31 Aralık 2012 Pazartesi

2013 son senen Erdoğan - Ahmet Nesin

Yazar Ahmet Nesin, internet sitesi ahmetnesin.wordpress.com'da yayımladığı yazısında "Erdoğan siyasi yaşamının en zor ve en sinirli dönemini yaşıyor. Herkes ya da çoğunluk Erdoğan’ın sinirinin muhalefete (tamamına) olduğunu sanıyor, oysa Erdoğan iktidarı kaybettiği için gergin, tekrar iktidar olamayacağı için bir avazı yerde bir avazı ABD’de bağırıyor" dedi. Daha önce yazdığı kimi yazılarındaki tahminlerinin gerçekleştiğinin altını çizen Nesin, sitesinde yayımladığı yazılarından oluşan bir kitap çıkaracağının da müjdesini verdi.

İşte Ahmet Nesin'in "2013 Son Senen Erdoğan" başlıklı yazısı:
"2008 yılında başladım bu sitede yazmaya. Bu site dediğime bakmayın, ilk açtığım çok ufaktı, sonra site açtım, 3 kez hacklendi arka arkaya ve bu zamana kadar geldim. Bu yazıları kitaplaştırıyorum, biraz önce eski kitaplarımı kurcalarken 2 başlık dikkatimi çekti. Birincisini 17 Mayıs 2008’de yazmışım: “Geleceğin Milletvekili Hakan Şükür” diye. Çok mu ileriyi görmüşüm ya da böyle biri için ileriyi görmek nasıl bir akıllılıktır o konuda kendimden şüpheliyim ama 23 Nisan 2009’da attığım başlık ve yazı daha da ilginç: “Erdoğan’ı Birileri Defterden Sildi mi?”

Birilerinin 2011 sonlarında yada 2012’de görmeye başladığını ben o tarihte yazmışım. 2009 Aralık ayına kadar Paris’teydim ve sohbet ettiğim 1-2 arkadaşım vardı. Bana “Sen burada değilsin, o yüzden net göremiyorsun…” diyorlardı. Fethullah Gülen ekibinin desteğini çektiğini, parti içindeki Erdoğan grubunu desteklemediğini, Abdullah Gül ekibini desteklediğini açık ve net bir şekilde yazmışım. Şimdi bırakın desteklemeyi aralarında börtü böcek kavgası bile var.

Erdoğan siyasi yaşamının en zor ve en sinirli dönemini yaşıyor. Herkes yada çoğunluk Erdoğan’ın sinirinin muhalefete (Tamamına) olduğunu sanıyor, oysa Erdoğan iktidarı kaybettiği için gergin, tekrar iktidar olamayacağı için bir avazı yerde bir avazı ABD’de bağırıyor.

Babamların kuşak şanslıymış esasında, sadece tek bir derin devlet varmış. Bizim gençliğimizde de sadece bir taneydi. Milliyetçi, anti-komünist bir derin devlet vardı. O derin devlet zaman ve işe göre ya ülkücüleri yada dincileri kullandı. Oysa şimdi 3 tane derin devlet var: Ergenekon dedikleri, daha çok milliyetçi ve Atatürkçü kesim (Bugüne kadar yapılan bütün darbelerden sorumlu derin devlet). İkinci grup Fetullahçıların bugüne değin yetiştirdiği daha çok emniyet ve adliye içindeki grup ki bütün gözaltı ve tutuklamalar, yargı onların elinde. Üçüncüsü de Erdoğan’ın kurmaya çalıştığı, esasında hiçbir temeli olmayan, sadece iktidara biat eden, zamanında Turgut Özal ve Tansu Çiller’in kurmaya çalıştığı gibi bir ekip. Bunun için de en önemli unsur diğerlerinde olduğu gibi MİT olmuştur.

AKP’nin son genel kurultayından sonra olan 2 önemli olay var. Erdoğan belediye seçimlerini öne almak istedi. Bunu yapmasındaki amaç cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi AKP’nin oy oranını daha önce görmek ve biraz daha az yıpranarak fazla belediye kaybetmemekti. Parti içindeki Fetullah kanadı buna izin vermedi. Ne tesadüf ki Hakan Şükür oylama sırasında ABD’deydi ve arkasından da Hac’a gitti.

İkinci olay daha da önemli bence, Erdoğan bağımsız seçilen BDP’li Kürt ve sosyalist Türk milletvekillerinin fezlekelerini meclise getirerek dokunulmazlıklarını kaldırmak istedi. Bu dileğini o kadar rahat söyledi ki, sanırsınız ki meclise girip istediğini kolundan dışarı atabilecek. Oysa bu da umduğu gibi olmadı ve AKP’deki Kürt ve Fetullahçı milletvekilleri buna oy vermeyeceklerini açıkladılar.

Son kurultayda bir daha aday olmayacağını açıklayan bir parti başkanınız olsa siz nasıl davranırdınız bilemem ama AKP’de işler böyle yürüyor. Şu an bu parti grubundan başkanlık yada yarı başkanlık sistemi çıkmaz. Erdoğan’ı Çankaya’ya gönderir mi, onu da yeni yılda yazacağım."

30 Aralık 2012 Pazar

İktidar bloku dağılıyor mu? - Merdan Yanardağ

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hafta içinde katıldığı iki televizyon programında söyledikleri, AKP-Cemaat çatışmasının artık geri dönülemez bir aşamaya geldiğine ilişkin yorumların çoğalmasına yol açtı. Erdoğan, NTV ve Star televizyonlarının ortak yayınında evinin alt katındaki özel ofisinin dinlendiğini, yapılan aramada “böcek” diye adlandırılan bir dinleme cihazı bulunduğunu açıkladı. TRT’nin bütün kanallarında ortak yayınlanan programında ise, “Eğer dinleniyorsanız bunu en yakınınızdakiler yapar” dedi. Başbakanın bu sözleriyle Cemaati hedeflediği açıktı.

Geçen ay 4 emniyet müdürü 300 polisten oluşan özel koruma birliğinin tamamını değiştiren Erdoğan’ın Cemaatin operasyonlarına karşı tedbir aldığı anlaşılıyordu. Ancak bütün olan bitenler AKP-Cemaat koalisyonunun dağılmaya başladığı ve iktidar blokunun çöktüğü anlamına gelir mi? İslamcı, muhafazakâr ve liberallerden oluşan gerici tarihsel blok sadece bu iki gücün çatışmasıyla dağılır mı?

Öncelikle belirteyim; AKP-Cemaat koalisyonunun bozulduğunu söylemek çok erken bir yorum olur. Ancak yine altını çizerek saptamak gerekiyor, iktidar blokunun henüz bozulmasa bile, derinden sarsıldığı da açık. AKP’nin merkezinde yer aldığı 10 yıllık muhafazakâr-İslamcı iktidar, yolun sonuna gelmese bile o sona hızla yaklaşıyor.

Çünkü AKP ve Cemaat arasındaki itişme -ki bir tür saray içi iktidar mücadelesi olarak da değerlendirilebilir- artık fantastik bir “komplo teorisi” olmaktan çoktan çıkmış durumda.

Tarihsel gerici blokun kendi içinde yeniden güçlendirilmiş bir birlik sağlaması, ancak yükselecek toplumsal ve siyasal muhalefetin gücüne, iktidarı sarsıcı etkisine bağlıdır.
***
Bölgedeki gelişmeler, PKK sorunu ve özellikle Suriye’ye yönelik müdahale hazırlıkları bütün hesapları altüst etmiş görünüyor. Bilindiği gibi, AKP-Cemaat çatışması tepe noktasına MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo’da PKK yöneticileriyle yapılan görüşmeler nedeniyle ifadeye çağrılmasıyla çıktı. Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla bu görüşmelere katılan Fidan’ın ifadeye çağrılması açıkça Başbakanı hedefliyordu. Nitekim Erdoğan da “Hedef benim” dedi.

Çatışmanın ikinci tepe noktasını ise Özel Yetkili Mahkemelerin (ÖYM) kaldırılması sırasında yaşanan tartışmalar oluşturdu. Çünkü bu mahkemeler, 2007 yılından itibaren tam anlamıyla bir operasyon aygıtı ve iktidar aracı olarak kullanılıyordu. Cemaat bütün operasyonlarını Polis-Adliye örgütlenmesi üzerinden yürütüyordu.

Geçen mayıs ayında Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ çıktı ve gündemde böyle bir tartışma yokken, birden bire, “Hukuk devletlerinde Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM) olmaz, bunları gözden geçireceğiz” demişti. Bu sözler üzerine Cemaatin sözcüleri panik halinde bir karşı saldırı başlattı. Cemaat yazarları AKP’yi Ergenekoncularla uzlaşmaya çalışmakla bile suçladı.

Asıl kapsamlı ve “derin” değerlendirmeyi ise Fethullah Gülen’in sözcüsü kabul edilen Zaman Gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce yaptı. Gülerce’nin yazısı birçok bakımdan önemliydi. Gülerce şunları söylüyordu:

“Özel yetkili mahkemelerin kaldırılacağı yolundaki açıklamalar, ‘Ak Parti nereye gidiyor?’ sorularını arttırıyor. Hele Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın; ‘Özel Yetkili Mahkemeler hukuk devletlerinde olmaması gereken mahkemelerdir. Gereken yapılıyor, yapılacak’ sözleri, gözleri fal taşı gibi açtı.” (Zaman, 6 Haziran 2012)

Öyle anlaşılıyor ki, Cemaat, AKP’nin nereye gittiği konusunda ciddi bir kuşkuya sahipti. Özel Yetkili Mahkemeler bütün itirazlara karşın kaldırıldı. Ancak yine de bir orta yol bulunmuştu; Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi davalar bitene kadar bu mahkemeler görevlerini yapacaktı.

Son dinleme krizi nedeniyle bütün parmakların Cemaati işaret etmesi üzerine, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden (ODTÜ) yükselen öğrenci ve öğretim üyesi protestosunun yarattığı siyasal atmosfere dikkat çeken Hüseyin Gülerce, AKP’yi bir kez daha uyarma ihtiyacı duydu:

“Lütfen Artık şiddeti ve terörü, iktidar oyununda, üniversite öğrencilerinin idealist duruşuna kimse yıkmaya kalkmasın. Darbecilerin tetikçilerine, siyasi hesap adına kimse öğrenci muamelesi yapmasın. Oyun, sadece Ak Parti’yi bitirme planının devam ettiğini anlatmıyor. Ak Parti yönetiminin unutmaması gereken şudur; yalnız kalırsanız, pusuda bekleyenlerin işini kolaylaştırırsınız…” (Zaman, 26 Aralık 2012)

ODTÜ öğrencilerinin, öğretim üyeleri tarafından da desteklenen demokratik protesto eylemini “darbe tetikçiliği” diye niteleyen Gülerce, esas olarak AKP Hükümeti’ni ve Erdoğan’ı uyarıyor. Gülerce ‘Bizi uzaklaştırır ya da harcarsanız sol sizin işinizi bitirir” diye korkutmaya çalışıyor. Gericiliğin tarihsel kodlarını hatırlatıyor.
***
Cemaatin kuşkusu yerinde görünüyor. Çünkü siyasal ve toplumsal hedeflerine ulaştığını ve gücünün sınırlarına geldiğini gören, dolayısıyla daha fazla ilerlemesi halinde sert bir kırılmanın yaşanacağını sezen AKP, sınırlı da olsa, ortamı “normalleştirmeye” çalışıyor.

Rejimin, Amerikancı ılımlı İslam modeli yönünde dönüşümünün büyük ölçüde tamamlandığını düşünen; başka bir anlatımla Cumhuriyetin başlangıç ilkeleri ve kuruluş varsayımları ile İslam’ın şeriatı arasında ortalama alma sürecinin bir ölçüde sonuçlandığını gören AKP, bu düzenin sağlamlaştırılması gerektiğinin farkında. Bu ihtiyaç, her durumda bir uzlaşma arayışı demektir. Tıpkı devrim ya da karşı devrim yıllarının hızı, temposu ve ritminin bir süre sonra yerini sükûnete, sağlamlaşma ve yerleşme dönemine bırakma zorunluluğu gibi…

AKP, Suriye ile savaşın eşiğine geldiği bir dönemde askerle daha fazla kavga etmek istemiyor. PKK ile bir ateşkes arıyor. Çünkü hem askerle kavga edip hem de savaşa hazırlanamayacağını ve PKK ile mücadele edemeyeceğini anlamış görünüyor.

Üstelik Suriye’ye askeri bir müdahalenin, bölgesel bir yangına, ardından da nükleer silahların kullanıldığı bir dünya savaşına yol açabileceği ortadayken, çatışmayı daha fazla tırmandırmak istemiyor.

AKP Hükümeti, Suriye’ye müdahale ihalesinin üzerine kalması ve yalnızlaşması durumunda, iktidarını koruyamayacağını görüyor. ABD ve İsrail’in çıkarlarını bire bir gözeten Cemaat ise bu nedenle AKP’ye yükleniyor.

Cemaatin gelişmelerden büyük bir endişe duyduğu ve korktuğu görülüyor. Derin bir korku bu. Suç işleyenlerin, haksızlık yapanların, hile ve sahtekârlıkla rejimi değiştirmeye çalışanların, masum insanların hayatlarını karartanların ve bir öfke birikimine yol açtıklarını bilenlerin duyduğu, iliklere işleyen bir korku… Rövanş tedirginliği!

Hüseyin Gülerce’nin Zaman Gazetesi’ndeki başka bir yazısının her satırına bu korkunun sindiği görülüyor. Cemaat, AKP’nin ‘Birinci Cumhuriyet artığı’ güçlerle uzlaşması halinde, bir öfke patlamasının altında ezilebileceğinden korkuyor.

Bu nedenle Cemaat, Cumhuriyet kurumlarının tasfiye operasyonuna devam edilmesinden, geri dönüş eşiği ve olasılığı aşılana kadar programın sürdürülmesinden yana. Hüseyin Gülerce şunları yazıyor:

“Şimdi ne oldu da, Ak Parti yöneticileri, sanki onlar gitmiş de başkaları gelmiş gibi davranıyor? Evet, ne oldu? Ak Parti kendi kurduğu mahkemelere, şimdi ‘hukuksuz’ diyor… Ne oldu, nasıl oldu, neden oldu?

“Demokrasi yokuşundan düzlüğe henüz çıkmadık. ‘İktidar gevşemesin, aman bütün kazanımlar yok olmasın’ diye düşünmeyelim mi? Allah korusun, ‘ya ters bir rüzgâr eserse’ diye huzursuz olmayalım mı?” (Zaman, 6 Haziran 2012)

Gülerce’nin korkularını ilk kez bu açıklıkla ortaya koyduğu ve AKP’yi uyardığı yazısının, Hasdal Askeri Cezaevi’ndeki ortam dinlemesinin hemen sonra yayımlanması dikkat çekiciydi.

Öyle anlaşılıyor ki, bu korku Cemaati tedbir almaya yöneltti. Bu nedenle bir yandan Başbakan Erdoğan’ı dinlemeye ve onun siyasal hayatını bitirebilecek ya da güçlü şekilde şantaj yapmalarını sağlayacak bir dosya oluşturmaya başladılar. Bir yandan da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yaklaştılar.

Soner Yalçın’ın tahliye edildikten sonra, “Başbakan Erdoğan’ın ofisine dinleme cihazı yerleştirenler kimlerse, bize bu komployu kuranlar da onlardır” şeklindeki sözleri gerçeği yansıtıyor.

Ancak; bütün bunlar AKP-Cemaat koalisyonunun hemen bozulacağı anlamına da gelmiyor. Cemaat yazarlarının yaptığı uyarıların yer yer etkili olduğu anlaşılıyor. Örneğin, Başbakan Erdoğan önceki gün (28 Aralık) TRT’de katıldığı programda AKP-Cemaat çatışmasına ilişkin bir soru üzerine, bir yandan “sizi ancak en yakınınızdakiler dinler” derken diğer taraftan da şunları söylüyor:

“Buna gülerim. (…) Biz bunları yazılı ve görsel medyadan öğreniyoruz. Hatta zaman zaman bazı arkadaşlarım inanmaya da başlıyor. ‘Aman ha’ diyoruz. Çünkü böyle bir şeye inanmaya başladığınız anda biz kaybederiz.”

Erdoğan’ın yükselen toplumsal muhalefete karşın gerici tarihsel bloku her şeye karşın korumaya çalıştığı anlaşılıyor. Gerçek tablo da budur. Gelişmeleri dikkatle izlemek, ancak bu çatışmaya gereğinden fazla anlam yüklememek gerekli.

29 Aralık 2012 Cumartesi

TKP: Taliban’ın önünde değil talebelerin önünde eğiliyoruz

Türkiye Komünist Partisi, cesaretleri kadar akıllarıyla, ataklıkları kadar soğukkanlılıklarıyla, gerici hükümetin ve onun akılsız yalakalarının karşısında büyük sınav vermiş olan gençliğe sahip çıkacak ve onların sözünün halka ulaşması için çalışacaktır.
Sevgili halkımız,
Tayyip Erdoğan’ın sözlerine, koltuk budalası memurlarının tanıklıklarına kulak asmayın. Gücünü bilimden değil, inanç istismarından, emekten değil paradan, haklılığından değil zorbalığından alanlar yalan söylüyorlar ve zeytinyağı gibi üste çıkıyorlar.
1. Tayyip Erdoğan’ın medeni bir tavır sergilediği, öğrencilerin taşkınlık yaptığı bir yalandır. Misafir olduğu okula 3000 polisle gelip, bir uyarı bile yapmadan öğrencilerin üzerine saldırmak terbiyesizliktir.
2. Başbakan ve şahitlerinin ülkemizin teknolojideki gelişmesinin gururunu yaşadığı, öğrencilerinse bunu protesto ettiği bir yalandır. Ülkemizin teknoloji alanında bağımsızlığına hizmet eden, bilimde ve teknolojide emperyalist sermayenin tasallutundan kurtulmasını sağlayan her adımda ilerici, devrimci gençlerin, mühendislerin payı vardır.
Tayyip Erdoğan, masal anlatmadan önce Göktürk – 2 projesinde çalışıp tasfiye edilmiş onlarca bilim insanından, mühendis ve teknisyenden özür dilemelidir.
3. “Bizim gençlerimizin” taştan, molotoftan, Erdoğan’ın kindar neslinin ise kitaptan, bilgisayardan anladığı gülünç bir yalandır. Önce, ODTÜ öğrencilerini protesto etmek için Beyazıt Meydanı’na beraberlerinde getirdikleri bir eşekle çıkan ve kendilerine “bizim çocuklar” diyenlere Türkçe öğretilmelidir; sonra da mizahın küçümseme ve alaya değil zekâya dayandığı… Onlar eşekçi gençlerini boşuna parlatmasınlar. Kitap kurdu gençleriyle gurur duyacak olan bu ülkenin komünistleridir, kindar nesil imalatçıları değil.
4. Onların eğitimi, bilimi temsil ettikleri, bizimkilerin haytalıktan ve tembellikten başka bir şey bilmedikleri ise kuyruklu yalandır. Erdoğan yandaşı, iki kelimeyi bir araya getiremeyen zübük rektörler eğitimli, ODTÜ’nün fikirleri ve kalemleri keskin gençleri tembel ve haylaz öyle mi! Buna inanmayın.
5. Son olarak Tayyip Erdoğan’ın diline dolanan molotof kokteyllerine gelelim. 12 Aralık günü çekilen görüntülerin hiçbirinde molotof kokteyli atan gençlere rastlanmamaktadır. Peki, Başbakan nasıl bu kadar kendisinden emin konuşuyor, nasıl oluyor da “sırt çantasında molotoflarla okula girenlerden” söz ediyor?
Belli ki polis müdürleri kendisine garanti vermiştir: “Ajan provokatörlerimizi sırt çantalarında molotoflarla öğrenci eyleminin içine soktuk, merak etmeyin” demişlerdir. Ve belli ki Mahir Kaynak’ın soyundan gelen ajan provokatörler bu sefer provokasyonları için fırsat bulamamış, başbakanlarını ofsayta düşürmüşlerdir.
Velhasıl, “yine kitapları, türküleri ve bayraklarıyla gelen” üniversite gençleri bu ülkenin geleceğidir. “Başbakanıma yaranayım” kaygısıyla ortaokul kompozisyonu ayarında açıklamalar yazan zübük rektörler, sivil polisler eşliğinde üniversitelerde satır sallayıp, lacivert ceket giyerek “medeni” görüntü kazandığını sanan küçük faşistler, ikiyüzlü, koltuk düşkünü dönek memur rektörler ise bu ülkenin utancıdır.
Gelecek bizim, utanç onların.
Pırıl pırıl, kitap kurdu, yürekli gençler bizim; kindar ve korkak şakirtler onların…
Gençlerimize sahip çıkıyoruz, onların yürekli ve akılcı çıkışları karşısında eğiliyoruz.
Ey halkımız!
Siz de Taliban’ın önünde eğilenlere değil, boyun eğmeyen talebe gençlerinize sahip çıkınız.
TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ
MERKEZ KOMİTE

SDP Genel Merkezi silahlı saldırıyla ilgili açıklama yaptı

Bugün (29 Aralık 2012) 15.30 sularında, Hatay Sokak, Sabancı İş Hanı, 4/16, Kızılayadresindeki Genel Merkezimize yönelik silahlı bir saldırı gerçekleştirilmiştir.

Genel Merkezimizin bulunduğu binaya gelen 3 saldırgan, aşağıda “Dev-Lis bürosunun nerede olduğunu” sorduktan sonra 4 kata çıkmış, ancak kendilerine kapı numarası verilmediği için karşı dairede bulunan emekli bir savcının avukatlık bürosuna gitmişlerdir. Zili çalmak suretiyle kapıyı açtıran saldırganlar, SDP’li sandıkları emekli savcıya kurusıkı tabanca ile 3 el ateş ettikten sonra kaçarak olay yerini terk etmiştir. İkisi 18 ve 35 yaşlarında olan 3 saldırgan, silah seslerini duyan partililer tarafından kovalanmış ancak yakalanamamıştır. Olay güvenlik kameraları ile kaydedilmiştir. Olayla ilgili resmi soruşturma sürmektedir.

Bu olayın, Başbakan Erdoğan’ın, mini bir ordu eşliğinde gerçekleştirdiği ODTÜ ziyareti sonrası açığa çıkan bir ortamda gerçekleşmiş olması manidardır. İçte ve dışta kendini savaş hükümeti ilan eden AKP iktidarı, Başkanlık da dâhil gelecek planlarını ülkeyi tehlikeli bir kutuplaşmaya iterek uygulamaya çalışmaktadır.

Sosyalist Demokrasi Partisi olarak, bu tür bir saldırı ile ilk kez karşı karşıya kalmıyoruz. Gençlik örgütümüz Dev-Lis’in sitesine yönelik hack’leme saldırılarından tehdit maillerine kadar çeşitli yöntemlerle sürdürülmekte olan bu saldırıların neyi amaçladığını da gayet iyi biliyoruz.

Polis terörü ile gözaltılarla, uydurma senaryolar üzerinden operasyon ve tutuklamalarla muhalefeti sindirmeye çalışan egemenler, sokağı zapturapt altına almayı başaramamıştır. Bunun son örneği, tüm ülkeye yayılan ODTÜ direnişidir. Olağanüstüleştirilen hukuk, özel yetkili mahkemeler, kitlesel tutuklamalar; sokağı, direnişi ve muhalefeti durduramayınca, egemenlerin bu tür açık provokasyon yöntemlerine başvurması şaşırtıcı değildir.

Devleti reforme etmek ve ileri demokrasi iddiasıyla başa gelen AKP hükümeti, Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye’nin kadim sorunlarına karşı bilindik devlet reflekslerinde tıkanmıştır. Daha birkaç yıl önce Dink suikastı ve Roboski katliamının “devletin derin dehlizlerinde kaybolmasına izin vermeyeceğini” söyleyen Başbakan, bugün artık ülkeyi o dehlizlerin en zifiri karanlığından yönetmeye çalışmaktadır.

Sosyalist Demokrasi Partisi olarak, adına “karanlık güçler,” “derin devlet” vb. denilen şeyin, Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatan; yüzlerce iş cinayetiyle, yok pahasına özelleştirmelerle, kamunun, doğanın ve tarihin talanıyla sermayeye kaynak aktarırken işçiye 40 liralık asgari ücret zammını reva gören devlet gerçekliğinin kendisi olduğunu biliyoruz.

Daha dün bizzat Başbakan’ın ağzından “derin devlet devam ediyor” diyen AKP iktidarı da biliyor ki, oligarşik diktatörlüğün bekası için bu mekanizmalara muhtaçlar.

Dink suikastında bu yüzden “örgüt bulunamıyor”, Roboski bu yüzden örtbas ediliyor, sosyalistler bu yüzden komplolarla tutuklanıyor. Genel Merkezimize yönelik bu alçakça saldırının sebebi de, bu devlet zihniyetinden başka bir şey değildir.

Sosyalist Demokrasi Partisi olarak bir kez daha haykırıyoruz:

Tutuklamalarınız, komplolarınız, operasyonlarınız, provokatif saldırılarınız dün de bugün de bize vız gelir!

Baskılar bizi yıldıramaz!

Sosyalist Demokrasi Partisi
Merkez Yürütme Kurulu

ODTÜ, şimdi, sonra…

Tarihin seyri birey nezdinde karanlığa doğru yol aldıkça her ruh bu karaltıdan nasibini alır ve karamsarlığa kapılır. Eskiden her şeyin çok güzel olduğu, artık bir daha öyle olamayacağı sanrısı bütün hücreleri işgal eder. Özgüvenler yitirilir. Herkes kendini lanetlenmiş hisseder. Ancak fizik kanunlarına göre bunun bir sonu vardır. Bu düşüş en dip noktasına geldiğinde artık tarih seyir değiştirmeye hazırdır. Tabi, bu karanlık ruh halinin yarattığı psikolojik etki ile yükselmenin başladığını fark etmemek de mümkündür. Bu durumda devreye “haberciler” girer. Bize aydınlık günlerin şairleri gibi çağrıda bulunurlar: “Ey lanetli ruhlar! Korkmuş, sinmiş, yaralanmış, bitap düşmüş ya da ölmüş olabilirsiniz! Üstümüzde karanlığın dehşeti ve vahşeti vardı. Artık karanlık yarıldı! Korktuklarınızdan sıyrılın, korkacak bir şey kalmadı! Sindiğiniz yerden çıkın, artık hiçbir şeyiniz yok! Yaralarınızı sarın, bundan sonra düşmanın mermisi size işlemez! Öldüğünüz yerde dirilin, çünkü artık kıyam günüdür!”

ODTÜ’lüler bize seslendiler!
Rahatları bozuluyor… Bilim tarihinin görüp görebileceği en büyük aymazlıkla karşı karşıyayız. Akıl hocaları, kamuoyu yaratırsak üstünü örteriz sanıyorlardı. Galatasaray’la, Boğaziçi’yle, Marmara’yla, İTÜ’yle ve Mimar Sinan’la başladılar. Ancak cevap gecikmedi. Üniversiteler bir bir direnişe geçiyor. Ankara ve ODTÜ bizde kaldı. Mimar Sinan’ı, İTÜ’yü ve Galatasaray’ı alabiliriz. Beyazıt ise harekete geçildiği anda bize gelecektir. Hareket biraz domino gibidir. İradesiyle başlarsa durdurmak pek mümkün olmaz. Katlana katlana büyür. Karşısına dikileni önüne katar. Bendini yıkarak aşar.

Hacettepe yenilgiyi kabul etti. Mimar Sinan ve İTÜ’de ise çözülmeler hızlanıyor. Galatasaray’da ise rektör bırakın odasından çıkmayı insanlık önüne çıkamayacak! Herkesin gözü önünde cereyan ediyor her şey. Onlarca lafazan televizyonlarda ‘padişahlarını’ koruma kaygısıyla terler sarfediyor. Korkuyorlar! Biz vurdukça onlar dağılıyorlar. Biraz daha vurursak daha fazla dağılacaklar. Kararlılıktan ve özgüvenimizi siper edinmeliyiz. Çünkü saldırıya geçmek için fırsat kolluyorlar. Eski örneklere biraz bakarsak, elimizi çektiğimiz anda saldıracakları aşikar. Sessizce, sinsice… Bir daha böyle şeylerin olmaması için ellerinden geleni yapacaklar ve bizi daha geriye atacaklar. Seçenekler, burada, karşımızda bu kadar açık seçik duruyor.

ODTÜ’yle başlayan bir enerji birikti/birikiyor. Bunu nasıl kullanacağımız ya da kullanacak mıyız-kullanmayacak mıyız, burası bizim yaratıcılığımıza kalıyor. Peki Ne Yapmalıyız?

1) Şu anda en acil görev olmak üzere, bir öğrenciler koalisyonu toplantısı(vb.) gerekmektedir. Orada ortak katılımla, gerici olmayan(neo-liberalizme ve gericiliğe karşı) bütün üniversite unsurlarıyla beraber tartışmalarla bir yol haritası ve araçlar silsilesi belirlenmelidir. Şu anda bu merkezi oluşturabilmek zor gibi görünse bile pratiğin yarattığı bu biraradalıkla paralel olarak yerellerden itibaren bu mesele tartışılmaya açılmalıdır. Hareketliliğin vuku bulduğu tüm merkezlerde ‘üniversite oluşumları’ yaratılmalı. Neoliberalizme ve gericiliğe karşı duran bütün güçlerin içerisinde siyaset yapabileceği, öğrencilerin üniversitede karar alma mekanizmalarında özne oldukları gerçekliğini yüzlerine çarpan bu oluşum, bizim anladığımız manada ÖTK’lara giden yolun önünü bu şekilde açabilir/açmalıdır. Bu, şu anın bir ihtiyacıdır. ODTÜ’de ve sonrasında olanlar “ne olduğu” konusunda anlaşılmaya ihtiyaç duyan büyük şeylerdir. Bunu anlamazsak, bir sonraki sefere kadar ellerimiz kollarımız bağlı beklemek zorunda kalacağız. Biz beklersek onlar beklemeyecekler, biz vurursak onlar dağılacaklar. Eğer küçük anlaşmazlıklar ve irade kazaları yaşanmazsa bu hareket şuan tepemizde duran, ceberut iktidara ve temsil ettiği düzene karşı büyük bir muhalefet odağını başlatabilmenin kaldıraçı olabilecek güce sahiptir.

2) Artan polis terörüne karşı en geniş cepheyi yanına çekmeyi hedef edinen bir perspektifle hareket etmeliyiz. Yerelden genele kadar… Çünkü süreç bu baskının artacağını bize söylemektedir. Kitleler açısından meşruiyetimizi genişletmek için zihinlerimizi zorlamalıyız. Tıpkı bugün olmakta olduğu gibi İTÜ’den ve Mimar Sinan’dan Galatasaray’a, Galatasaray’dan İTÜ’ye, Hacettepe’den ODTÜ’ye, ODTÜ’den Ankara Siyasal’a ‘direniş destekçileri’ adı altında kitleler olarak yardıma koşmalıyız. Toptan ve birbiriyle bütünlüklü merkeze doğru dönüşebilecek bir öğrenci muhalefetini yaratabilmek için bu tür yoldaşlaşmalara ve devrimci dayanışmaya ihtiyaç büyüktür.

3) Üniversite ikiye bölünmüştür. Ortalama her birey nezdinde bu gözle görülür hal almıştır. Yeni YÖK yasa taslağı gerçekliği de buna amiyane tabirle katkı sağlamıştır. ‘Geleceksizlik’ meselesi öğrenciler açısından bir somut olmakla birlikte politika alanıyken, mütevelli heyeti elinde istenildiği zaman kapı önüne koyulabilecek birer taşeron olma riskini taşıyan akademisyenler açısından da kaygı verici hal almıştır. Sinecek, köşesine çekilecek, daha doğrusu ‘bilip de söylemeyecek’ bilim insanı istiyorlar. Bu gerçekliği fark eden akademisyenler bilimin onuruyla geleceğin aydınlık yüzü olan öğrencilerin yanında kümelenmeye başladılar. (Elbette daha öncesinde de muhaliftiler, fakat meselenin zihinlerde kalmış saklı gerçekliğinden ziyade pratik vuku bulmuş hali daha ehemmiyetlidir) Bu yarığı derinleştirme işlevi bizimdir. Üniversite emekçilerinin tamamını bu sürece dahil etmenin yollarını aramalıyız.

Her yeri zapturapt etmek istiyorlar. Herkes onlara biat etsin istiyorlar. Kaybedecek bir şeyimiz yok, oysa kazanacağımız koca bir dünya var.
Red Gençlik

28 Aralık 2012 Cuma

Sizce hangi ODTÜ mektubu Başbakan'ı duygulandırmıştır?

ODTÜ'deki polis saldırısının ardından iki ODTÜ'lüden Başbakan'a mektup geldi.
ODTÜ’deki Erdoğan protestosu ve saldırısının ardından "direnen bir ODTÜ'lü" imzası ile Erdoğan’a hitaben bir mektup yazılmıştı. Şimdi de Erdoğan’ın gençlerinden bir ODTÜ mektubu geldi. Sizce Başbakan Erdoğan hangi mektuba daha fazla duygulanmıştır?
Mektup başlangıçları… Sayın mı, değil mi?
Erdoğan’ın 2 bini aşkın polisinin saldırısına uğrayan öğrencinin mektuba başlangıcı şöyle:
Başbakan;
Bu tür mektuplar genelde “Sayın” hitabıyla başlar, “Saygılarımla” veya “En iyi dileklerimle” gibi sözcüklerle biter. O kadar öfkeli ve o kadar haklıyım ki, bugün bunu milyon kere yapmayacağım.”
“Öz vatanında garip öz vatanında parya ODTÜ'lü bir öğrenci” imzası ile Erdoğan’a seslenen bir “ODTÜ’lü”nün başlangıcı ise şöyle:
Polisin vahşi saldırısı – Siz bile ancak polisle giriyorsunuz Başbakanım…
“Sayın Başbakanım,
Sayın Başbakanım diye başlıyorum mektubuma. Çünkü bizim kültürümüzde büyüklerine içinde saygı belirtisi olan bir ifade ile seslenilir. Makam sahibi olduktan sonra değerini kaybedenler gibi olmadığınız için siz hala benim saygı duyduğum bir büyüğümsünüz. Çünkü ODTÜ'de okuyan bir genç olarak ülkemdeki ‘değişimin' farkındayım. Her aydınlığı yangın zannedip söndürmeye çalışan, karanlığa alışıp yıldızlardan bile rahatsız olan ve güneşi balçıkla sıvamaya çalışanlar varsın o saygıyı göstermesinler.”
"Faşizme Karşı Direnmiş Üniversite Gençliğinden Bir Öğrenci" imzası ile mektuba devam eden öğrenci o günü anlatıyor:
18 Aralık günü de kampüsümüze geleceğinizi haber almış, sermayeye peşkeş çektiğiniz bilimi, Suriye’ye yapacağınız emperyalist müdahaleye karşı barışı ve halkların kardeşliğini savunmak için TÜBİTAK binası önüne gelmek, burada bir basın açıklaması yapmak amacıyla toplanmıştık. En temel haklarımızdan birisi olan protesto hakkımızı kullanıyor, bunun bir aracı olarak ise sloganlar atarak yürüyorduk. Polisinizin kalkanlarına 100 metre bile yaklaşamamışken, tamamen bir formaliteden ibaret “dağılın” uyarıları bile yapılmadan atılan gaz bombalarının 5-6 el patlama sesini duyduk. Gaz bulutunun arasından çıkmaya çalışarak, öksürükler ve nefes daralmaları eşliğinde geriye doğru çekildik. Bu sırada polisiniz durmaksızın gaz bombası atmaya devam ediyordu(bunlara yine polisinizin attığı ses bombalarının eşlik ettiğini sonra öğrenecektik). İşte bunlardan sonrası ise size göre “eşkıyalık” size göre “memleket bitirmek” olan meşru direnişimizdi. Üzerinde “doğrudan atmayınız, yangın tehlikesi yaratır” yazılı olduğu halde üzerimize nişanlanarak atılan binlerce gaz bombası kapladı o gün kampüsümüzü. Polisiniz, arkadaşlarımızı öldüresiye coplayıp, tekmeledikten sonra “şimdi gözaltı yapmayalım, başımıza bela olurlar” deyip bıraktılar.
Erdoğan’ın ODTÜ’lüsü ise "ah başbakanım" diye sesleniyor…
Geçtiğimiz günlerde okulumu ziyaret ettiniz. Üzgünüm, "Başbakanımız okulumuza şeref verdiniz" yazılı bir pankart ile karşılayamadım sizi. Okulumdaki sol gruplar için ‘öteki' anlamına gelen size karşı düzenlenen protesto adı altındaki vandalizmi gördünüz, benim sizi böyle bir pankart ile karşılamam halinde siz gittikten sonra başıma gelecekleri bir düşünün. Size kızıyorlar neden bu kadar çok polis ve araç ile geldi diye? Oysa demiyorlar ki ODTÜ'ye Başbakan bile ancak bu şekilde gelebiliyorsa, okulda sol gruplar için ‘öteki' anlamına gelen öğrencilerin fikir hürriyeti acaba ne haldedir diye…
ODTÜ Başbakan’ı istiyor mu?
Erdoğan’ın Molotof hikayelerine direnen ODTÜ’lü öğrencinin yanıtı:
“Çantalarında molotof taşıyorlardı” demişsiniz, başka iftira mı bulamadınız? Keşke daha inandırıcı bir yalan geliştirseydiniz. Boyalı medyadır bu, sizin söylediğiniz onlara kanundur ama halk inanmazdı bunlara. İnanmadı da. Biz de duyduğumuzda kaburgalarımızı tuta tuta güldük. Çok komik olduğundan değil, bir kısmımızın gördüğü polis şiddetinden, bir kısmımızın ise panzer üstlerine doğru sürüldüğünde koştuğundan ötürü kaburgaları fazlaca ağrımaktaydı. Hatta bir kadın arkadaşımız da omzunu tutarak güldü, zira onun da omzunu 18 Aralık günü gaz fişeği sıyırmış geçmişti.
Bir de, o gün çantamın içinde ne olduğunu yazayım hemen: 0,5 litrelik pet şişe içinde içme suyu, kütüphaneden aldığım birisi şiir kitabı olmak üzere üç kitap, o günkü derslerimin notlarının olduğu kağıtlar, kurşunkalemler, bir silgi ve Kızılay’da bir kitapçıdan aldığım edebiyat dergisi.
Erdoğan’ın ODTÜ’lüsünden biz sizi istiyoruz Başbakanım yakarışı:
Eylemlerindeki amaç, seslerini duyurmak, demokratik haklarını kullanmak değil, böylesi öğrenci eylemleriyle Sosyalist bir dünya inşa edene kadar ayakta kalabilmek. Bütün dertleri bu…
ODTÜ'de sizi protesto etmelerine bakıp medya ve Türk kamuoyu buradan tüm ODTÜ öğrencilerinin veya üniversite gençliğinin size karşı olduğu çıkarımına varmamalı. Çoğunluğu okulumuz öğrencisi olmayan vatanına, halkına ve değerlerine yabancılaşmış ve yeri geldiğinde şiddet uygulamaktan kaçınmayan bu azınlık hiçbir şekilde ODTÜ'yü ve üniversite gençliğini temsil etmemektedir.
ODTÜ’deki direniş nasıl hatırlanacak?
Erdoğan’ın faşizmine karşı mücadele eden ODTÜ’lü öğrenciler adına yazılan mektupta, o gün yaşanan olayların nasıl hatırlanacağı şu sözlerle açıklanıyor:
Kötülemelerinize ve iftiralarınıza maruz kalmaktan onur duydum. Bu demektir ki doğru yoldayım. Bu demektir ki, seneler sonra çocuklarımın yüzüne baktığımda, onları ta gözlerinin içinden görebileceğim. “Baba, sen üniversitedeyken ne yaptın?” sorusuna “Okulumu savundum, arkadaşlarımı savundum. Hocalarıma çamur atmaya kalktılar, onları da savundum.” diyebileceğim. Bunları söylerken gözlerimi kaçırmayacağım, sesim zerre tereddüt etmeyecek.
Bu direniş, karşılarındaki profesyonelce donanmış bir orduya karşı bedenlerini gaz bombalarına, panzerlere ve tazyikli sulara siper eden öğrencilerin ODTÜ’de yazdığı bir destandır. ODTÜ’nün bir üniversite olarak sorumluluğunu, tarihsel görevini bilip, bir pankart arkasında görevine gitmesidir. Yıllarca da böyle hatırlanacak.
Başbakan’ın genci başka hayaller peşinde
Hatırlıyorum bir haziran akşamıydı. Bir balkondan kalabalığa şöyle sesleniyordunuz: "…bugün İstanbul kadar, Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs ve Gazze kazanmıştır." O akşam bu cümle zihnimde devam etmişti: Kudüs ve Gazze kadar ODTÜ kazanmıştır. ODTÜ'de başka bir düşünceye karşı şiddet göstermekten kaçınmayan bozguncuların zulmüne maruz kalanlar kazanmıştır.
Bu mektubum aynı zamanda bu temennimin gerçekleşmesi ümidiyle size ve Tük kamuoyuna bir yardım çağrısıdır. Abartmıyorum, okulumuzda fikir hürriyetini bırakın can güvenliğimiz bile yok. Okuldaki bu öğrenciler ve örgütler için gerekenler derhal yapılmalı. Buradan tüm velilere sesleniyorum. Lütfen bize sahip çıkın ve okul yönetimine baskı kurun. Bu öğrencilere bir dur deyin. Başbakana gösterilen tepkiye bakıp çocuklarınızın başına neler geldiğini veya gelebileceğini bir düşünün.
Gidemediğin yer senin değildir- Görmesek de…
ODTÜ’lü öğrencinin Başbakan’a açık mektubunda Erdoğan’a Erdoğan’ın sözleri ile yanıt vermişti:
18 Aralık 2012 günü okulumuza faşizmi yaşattınız. Andımız olsun ki, özgürlüğü de biz yaşatacağız. Arkadaşlarımızı, hocalarımızı, okullarımızı, mahallelerimizi, sokaklarımızı, var gücümüzle biz savunacağız. Halka zulmettiğiniz her yerde, karşınıza biz çıkacağız.
Osmanlı döneminde Sivas Valisi olan Halit Rıfat Paşa “Gidemediğin yer senin değildir.” buyurmuştu.
Sahi, siz hangi memleketten bahsediyordunuz?
İşte Erdoğan’ın ODTÜ’lüsünün “Gidemediğin yer senin değildir” sözlerine yanıtı:
Gidemediğin yer senin değildir, diyorlar. Birileri kendilerini ODTÜ'nün sahipleri ilan etmiş, buraya istemediğimiz kimseyi sokmayız diyorlar. Bu mektubu yazdığım bugün okulumuzun en büyük amfisi olan 450 kişi kapasiteli U3 amfisini işgal etmişler ve ders işlettirmiyorlar. Bu, bir günde binlerce öğrencinin derslerinden olması demek ve bunu sadece bir günlüğüne yapmıyorlar. Gidemediğimiz yer bizim değilse, o zaman okulumuz da sınıflar da bize değil, sadece belli gruplara mı aittir? Görevi ODTÜ'de eğitim ve öğretimin sağlıklı bir şekilde işlemesini sağlamak olan okul yönetimi maalesef bu konuda herhangi bir şey yapmamaktadır.
Ahmet Kutsi Tecer'in ilkokulda öğrendiğimiz bir şiirinden biliyorum ki:
Orda bir köy var, uzakta
O köy bizim köyümüzdür.
Gezmesek de, tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür.
O amfiye giremesem de, okulda kendimi, milli ve dini değerlerimi özgür bir biçimde ifade etmem yasaklanmış olsa da, o amfi de ODTÜ de tüm öğrencilerine, bu ülkenin tüm vatandaşlarına aittir. Her ne kadar biz kendi üniversitemizde rahatça gezip tozamıyorsak, bir araya gelemiyorsak, dersimizin, sınavımızın olduğu sınıflara giremiyorsak bile.
Mektubumu bitirirken, saygı ve selamlarımı sunuyorum.
İmzalara dikkat
İki mektubun sonundaki imzalar hangi mektubun Erdoğan'ı mutlu edeceğinin mesajını da veriyor. Erdoğan'ın ODTÜ'lüsü... İmza: Öz vatanında garip öz vatanında parya ODTÜ'lü bir öğrenci. Erdoğan'a direnen ODTÜ'lü... İmza: Faşizme Karşı Direnmiş Üniversite Gençliğinden Bir Öğrenci.
Kaynak: soL

Öğrenciler Pazar günü Taksim´de ODTÜ direnişini selamlıyor

ODTÜ’de 18 Aralık 2012 tarihinde Göktürk-2 Uydunun yörüngeye oturtulması dolayısıyla ODTÜ yerleşkesindeki TUBİTAK merkezi tarafından Başbakan Recep Tayyip Erdoğan törene davet edildi, Başbakanın ODTÜ’ye gelişini protesto etmek isteyen öğrencilere başbakana “refakat eden” 3500 polis saldırdı. Polis tarafından kullanılan çok sayıdaki gaz bombasından sınıflarda bulunan öğrenciler, öğretim görevlileri, üniversite emekçileri yoğun şekilde etkilenmiş üniversite savaş alanına dönmüştü. Atılan gaz bombası kapsüllerinin isabet ettiği Barış Barışık adlı öğrenci ağır yaralandı.

Birçok üniversitenin rektörü ortak açıklama yaparak ODTÜ’deki öğrencileri kınayıp başbakanı destekledi. Birçok üniversitede günlerdir rektörler protesto ediliyor. Herkesi ODTÜ direnişini selamlamaya, AKP’ye arka çıkan rektörlere karşı sokağa çıkmaya çağırıyoruz.

(Katılacak kurumlar imzalı dövizleriyle katılabilir.)

30 Aralık Pazar
Saat 15.00
Yer: Taksim Meydanı
Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi

ODTÜ'lüler: Kötü olan biziz, çünkü Roboski'de 34 kişiyi biz katlettik, öğrencileri biz copladık

'Kötülüğün vücut bulmuş hali' ODTÜ’lüler 'Kötüler direnişe çağırıyor' diyerek kampüste eylem yaptılar.

ODTÜ öğrencileri, öğretim elemanları ve çalışanları, “Geçen sene bugün Roboski’de 34 insanı biz katlettik”, “Parasız üniversite isteyen öğrencileri gördüğümüz yerde biz gaza boğduk, biz copladık” diyerek kendilerini “bu topraklardaki tüm kötülüklerin failleri” ilan ettiler. Bugün yaptıkları (28 Aralık 2012) eylemin çağrısını “Kötüler direnişe çağırıyor” başlıklı metinle yapan ODTÜ'lüler, "Biz kötü olduğumuz kadar aptalız da, çünkü biz iyiliğin katı halini polis coplarından, sıvı halini panzer sularından, gaz halini biber gazlarından, psikolojik halini Tayyip Erdoğan’ın tehditlerinden, sosyolojik halini karaktersiz üniversite rektörlerinden öğrenemedik" dediler. 

İşte ODTÜ'lülerin Frankenstein'dan Darth Vader'a sinema tarihinin kötü karakterlerini barındıran çağrı videoları:


ODTÜ’lülerin kaleme aldığı “Kötüler direnişe çağırıyor” başlıklı çağrı metni de şöyle: 

Biz 18 Aralık günü ODTÜ’de kötülüğün vücut bulmuş hali olan ODTÜ öğrencileri, öğretim elemanları ve çalışanlarıyız.

Bütün Türkiye ve dünya kamuoyuna alenen deklare ediyoruz ki; kötülüğü bedenlerinde ve ruhlarında barındıran teröristler, bilim düşmanları, demokrasi karşıtları, vatan hainleri ve şiddetten yanıp tutuşan hastalıklı ODTÜ’lüler olarak bu topraklardaki tüm kötülüklerin failleri biziz.

Biz kötüyüz, çünkü geçen sene bugün Roboski’de 34 insanı biz katlettik. Faillerini biz örtbas ettik.

Biz kötüyüz, çünkü bilimin ve üniversitenin özgürlüğünü savunan, YÖK’süz, polissiz, parasız üniversite isteyen öğrencileri gördüğümüz yerde biz gaza boğduk, biz soruşturmalara boğduk, biz copladık, biz tutukladık.

Biz kötüyüz, çünkü bizim gibi düşünmeyen, 72 medya mensubunu, yüzlerce öğrenciyi, on binlerce Kürt siyasetçiyi biz tutukladık.

Biz kötüyüz, çünkü adalet ve demokrasi kisvesi altında Ortadoğu Halklarını siyasi nesnemiz yapıp onların kanları üzerinden biz zenginlik hayalleri kurduk.

Biz kötüyüz, çünkü temel insan hakları olan anadilde eğitim hakkını ve anadilde savunma hakkını biz yok saydık.

Biz kötüyüz, çünkü 17 yaşında idam edilen Erdal Eren için timsah gözyaşları döküp, 12 yaşında taş atan çocukları biz hapishanelere tıktık, biz onları tacize terk ettik.

Biz kötüyüz, çünkü Hrant Dink’i katleden çocuk da bizdik, Metin Lokumcu’yu katleden polis de.

Biz kötüyüz, çünkü kadının bedenini, çalışanın emeğini, Müslümanın değerlerini, köylünün toprağını suyunu, lgbt’lerin kimliklerini, alevinin inancını, Kürt halkının haklarını, insanın onurunu ve yaşamını, sanatın, akademinin, medyanın özgürlüğünü biz iktidarımıza tabi kıldık ve biz yok saydık.

Biz kötüyüz, çünkü bizim elimiz kanlı, gözümüz yaşsız, sözümüz cinayet.

Biz kötü olduğumuz kadar aptalız da, çünkü biz iyiliğin katı halini polis coplarından, sıvı halini panzer sularından, gaz halini biber gazlarından, psikolojik halini Tayyip Erdoğan’ın tehditlerinden, sosyolojik halini karaktersiz üniversite rektörlerinden öğrenemedik. 

Biz kötüyüz, çünkü ODTÜ’de 3600 polis, 20 zırhlı araç ve 8 TOMA ile biz terör estirdik.

Tüm Türkiye ve Dünya kamuoyuna sesleniyoruz. Gözlerinizi kapayın! Kulaklarınızı tıkayın!

Kötüler direnişe devam ediyor!

28 Aralık Cuma
Saat: 14.00
Fizik Bölümü’nden A1’e yürüyüş

AFT – DKSK – Ekonomi Topluluğu – LGBT Dayanışması – SBT – SiTop - Sosyoloji Topluluğu - UGT -  Üniversiteli Kadınlar – Mimarlık Topluluğu – TODAP’lı Öğrenciler – Müzik Toplulukları – Yapı Topluluğu – Gülmece Topluluğu – Psikoloji Topluluğu – Çevre Topluluğu.

25 Aralık 2012 Salı

ODTÜ’lüler örgütleniyor

ODTÜ'den atılmış, uzun uzaklaştırma cezaları almışlar, "İcap ederse ODTÜ'ye döneriz" diye örgütleniyorlar…

İşte o açıklamanın ilk adımı:

KAMUOYUNA
ODTÜ’lü genç öğrenci arkadaşlarımız, ülkeyi bir tımarhaneye çevirmeye çalışan AKP rejimine ve rejimin kampusa yığdığı polise karşı son derece haklı ve meşru bir biçimde direniş haklarını kullandılar. Şimdi saraya soytarı olmuş medya borazanları, hükümet yardakçıları, adı sanı duyulmamış medrese ‘prof’ları tarafından linç edilmek isteniyorlar. Arkalarında terör örgütleri varmış! ODTÜ’lü genç arkadaşlarımızın arkasında ille birilerini arıyorsanız, arkalarında biz varız. Bizim arkamızda da Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Taylan Özgür, Ertuğrul Karakaya ve onlarca devrimci vardı. Bu sebeple fazla söze gerek yok...

Padişah özentilerine pabuç bırakmayız! ODTÜ'lü genç arkadaşlarımızı kimse karalayamaz, tehdit edemez!

Biz çeşitli dönemlerde ODTÜ’de bulunmuş, öğrenci hareketinde yer almış, iktidarların saldırılarına karşı mücadele etmiş eski ODTÜ öğrencileri olarak, icap ettiğinde tekrar ODTÜ’ye döneceğimizi, iktidarın ve yardakçılarının saldırılarına karşı genç arkadaşlarımızla omuz omuza barikat arkasına geçeceğimizi ilan ederiz.
Ve başlattıkları imza kampanyası!

ODTÜ hep direndi - Can Dündar

Teslim olmayan, korkmayan bir kampüs. Hocalarıyla, öğrencileriyle, eylemleriyle baş eğmeyen bir yapı... Tepkisini gösteren, gerekirse kavga eden, stadına ‘Devrim’ yazan bir üniversite. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını saklayan okul. Emperyalizme karşı verilen devrimci mücadelenin yükseköğrenim yurdu. Burası ODTÜ... Bulaşanın hayır göremediği bir kurum...

16 Ocak 1971 gecesi ODTÜ Rektörü Prof. Erdal İnönü’nün Mebusevleri’ndeki evinin telefonu çaldı.

İnönü telefonu açtı. Karşıdaki ses:

“- Ben Deniz Gezmiş’im” dedi.

İnönü bir kez Deniz Gezmiş’le karşılaşmıştı.

Üniversitenin garajlar kısmında bir öğrencinin olay çıkardığını duyunca oraya gitmiş, karşısındaki uzun boylu parkalı gence “Ne istiyorsun?” diye sormuştu. Konuştuğu gencin Deniz Gezmiş olduğunu sonradan öğrenmişti.
Telefonda yine “Ne istiyorsun?” diye sordu.

“Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz?” dedi karşıdaki ses...

Ve telefonu kapattı.

O günlerde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ODTÜ yurtlarında kaldıkları, silahlandıkları söylentileri yayılmıştı. Üniversitede olaylar çıkmaya başlayınca, henüz 4,5 aylık rektör olan İnönü de yurtları kapatma kararı almış, bizzat gidip arama yapmış, İçişleri Bakanlığı’na başvurup kampüs çıkışında bir jandarma karakolu kurulmasını istemişti.

Telefon kapanır kapanmaz alt kattan şiddetli bir patlama sesi duyuldu. İnönü’lerin iki katlı evlerinin giriş kapısı dinamitle havaya uçurulmuştu. Önce irkildiler; sonra bu saldırının öldürme değil, korkutma amaçlı olduğunu, üst katta olduklarını teyit için telefon edildiğini fark ettiler. İnönü, o gece arayanın Deniz Gezmiş olduğuna hiç inanmadı.

ODTÜ her zaman devrimci öğrenci birliklerinin protesto gösterilerine sahne oldu. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını saklayan okul ODTÜ’de, rektörler ve öğretim üyeleri de çok zaman öğrencilerinin arkasında durdu. ODTÜ, eylemler nedeniyle defalarca güvenlik güçlerinin ablukasına alındı. Kampüste yaşanan polis-öğrenci çatışmalarında birçok kez kan da aktı.

4 bin kişilik kuşatma
Bu bombalamadan yaklaşık 1,5 ay sonra Deniz Gezmiş ve arkadaşları 4 Amerikalıyı kaçırdı. ODTÜ’de saklandıkları söylendi. 5 Mart günü sabah 04.00 sıralarında 4 bine yakın asker ODTÜ’yü kuşattı. Rektörü uyandırdılar. İnönü yurtlara öğrencilerle görüşmeye gitti. Öğrenciler, “Arananlar burada değil, polisi yurtlara sokmayız” dedi.

Sabah 6’ya doğru çatışma başladı. İnönü, yeniden yurtlara gidip öğrencilere “Yapmayın” demek istedi, askerler mani oldu. Çatışmada ağır yaralanan Şener Erdal kan kaybından öldü. Büyük kuşatma öğleyin askerin havan ateşi açma tehdidiyle sona erdiğinde 1i er, 1’i öğrenci olmak üzere 3 ölü, 30 yaralı vardı. Öğrenciler, devasa “Devrim” yazısıyla ünlü stadyuma hapsedilip teker teker sorgulandı. 50 öğrenci tutuklandı. ODTÜ yetkilileri için tahkikat açıldı; İnönü savcılığa çağrıldı.

Yurtlarda Amerikalılar bulunamadı; 5 tabanca çıktı.

Haber duyulunca ülkedeki diğer üniversiteler ayağa kalktı. AP hükümeti denetimindeki Mütevelli Heyeti, öğretim üyelerinin oluşturduğu Akademik Konsey’i lağvetti, üniversiteyi kapattı. Rektör Erdal İnönü de 10 Mart’ta istifa etti. 2 gün sonra hükümet, bir askeri muhtıra ile devrildi.

Ajanın misyonu bitti
Bu olayları bizzat rahmetli Erdal İnönü’den dinlemiştim. Öğrencilerin okul yönetiminde yer almasından yanaydı, ama şiddete bulaşmalarına karşıydı. Çatışmaları engellemek için elinden geleni yapmış, başaramamıştı. 12 Mart’tan sonra savcılık tarafından ifade vermeye çağrıldığında ise kırılmış, kendi deyimiyle “meyus” olmuştu.

Asıl ilginç belge yıllar sonra Dev-Genç ana dava dosyasından çıktı (Bkz: Nuri Çalışkan, “ODTÜ Tarihçe”, Arayış, 2002, s. 121) MİT Müsteşarı Nurettin Ersin, askeri savcılığa gönderdiği bir yazıda “ODTÜ öğrencisi Eyüp Temeltaş, teşkilatımızın istifade ettiği bir kimsedir” diyor, takibat dışı bırakılmasını istiyordu. Temeltaş, o işgalde jandarmaya ateş açtığı iddiasıyla tutuklanan öğrencilerden biriydi. MİT’in yazısından 2 gün sonra salıverildi.

Başka kapıya!
40 sene sonra ODTÜ geçen hafta bir kez daha bir güvenlik işgali yaşadı. Yine protesto etti; yine çatışma çıktı. Yine bir öğrenci ölümcül yara aldı, öğrenciler tutuklandı, diğer üniversiteler ayağa kalktı. Ve yine Başbakan, -tıpkı 12 Mart’ın Başbakanı gibi- üniversiteyi isyan çıkmış bir cezaevi gibi kuşatarak savaş alanına çeviren güvenlik güçlerini değil, öğrencileri ve onları yetiştiren öğretim üyelerini suçladı.

Bu kısa tarihçeden alacağımız iki ders şudur: Öğrenciye şiddet, ülke için felakettir. ODTÜ, aşırı güçle dize getirilemez. Oraya kışla kapısından değil, ancak öğrencinin kalbinden girilebilir.

Hasan Tan'da hocaları suçlamıştı
Prof. Hasan Tan da Başbakan Erdoğan’ın cümlesini kurmuştu bir zamanlar:

“Öğrencileri öğretim üyeleri kışkırtıyor” demişti.

1977 yılıydı.

Milliyetçi Cephe Hükümeti, ODTÜ’yü dizginleyebilmek için rektörlüğe, Aydınlar Ocağı Yönetim kurulu üyesi, MHP’li Hasan Tan’ı atamıştı. Öğrenciler boykota gitti. Tüm dekanlar, bölüm başkanları istifa etti. Hasan Tan, “Beni istemeyenler sol mihraklardır” diyerek okulu kapattığını açıkladı. ODTÜ bir kez daha 2500 jandarma ile kuşatıldı. Yine gergin saatler sonucu 3 bin öğrenci yurtlardan çıkarıldı, arama yapıldı.

Tan, okuldaki sendikalı işçileri kovup 150 ülkücüyü işe aldı. Bu karar, çatışmaları hepten artırdı. Haziran 1977’de bir öğrencinin okul girişinde jandarma tarafından öldürülmesinin ardından Hasan Tan istifa edip yurtdışına gitmek zorunda kaldı.

Commer olayı
‘ODTÜ’ye dokunan yanar hocam!’

ODTÜ’deki 5 Mart işgalinin bir başka ilginç detayı, Amerikan Senatosu’ndaki tartışmadır. Olaylar büyüyünce Senato’dan Robert Byrd, ODTÜ’ye yapılan yardımın kesilmesini istemişti. “Amerikan vergi mükellefinin parasının Amerikan aleyhtarı genç devrimcilere gitmesini anlamak güçtür” demişti.

Gerçekten de ODTÜ, Amerika’nın önayak olmasıyla kurulmuş bir üniversite olarak yıllarca Amerikan emperyalizminin en dişli muhaliflerinden oldu. Yeni kuşaklar bu direnci, kampüs içindeki Amerikan fast food restoranına yönelik tepkiyle hatırlıyor olabilir.

Ancak bu muhalefetin simge eylemi ABD Büyükelçisi Commer’in arabasının yakılışıdır. Vietnam’da CIA adına görev yaptıktan sonra 1968 sonunda Ankara’ya elçi atanan Commer, protestolarla karşılanmıştı.

Benzin deposuna kibrit
Atandıktan birkaç gün sonra, 6 Ocak 1969 günü ODTÜ’yü ziyaret cesaretini gösteren Büyükelçi, Rektör Kurdaş’la yemekteyken arabasının yanmakta olduğunu öğrendi. Zırhlı aracı taşlayıp tahrip edemeyen öğrencilerden Hüseyin İnan, Sinan Cemgil’in atkısını arabanın benzin deposuna sarkıtmış ve kibriti çalmıştı. ODTÜ’lüler, yanan aracın önünde hatıra fotoğrafı çektirdiler. Sonradan okul kapatıldı. 7 öğrenci tutuklandı.

ODTÜ’deki tüm dernekler bunu bir bildiriyle protesto etti; bildiriye imza atanlar arasında “ODTÜ Ülkü Ocağı” da vardı. Öğrenciler ilk duruşmada serbest kaldı.

Commer 4 ay sonra elçiliği bırakıp ABD’ye dönmek zorunda kaldı. Rektör Kurdaş ise o yılın kasımında istifa etti.

Tarih ve tekerrür
Geçen hafta Başbakan’ın 3 bin polisle ODTÜ’ye girmesi ve kampüsün gaza boğulmasıyla, üniversitenin maceralı tarihine yeni bir baskı sayfası eklenmiş oldu. Ama o tarihi bilenlerin açıkça görebileceği gibi, ODTÜ’ye bulaşmak, yöneticilere pek hayır getirmemiş, buna karşın ODTÜ’nün üniversiteyi savunma azmini ve özgür üniversite direncini perçinlemiştir.

Şarlo: Ölümsüzlüğünün 35’inci yılında

Chaplin neyse ve ne olmak istiyorsa, kendi gerçekliğinden silkelemek ve kendisinde arayıp bulmak istediği ne varsa saptamış, bunlara uygun bir dönüşüme gücünün yetmediği, kuşatmayı yaramadığı yerde, maskesini takarak, kendisine bir ikinci kimlik kazandırmakta bulmuştur çıkışı. Orada da zaten Şarlo olmuştur.

Bu yüzden Chaplin, kendisini bir komünist değil, “Barış kışkırtıcısı” olarak tanımlar ve faşizmi durduracak tek güç olarak gördüğü Sovyetler Birliği’ne açık destek kampanyalarında yer almaktan geri durmayarak “Sovyetlerin savaş meydanlarında, demokrasi ya yaşayacak ya da ölecektir. Müttefik ulusların geleceği komünistlerin ellerinde”dir diyecek kadar açık yüreklidir.

Ölümünün 35’inci yılında Charlie Chaplin yarattığı karakterle diyalektik bağları oluşturmuştur.

35’inci yılında bu küçük adam için şöyle diyelim “Dünyanın bütün asık suratlıları, dağılın!”
FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe

24 Aralık 2012 Pazartesi

Kimsenin kuşkusu olmasın: Onları mutlaka yeneceğiz![1] – Temel Demirer

“Belki de asıl ustalık budur;
her zaman acemi olmayı bilmek.”[2]

Yedi düvel dört iklimden hoş geldiniz…

Dersim’den, Diyarbekir’den, Antakya’dan, Çorum’dan, Sivas’dan, Samsun’dan, Ardahan’dan, İzmir’den, Adana’dan, Antep’den yani “Nuh’a beşikler veren” kadim Anadolu’nun dört bir yanından buraya gelen yoksullar, işçiler, Kürtler, Araplar, Ermeniler, Çerkezler, Lazlar, Aleviler, kadınlar, gençler, çocuklar yani ötekileştirilen mağdurlar, madunlar, ezilenler, sefa getirdiniz…

Biz; çığlıklarımızla kocaman bir çığ oluşturmak için buradayız; ele ele omuz omuza zindanlarda direnen açlık grevcileriyle, Dersim’in Botan’ın yükseklerinde özgürlük türküsü söyleyenlerle, varoşlardaki yoksulların öfkesi ve çarklarının başındaki işçilerin azmiyle buradayız…

Biz halkız; hani lanetli egemenlerin, aşına ekmeğine, umuduna el koyduğu, sömürmekle kalmayıp, zindanlara doldurduğu yoksullarız…

Biz buradayız; çünkü yoksuluz, sömürülüyoruz…

Biz buradayız; çünkü inkâr edilip eziliyoruz, ötekileştirilerek asimile ediliyoruz…

Biz buradayız; çünkü ataerkil zorbalığın mağdurlarıyız…

Biz buradayız; çünkü emperyalist saldırganlığın, sürdürülemez kapitalist barbarlığın kurbanlarıyız…

Biz buradayız; çünkü ABD beslemesi T.“C” terörünün hedefiyiz…
* * * * *
Mahmut Alınak’ın, “Sözün tam anlamıyla dev bir tımarhaneyi andırıyordu. Orada zengin-fakir herkes para hastalığına yakalanmıştı. Girdiği her yere düşmanlık tohumları eken para maddeleşmiş bir Tanrı mertebesine yükselmişti. (...) Hayatı, akıl ve aklın düzene koyduğu ışık duruluğundaki duygular değil, kan ve ter kokan para ve kaba kuvvet yönlendiriyordu,”[3] diye tarif ettiği zulmün tam orta yerinde umutla aşkı ve hayatı savunuyoruz…

Bir hayalimiz var…

İnsanın insana kulluğu nihayete ersin…

Geceleri aç yatılmayıp, sabahın köründe kalkılmasın, soğukta titrenmesin…

Çocuklar doyasıya süt içebilsin, motorları maviliklere sürebilsin…

Kürtler, Ermeniler, Araplar, Çerkesler, Lazlar, Süryaniler ve ötekiler özgür ve eşit olabilsin ki, Kürtlerin köyleri bir daha yakılmasın, Ermeniler’le Süryaniler soykırıma maruz kalmasın, Çerkesler ile Lazlar asimile edilmesin…

Zindanlara gerek kalmasın; kelepçelerden pulluk, zindanlardan müze yapılsın…

Kadınlar, ikinci cins olmanın ataerkil zulmünde kurtulup, özgürleşsinler…

Aleviler Dersim’leri, Sivas’ları, Çorum’ları, Maraş’ları yaşamasınlar bir daha…

Akademisyenlerden ortak açıklama: ODTÜ’lü akademisyen ve öğrencilerin yanındayız

ODTÜ'de yaşanan üzüntü ve kaygı verici olaylarla ilgili olarak üniversitelerimiz tarafından bir açıklama yapıldığını gazetelerden öğrendik. Biz, aşağıda imzası bulunan ve Galatasaray Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi görev yapmakta olan öğretim elemanları olarak bu açıklamaya hiçbir şekilde katılmadığımızı beyan ediyoruz.

ODTÜ'de yaşanan olaylarda öğrencilerin maruz kaldığı polis şiddetini kınıyoruz. ODTÜ’lü meslektaşlarımızın tüm ifadelerine rağmen, söz konusu açıklamayı yapan üniversite yönetimlerinin, polisin olayları başlattığı, olayların ilk aşamasından itibaren iyi niyetli davranmadığı ve orantısız güç kullandığı gerçeğini göz ardı etmelerini manidar buluyoruz. Polis şiddeti karşısında tek vücut olarak tepki gösteren ODTÜ’lü meslektaşlarımızın ve öğrencilerin yanında olduğumuzun bilinmesini istiyoruz.

Üniversitenin özgürlüğü sadece öğretim elemanlarının araştırma ve ifade özgürlüğünden ibaret değildir. Öğrencilerin düşünce, ifade ve protesto özgürlükleri de üniversite ortamının ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye’de son yıllarda öğrenciler üzerinde artan baskılara sessiz kalan, akademik özgürlüklere yapılan müdahaleler karşısında susan üniversite yönetimlerinin, iktidarı elinde tutanlara hoş görünmek maksadıyla yaptıkları açıklama, akademi tarihine kara bir leke olarak düşmüştür.

Üniversiteler, iktidarların böbürleneceği projeler üreten, şirketlerin taşeronu gibi çalışan, kâr hedefine odaklanan imalathaneler değildir. Akademinin vazgeçilmez görevlerinden biri de, hiçbir baskı altında kalmadan, toplum ve iktidarı sorgulamak, bunlar hakkında bilimsel ve eleştirel görüşlerini dile getirmektir. Üniversiteler, güçlünün karşısına bilgi, bilim ve özgürlükçü düşünce ile çıkabilmelidir. Araştırma alanı fark etmeksizin akademik özgürlükler bir bütündür. Akademik özgürlüklere saygı gösterilmeyen kurumlarda, nasıl kullanılacağı ve neye hizmet edeceği sorgulanmaksızın üretilen bilginin, toplumlar üzerinde yıkıcı etkileri olabileceğini tarih bizlere birçok defa göstermiştir.

Bugün, baskıcı politikaların ana hedefi haline gelmiş olan ODTÜ’lü akademisyen ve öğrencilerin yanında yer almak, akademi ve demokrasi tarihi açısından vazgeçilmez bir sorumluluktur. Basit iktidar hesapları ve ikbal kaygıları ile ODTÜ’ye karşı tavır alan üniversite yönetimleri ve bu yönetimleri destekleyenler veya bu politikalar karşısında sessiz kalanlar, bu davranışlarının hesabını, akademik özgürlükler ve demokrasi tarihi önünde vermek zorunda kalacaklardır.

Galatasaray Üniversitesi Öğretim Elemanları
İstanbul Üniversitesi Öğretim Elemanları
İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Elemanları
Marmara Üniversitesi Öğretim Elemanları
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Elemanları
Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Elemanları

Kaynak: Başka Haber

Rektörlerden ODTÜ direnişine Tayyip ağzı açıklama

ODTÜ'de yaşananlardan sonra ODTÜ Rektörü'nün ve onlarca üniversiteden akademisyenlerin polis saldırısını kınamasının ardından, AKP harekete geçti. Üniversiteler birbiri ardına ODTÜ öğrencilerini, ODTÜ'deki direnişi selamlayan eylemleri ve öğrencilerini destekleyen akademisyenleri marjinalize etmek için açıklamalar sıraladı.

ODTÜ'de yaşananlardan sonra öğrencisinden Rektörü'ne, akademisyenine kadar ODTÜ'de yaşanan saldırıya ve Tayyip Erdoğan'a karşı gelen ortak tepkiler AKP'lileri harekete geçirdi. AKP'li rektörler durumu kurtarmaya çalışmak için Tayyip ile ağız birliği yaptılar. Öyle ki AKP'yi savunmak için yandaş medyanın da başvurduğu taktik olan yalana sığındılar: "Öğrencilerin protestosu Göktürk 2 uydusuna karşıydı."

Bir üniversitelinin hayati tehlike atlattığı polis saldırısına ve ardından gelen operasyon terörüne karşı ülkenin dört bir yanında ODTÜ direnişini selamlayan eylemler gerçekleştirilmiş akademisyenler ve öğrenciler AKP faşizmine karşı yan yana gelmişlerdi. Basında da açıklamalarda da dikkat çeken ise "Onlar "molotof kokteyli" atan üniversitelilerdi" vurgusu oldu. Öğrencileri terörize eden haberlerden sonra şimdi ise AKP'li rektörler savunmaya geçti.

İşte bir kaç üniversitenin ODTÜ ile ilgili yaptığı açıklama:
"Marmara Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi ve Mimar Sinan Üniversitesi olarak, ODTÜ yerleşkesinde gerçekleştirilen tören sırasında yaşanan şiddet olaylarını üzüntüyle karşılıyoruz" şeklinde ortak açıklama yaptı. "Bu vesileyle, ülkemizde heyecan uyandıran ve tüm dünyanın ilgisini çeken böylesine bir bilimsel ve teknolojik başarının gerçekleşmesinde katkısı olan bilim adamlarımıza ve diğer yetkililere teşekkür eder, tebriklerimizi sunarız. Kamuoyuna saygıyla duyurulur" dediler.

İTÜ Rektörü Mehmet Karaca, Abdullah Gül tarafından Rektörlüğe atanan isimlerden. Asistanlara yönelik saldırıları İTÜ'de güçlendiren Karaca, üniversite öğrencilerinden, akademisyenlerden ve üniversite çalışanlarından göreve geldiğinden beri yoğun eleştiri alıyor.

Marmara Üniversitesi Rektörü Zafer Gül ise Marmara Rektörlüğü için biçilmiş kaftan. Kendisi okul içinde gerici uygulamaları göz ederken aynı zamanda piyasacılığı da ihmal etmiyor. Üniversite evrim karşıtı sempozyum düzenleyen Gül, yine Abdullah Gül tarafından Rektörlüğe atanan isimlerden. Zaman gazetesine röportaj veren Gül, göreve geldiğinde üniversitenin akademik kadrosunu ve yönetimini de değiştirmişti. İletişim Fakültesi Dekanı Yusuf Devran'ı da göreve getiren Zafer Gül. Devran ise, ekşisözlük'te kendisine eleştiri yazan Mikail Boz isimli öğrenciyi okuldan uzaklaştırmıştı.

Galatasaray Üniversitesi Rektörü Ethem Tolga ikinci kez rektör atandıktan sonra “Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül’ün güveni, bize karşı devam etmekte, bu güvene layık olmak inanın çok hoş bir duygu.” açıklamasını yapmıştı. Kendisinin lakabı ise "Yobaz Ethem".

İstanbul Üniversitesi Rektörü Yunus Söylet Tayyip Erdoğan'ın aile doktorluğunu yapan Söylet, 2008 seçimlerinde daha az oy almasına rağmen YÖK listesinde ilk sıraya yükseltilerek, Abdullah Gül tarafından Rektörlük koltuğuna atanmıştı. Söylet ayrıca Tayyip Erdoğan'a Fahri Doktora ünvanı vermişti. Söylet'in İstanbul Üniversitesi'nde açılışlarında ve etkinlikte aradığı bir numaralı isim de yine Tayyip Erdoğan'dan başkası değil. Açılan soruşturmalarla ve verilen cezalarla öğrenci düşmanı olduğunu kanıtlayan Söylet, Twitter üzerinden de kendisini eleştirenlere "histerik provokatör" lakabını takmadan geçmiyor.

Hacettepe Üniversitesi Rektörü Murat Tuncer; “Tamamen kendi üretimimiz olan Göktürk-2 uydumuzun başarıyla fırlatılması sırasında ve sonrasında yaşanan şiddet içeren olayların, Türkiye'nin gurur duyacağı bu başarıyı gölgede bırakması üzüntü vericidir. Demokratik bir hak olan protestonun, şiddet kullanılarak ortaya konulması kabul edilemez. Güvenlik güçlerimizi ve öğrencilerimizi birbirlerinin karşıtı değil, ülkemiz için çaba gösteren paydaşlar olarak görüyoruz” şeklinde açıklama yaptı.

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Senatosu'ndan yapılan yazılı açıklamada da şu ifadelere yer verildi: “Göktürk-2'nin uzaya fırlatılması törenine, tüm öğrenci ve öğretim elemanlarının da coşkuyla katılmaları beklenirken, bilime ve gelişmeye karşı yapılan bu anlamsız protesto girişimlerini kınıyor ve kamuoyuna ilan ediyoruz.”

Çetinsaya'dan Tayyip'e destek
 YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya ise tatilde kendisine sorulduğunda cevap vermediği "ODTÜ olaylarını nasıl değerlendiriyorsunuz" sorusuna bu kez Tayyip Erdoğan'ı savunarak cevap getirdi. Çetinsaya, özgürlüğü Tayyip Erdoğan'a özgürlük şeklinde tanımladı:

"Yükseköğretim Kurulu olarak vazgeçemeyeceğimiz en temel ilkemiz akademik özgürlüktür. Akademik özgürlük, hem öğrencilerin ve öğretim üyelerinin kendilerini özgürce ifade edebilmelerini, hem de kampüse gelen misafirlerin ifade özgürlüğünü gerektirir. Bunu ihlal eden her davranış, akademik özgürlüğü ihlaldir ve kabul edilemez. Şiddete başvurarak akademik özgürlükleri sınırlamak, eğitim ve öğretimi engellemek asla mazur görülemez.'
Kaynak: kolektifler.net