10 Ocak 2012 Salı

TKP Basın Bürosu: Ne suç ne değil, bilmek istiyoruz!

Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi, bugün Cumhurbaşkanlığı, Anayasa Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı’na başvurarak, Türkiye’de nelerin suç sayıldığı, nelerin suç sayılmadığını sormuştur. TKP Merkez Komitesi, başvurusunda ilgili makamlara yönelttiği soruların yanıtlarının tüm toplum nezdinde ivedilikle netleştirilmesi gerektiği görüşündedir.

TKP Merkez Komitesi tarafından ilgili makamlara sorulan sorular şu şekildedir:

Türkiye Komünist Partisi ülkemizin içinde bulunduğu hukuksal iklimle ilgili derin kaygılara sahiptir. Türkiye seçilmiş siyasetçilerin, gazetecilerin, üniversite ve lise öğrencilerinin, bilim insanlarının çoğunlukla terör suçlamasıyla, çok sık olarak da herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin hapsedildiği, uzun sürelerle hükümsüz olarak tutuldukları, tutuklu ve hükümlü sayılarının dünya rekoru haline geldiği bir ülkedir. Ülkemiz 12 Eylül askeri rejimini bazı açılardan hayli aşan bir baskı döneminden geçmektedir.

Hukuk, iktidarın siyasal tercihleri tarafından işgal edilmiş, hukukla adalet arasındaki bağ kopartılmış, hukuk siyaset alanının iktidar tarafından daraltılması için bir alete indirgenmiş, bütünüyle keyfileştirilmiştir. Süre giden uygulamaların hangilerinin yasal dayanaklarının olduğu belirsizdir. Yasaların hukuka, hukukun evrensel hukuk değerlerine, hepsinin adalet duygusuna tabi olması gerektiği yaklaşımı terk edilmiştir.

Türkiye Komünist Partisi kamuoyu tarafından bilinen programı ve örgütlenme ilkeleri çerçevesinde siyasal mücadele yürüten, toplumu aydınlatmaya, görüşlerine ikna etmeye çalışan, emekçileri ve aydınları örgütlü harekete kazanmayı amaçlayan meşru bir siyasi partidir. Bu koşullarda siyasi mücadelemizi etkin biçimde sürdürebilmek için ve mücadelemizin bir parçası olarak, bu metinde yer verdiğimiz soruların yanıtlarının tüm toplum nezdinde netleştirilmesi, belirsizliklerin ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu amaçla bu metni, içerdiği soruların yanıtlanması talebiyle aşağıda Dağıtım maddesinde adı geçen makamlara sunuyoruz.

1. Dinleme kayıtları
 Dinleme kayıtlarının hukuksal geçerliliği, delil sayılmalarının koşulları açıklığa kavuşturulmalıdır. Mevcut iddianamelerden anlaşıldığı üzere, toplumun bütün kesimleri ve bu arada siyasi partiler “teknik takip” adı altında izlenmekte, telefonlar, hatta toplantılar sürekli olarak dinlenmektedir. Bu durum, siyasi partilerin “Anayasa’nın güvencesi altında” çalışma yürütmeleri ilkesinin fiilen ortadan kalkması ve yargının iç denetiminden bile yoksun biçimde polis ve savcı marifetine bağlanması anlamına gelmektedir. Öte yandan kamuoyuna sızdırılan dinleme kayıtlarının yalnızca hukuksal değil, insani bir ilke de olan özel yaşamın gizliliğini ağır biçimde zedelediği açıktır. Örneğin iki kişinin arasında geçen, enformel nitelikli bir konuşmada, bu konuşmada kullanılan sözcüklerde suç unsuru aranacaksa, kısa yoldan ülkemizde köy ve mahalle kahvehanelerinin kapatılması yoluna gidilmelidir. Zira -üstelik iki değil çok kişinin iletişim kurdukları- bu tür ortamlarda her zam haberinin ardından yapılan yorumların devlet yöneticilerine karşı terör eylemi hazırlığı kapsamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür! Türkiye Komünist Partisi, iki kişi arasında yapılan bir görüşmenin ya da yazışmanın hiçbir biçimde suç oluşturmayacağı düşüncesini korumaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, İçişleri ve Adalet Bakanlıkları’nın konuya ilişkin görüşleri bu açıdan önem taşımaktadır.

2. Gizli tanık
Gizli tanık uygulaması, karşısında savunma yapılması olanaksız bir totolojiye dönüşmüştür. Bir suçlamanın dayanaklarının, içeriğinin, özünün ve gerekçelerinin tanığın kimliğinden ayrılması düşünülemez. Bu haliyle gizli tanık ifadeleri hayali bir kişilik tarafından ortaya atılmış bir teori veya menşei belirsiz bir dedikodu niteliği taşımaktadır. Bu kategorilerin hukukta geleneksel uygulamalarda ciddiye alınması mümkün değildir. Kimse hukuk devleti olduğu söylenen bir yerde, “kim olduğunu söylemeyeceğimiz biri, sizin hakkınızda terörist dedi” biçiminde bir kanıtla suçlanamaz. Uygulamada gizli tanıklığın sınırları da belirsizdir. Komşusuna kızan kişinin, bir sendika ya da kitle örgütünde yeniden seçilemeyen yöneticinin, rakip şirketi güç durumda bırakmak isteyecek patronun, başarıyı belden aşağı yöntemlerle elde etmek isteyecek siyasetçinin “gizli tanık” uygulamasını istediği gibi kullanmayacağının güvencesi kimdir? Kamuoyu ve muhatapları tarafından denetlenmeyen kişiler eliyle adalet dağıtılacaksa yasalara ne gerek vardır? Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, İçişleri ve Adalet Bakanlıkları’nın “gizli tanık” konusundaki düşünceleri de bütün partileri olduğu gibi TKP’yi de ilgilendirmektedir.

3. Dosyada gizlilik
Bir siyasi partinin herhangi bir üye veya yöneticisi, hangi haklı gerekçeye dayandırıldığını bilemediğimiz bir kararla dinlenip, gerçekte var olup olmadığını bilmediğimiz ve tanıklığını test edemediğimiz kişilerce suçlanıp hakkında soruşturma yürütülebilir. İşin ilginç yanı nasıl oluşturulduğunu bilemeyeceğimiz bu soruşturmanın dosyası da kapalı tutulabilir. Dosyanın soruşturmaya konu olan tarafa gizli tutulması, savunma hakkının gaspından başka bir anlama gelmez. Böyle bir uygulamanın en katı askeri rejimlerde bile söz konusu olmadığını biliyoruz. Bir siyasi partinin, yöneticilerinin veya üyelerinin neyle suçlandığı bilinmeksizin soruşturulması, fiilen siyasi faaliyetin engellenmesi anlamına gelmeyecek midir? Amaç siyasi faaliyet alanının daraltılması ise bu açıkça ifade edilmeli, yeni koşullarda siyasetin nasıl, hangi sınırlar içinde yapılacağı tanımlanmalıdır. Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, İçişleri ve Adalet Bakanlıkları’nın “dosya gizliliği” konusundaki yaklaşımları siyaset yaşamı açısından büyük önem taşımaktadır.

4. Medyaya bilgi sızdırılması
Yasak konan ve dolayısıyla konuyla doğrudan ilgili, suçlamanın muhatabı olan tarafın ulaşamadığı bilgilerin medyada yer alması ise bir diğer uygulamadır. “Uygulama” demek durumundayız, çünkü bu bir istisnai durum, bir “sızıntı” olamayacak kadar yaygınlaşmış bulunuyor. Gizli bir dosyanın içeriğinin yayınlanmasının bir gazetecilik marifeti olması ancak rastlantısal olabilir. Açıkçası, böylesi bir yaygınlığı herhangi bir hukuk kurumu yorumlasa, bilginin çıktığı kaynağın savcılık soruşturmasını yürüten kişiler olduğundan başka bir sonuca varamayacaktır. Oysa gizlilik kararında da aynı kişilerin imzası vardır. Türk hukukunda sanıklara tebligatın basın yoluyla yapılması diye bir uygulama mı başlatılmıştır? Medyanın ve kamuoyunun yargı süreci üstünde bir toplumsal basınç oluşturması “demokratik” bir hak ve uygulama olarak kabul edilebilir. Ancak bugünkü durum soruşturmaya uğrayanın veya şüphelinin bilgilendirilmemesine, öte yandan medyanın savcılığın yanında bir ikinci taraf olarak hukuk sistemine dahil edilmesine dönmüştür. Yargı, medyanın gayrimeşru yollarla edindiği bilgileri, hem yasalara, hem soruşturmanın ve dosyanın gizliliği yolundaki kararlara aykırı biçimde düzenlediği kampanyalarla yürütülmektedir. Eğer uygulama bundan sonra böyle olacaksa bu kampanyaların itiraz merciinin neresi olacağı da açıklanmalıdır. Türkiye Komünist Partisi’nin bu soruya yanıt alabileceği kurumlar da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, İçişleri ve Adalet Bakanlıkları’dır.

5. Delil sayılan dokümanlar
Türkiye’de insanların üzerlerinde, işyerlerinde, evlerinde “örgütsel doküman” aramak yeni bir uygulama değildir.  “Dijital teknoloji”nin gelişmesi sonucu haber ve veri akışının ciddi biçimde hızlanması, güvenlik güçlerinin bu alana odaklanmasına neden olmuş, son dönemde birçok iddianame, bilgisayar kayıtlarının üst üste konulmasıyla hazırlanmaya başlanmıştır. İddia makamının sınırlı örneklerde en fazla “yardımcı kanıt” olarak görülebilecek yazışmaların ötesinde insanların tuttukları kişisel notlara “örgütsel doküman” muamelesi yapması, kitap kenarlarına düşülen hatırlatma notlarını, daha da kötüsü kitapların kendisini “suç aracı” olarak göstermesi son derece tuhaftır. Bilgisayar belleklerine ya da elektronik belleklere bazı dokümanların kişilerin izni ve haberi olmadan yüklendiği açık bir gerçektir ve bu örneklerin üzerine gidilmelidir. Öte yandan, kamuoyu ile paylaşılmadığı sürece hiçbir yazı ya da notun suç niteliği taşımadığından hareketle, konunun “teknik” değil asli yönüne odaklanılması gerekir. İnsanlar öfkelerini, düşüncelerini kağıda ya da bilgisayara aktarabilir ve sonrasında onları hiçbir biçimde gündemlerine almayabilecekleri gibi bunları edebi, akademik ya da siyasi çalışmalarında kullanabilirler. Oysa bugün bazı siyasi parti yönetici ve üyelerine, gazeteci ve akademisyenlere dönük uygulamalar trajikomik bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Bu koşullarda Parti olarak, ilgili kurumlara soruyoruz: İnsanların kişisel notlarından suç üretilebilir mi? Üretilemezse iddianamelere neden ilgili ilgisiz bir sürü belge, yazı, araştırma, günlük doldurulmaktadır?  Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, İçişleri ve Adalet Bakanlıkları’ndan bu konuda da görüş beklemekteyiz.

Sonuç olarak, Türkiye Komünist Partisi, bugün ülkemizin içinde bulunduğu koşullar itibariyle, Anayasa'nın güvencesi altında olduğu belirtilen siyasal faaliyetlerini yürütebilmek için aşağıdaki başlıkların aydınlığa kavuşturulması gerektiğini ve bu doğrultuda sorumluluğun ilgili makamlara düştüğünü düşünmektedir.

Sorularımız özetle şunlardır: 
Kişiler arasındaki günlük, özel görüşme veya sohbet niteliğindeki konuşmaların dinlenmesi, kaydedilmesi ve suç delili sayılmasının sınırı nedir?

Kim olduğu bilinmeyen bir tanığın iddiaları nasıl tartışılabilir?

Niteliği bilinmeyen, açıklanmayan bir suç isnadına karşı nasıl savunma yapılabilir?

Soruşturmaya uğrayanın bile bilmediği suçlama ve ilgili olayların medya tarafından açıklanması meşru bir hukuksal prosedür sayılabilir mi?

İnsanların kişisel not tutmaları suça kanıt oluşturabilir mi?

Saygılarımızla...

Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komitesi

0 Yorum: