlı, açık, çoğulcu, yerel insiyatiflere, taban örgütlerine dayalı bir meclis yapılanması içinde oluşturulacak olan bir tartışma zemini üzerinden inşa edilecek ve bunun üzerinden hem merkezi hem de yerel düzeyde geliştirilecek bir inşa süreci olarak görülmelidir.

Böylesi bir birleşik-devrimci merkez çağrısı kuşkusuz çatı partisi-kongresi üzerinden yürüyen dostlarımızla bir karşıtlığı içermemektedir. Tersine onlarla daha sağlıklı, gerçekleşebilir, anlamlı bir yol arkadaşlığına dönük bir çağrıyı da içermektedir.

Alper Taş
ÖDP Genel Başkanı

* (Bu yazı 22 Ağustos 2011 tarihinde BirGün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.)

23 Ağustos 2011 Salı

İspanya’nın kızıl çiçeğine... Lorca’ya!

Tarih 19 Ağustos 1936… Avrupa coğrafyasını çiğneyen faşizmin İspanyol muhafızları, Garcia Lorca’nın kollarına girerek O’nu iki günden fazla kaldığı ve işkenceden geçirildiği hücresinden bir arabaya doğru sürüklüyorlar. Araba ıssız bir yerde sessizce duruyor. Lorca arabadan çekiştirilerek çıkartılıyor.

İspanya'nın Sivil Muhafızları, İspanyol faşizminin tetikçileri Lorca’nın karşısına dikiliyor! Önce Lorca vuruyor onları sözleriyle! Özgürlüğü, eşitliği, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı haykırıyor suratlarına… Bu sözlerden korkan Sivil Muhafızlar tüfeklerinin dipçikleri ile saldırıyorlar önce, sonra ateş ediyorlar… Lorca yere düşüyor, bir kez doğruluyor… Tekrar silah sesleri ve Lorca, inandığı devrim ve sosyalizm davası uğruna ölümsüzlüğe kavuşuyor. Tıpkı İspanya halkının faşizme ve sömürüye karşı verdiği mücadeleleri anlattığı dramlarındaki devrimciler gibi, tıpkı yiğitçe ölümü sözcüklerle anlattığı bir şiir gibi, tıpkı nice başka direngen devrimci gibi Lorca da cellâtlarının yüreğine korku salarak, ölümü selamlayarak son nefesini veriyor!

1898’de dünyaya gelen Lorca, henüz hukuk fakültesindeyken devrimci olmaya karar verir. Yine bu yıllarda ilk kitaplarını kaleme alır. Kendisini “ben de her gerçek şair gibi devrimciyim” diyerek tanımlayan Lorca, faşizm henüz Avrupa coğrafyasını kasıp kavurmaya başlamadan önce düzen ile devrim arasında tercihini yapmıştır bile! O yaşamını İspanya halkının özgürlüğüne ve eşitliğine adayacak, yaşamını bu uğurda şekillendirecektir. Bu yolda şiirler yazar, oyunlar yazar, gezici tiyatrolar aracılığıyla devrimin sesini İspanya’nın en uzak köylerine dahi taşımaya çalışır. Bildirilerin altında O’nun imzasını görmek, faşizme karşı direniş çağrısı yapılırken O’nun sesini duymak dönemin İspanyası’nda alışılagelmiştir.

İspanya faşist darbe ile sarsılırken aldığı net tutumla dünya devrim tarihine adını yazan Lorca, aynı şekilde dönemin faşist beslemelerinin tepkisini de üzerine çekmiştir. Sivil Muhafızların kanlı yüzünü teşhir etmek için kaleme aldığı İspanyol Sivil Muhafız Baladı ise işte bu dönemde Lorca’nın ölüm fermanı olur.

Lorca 75 yıl önce, gözaltına alındıktan 2,5 gün sonra, 19 Ağustos’ta, doğduğu memleketin Viznar Vadisi’nde Sivil Muhafızlar tarafından katledilir! Bugün ölümünün 75. yılında O’nu saygıyla anıyor ve O’nun ölüm fermanı olarak bilinen şiirini bir savaş çağrısı olarak kabul ediyoruz!

Karadır atları, kapkara
Nalları da kapkara demir.
Pelerinlerinde parıldar
Mürekkep ve mum lekeleri
Ağlamak nerede onlar nerede
hepsinin de kurşundan beyni
Yoldan ağır çıkageldiler
gönülleri cilalı deri.
O çılgınlar, o gececiler
boğarlar geçtikleri yeri
Zamk karası bir sessizliğe
ve bir dehşete kum incesi…
(İspanyol Sivil Muhafız Baladı / F. Lorca)


Cinayete katılan Sivil Muhafızlar’dan birinin ağzından...
“Garcia Lorca metin, muhteşem bir gururla yürüyordu...” O gün nöbetçiydim. Bu genç adamın kışlaya girdiğini gördüm. Yüzü sapsarıydı ama dimdik yürüyordu. Federico Garcia Lorca’ydı. Onu görür görmez korkunç bir dram oynanacağını anladım. Garcia Lorca, Sivil Muhafızlar (*) hakkındaki ünlü Baladı yazdığı gün idam kararını imzalamıştı…

Bana onu Fransız Elçiliği’nde bulduklarını söylediler. Binadan çıkması için kandırmış, sonra da tutuklamışlardı. Ondan önceki kurbanlar gibi, tabii, o da hiç yargılanmadı; Aynı gece bir Sivil Muhafız Postası arasında kışladan götürüldü. Bunu itiraf etmek korkunç birşey. Ama ben de Muhafız’ların arasındaydım. Otomobiller Padul yolunun kenarında durdu. Uğursuz konvoy Granada’nın on mil ötesine varmıştı. Saat sekizdi. Otomobillerin farları ölümüne giden adamı aydınlatıyordu. Gece karanlığında silüeti göze çarpıyordu. Posta, kurbanının göremeyeceği bir yerde, farların arkasında durdu.

Garcia Lorca metin, muhteşem bir gururla yürüyordu. Birden durdu, konuşmak istiyormuş gibi bize döndü. Bu büyük bir şaşkınlık yarattı, özellikle postaya komutanlık eden Teğmen Medina’da.

Ve konuştu. Garcia Lorca metanetle, hiç titremeyen bir sesle konuştu. Sözleri güçlüydü, aman dilemiyordu. Her zaman sevdiği özgürlüğü savunan erkekçe sözlerdi. Kendi davası olan Halkın Davası’nı, böyle korkunç bir barbarlık ve cinayet karşısında başarılan iyi işleri övdü. İhtiras ateşiyle söylenen o sözler silahlı adamlar üzerinde büyük etki yaptı. Bana beynimin içine giren bir kuvvetli ışık gibi geldi. Şair konuşmaya devam etti…

Ama sözlerini bitiremedi. Korkunç, canavarca, caniyane bir şey oldu: Teğmen Medina, iğrenç küfürler savurarak tabancasını çekti ve Muhafızları kışkırttı.

Manzara karşısında dehşete düştüm. Tüfeklerinin dipçikleriyle vurarak, ona ateş ederek (içimizden bazıları korkudan donup kalmıştık) Garcia Lorca’ya saldırdılar. Vızıldayan kurşunlar arasında Lorca koşmaya başladı. Yüz yarda kadar ötede yere düştü. İşini bitirmek için arkasından gittiler. Ama Federico, kanlar içinde, yeniden ayağa kalktı ve korkunç bakışlarla adamlara döndü. Adamlar dehşet içinde gerilediler. Bütün Sivil Muhafızlar koşup otomobillerine bindiler, yalnız Teğmen, elinde tabancasıyla orada kaldı. Garcia Lorca son olarak gözlerini kapadı, kanına bulanmış toprağın üstüne yığıldı.

Medina hızla yaklaşarak zavallı Federico’nun gövdesine üç el tabanca sıktı. Şairi oracıkta bıraktılar gömmediler… Granada’nın dışında, onun Granada’sı…” (Lorca’nın öldürülüşü, I. Gibson, Çev. Murat Belge, Kavram Yayınları, S.160-161)
(*) Sivil Muhafızlar: Yıldırma Hareketi sırasında kıyıcılıklarıyla ün yapan, Falanj’la birlikte mezarlıktaki cinayetlerde rol oynayan faşist cinayet şebekesi.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Vedat Türkali'nin kaleminden: Mihri Belli

Sol tarihi bilenler bu başlığı görünce, Odatv’nin neden böyle bir makaleyi yayınladığını düşünür önce.

Öyle ya...

Vedat Türkali özellikle “Tek Kişilik Ölüm” romanında Mihri Belli gibi birçok TKP’li isme çok ağır eleştiride (belki de itham da demek gerekir) bulundu.

Türkali’nin 1990’da yazdığı bu kitap çok tepki aldı.

Herhalde...

Kendisi de zamanla özeleştiri yapmış olacak ki, 2009 yılında yayınladığı biyografik eseri “Komünist”te Mihri Belli ile ilgili şu satırları yazdı:

“(...) Daha sonraki yıllar boyu, Parti’de çeşitli kişilerle illegal işler yaptım; bütün bunlar içinde kendimi en mutlu duyumsadığım dönem, Mihri ile birlikte çalıştığımız o günler olmuştur. Ara sıra, işten kaynaklanmış kaçınılmaz sürtüşmelerin yarattığı hırlaşmalarımıza karşın, Parti’de tanıdığım öteki kişilerden çok ayrı, çok yakın bulduğum biriydi Mihri. Cezaevine girdiğinde, salıverilince dışarılara gittiğinde nasıl boşluk bıraktığını, cezaevinden çıkışını, daha sonra ülkeye dönüşünü nasıl dört gözle beklediğimiz bugün de çok iyi anımsıyorum. Gene çok iyi biliyorum ki, yalnız değildim bu duyguda. Sağır bir toplumda, umudun tek ışık olduğu o karanlık döneminde, açıksözlülüğü, yiğitliği, özverisi,-kiminde yukarıdan bakıyor izlenimi versede- arkadaş canlısı davfranışlarıyla bütün yakınları için, benzemeye özen gösterilecek örnek devrimci, politik bir “star!”dı. Mihri o günler, Nazilere karşı savaştaki Roosevelt Amerikası’ndan gelmiş yeni, başka bir kişilik olarak görünmesinin payı var mıydı o günler ona duyulan bu bağlılıkta, düşünmüşümdür. Tanıdığımız eski ezik, bezgin, dar kafalı partilerden ayrı,çevresi geniş, atak bir yanı olduğu hemen görülebiliyordu. Şefik Hüsnü’nün değerlendirmesi de böyleydi; adını açıkça söylemese de, yakalanan notlarında, karamsarlıkla sinmiş, yılgın eski Partililere atılım gücü kazandıran yeni bir arkadaştan söz eder ki, Mihri’dir o. Eski TKP’ye o günler, yepyeni bir aşı olduğu söz götürmez Mihri’nin. TKP’nin eski denemelerinden geçerek ülke koşullarını yeterince yaşamamış yanları da göze batmıyordu o günler. Katı engellere çarpmamış o başı yukarda, pürüssüz yanı, yıllardır kara duvar dibinde beklemiş, krık dökük düşlerimize, özlemlerimize uygun düşerek artı bir yan kazandırıyordu Mihri’ye belki de! Yaşadığı eski denemelerden yararlanmasını bilerek ülke koşullarını doğru dürüst değerlendiren, eskilerden kaç kişi vardı ki!(...)”

19 Ağustos 2011 Cuma

...Ve Can Yücel ve Mehmet Aksoy ve rahimdeki bebek

Can Yücel’in Datça’daki mezarı kimliği belirsiz kişilerce parçalandı.”

Bu kadar...

Beni dakikalarca ekrana, sonra da daha uzun dakikalarca öfkeye kilitleyen haber bu kadar.

Böylece Mehmet Aksoy’un ikinci “ucubesi” de yok edildi.

İlki, Kars’taki “İnsanlık Anıtı”ydı ve daha tamamlanmamıştı. Ucube mi değil mi sorusunu, yarım heykele bakıp ciddi ciddi tartışanlar olmuştu. Gülüp geçmiştim.

Dün sıra Datça’daki ucube’ye geldi.

Oysa o anıtsal mezar benim için bir mucize idi.

Mehmet Aksoy, Can Yücel’in ölümünü duyduğu gün “Ben yapmalıyım, o adamın mezarını ben yapmalıyım” dedi. Öyle de oldu. Aile ile görüştü ve kolları sıvadı.

Eski Datça’daki o tepede haftalarca güneşi, ışığı, akşam alacasını, şafak ağartısını, bulut kaplamış gökyüzünü, Akdeniz güneşiyle ışıyan gökyüzünü gözledi. “Heykel ve ışık bir bütünün birbirini tamamlayan parçalarıdır” dedi. Anlamayanlara anlatmaktansa ışığı gözlemeye devam etti.

Mermeri oğlundan daha iyi tanır. Sonunda karara vardı, Afyon’a gitti. Afyon mermeri adeta saydamdır; ışık geçirir. Dünyada bir eşi daha yok derler.

Afyon mermeri Datça’ya taşındı. Phidias’ın bilmem kaç göbekten torunu mudur nedir, Hatay’ın Yayladağ’ından Mehmet Aksoy günlerce çekicinin rüzgarını duya duya Datça’daki baraka-atelyede Afyon mermerini yonttu.

Kendi anlatsın:

- ...Mezarlık bir tepede. Tepe denize bakıyor. Arkadan güneş batıyor. Tepe çok uygundu. Tam güneş batarken arkasına geliyordu taşın. Taşta da bir yuvarlağın içinde bir bebek var. Yani rahimdeki bir bebek. Bereketi, doğurganlığı anlatıyor. Lafla tarif edemem. Görmek gerek. O yuvarlak aslında dünyayı, doğurganlığı anlatıyor... Bebek gibi. Yani yaşamın tekrarı... Yeniden yaşam. Yahut “Hep öyle genç kal”. Can Yücel şiiri gibi... O bebeği anaya bağlayan bir kordon var.

O mezar tayının önündeki bir su yoluna bağlanıyor. Su yaşamdır değil mi ?..

Eğer yolunuz Datça’ya düşmedi ve göremediyseniz yazık!.. Datça’ya yolunuz düştü de o heykeli (yani mezarı, yani mezar taşını, yani anıtı) görmediyseniz çok yazık!..

Akşam güneşi vurduğunda Afyon mermerinden yontulmuş taşın içinde bir mucizeolur, ana rahminde kıvrılmış bir bebek belirir. Bebeği anaya bağlayan kordon, bir su yoluna açılır ve oradan incecik, şiir gibi bir su akar. Hepsinin altında Can Yücel yatar. En ileri yaşında bile en delikanlı şiirleri yazmış Can Yücel...

* * *

Berlin’e bir cigara içimi uzaklıkta, Potsdam’da bir anıt var. Adı Meçhul Asker Kaçağı. O anıtı da Mehmet Aksoy yonttu.

İzmir’in Selçuk kasabasında boyutları şaşırtıcı bir anıt-heykel var. Adı Kurtuluş Savaşı. O anıtı da Mehmet Aksoy yonttu.

İstanbul’da Boğaz’da şimdi Cumhurbaşkanlığı ikametgâhı olan Huber Köşkü’nün bahçesinde İo heykeli var. Zeus’un aşık olduğu, güzeller güzeli İo’nun heykeli. Boğazın kadınsı kıvrımlarını İO’nun bedeninde yinelen bir heykel o. O heykeli de Mehmet Aksoy yaptı.

İstanbul Levent’te İş Bankası kulelerinin giriş kapısının önünde Kibele Ana’nın heykeli var. Çok memeli tanrıça Kibele’nin. Memelerinden bereket fışkıran Kibele’nin heykeli. Memeler açıkta. Günah öyle bir şey olsa gerek. O heykeli de Mehmet Aksoy yaptı.

Berlin’de Kranold Meydanında “Haberci Bulutlar” heykeli var... İstanbul’da İMKB bahçesinde Ayı Boğa Heykeli var... Berlin’de... İstanbul’da... Ankara’da...

Onların hepsini Mehmet Aksoy yaptı.

Kars’taki heykeli yıktıran Recep Tayyip Erdoğan’a, Datça gibi bir cennete belediye başkanı olmuş mollaya, Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın yerine Kaşar Peyniri Anıtı diktirmek için kolları sıvamış Karslı mollaya, İstanbul Tophanedeki İşçi Heykelinin önce kollarını kıran, sonra kafasını koparanlara ve buna “İnsan suretinde taş yontmak Allah’la yarışa kalkmaktır. Ağır günahtır” fetvasını verenlere, hasılı kravatlı, kravatsız mollaların tümüne haber ederim. Kapın balyozunuzu, gürzünüzü, tokmağınızı, koşun. Mehmet Aksoy’un kırılacak, yok edilecek daha çooook ucubesi var.

Kırın, yıkın, yok edin... Gazanız şimdiden mübarek olsun...

T24 – Aydın Engin

16 Ağustos 2011 Salı

Türkiye Devrimci Hareketi'nin çınarlarından biri, Mihri Belli yaşamını yitirdi!

"Sosyalist Devrim" ile MDD ayrışmasında, MDD tezlerini geliştirerek, bir döneme damgasını vuran Mihri Belli yaşamını yitirdi.

Türkiye Devrimci Hareketi tarihinin bir döneminin önemli simalarından Mihri Belli, solunum yetmezliğinden yaşamını yitirdi. Türkiye'de ve dünyanın birçok ülkesinde mücadele veren Belli, Türkiye devrimci hareketi tarihinin önemli kişiliklerinden biriydi.

Marksist düşünce ile 1936 yılında iktisat eğitimi için gittiği Amerika'da tanışan Belli, Mississippi'de siyah yarıcılar arasında faaliyet gösterdi. 1940 yılında Türkiye'ye dönen Mihri Belli ilkokul arkadaşı David Nea sayesinde TKP ile tanıştı. TKP saflarına yer alırken, 1942'de TKP Merkez Komitesi üyeliğine seçildi.

1943-1944 yıllarında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde Ordinaryüs Profesör Fritz Neumark’ın asistanlığını yaptı. Orada İlerici Gençler Birliği'nin kurucu ve örgütleyicilerinden biri oldu. 1944'de İlerici Gençler Birliği koğuşturmasında tutuklandı, iki yıl hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı.

1946'da yurt dışına çıktı. Yunan İç Savaşı'na gerilla olarak katıldı. Tabur komutanlığına kadar yükseldi. Çatışmalarda iki kez yaralandı. Bulgaristan ve Sovyetler Birliği'nde tedavi gördü.

(28. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde gösterilen ilginç filmlerden biri, Yunanlı yönetmen Fotos Lamprinos'un "Kaptan Kemal, Bir Yoldaş" adlı belgeseliydi. Film, Mihri Belli'nin 1947'deki Yunan İç Savaşı'nda dağlarda verdiği mücadeleyi anlatıyor.)

1950'de Türkiye'ye pasaportsuz girmekten ve tabanca bulundurmaktan tutuklandı ve kısa süre hapis yattı. Serbest bırakıldıktan sonra ertesi yıl, ünlü 1951 TKP tevkifatında tekrar tutuklandı. Yargılandı ve 7 yıl hapis ve iki yıl dört ay mecburî ikamet cezasına mahkûm edildi.

Mihri Belli 1960'larda “Türk Solu” ve “Aydınlık Sosyalist Dergi” adlı yayın organlarının yayınlanmasına yardımcı oldu. Bu dönemde de konuşma ve yazılarından dolayı iki kez tutuklandı, aylarca hapis yattı.

1968 dönemi
Mihri Belli, bu dönemde pasifist, parlamentarist, radikal mücadeleden uzak bir "Sosyalist Devrim" anlayışı ile Milli Demokratik Devrim (MDD) tezleri ayrışmasında, MDD tezlerini geliştirmesiyle tarihi bir dönemece damgasını vurdu. Bu tezler o dönemin devrimci hareketinde önemli bir etkinlik sağladı. İlerki yıllarda devrimci örgütlerin kurucuları ve militanları olacak bir çok devrimci bu saflaşmada MDD saflarında yer aldı.

Mihri Belli, 12 Mart 1971 faşist muhtırasının ardından yurt dışına çıktı. Bir süre Filistin Kurtuluş Örgütü'nün konuğu oldu. Ardından Türkiye’ye giriş yaptı. Ama birkaç ay sonra tekrar yurtdışına çıkarak Batı Avrupa'ya geçti.

1974 Af Yasası'ndan sonra, 1975'de Türkiye Emekçi Partisi'ni kurdu. Parti kurulur kurulmaz Sıkıyönetim Mahkemesi savcılığı harekete geçti Program ve tüzükte Kürt sözcüğünün kaldırılmasını istedi. Aradan yıllar geçtikten sonra Anayasa Mahkemesi harekete geçti ve partiyi Kürtlere eşit hakları savunduğu için TEP’i kapattı.

Suikasta uğradı

1979'da kendisine suikast girişiminde bulunuldu. Saldırıda ağır yaralandı. 12 Eylül 1980 askeri faşit darbesinden sonra, 1981 sonlarına doğru yurt dışına çıktı. Bir süre Ortadoğu'da kaldı. “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” nin kuruluşuna katıldı. Oradan İsveç'e geçti. Tüm bu süreç boyunca Kürt hareketini yakından izledi. 1992'de Türkiye'ye döndü. 1997’de Abdullah Öcalan ile buluşarak Kürt sorunun federasyona gidilmeden de üniter devlet çatısı altında eşitlik temeli üzerinde gönüllü birliğin kurulabileceği konusunda görüş birliğine vardıkları uzun bir görüşme sonradan kitap olarak yayınlandı.

1996'da ÖDP, 2002’de de SDP kurucusu oldu. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde DEHAP’tan İstanbul birinci bölgeden aday oldu.

Sürgünler, mahpusluklar
2005'te 50 yıl önce hapiste yaptığı portreler, “hapishaneden çizgiler” adı altında sergilendi. Toplam 11 sene hapis, 18 sene zorunlu sürgün yaşadı. 29 Aralık 2007 tarihinde SDP'den istifa etti.

2008 yılında Sosyalist Demokrasi Partisi'nden (SDP) ayrılanlarla birlikte İşçilerin Sosyalist Partisi'nin (Sosyalist Parti) kuruluşunda bulundu.

Belli'nin başlıca kitapları şunlardır:

(Rigas’ın Dediği) – Türkçe – İngilizce.

(Eine Analyse der türkischen Linken) - Almanca (Türk Solu – Dün, Bugün) - Türkçe - İngilizce

(Türkiye: Yapı, Ulusal Sorun) - Türkçe - İngilizce (İnsanlar Tanıdım) - Türkçe (1997) (Gurbetten Notlar) - Türkçe (1998)(Gerilla Anıları) - Türkçe (2000) (Asıl Mesele O Kiraz Ağaçları) (2002) İnsanlar Tanıdım, Mihri Belli'nin Anıları / Mayıs 1999 / 3. baskı Aralık 2002.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Kadın Katliamları'na karşı imza kampanyası


Kadın Katliamları'na ilişkin Türkiye’de başlatılan kampanya ve
1 milyon imza kampanyasına ilişkin duyuru!

Sosyalist Kadınlar Birliği
Yekitîya Jinên Sosyalîst
Socialist Women's Union
Bund Sozialistischer Frauen
Unions Des Femmes Socialistes

www.socialistwomensunion.org

Not: Bu kampanya duyurusu elimize e-posta yoluyla geçmiştir... FKBC!'

Robot mühendis değil, 'insan' Harun Karadeniz...

36 yıl evvel bugün 15 Ağustos 1975'te ölümsüzleşen '68 kuşağının devrimci öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz, 1942 yılında Giresun'da fakir bir çiftçi ailenin çocuğu olarak doğdu. 1952 yılında köydeki geçim şartlarının zorluğu sebebiyle Samsun'a yerleşmeye karar veren Karadeniz'in ailesinin oğlu Harun, liseye orada başladı.

Komünizmin aslında kötü bir şey olmadığını edebiyat öğretmeninden duyduğu "Herkesin buzdolabı sahibi olacağı bir düzen" örneğiyle öğreniyor ve böylece "nasıl herkesin buzdolabı sahibi olabileceğini" araştırmaya başlıyor. 1962'de İTÜ İnşaat Fakültesi'ni kazanan Harun için bu aynı zamanda değişimin başlangıcı anlamını da taşıyordu.

Üniversitenin ilk yıllarında Harun politikayla tanıştı. O dönemin de etkisiyle hızla politikleşip eylemlerde yer aldı. İTÜ İnşaat Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanlığı ve İTÜ Talebe Birliği Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. Bu dönemde Üniversite’de gazoz yasaklama eylemleri gerçekleştirildi. Yaşanan süreç ve olaylar Harun’u bambaşka bir insana dönüştürdü, bu dönüşüm ‘devrimci dönüşüm’dü… Kendisine “Harun sen sağcı bir gençtin, nasıl ve neler oldu da bu noktaya geldin! Ve burjuvazi senin hakkında elliye yakın dava açtı ve senin için 150 yılı aşan hapis cezası istedi, ne nasıl gelişti de bu sonuç çıktı” diye sorulduğunda Karadeniz, neden ve nasıl sosyalist olduğunun cevabını ise belki de verilebilecek en sade şekilde yine kendisi veriyordu:

"Ben sadece yurt sorunlarıyla ilgilendim."

Ülkenin sorunlarıyla ilgilenmeye başladığında yaşanan sorunların ve krizlerin ekonomik kaynaklı olduğunu ve onurlu bir geleceğe ancak sosyalist bir ekonomiyle ulaşabileceğini savunan Harun, sosyalizme yaklaşmaya başladı ve Fikir Kulüpleri Federasyonu'na üye oldu. İlerleyen süreçte TİP’le tanıştı.

Dönemin en büyük öğrenci yürüyüşü olan "Özel okullar devletleştirilmelidir" yürüyüşünde aktif olarak yer aldı ve kampanyasında etkin rol oynadı. Eğitim sistemindeki reformları gerçekleştirmek için yapılan üniversite işgallerinden biri olan İTÜ’nün işgalinde öncüler arasında yer aldı.

Grev halinde olan Derby’de işgalin başlamasında işçilerin yanında İTÜ öğrencileri olarak yer aldılar. O dönem Vietnam’da görev almış Robert W. Kommer Türkiye’nin Amerikan Büyükelçiliği’ne tayin edildi. Bunun üzerine Türkiye’de Kommer protestoları başladı. Ankara’da Kommer’in arabasının yakılmasından sonra İstanbul’da bayrak yakma eylemleri başladı. Bu eylemlerle Kommer’in geri alınmasını sağladılar. "Onlar Ortak Biz Pazar İşte Siz Ortak Pazar" sloganıyla montaj sanayi ve ortak pazara hayır kampanyaları düzenlediler. 6. Filonun protestolarında etkin bir içimde ön saflarda yer aldı. 6. Filo eylemlerinde yakın arkadaşı Vedat Demircioğlu'nu kaybetti. Eylemden sonra protestoların hız kazandığı günlerde polis, 16 Temmuz 1968 İTÜ Yurdu’nu basmış Vedat Demircioğlu’nu odasının penceresinden aşağıya atarak komaya girmesine neden olmuştu. 8 gün komada kalan Vedat Demircioğlu yaşamını yitirmiş ve bu olay ’68 kuşağının ilk kaybı ve polis vahşetinin o dönemki ilk katliamı olarak Türkiye sosyalist hareketi tarihindeki yerini almıştır.

O dönemde, dönemin öğrenci liderleriyle ve yakın arkadaşlarıyla fikir ayrılığına düşen Harun Karadeniz, gençlik hareketlerinin sınıf hareketinden bağımsız olamayacağını düşünüyor, öğrenci eylemlerini emekçi kitlelerle buluşturmak için emek veriyor ve şöyle diyordu:

"Gençliği ülke sorunları ile ilgilenmeyen bir ulusun sonu gelmiş demektir.

Gençlik olarak biz, ülke sorunları ile ilgilenmeyi görev biliyoruz ve ülke sorunlarıyla ilgilenip etken olduğumuz ölçüde görevimizi yaptığımıza inanıyoruz. Çünkü ülkenin geleceği, gençliğin geleceğinden ayrı düşünülemez.

Bugünün öğrencileri yarının meslek adamları olarak ülkemizin bütün sorunları ile ilgilenmek zorundayız.

Öğrenciliği bitirip meslek hayatına atılacak olan biz mühendisler için iki yol vardır. Bu yollardan biri, kim için ve ne için üretim yaptığını düşünmeksizin egemen sınıfların yararına üretim yapmaktır. Kısaca neden ve niçinini düşünmeksizin bir miktar karşılığında üretim yapmak yani robotlaşmak.

İkinci yol ise kim için ve ne için çalıştığını bilerek emekçi halkın yararına üretim yapma olanaklarını aramaktır. Bir başka deyişle, ikinci yol küçük bir azınlığın yararına robotlaşmak değil, büyük çoğunluğun, yani toplumun yararına çalışarak insanlaşmak yoludur."


Polise taş attığı ve öğrencileri kışkırttığı gerekçesiyle gözaltına alınmış, TKP ve DEV-GENÇ davasından yargılanmıştı. Uzun süre yurt dışında tedavi görmesi gerektiğini bildiren raporlara rağmen cezaevinde tutuldu. Yurtdışına çıkabilir izni çıktığında ise artık her şey için çok geçti. İlk önce kolunu kaybeden Harun Karadeniz, gördüğü kanser tedavisi sonrası 15 Ağustos 1975 günü İstanbul’da yaşamını yitirdi.

Şair Refik Durbaş, onun ölümü üzerine şu şiiri yazmıştır:

ölüm ilgilendirmiyor artık seni, cinayet ilgilendirmiyor
bir dağ yamacında, pınarlar kadar berrak bir şafakta
köylüler geçiyor zap suyu'ndan ve tanıyor seni
işçiler geçiyor eyüp'ten, kartal'dan ve tanıyor seni
ölüm geçiyor atardamarlarından ve tanıyor seni
kuşların, ağaçların ve toprağın sesini dinliyorsun
ölüm ilgilendirmiyor artık seni, işkence ilgilendirmiyor

ışıklar içinde yüzün yüreğinde tarifsiz bir telaş
sabah, vardiyasız bir dokuma tezgâhında
öğle, bir yürüyüştesin pankartlar afişlerle dalga dalga
akşam, nöbetini tutuyorsun bir grev çadırında onurun
rüzgar tanıyor seni, bulut tanıyor
elini uzatıyorsun bir dağ yamacında, bir kolun kesik...

bir mermi daha sürüyorsun ve basıyorsun tetiğe
bir dağ yamacında, yüreğinde tarifsiz bir telaş
ölüm de tükenmiş ölümsüzlük de, kolun kesik değil ama...

"Olaylı yıllar ve gençlik", "Eğitim üretim içindir", "Devrimcinin sözlüğü", "Yaşamımdan acı dilimler" ve "Kapitalsiz kapitalistler" gibi dönemi anlatan ve teorik kitapları kaleme almıştır. Öğrendiklerini kitlelere anlatmayı kendine iş edinmiş ve tüm yaşamını sosyalizmi kitlelerle buluşturmak için adamıştır.

Harun Karadeniz yoldaşı, dava arkadaşı Çetin Uygur’la birlikte 17 Temmuz 1968 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a ithafen kaleme aldıkları mektupla anıyor, devrimci mücadelesinin önünde saygıyla eğiliyoruz...

17 Temmuz 1968
Sayın Cevdet Sunay İstanbul,
Cumhurbaşkanı

Florya, İstanbul

Amerikan 6. Filosunun her gelişinde İstanbul'un lüks otelleri Amerikan genelevleri şeklinde çalışmaktadır.

Görevi bu tür yerlerdeki Amerika'lıları yakalamak olan polis, Amerikan genel evleri olarak çalışan otellerin kapısında nöbet tutmaktadır.

Amerika'lıların bu tür rahatlığını sağlayan polis, devrimci Türk gençliğini tutuklamakta ve gençliğe saldırmaktadır. Saldırılarının sonuncusunu bugün sabah saat 04.00 de Teknik Üniversite yurduna yaptılar. Yataklarında uyumakta olan öğrencileri copladılar. Silahlarını ateşlediler. Ölü ve yaralı sayısı belli değildir.

Bu kimin polisidir?

Bazı kişiler döviz krizini, genelev gibi işleyen oteller ve gece klüplerinde ulusumuzun onurunu satarak gidermek düşüncesi içinde midirler?

Öldürdükleri kişilerin hesabı bile sorulmayan ülkemizde, gençliğin bu soruşturmayı çok geniş tutacağının da bilinmesi gerekir.

GÖREVİNİZE BAŞLARKEN ANAYASA UYARINCA TÜRK ULUSUNUN ŞEREF VE NAMUSUNU KORUMAK İÇİN AND İÇTİNİZ.

SİZİ GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ.


İ.T.Ü.T.O.T.B. Başkanı - İ.T.Ü.O.B Başkanı
Çetin Uygur - Harun Karadeniz

(Kaynak: TÜSTAV)
Not: Haber fotoğrafı '68liler Birliği Vakfı'nca geçen yılki anma için hazırlanan afiştir, bu yıl aramızdan ayrılışının 36. yıl dönümüdür...)

14 Ağustos 2011 Pazar

Türkiye hapishanelerinde yitirilen ilk kadın devrimciye…

Anmak istiyoruz… Adı Hatice Alankuş… Hatice ne bir önder ne de bir militandır. Ancak, 1972 dönemlerinde Mahir’i, Ulaş’ı, Ömer’i, Cihan’ı ve Ziya’yı az bulunur bir cesaret ve fedakârlıkla evinde saklamayı kabul etmiş ama hapishanede yitirilmiştir. Daha doğrusu ihmal sonucu öldürülmüştür. Yitirdiklerimizi anarken ondan söz etmemek büyük bir hata olur.

Çünkü Hatice Alankuş, 4 Mart 1972’de tutuklanır. Gördüğü yoğun işkenceler hastalanmasına neden olur. 24 Temmuz 1973’te kaldırıldığı Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde yaşamını yitirir. Bundandır ki “Tedavisinin engellenmesi sonucu yaşamını yitiren ilk kadın devrimci” olarak Türkiye solu tarihine kaydedilmelidir.

Özetle 1946 İstanbul doğumludur. Mimardır. 1960’ların ikinci yarısında gelişen devrim mücadelesinde yerini alanlardandır. THKP-C taraftarıdır. 12 Mart cuntasının ardından da düşüncelerini, yoldaşlarını cüretle savunmaya devam edenlerdendir. Faşizmin vur emirleriyle aradığı devrimci önderlerin gizlenmesi için cüret ve fedakârlıklarla görev üstlenendir.

14 Şubat 1972'de gözaltına alınır, işkencelerden geçirilerek 15 Mart'ta tutuklanır. Bayrampaşa hapishanesinde tutulur. Poliste gördüğü işkenceler ve hapishanede tedavisinin engellenmesi sonucu, tahliye edildikten kısa süre sonra şehit düşer.

Bu yüzden Hatice Alankuş unutulmamalıdır!

Devrimci, eylemci, önder ve insan: Mahir Çayan!

Mahirleri Maltepe cezaevinden, İstanbul’dan, Ankara’dan, Fatsa’dan, KIZILDERE’den uğurlayan bizler on yıllardır her gittiğimiz yerde bize eşlik eden derin bir hüzünle yaşıyoruz…

İtiraf etmekte yarar var, geride kalmak kolay değil…

İyi ki doğdun yoldaş...

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Çağrı...




İdamının yıldönümünde Mustafa Özenç'i Adana'da mezarı başında Ankara İstanbul ve İzmir'de salon etkinlikleri ile anıyor Devrimci Yolda ÖZGÜRLÜK Dergisi.

Tarih: 20 Ağustos
Saat: 19.00

Yer: Kurgu Kültür Merkezi
0312 419 54 85
Konur Sokaka 13/5 Kızılay

8 Ağustos 2011 Pazartesi

21 Eylül komplosu tutsaklarına özgürlük çağrısı!

SDP ve TÖP üye ve yöneticileri, 11- 12 Ağustos'ta bir kez daha hakim karşısına çıkacak. Galatasaray Meydanı'nda basın açıklaması yapan Sıra Kimde İnisiyatifi, tutuklu sosyalistlerin serbest bırakılması istedi

SDP, TÖP, Sosyalist Parti, ESP, EHP'nin de aralarında olduğu siyasi parti ve kurumların oluşturduğu Sıra Kimde İnisiyatifi adına EHP İstanbul İl Başkanı Serkan Atak, bir açıklama yaptı.

Atak, SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan ve Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu'nun da aralarında olduğu çok sayıda kişinin 21 Eylül 2010'da Devrimci Karargâh örgütü soruşturması kapsamında gözaltına alınarak tutuklandığını hatırlattı.

Atak, işkenceci polis şefi Hanefi Avcı'nın da bu dosya kapsamında tutuklandığını ve SDP ve TÖP'lüler ile ilişkilendirilmeye çalışıldığını ifade etti.

Tutuklu sosyalistlerin, 7 ay sonra mahkemeye çıkarıldıklarını ancak savunmalarını yapmalarına izin verilmediğini anımsatan Atak, "İçi boş iddianamelerle arkadaşlarımızı cezaevlerine gönderen komplocular, anlaşılan o ki yine türlü yöntemler kullanarak tutukluluk sürelerini uzatmaya çalışıyorlar" dedi.

Serkan Atak, kozmik odalarda hazırlanan tezgâhlarla toplumsal muhalefetin susturulmaya çalışıldığına dikkat çekti, bu durumdan AKP hükümetini sorumlu tuttu. Atak, "Bu tasfiye hamlesine verilecek yanıt ise emekçilerin ve ezilenlerin mücadelesini daha fazla sahiplenmekle mümkündür" dedi ve demokrasi, adalet ve özgürlüğü savunanların 11-12 Ağustos'ta Beşiktaş Adliyesi önünde olmasını istedi.

Birol: Devrimci güçler birleşmeli
Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol da yaptığı konuşmada, ezilen kesimlere yönelik baskılara dikkat çekti, herkes için bir çuval dikildiğini ve çeşitli komplolarla bunların susturulmaya çalışıldığını ifade etti. Birol, adaletin mahkeme kapılarında mumla arandığını belirterek, devrimci güçlerin anti-demokratik uygulamalara karşı birleşmesi gerektiğine işaret etti.

Gerçek: Sokağa sahip çıkmalı
ESP İstanbul İl Başkanı Hülya Gerçek'in hedefinde de AKP vardı. AKP'nin saldırılarının bu kadar artmasını, toplumsal muhalefetin sokakta olması ve emekçilerin öfkesinden korkmasına bağlayan Gerçek, herkesi daha kitlesel bir şekilde sokağa sahip çıkmaya çağırdı. Gerçek, SDP ve TÖP'lülere yönelik adaletsizliğin son bulmasını ve serbest bırakılmalarını istedi.

Öztürk: Biz kazanacağız
EHP Genel Başkan Yardımcısı Emre Öztürk, AKP'nin referandum döneminde özgürlük vaatlerinde bulunduğu, ardından SDP'ye operasyon yapıldığını; seçim döneminde demokrasi vaatlerinde bulunduğunu, sonrasında ise Hopa'da Metin Lokumcu'nun öldürüldüğünü söyledi. Öztürk, adaletsizliklerin sebebinin AKP olduğunu ifade etti. Öztürk, konuşmasını "Biz kazanacağız" diyerek tamamlandı.

Sosyalist Partisi yöneticisi Gökhan Taşyakan da tutuklu SDP ve TÖP'lüler için 11-12 Ağustos'ta Beşiktaş'ta olacaklarını bildirdi.

Açıklama sırasında "Devrimci tutsaklar onurumuzdur", "Zindanlar yıkılsın tutsaklara özgürlük", "Gözaltılar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz", "Yaşasın devrimci dayanışma" sloganları atıldı.

Açıklamadan sonra İstiklal Caddesi'nde bildiri dağıtan Sıra Kimde İnisiyatifi aktivistleri, duruşmaya çağrı yaptı.

5 Ağustos 2011 Cuma

RED Dergisi’nden okurlara duyuru...

RED Dergisi’nin açıklaması şöyle:

Migroslar bundan sonra RED satmayacak. RED’le birlikte yeniHarman ve başka bazı dergileri de satmayacağını bildiren Migros’un bu kararı niye aldığı meçhul. Önümüzdeki günlerde daha detaylı açıklama yapacağız…


Öte yandan, okurlarımızı RED’e sahip çıkmaya, bulundukları yerlerde merkezi ve dergiyi sergileyebilecek nitelikteki bayileri bize bildirmeye çağırıyoruz.


RED Dergisi iletişim için RED web.tr/iletişim’i tıkla!

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Burkay: Marksizm’den AKP’ciliğe yolculuk

Türkiye’ye dönen ve ayağının tozuyla iki AKP’li bakanla birlikte kameralar karşısında “açılım” güzellemeleri yapan Kemal Burkay kimdir? İşte Burkay’ın hayatından satır başları...

Mustafa Kemal Burkay 1937 yılında Tunceli’nin Mazgirt ilçesinde dünyaya geldi. 1949 yılında Akçadağ Köy Enstitüsü’ne girdi. Orada ve Diyarbakır-Ergani’de köy enstitüsünü tamamladı, 1955 yılında öğretmen oldu. 1956 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. 1960 yılında üniversiteyi bitirdi. Erzurum’da askerlik, Elazığ’da kaymakamlık stajı ve Osmaniye’de kısa bir süre kaymakamlık yaptı. Ancak merkeze alındı. Bunun üzerine resmi görevden ayrıldı. 1964 yılında Elazığ’da serbest avukatlığa başladı. Daha sonra Tunceli’ye geçti. Köy öğretmenliği yıllarında şiirler ve hikayeler yazdı.

Burkay’ın siyasi hayatı 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’ne üye olmasıyla başladı. Partinin Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Erzincan illerinde örgütlenmesinde rol aldı. 1965 seçimlerinde yaşını büyüterek TİP’in Bingöl adayı oldu. 1968 yılında TİP Genel Yönetim Kurulu’na, bir yıl sonra ise Merkez Yürütme Kurulu’na seçildi. 1969 yılında TİP’in Tunceli adayı oldu. 12 Mart darbesinin ardından, TİP 4. Kongresi’nde alınan Kürt meselesine dair karar gerekçe gösterilerek TİP Genel Başkanı Behice Boran’ın da dahil olduğu yöneticilerle birlikte yargılandı, 1972 yılında yurt dışına çıktı. 1974 yılında çıkan afla birlikte Türkiye’ye dönüş yaptı.

Burkay, 1973’te Almanya’da Hıdır Murat adıyla “Türkiye Şartlarında Kürt Halkının Kurtuluş Mücadelesi” adlı bir kitap yayınladı ve bu kitap 1974’ün sonlarında kurulan Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi’nin (PSK) program ve tüzüğünün temelini oluşturdu. PSK, o dönem KDP kökenli ancak Marksist kemal_burkay.jpgbir damara sahip çıkan Rızgari (Kurtuluş) ve daha sonra Ala Rızgari (Kurtuluş Bayrağı) ile birlikte Kürt siyasi örgütlenmelerinin hem sosyalist, hem de Türkiye sosyalist hareketinden ayrı durmaya çalışan bir öbeğini temsil ediyordu. Legal alanda Özgürlük Yolu, Riya Azadi, Roja Welat gibi dergilerle faaliyetini sürdüren PSK, Kürdistan’ın sömürge olduğu tezini benimsiyor ve ayrı örgütlenmeyi savunuyordu.

Kürt halkının önündeki mücadele gündemini “Ulusal Demokratik Devrim” olarak belirleyen PSK, kendisini “Kürdistan işçi sınıfının, yoksul ve orta köylülerinin, esnaf ve zanaatkarların, aydınların ve öteki emekçi halk kesimlerinin partisi” olarak tanıtıyordu. “Dört parçalı Kürdistan” modelini de benimseyen PSK, parçalarla işbirliği ve dayanışma yollarını ararken, “Kürdistan için sosyalizm şu anda yakın bir hedef değildir” tezini işliyordu.

Federasyon veya ayrı devlet
Burkay’ın ve PSK’nin Kürt sorununun çözümüne ilişkin temel formülasyonu, “ya ayrı bir devlet ya da iki cumhuriyetli federasyon” idi. Günümüzde de “gerçekçi” bir çözüm olarak federasyonu savunan tek parti olarak görünen PSK (ve legal planda Hak-Par), “nihai hedef” olarak sosyalizmi programına dahil ediyordu.

PSK’nin sosyalizm algısının geçirdiği dönüşüme ilişkin Kemal Burkay şöyle konuşuyor:

“Elbet, koşullar değiştiği zaman siyasetin de yeni koşullara uyum sağlaması, yenilenmesi gerekir. Partimiz de birçok kez değişen duruma ve koşullara uygun olarak siyasetini yenilemiş, yeni şeyler söylemiştir. Örneğin, sosyalist sistemin çökmesinin ardından yaşanan deneyimden dersler çıkardık. 1992 yılında yapılan 3. Kongremizde, değişen dünya durumuna uygun olarak gerek teorik görüşlerimizde, gerek politikamızda önemli değişiklikler yaptık. Proletarya diktatörlüğü görüşünü terk ettik, sosyalizmin demokratik yöntemlerle kurulmasını ve çok partili bir sistem anlayışını benimsedik. Yine, daha önce savunduğumuz sürekli devrim anlayışını terk ettik ve sosyalist devrimin, ulusal demokratik devrimi izlemeyebileceğini, bunun uzun bir dönem alabileceğini söyledik. Kısacası, biz hiçbir dönemde dogmatik olmadık, Marks ve Lenin’in görüşlerini ve sözlerini kuran ayetlerine çevirmedik.”

PSK, bağımsız aday göstererek 1977 yılında Mehdi Zana’yı Diyarbakır’dan belediye başkanı yapmıştı. 1979 yılında ise Ağrı belediye başkanlığını kazandı. Kemal Burkay 12 Eylül olmadan yurt dışına çıktı. 2003 yılında, “kendi isteğiyle” PSK Genel Sekreterliği’nden ayrıldı.

PKK ile ilişkiler
Kemal Burkay’ın PKK ile teması ise hep sorunlu oldu. 1979 yılında, PKK’nin “devlet eliyle Kürt ulusal hareketine karşı savaşmak üzere kurulmuş paravan bir örgüt olduğunu ve ajan provokatörlerce yönetildiğini” iddia eden bir broşür yayımladı. 1983 yılında ise, “PKK Üzerine – Devrimcilik mi Terörizm mi?” isimli bir kitap yazdı.

Bununla birlikte, PSK ile PKK arasında 1993 yılında bir protokol imzalandı. Protokolde özetle Kürt partileri arasındaki çatışmaların engellenmesi, sorunların diyalog yoluyla çözülmesi ve Kuzeyli Kürt örgütleri arasında bir cephe oluşumuna gidilmesi hakkındaki görüşler karar altına Soldan sağa: Talabani, Öcalan, Burkay ve Türk, 1993'teki protokol sonrasıalınıyordu.

Fakat, özellikle Türkiye’nin aldığı ‘93 virajında, PKK’ye ve legal Kürt siyasetine dönük askeri operasyon-kontrgerilla tahkimatı artırılırken, devlet PKK’nin yerine PSK’yi koyabilmek için Burkay ve PSK’yle görüşme kanallarını sürekli açık tutuyordu.

1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra ortaya atılan “Demokratik Cumhuriyet” tezini “teslimiyet” olarak nitelendiren Kemal Burkay, Abdullah Öcalan için “taraftarları onu bir puta dönüştürmüşler” demişti. PKK’nin 99’dan sonra “PSK çizgisine” geldiğini savunanlara da şöyle diyordu:

“PKK’nin bizim çizgimize geldiğine ilişkin sözler başkalarının yakıştırması olabilir. Ama isabetli değil. Eğer olay PKK’nin İmralı sürecinde silahları bırakması ise, siyaset bundan ibaret değil. PKK bugün üniter devleti savunuyor ve Kürt halkının tüm temel istemlerini terk etti. Bu PSK’nin siyaseti midir? Eğer PKK son yıllarda barış ve demokrasiden söz ediyorsa, o da yetmez. Bize göre Türkiye bakımından ‘demokratik cumhuriyet’ ancak federal bir cumhuriyet olabilir. Oysa PKK’nin ‘demokratik cumhuriyeti’nin içi boş. PKK federal çözüme, hatta otonomiye bile karşı.”

Örgütsel planda da PKK’nin etkisinin kırıldığı bir Kürt siyaseti amaçlayan Burkay, son yıllarda ana akım Kürt hareketine ve Abdullah Öcalan’a karşı olan açıklamalarıyla gündeme geliyordu. Buna daha sonra, AKP’nin “açılım” politikasına olan destekçiliği de eklendi. Bunun yanı sıra, ABD’nin Irak işgalini ve bölgeye girişini de Kürt halkı açısından “olumlu” buluyordu:

“Amerika’nın ‘bölgeye gelişi’ ya da bölgede oynadığı rol, daha şimdiden hangi sonuçlara yol açtı ve ilerde daha nelere yol açabilir, buna bakmalı. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler ve Fransızlar bölgeye geldiklerinde Araplar bundan memnun oldular; bu vesileyle Arabistan Osmanlı boyunduruğundan kurtuldu ve Araplar kendi devletlerini kurdular. Şimdi de Amerika’nın gelişiyle Irak’ta Saddam’ın kurduğu acımasız diktatörlük yıkıldı, Kürtler ve Şii Araplar özgürleştiler, Irak’ta federal bir yapı oluştu, Kürdistan federe bir devlete dönüştü; ayrıca Kürdistan’da ve tüm Irak’ta demokratik bir yapı için önemli adımlar atılıyor. Bu son derece olumlu bir gelişme.

Diğer bir deyişle, Amerika’nın bölgeye yaptığı son müdahale bölgede statükonun yıkılması sürecini başlattı. Değişim dalgası önce Irak’ı vurdu, ama giderek etkisini çevrede duyuracak, İran, Suriye ve öteki gerici, baskıcı rejimleri de etkileyecek. Bu hem Kürt halkı için, hem de bölgedeki tüm halklar için önemli ve olumludur.”

Kemal Burkay’ın sosyalizm anlayışı ise, görüldüğü üzere Avrupa solu ile Irak Komünist Partisi arasında bir yerde duruyor. Nitekim, ülkeye döner dönmez AKP’li bakanlarla kameraların karşısına geçen Burkay, PSK’yi ilk kurduğu zaman dahi sosyalizmi “güncel bir hedef olarak” görmüyordu. Egemen Bağış'la olan buluşmasında, bakandan İdris Küçükömer kitabı alan Burkay'ın hangi Küçükömer kitabını aldığı bilinmiyor. Fakat tahmin yürütülebilir: Artık liberallerin ve dincilerin ağzına sakız olmuş "Türkiye'de sol sağdır, sağ da soldur" tezinin işlendiği "Düzenin Yabancılaşması" isimli kitap.

Burkay’ın, şu anda Kürt ve Türk halklarına yaptığı en olumlu katkı, Sezen Aksu’nun söylediği “Gülümse” şiiri, Yeni Türkü’nün seslendirdiği “Mamak Türküsü”, bir dizi bestelenmiş şiir ve “Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan” isimli tarih kitabı olarak görünüyor.