22 Kasım 2011 Salı

Şaklaban.. - Orhan Aydın

“Bitti bu iş, buraya kadarmış, ülkenin neresine gidersen git seyirci yok.”

Son günlerde, turneye çıkan gruplardaki oyuncu arkadaşlardan ve tiyatro organizatörlerinden duyduğum bu yakınma, meslek alanımızın ne denli daraltıldığının net ifadesi olsa gerek.

İstanbul’da kapalı gişe oynayan oyunlar bile, Anadolu’da seyirci bulmakta zorlanıyor!

Bunun elbette birçok nedeni var.

AKP dönemi ile başlayan süreç, halkın tiyatroya olan ilgisini öteletti. Kent kültürleri yok edilerek, çalışan yığınlar yoksullaştırılarak ve örgütlü davranış gösteren yapıların üzerlerinde baskılar kurularak oluşturulan bu durum, sanatın düşman ilan edilmesiyle doruğa ulaştırıldı.

Ancak, Anadolu’da sanatsal duyarlılığın yitip-gitmesinin, yerinin gericiliğin ve ırkçılığın hamasi söylemleri-uygulamalarıyla dolduruluyor olmasının sorumluluğunu, yalnız başına sistemi eline geçiren kara akla bağlamak, sağlıklı bir saptama olmasa gerek.

Tiyatroyu eğer sıradan bir ‘güldürme-eğlendirme-hoş vakit geçirtme’ olarak ele alır ve de bu anlamsızlıkları güçlendirecek ‘sulu-zırtlak’ oyunlarla seyircinin karşısına çıkarsanız, tiyatro seyircisini salonlardan kendiliğinden ötelemiş olmaz mısınız?

Ülke yoksullukla kıvranırken, hukuksuzlukla didişirken, açlık sınırında onurunu korumaya çabalarken; ‘vur-patlasın-çal oynasın’ işlerle akıl zenginleştirici bir etki yaratmak mümkün müdür?

Anlayacağınız alanın kendini sorgulaması gereken ‘vahim bir durum’ oluşmuş durumdadır.

Bugün tiyatromuz, kendi gerçekliği ile halkının gerçekliği örtüşmeyen ‘işler’ üretmekte ve gerçek anlamıyla hiç bir ‘görevi’ olmayan oyunlarla insanları buluşturmaya çalışmaktadır.

Baskı dönemlerinde ortaya çıkan korkunun, ecele hiç bir faydası olmadığını birlikte gördük oysa.

Hem 12 Mart, hem 12 Eylül darbelerinde hepimiz inim inim inletilirken, sisteme eklenmeyi düşünmeden, tiyatronun değiştirici-yenileştirici-devrimci gücüne sarıldık ve birlikte başımızı kaldırdık.

Elbette o dönemlerde de ‘çürük yumurtalar’ vardı.

Ama sistemin kucağında, doğruya-gerçeğe yüz çevirip gününü gün edenlerden, bugüne kalmış tek bir sözcük yoktur!

Ne gece yarısı baskınları-yasaklamalar-tutuklamalar-sansürler, ne açıktan yapılan provokasyonlar ne de yardakçılık, gerçekçiliğin üstünü örtmeyi başaramadı.

İnsanlığın yaşadığı sorunları sahnelerine taşıyıp, tartıştıran-akıl açan-bu arada da güldürüp eğlendiren ama doğruyu anlatmaktan hiç bir zaman uzak durmayan tiyatrolara bu halk hep sahip çıktı.

Böylelikle gericilik ve ırkçılık dalgasının püskürtülmesine katkı sunuldu. Baskı, birlikte yenildi. Korku duvarları birlikte parçalandı. Demokratik talepler birlikte dillendirildi.

Sanatçılar, hak ihlallerinin olduğu her yerde halkıyla yan yana gelmeyi başarabildi. Adlarının önüne ‘sanatçı’ unvanı da bunun için konuldu.

Bu gün yaşadıklarımızdan kurtuluşun reçetelerini yazacak değiliz elbette ama akıl, eğer insan aklıysa, buradan çıkışın yine birlikte bir davranış göstermekten geçtiğini saptamak gerekir.

Doğrudur. İşimiz daha da zordur.

Tüm yaşam alanlarımız kuşatılmış, halk örgütsüzleştirilmiş, toplumsal duyarlılıklar tırpanlanmış, birlikte yaşama ve üretme kültürlerinin üstünden geçilmiş ve tiyatromuz yalnızlaştırılmıştır.

Ama buradan çıkışın da yolu vardır.

Tiyatromuz, önce kendi yüreğinin sesine kulak vererek, bu kara örtüyü üstünden atabilir.

Bunun tek yolu vardır o da, ülkeye sahip çıkmak duyarlığını yeniden kuşanmaktır.

Bu ülkenin biriktirdiği kültürel ve sanatsal zenginlik hiç küçümsenmemeli ve iyiye-güzele-doğruya yürüyüş sahnelerimizi tekrar kuşatmalıdır.

Tersi davranışın bizleri getirdiği durum ortadadır.

Eğer gün 24 saat canı yakılan bir halkın yanında değilsen, ürettiklerin onun daha da yalnızlaşmasına neden olacak ‘eften-püften’ içerikler taşıyorsa; sen de sıradanlaşıp, gününü gün eden bir duruma iteleniyorsan, oradan sanat-sanatçı çıkmaz.

Oradan çıksa çıksa şaklabanlar çıkar.

Bir ülkenin bunca şaklabana ise, hiç ama hiç gereksinmesi yoktur.

Hiç yorum yok: