29 Şubat 2012 Çarşamba

RedHack’ten AKP'ye çok konuşulacak gönderme

Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün internet sitesine sızarak çok sayıda belgeyi ele geçiren ve ihbar postalarını kamuoyuyla paylaşan Kızıl Hackerların sitesi engellendi.

Kendilerine 'Kızıl Hackerlar' adını veren sanal aktivistlerin dün Ankara ve Kırıkkale emniyet müdürlüklerinin internet sitelerine girerek çok sayıda belgeyi ele geçirdiklerini açıklaması ve ihbar postalarını yayımlamaya başlaması üzerine emniyet harekete geçti. Kızıl hackerların internet sitesi www.kizilhack.org Ankara 6. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından erişime engellendi.

Erişim engellenmesinin ardından Kızıl Hackerlar tarafından zorunlu bir açıklama ve bilgilendirme yapıldı. Eylemlerinin, ülkede bir gelenek halini alan 'ihbarcılık' kültürüne karşı yaptıklarını belirten Kızıl Hackerlar, "Amacımız zaten bize ait olan bilgiyi kamuoyuya paylaşmaktı" dedi.

'MADEM GİZLİ DEĞİL NEDEN SANSÜRLÜYORSUNUZ?'
Emniyetin yayımlanan bilgilerin 'gizli olmadığı' yönündeki ifadelerini değerlendiren hackerlar, "Biz de Emniyet Müdürü'ne katılıyoruz. Masum insanların 'örgüt paketlerine' alınarak 'her eve bir mahkum kampanyası'nın düzenlendiği ülkemizde yayınladıklarımız nasıl gizli olabilir ki?" yanıtını verdi.

Yapılan açıklamada Emniyet Müdürü'ne "Eğer tarafımızca ele geçirilen belgeler gizli değilse, neden suç unsuru kabul edilerek sitemiz kapatılmaya çalışılıyor ve bizleri kriminalize ediyorsunuz? Sansüre başvurmanızdaki mantık nedir o vakit?" soruları soruldu.

Emniyet bilgisayarlarının ve sisteminin korsan yazılımlarla dolu olduğu bilgisini de veren Kızıl Hackerlar, gerçek adaletin emniyetin savcılık tarafından yargılanmasında olduğunu ifade etti. Hackerlar, emniyetin toplumun farklı muhaliflerine yönelik asılsız ihbarları bu kadar ciddiye almasını da sert bir dille eleştirdi.

'KAVGANIZ KABULÜMÜZDÜR'
Kızıl Hackerlar, engelleme kararına ise şu sözlerle yanıt verdi:
"Burjuvazi tarafından yapılan her kavga daveti kabulümüzdür. Yakalanabiliriz ama bu onurlu insanlık savaşında ödeyeceğimiz bedellerden sadece biridir. Kim bedel ödemeden zafer kazandı ki! 100 yıl önce şeytan icadı diyerek 'taşladıkları' ampulu simge edinenlerin bizi hemen anlayışla karşılayacaklarını zaten beklemiyorduk!"
Engellemelere karşın yeni siteler ve sosyal paylaşım siteleri aracılığıla bilgileri kamuoyuyla paylaşacaklarını açıklayan Kızıl Hackerlar, açıklamasını şu sözlerle sonlandırdı:
"Sivas katliamı mahkemesini yıllardır sonuçlandıramayanlar, sitemizi 1 gün içinde jet hızıyla kapattılar."
FKBC: RedHack haberlerinden sonra, RedHack sitesi erişime kapatıldı. Bunun üzerine RedHack yenisini açtı, işte yeni site linki: http://www.red-hack.org/

Karanlığa karşı söz sanatçılarda

Ülkenin içinde bulunduğu durumdan kaygı duyduklarını ve bu durumu reddettiklerini duyuran “Sanatçılar Girişimi”, ilk toplantısında yüzü aşkın sanatçıyı bir araya getirdi. İlk toplantıda söz alan sanatçıların mücadeleye çağıran konuşmalarını soL okuyucularıyla paylaşıyoruz.

Aralarında Nevzat Çelik, Rutkay Aziz, Bedri Baykam, Levent Kırca, Ataol Behramoğlu, Orhan Aydın, Gülsen Tuncer ve Eşber Yağmurdereli’nin bulunduğu Sanatçılar Girişimi’nin ilk toplantısında mücadele vurgusu vardı. Beyoğlu’nda bulunan ve ortak deklarasyonun duyurulduğu metnin ardından sanatçıların yaptığı konuşmaları soL okuyucularıyla paylaşıyoruz.

Nevzat Çelik: “İtirazın iki şartı”
Sanatçılar Girişimi imzacılarından şair Nevzat Çelik, 12 Eylül faşizmiyle birlikte ülkenin vicdanı sayılan solun yok edilmek istendiğini belirtirken, katılımcılara en uygun düştüğünü düşündüğü “İtirazın İki Şartı” adlı şiirini okudu.

Sadık Gürbüz: “Ucube bir düzen içinde yaşıyoruz”
Türk Halk Müziği sanatçısı Sadık Gürbüz ise yaptığı konuşmada, ucube bir düzen içinde yaşadıklarını dile getirdi. Bu ucube düzene karşı “Sanatçılar Girişimi”ni bir başkaldırı olarak gördüğünü belirten Gürbüz, bu toplu başkaldırıda yer almamanın büyük bir utanç olduğunu düşündüğünü söyledi.

Osman Şahan: “Türkiye kafese konuldu”
Toplantıya katılan bir diğer sanatçı şair Osman Şahan, Türkiye’nin kafese konulduğunu söyledi. 1984 yılında cezaevinden çıkıp İsveç’e gittiğinde gezdiği bir sergiyi anlayan Şahan, “O sergide Türkiye’deki cezaevlerinde bulunan aydınlar anlatılıyordu. Bence şimdi de benzeri bir sergiye ihtiyaç var” dedi.

Bilgesu Erenus: “Toplum sermeye sınıfınca teslim alındı”
Senarist, yazar ve şair Bilgesu Erenus, bir toplumda ömürlerine iki bildirge sığdıran sanatçıların nasıl değerlendirilmesi gerekir diye sordu. Bundan 28 yıl önce bir metin daha hazırladıklarını ve bugünkü bu metnin rastlantı olmadığını vurgulayan Erenus, “Aydın ve sanatçıları görmezden gelen bir toplumun sermaye sınıfınca, İzmir İktisat Kongresi’nden bu yana rehin alındığından kimse kuşku duymamalı” dedi.

Bu metnin ortak paydasının emek olması gerektiğini belirten Erenus, işçilerin ulusal ve uluslararası sermeyenin çıkarları için kum torbası olarak kullanıldığını ve öldürüldüğünü dile getirdi. Erenus, “sanatçılar olarak işçilerin yanında olmalıyız” dedi.

Orhan Kurtuldu: “AKM’de oldubittiye izin vermeyelim”
Tiyatro sanatçısı Orhan Kurtuldu ise toplantıda yaptığı konuşmada Atatürk Kültür Merkezi (AKM)’ne dikkat çekti. AKM’nin Sabancı-Kültür Bakanlığı işbirliği ile restore edileceğini hatırlatan Kurtuldu, konuyla ilgili ilerleyen günlerde bir ihale açılacağını belirtirken, “Sanatçılar Girişimi” olarak bu süreçte bir oldubittiye izin vermemeleri gerektiğini ifade etti.

Bedri Baykam: “ Karanlığı bizler aydınlatacağız”
Ressam Bedri Baykam yaptığı konuşmada, ülkedeki karanlığı kendilerinin aydınlatacağını dile getirdi. Laik bir cumhuriyette dindar gençlik tartışmaları olduğunu belirten Baykam, bunun ardından bir de kindarlıktan söz edildiğini dile getirdi. Haber alma özgürlüğünün yerle bir edildiğini vurgulayan Baykam, bu haberi yapmaya gelen gazetecilerin, haberlerini yayınlatmasının çok zor olduğunu söyledi. Özgür yaşam tarzlarına büyük bir saldırı olduğunu ve tek tipleştirme olduğunu belirten Baykam, özgür, bağımsız ve barış içinde bir ülke istediklerini kaydetti.
“İleri demokrasi yalanı da söylenmesin, partimi demokratik yaptım yalanı da söylenmesin” diyen Baykam, “Halkın sanatçılar aydınlar nerede” diye sorduğunu ve yanıtın işte burada olduğunu söyledi.

Mehmet Aksoy: “Bir adım bile geri çekilmeyeceğim”
Kars’ta yaptığı “İnsanlık Anıtı” Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla yıkılan heykeltıraş Mehmet Aksoy, görsel sanatlar üzerinde büyük bir baskı olduğunu dile getirdi. 70 tane devlet galerisinin kapatıldığını belirten Aksoy, KPSS’de 100 kişi içinde neredeyse 1 tane bile resim ve müzik öğretmeni olmadığını ifade etti.

Taksim düzenlemesinin sonrasında meydanın beton yığınına dönüştürüleceğine değinen Aksoy, her alanda gidişatın çok kötü olduğunu açıkladı. 50. yıl sergisine heyecan ve umutla hazırlandığını belirten Aksoy, buna karşın bazen kendisine “başıma gelmeyen kalmadı hala ne için uğraşıyorum” dediğini ancak buna rağmen bir adım geri çekilmeyeceğini söyledi.

Tuğrul Keskin: “Boyun eğmeyecek Sanatçılar Girişimi çok önemli”
Toplantıya İzmir’den katılan ve İzmir’deki sanatçılar adına konuşan şair Tuğrul Keskin, Türkiye’nin her yanında haksızlıklara karşı duracak ve boyun eğmeyecek “Sanatçılar Girişimi”nin oldukça değerli olduğunu ve çalışmaları İzmir’de de sürdüreceklerini dile getirdi.

Gülsen Tuncer: “Kürecik ve Suriye’de neler oluyor?”
Tiyatro sanatçısı Gülsen Tuncer, bu salonda bulunan sanatçıları tanıdığını ve 12 Mart’ta 12 Eylül’de bu salondaki kimsenin teslim olmadığını ve yine olmayacağını söyledi. Ülkenin 1923’den daha da geriye çekilmeye çalışıldığını vurgulayan Tuncer şöyle konuştu: “Bu ülkenin topraklarına geçtiğimiz günlerde ABD askeleri geldi. Bundan utanç duyuyorum. Suriye’de dostlarım var bugün oraya gitmeye utanıyorum. Laik rejim olmadığı için davetlerini geri çevirdiğim İran’a da gitmeye utanıyorum. Bu ülkelere düşmanlık eden bir ülkemiz var ancak biz sanatçılar kendimizi bu karanlığa sattırmadık, sattırmayacağız bu böyle bilinmeli” dedi.

Levent Kırca: “Para peşinde değil biraz da memleketin peşinde koşun”
Tuncer’in ardından söz alan sanatçı Levent Kırca, “Ülkenin haline ‘bir şey yok canım’ diyenler aptal olmalı gerizekâlı olmalı. Memleket elden gidiyor” dedi. İnanılmaz bir cumhuriyet düşmanlığı olduğunu, gazetecilerin hapiste olduğunu vurgulayan Kırca, “Bir de bir şey olmaz diyenler vardı onlar şimdi artık çok geç diyor” dedi. Bu söyleme sahip olanların mezar taşındaki iki tarih arası dönemi yaşamadığını belirten Kırca, “O tire yok bunlarda, bunları Silivri’ye soksan oranın neresi olduğunu da anlamaz bunlar. Türkiye Cumhuriyeti sanatı başta olmak üzere tüm kurumlarıyla teslim alınmış durumda. Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ‘ne çok geç halinde’ ne de ‘bir şey olmaz’ halinde durum şu anda ‘tam zamanıdır’ denilecek bir dönemde” dedi.
Kendi menfaati adına televizyonda çeşitli yerlerde program yapan Okan Bayülgen, Beyaz gibi insanlara da ihtiyaçları olduğunu kaydeden Kırca, bırakın para peşinde koşmayı biraz da memleketin peşinde koşun” diye konuştu.

Yılmaz Onay: “Hitler iktidardan indirilse seçilmiş iktidara darbe mi olacaktı?”
Tiyatro yönetmeni ve yazar Yılmaz Onay ise yaptığı konuşmada, Hitler’in parlamento açıkken iktidara geldiğini başta komünistler olmak üzere muhalefeti toplama kamplarına attığını hatırlattı. Hitler’in kimi adımlarına bazı generallerin bile isyan ettiğine değinen Onay, bu generallerden biri Hitler’i iktidardan indirmekte başarılı olsaydı ne olmuş olacaktı. Seçimle iktidara gelen birine karşı cunta darbesi olarak mı tanımlanacaktı.”

Eşber Yağmurdereli: “Türkiye hapishaneleri 12 Eylül’den daha kötü durumda”
Sanatçılar Girişmi’nin imzacılarından olan Eşber Yağmurdereli, “12 Eylül’ü ve şiddeti biliyoruz ancak Türkiye hapishanelerinde bugün 12 Eylül döneminden çok daha olumsuz şartlar var. Şu anda 150 bin kişi hapishanede ve bu rakam 12 Eylül’den çok daha fazla. Hapishanelerden bana hasta tutuklu mektupları geliyor ve 200 kişilik bir liste vardı elimde. O sayı azalıyor sürekli. Elimde 108 kişilik liste var sadece” diye konuştu.

Tortum’da doğa mücadelesine de değinen Yağmurdereli, tüm bunların Türkiye’de bir tabloyu ortaya koyduğunu belirtirken, bu olumsuzlukları değiştirmek için burada olduğu gibi bir araya gelmelerinin çok değerli olduğunu söyledi.

Rutkay Aziz: “Su kaynıyor biz de harekete geçeceğiz”
Girişim imzacılarından olan sanatçı Rutkay Aziz, su 100 derecede kaynar ve kaynıyor. Şimdi mesele bizim ne yapacağımızda. Biz haksızlığa karşı çalışmalara en kısa sürede başlayacağız” dedi.

Orhan Aydın: “Önümüzde kavgalı bir süreç var”
Tiyatro sanatçısı Orhan Aydın yaptığı konuşmada, önlerinde kavga dolu bir süreç olduğunu dile getirdi. 13 Mart tarihinde Sivas Katliamında yakılan aydınların davasının zaman aşımından düşme riski olduğunu hatırlatan Aydın, bu tehlikeye karşı “Sanatçılar Girişimi” olarak davayı takip etmeleri gerektiğini söyledi. (soL)

Komünistlerden çağrı

Avrupa Birliği’nde işsizlik oranlarının en yüksek olduğu 5 ülkenin komünist ve işçi partileri, işsizlere yönelik ortak bir çağrı metni yayımladı. Partiler İspanya, Yunanistan, Letonya, Litvanya ve İrlanda’nın işsizlerini kapitalizme karşı örgütlenmeye çağırdı.

Yunanistan Komünist Partisi, İrlanda Komünist Partisi, İrlanda İşçi Partisi, Letonya Sosyalist Partisi, Litvanya Sosyalist Halk Cephesi ve İspanya Halklarının Komünist Partisi ülkelerinin işsizlerine hitaben bir çağrı yayımladı. Avrupa’da işsizlik oranlarının en yüksek olduğu 5 ülkenin komünistleri, işsizleri düzenli çalışma hakkı için örgütlenmeye ve mücadeleye, işsizlerin korunmasına yönelik derhal önlem alınmasını talep etmeye; işsizliğini, yoksulluğun ve kapitalistlerin olmadığı bir düzen için mücadele etmeye çağırdı.“İşçiler ve işsizlere” hitaben yazılan metinde şunlar söylendi: Avrupa’da işsizlikten en fazla etkilenen İspanya, Yunanistan, Letonya, Litvanya ve İrlanda2nın komünist ve işçi partileri seni mücadele etmeye ve örgütlenmeye çağırıyor. Avrupa Birliği’nde yaşayan “resmi rakamlarla” 24 milyon işsize, özellikle de uzun dönemden beri işsiz olanlara, genç ve kadın işsizlere sesleniyoruz.

Eksik istihdam edilenlere, iş bulma kurumunda bekleyenlere, sosyal güvencesi olmayanlara; esnek saatlerle, rotasyonla, bireysel sözleşmeyle, parça başı iş sözleşmeleriyle çalışanlara; patronların tehditlerine maruz kalanlara, işten atılma ve işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya olanlara sesleniyoruz. İşe geri dönme imkanı yaratılacağı bahanesiyle ücretsiz çalışmaya zorlananlara, “ödeme güçlüğünü” bahane eden patronların işsizlik ödeneği haklarını gasp ettiklerine, işlerini ve haklarını korumak üzere greve, işyeri işgallerine, oturma eylemlerine giden işçilere sesleniyoruz. Ayrıca topraklarından sökülüp atılan köylülere; tekellerin saldırısı ve işçi sınıfı ve halka karşı gerçekleştirilen kemer sıkma politikaları sonucunda iflasa sürüklenen küçük esnafa ve profesyonel çalışanlara sesleniyoruz. Hepiniz ve bütün işçiler bu “emek” cehenneminin yaygınlık kazandığının ve genel bir yasa halini aldığını, büyük sermayenin, onun devletlerinin ve AB’nin, yavaş yavaş ya da hızlı bir şekilde, bu yasayı her bir işyerine dayatmaya çalıştığını daha iyi kavrıyorsunuz. Kaybedecek zaman yok.

Partilerimizin mücadele ettiği İspanya, Yunanistan, Litvanya, Letonya ve İrlanda’da işsizlik çok tehlikeli düzeylere çıktı. Bu ülkelerdeki sermaye sınıfı ve yağmacı AB bir bütün olarak işçi sınıfına ve yoksullara karşı savaş ilan etti. Kapitalizmin iktisadi krizi, geçmiş dönemlerdeki halk düşmanı saldırılardan, özellikle de Maastricht Antlaşması’ndan, kurtarılabilen ne kadar hak varsa hepsini ortadan kaldıracak yeni önlemleri beraberinde getirdi. Bu sert ortamda bir avuç zengin akıl almaz kârlar elde ettiler. Ve buna karşın yeni önlemler talep ediyorlar. Onların krizi bir borç krizi değil; sermayenin aşırı birikiminden kaynaklanan kapitalist bir kriz. Bu krizi sermaye, sanayiciler, bankacılar ve zenginlerin diğer kesimleri adına aşmak üzere siyasi temsilcileri, emek gücünün fiyatını daha da düşürmeye ve daha fazla insanı işsizliğe sürüklemeye yönelik sert önlemler dayatıyorlar.

Bu ortamda halkın bu sert önlemlere karşı direnişine, sendikalarda ve emek hareketi içinde uzun süre önce kapitalizmin mantığını ve ideolojisini benimsemiş olan ve şimdi de sermayenin saldırısına boyun eğmek dışında bir yol olmadığını vaaz edenler tarafından set çekiliyor. İlerlemenin yolu işçilerin ve ailelerinin çoğunluğunu, onların çıkarları üzerine kurulmuş strateji temelinde yürütülen halkçı mücadeleye kazanmaktır. Komünist ve işçi partileri bu sürecin merkezinde yer almalıdırlar. Sınıf güçleriyle, komünist ve işçi partilerle birlikte mücadele verin. Sendikalarınızda ve işyerlerinizde örgütlenin. Eylemin gelişmesine katkıda bulunun. İşçi sınıfının gücü böyle artırılabilir.

İşsizlerin korunmasına yönelik şu acil önlemlerin alınmasını talep edin:
- Bütün işsizler için yeterli bir işsizlik ödeneği,
- Her şeyi kapsayan sağlık hizmetleri ve sosyal güvenlik,
- Borçların ve ipotekli konut kredilerinin dondurulması.

İşsizlik doğal bir olgu değildir. İşsizlik, karakteri üretim anarşisi ve sömürü olan kapitalist sistem tarafından beslenir. Yalnızca sosyalist bir ekonomi, yani işçilerin iktidarına ve üretim araçlarının toplumsallaştırılmasına dayanan merkezi planlı bir ekonomi herkesin çalışma hakkını güvence altına alabilir.

Sovyetler Birliği’nde ve diğer sosyalist ülkelerde gerçekleşen budur ve bu, sosyalist ülkelerin tarihsel kazanımlarından ve pek çok başarılarından yalnızca bir tanesidir. Partilerimiz sizleri her gün, insanın insan tarafından sömürülmesine karşı, işsizliğin olmadığı bir toplum için, yani halkın ihtiyaçlarını karşılayabilecek tek düzen olan sosyalizm için mücadele etmeye çağırmaktadır.

28 Şubat 2012 Salı

Sanatçılar Girişimi: "Kaygılıyız!"

Aralarında Tarık Akan, Vedat Sakman, Menderes Samancılar, Ferhan Şensoy, Yıldız Kenter, Meral Çetinkaya, Mehmet Güleryüz, Leylâ Erbil, Genco Erkal, Altan Erkekli, küçük İskender, İlhan İrem, Cüneyt Türel, Mert Fırat, Müjdat Gezen, Edip Akbayram, Zeynep Oral, Onur Akın, Mehmet Aksoy, Aytaç Arman, Semir Aslanyürek, Rutkay Aziz, Kürşat Başar, Cezmi Baskın, Bedri Baykam, Nihat Behram, Ataol Behramoğlu, Cahit Berktay, İsmail Hakkı Demircioğlu, Atilla Dorsay, Emin İgüs, Erol Keskin, Mustafa Köz, Nedim Saban, Yavuz Top, Nejat Yavaşoğulları’nın da bulunduğu kültür ve sanat dünyamızın önde gelen isimleri Türkiye adına son dönemde yaşanan gelişmelere dair kaygılarını paylaşmak için bir araya geliyor. 

29 Şubat Çarşamba günü saat 12.00’de Beyoğlu Halep Pasajı’nda buluşarak kamuoyuyla kaygılarını paylaşacak olan “Sanatçılar Girişimi” yayımladıkları açıklamada: “Bizler Türkiye’nin tüm sanat insanları, ülkemizin geleceği için kaygılıyız. Evrensel aydınlanma değerleri, cumhuriyetimizin kazanımları yok ediliyor. Bağımsız düşünce, demir parmaklıklar arkasında. Sanatsal yaratma özgürlüğü tehdit altında. Türkiye, sadece cumhuriyet tarihinin değil, birkaç yüzyıllık demokrasi, bağımsızlık ve uygarlık savaşımları tarihimizin yörüngesinden koparılarak, emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki işbirlikçisi olmaya sürükleniyor. Doğal ve kültürel doku katlediliyor. Ülke zenginlikleri yağmalanıyor” diye sesleniyor."
Cumhuriyet

Hepimiz p.çiz! - Onur Caymaz

Mahallemizdeki Garo bakkalı severdim; çocukluk arkadaşım Mardik’i de... Alıp veremediğimiz olmadı hiç. Üstelik aşağı sokağımız Bozkurt Mahallesi, üst mahallemiz Ergenekon, en yakın okulumuz Talat Paşa, semtimiz Kurtuluş’tu. Kurtuluş’un, neyden, kimden kurtuluş olduğunu düşünmezdim. Şimdi benim bütün o komşularıma; Hrant Dink vurulduktan sonra azınlığın yanında durmak adına Hepimiz Ermeniyiz diyen arkadaşlarıma piç demişler!

Piç demişler! Bir Violette Leduc kitabıdır Piç. Lezbiyen literatürün ağır toplarından. Önsözünü Simone De Beauvoir yazmıştır. Orada şöyle bir cümle geçer: Şeytandan korkmam! Tanrı varsa rakibi yoktur...

Bir de ne var bak! Piç, ağacın dibinden bitiveren sürgündür. Yıllarca sürgünlerde çürüyenlerden bahsetmiyorum canım; bu, budandıkça doğanın sunduğu bir varoluş biçimidir. Her baharda yeniden çoğalır. Sizin Nihat Doğan gibi kesildikçe çıkan cinsten değil!

Piç demişler! Bu ülkenin “pek sayın” bir bakanı da o piçli pankartı taşıyan topluluğa büyük sözler etmiş. Başbakanı “affedersin Ermeni, Rum” makamında konuşan yerde bakanının “kanlar yerde kalmaz” tadındaki kanlı konuşması normal değil mi? Eski orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu da 6-7 Eylül’ü muhteşem diye övmemiş miydi? Ah faşizmin muhteşem yüzyılı! Bunlar kahraman Osmanlı torunları! Oysa İsmet Özel Senin Olan Yenilgi adlı şiirinde piçler, yani aşk çocukları diyordu... Aşkın çocukları. Kalbi aşka da, kaybetmeye de yetenler.

Mesele şu: Dün Ermeni Yalanına Sessiz Kalma başlığı altında bir yürüyüş düzenlendi. Her zamanki gibi bir çok gazetede “büyük protesto” denilerek haber eylendi. Büyük protestoydu gerçekten. Devletin bakanının, halen o devlette yaşama cesaretine sahip vatandaşlarına piç yakıştırması yapılan bir pankartın önünde konuşma yaptığı “büyük protesto”.

Sol, yenilen takımı tutar

Öncelikle şimdi hemen “bir Ermeni öldü diye toplanan kalabalık Hocalı için neden bir şey yapmaz” sorusunun cevabını vereyim. Solun doğasından kısaca bahsedeceğim, bir cümleyle: Sol, yenilen takımı tutar. Nasıl, anlatayım.

Bizim aile Arnavut. Çocukluğumda evimizde Arnavutça konuşulurdu. Oradan da sana bir soykırım, katliam çıkarayım: 27 Haziran 1944’te, Napolyon Zervas komutanlığında, Ulusal Cumhuriyetçi Yunan Birliği (ne beterdir bu uluslar!) Müslüman Çamerya Arnavutlarına saldırmıştır. Toplam bilançoyu vermeyeceğim fakat bil: 3 yaşından küçük 32 çocuk kılıçtan geçirilmiştir. İşte o yüzden Yunanistan’a gittiğimde, orada yaşayan Arnavutlar için Hepimiz Arnavutuz diye bağırabilirim! Srebrenitsa’ya gel şimdi! Aynı mantıkla Sırbistan’da da Hepimiz Boşnak’ızdır anlıyor musun? Almanya’da işçiysek Hepimiz Türk, Fransa’da göçmensek Hepimiz Cezayirli, İsrail’de Hepimiz Filistinli, Filistin’de Hepimiz Yahudi, Azerbaycan’da Hepimiz Sumgayıtlı, Ermenistan’da da Hepimiz Hocalılı...

Sumgayıt dedim, bilmezsin belki; bahsedeyim: 27 Şubat 1988. Azeri faşist milisleri devrede bu kez. Ermeni siviller öldürülmüştür. Hocalı’dan tam dört yıl önce. Hani senin soydaşların, hani sen katliam yapmıyordun ya, öyle işte! Gerçi gözünün önünde hamile kadınların karınlarına süngü saplanmış, insanlarının kimisine bok yedirilmiş bir tarih dururken, Uludere dururken, Sivas dururken; Dersim, Çorum, Fatsa dururken... Neyse, geçeyim. “Hepimiz” meselesine geri döneyim.

‘Hepimiz şuyuz, hepimiz buyuz’
Anladın mı neye deniyor Hepimiz Şuyuz, Hepimiz Buyuz diye! Ezilenin olduğu yerde, ezene gözdağı vermek; mağdura, mazluma, ırk, din, cüzdan sormadan yanında durmak için. Yoksa faşist her yerde aynı faşisttir! Sen bir uçak düştüğü zaman uçakta kaç Türk öldü haberine dikkat kesilirsin, ben kaç insan helak oldu, yazık oldu diye üzülürüm. Herhangi bir ırktan olmak, basit bir tesadüften başka bir şey değildir zira. Baban Alman olaydı Türk olmayacaktın biliyorsun bu işleri. Sadece vahim bir tesadüf.

Faşizmin dili katliamlardan kendine göre olanı seçer. Her katliam birbirinin eşidir oysa. Aramızdaki fark ne biliyor musun? Ben Ermenistan’da Hepimiz Azeri’yiz diye bağırabilirim ama sen Türkiye’de Hepimiz Ermeni’yiz diyemezsin. Biz şiirdeki gibi aşk çocuğuyuz çünkü. Yenilgimiz vardır fakat ezik değilizdir. Onurluyuzdur, insanlıktan utanmayız, yaratıldığı için falan değil hem de; yaşama hakkı olduğu için insana sevdalıyızdır. Sende kalp yetmezliği var, kalbin yetmez bunlara!

Hocalı’dan bir sahne

Gel sana Hocalı’dan bir sahne sunayım; katliama bizzat katılmış Zori Balayan’ı hatırlatayım! Ruhumuzun Canlanması kitabında bak ne der faşist: “Biz arkadaşımız Haçatur'la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra bu 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. İlk mesleğim hekimlik olduğuna göre hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türkle aynı kökten olan köpeklere attı. Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915'te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı'yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Ne acı hikâye değil mi? Ne zaman okusam gözlerim dolar. Ne zaman bir cinayet toplu halde olursa, kan, vatan diye süslenip püslenir...

Gel şimdi oradan Haçatur’u kaldırıp yerine Türkçe isim koy. “Türk” kelimesini kaldır, Alevi yaz. Bak ne çıkıyor! Maraş Katliamı’nı hatırla hadi. Miloşeviç’i hatırla! 12 Eylül’ü hatırla! Diyarbakır Cezaevi’ni hatırla! Faşizm diyorum sana. Nâzım’ın dediği gibi insanlığa, umuda düşmandır faşizm. Bunlardan birine senin gibi lanet edip ötekine “yapılmış, olmuş bir kere ama sanıldığı gibi değil” tarzında cümlelerle karşılayacağıma piç olmaktan onur duyarım! Güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak / Bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir!

Piçle başladık, çok sevdiğim şair Çamlıbel’in Piç adlı şiirinin bir bölümüyle bitireyim. Kime istiyorsan ona ithaf et:

“Sana soylu olanlar der ki ‘soysuz kişi bu’ / Onların belli çünkü gelmişi geçmişi/ Biz neden soyluyuz da, sana soysuz diyorlar?/Aslını hiç arama, tesadüfün işi bu./ Haydi adsız doğmanın derdini duya duya/ Yat ölüme benzeyen bir uğursuz uykuya/ Yazık ki boğazına bir ip geçirmediler/ Yazık ki atmadılar seni bir kör kuyuya.”

Onur Caymaz / radikal.com.tr

27 Şubat 2012 Pazartesi

Eski tüfek ‘Komünistler’den açıklama

TARİHSEL TKP'NİN EMEKTARLARI:
DOĞRU OLAN PARTİ'YE OMUZ VERMEK
Türkiye'de geçtiğimiz günlerde yeni bir Türkiye Komünist Partisi'nin kurulması sonrasında, geçmişte yaşanan isim tartışması tekrar gündeme geldi. Ürün Dergisi çevresi olarak bilinen komünistlerin, Türkiye Komünist Partisi ismiyle ikinci bir parti kurması sonrasında ortaya çıkan (ki şurada ikinci TKP isminin açıklamasına yer vermiştik - FKBC) isim tartışmalarına son noktayı eski tüfek komünistler koydu.

Türkiye'nin geçmiş dönemlerinde komünist ismiyle parti kurmak yasak olduğu için uzun bir süre illegal olarak varlığını sürdüren eski Türkiye Komünist Partililer, yaşanan tartışmalarla ilgili açıklama yaptılar ve eski TKP'lileri bu metne imza atmaya çağırdılar.

İşte eski tüfek komünistlerin yaptığı o açıklama:
Türkiye’de ikinci bir yasal “TKP” kurma girişimi üzerine...

Aşağıda imzası bulunan bizler, geçtiğimiz günlerde Türkiye’de ikinci bir “Türkiye Komünist Partisi” kurmak girişimi üzerine aşağıdaki açıklamayı yapmayı görev bildik:

Türkiye’de ikinci bir yasal “Türkiye Komünist Partisi” kurmak üzere bir başvuru yapıldığını ve bu başvurunun yasalara uygun olmaması nedeniyle mahkemece reddedildiğini haber almış bulunuyoruz.

Bunun üzerine başka bir başvuruyla Toplumsal Kurtuluş Partisi’nin kurulduğunu ve bu yeni partinin kuruluşunun ertesi günü tüzük değişikliğiyle adının da "TKP" rumuzuyla tasdik ettirildiğini, önce internet sayfalarında, sonra da Hürriyet gazetesinde okuduk.

Uğruna yıllarca mücadele verilen demokratik haklar çerçevesinde, herkesin örgütlenme, girişim, dernek ve parti kurma hakkına koşulsuz saygı duyduğumuzu baştan vurgulamak isteriz.

Ancak, söz konusu “TKP” olduğunda, bu parti saflarında yıllarca mücadele vermiş Komünistler olarak bu konuda bizim de bir görüş belirtme hakkımız bulunmaktadır. Aslında işin hukuksal yanı bizi ilgilendirmiyor. Bizi asıl ilgilendiren, işin politik özü ve böylesi girişimlerin doğuracağı sonuçlardır.

Türkiye’de isçi sınıfının ve emekçi yığınların her taraftan son derecede ağır saldırlar altına alındığı bir süreçten geçiyoruz.

26 Şubat 2012 Pazar

Deniz Gezmiş yaşıyor!

Deniz Gezmiş (27 Şubat 1947; Ankara), Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu'nun kurucusu, Türkiye’de Marksist-Leninist teorinin pratikçisidir.

Kararlılığı, uzlaşmaz tavrı, bağımsızlığa, halkların birlikte yaşayabilirliliğine olan inancı ve ilkelerinden ödün vermeyerek bize bir patika açmıştır.

Halkların Denizi, bugün 65 yaşında! Yoldaşları Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’la birlikte bizlere yol göstermeye devam ediyorlar!
Anıları mücadelemize rehber olsun!
FKBC

25 Şubat 2012 Cumartesi

FKBC: Suriye halkı yalnız değildir!

Dün Afganistan ve Irak, bugün Ortadoğu’da gerçekleşen ‘Arap Baharı’ adı altında yürütülen ve sınır tanımayan bir emperyalist saldırganlık içindeki Batı ve ABD merkezli işgal planları devam ediyor.

Egemenlik ve sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin artık eskidiğini ileri süren küresel sermaye çevreleri, ‘kendi halkına baskı yapan’ ülkelere müdahale edebileceğini belirtiyorlar.

Yugoslavya ve Irak’a bu gerekçeyle saldırdılar. Milyonlarca insanı öldürdüler ve bu ülkeleri parçaladılar.

Peki, kim karar veriyor bir ülke yönetiminin kendi halkına ‘baskı ve zulüm’ yaptığına? İşte bu belli değil. Karar verenler emperyalist ülkeler ve onların savaş aygıtı NATO oluyor.

Peki, nasıl ikna ediyorlar dünyayı? Çok basit: medya yoluyla yalan haber yayıyorlar. Üstelik bu yalan ne kadar büyükse o kadar inandırıcı oluyor.

Esad yönetiminin Humus kentinde 300 kişiyi öldürdüğü haberi de yalan çıktı. Yalan habere göre, katliam nasıl olduysa tam da BM’de Şam’ın kınanması görüşülürken gerçekleşmişti, iyi mi?

“Suriye’de Esad rejimi kan dökmeye devam ediyor. Muhalifleri tanklarla ezen, Humus’u hayalet şehre çeviren, baskıcı rejimini korumak için kendi halkına karşı savaş açan Esad diktatörlüğüne karşı Suriye halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelesini desteklememiz gerekiyor” diyorlar. Bunu dillendirenler ve bu lafazanlığı yapanlar burjuva medyanın çarklarında her gün çiğnen ve atılan liberaller ve kendine sol maskesi takan diğer liberal solcular…

Esad’ın Suriye’de uygulamış olduğu politikaları desteklemek gibi bir derdimiz ve düşüncemiz elbette yok, bir ‘diktatörlükten’ başka bir ‘diktatörlüğe’ geçişe de ABD’nin çıkarları için gericiliği Suriye topraklarına ekmeye çalışanlara da izin verilmemelidir.

Birde ‘Özgür Suriye Ordusu’ adıyla uyduruk bir kuvvet oluşturdular, güya Suriyelilerin bağımsız bir inisiyatifiymiş gibi göstermeye çalışıyorlar, oysa sözüm ona sözü edilen çapulcu bu ordunun arkasındaki güçler belli ve biliyoruz:
1)         Başta ABD ve diğer emperyalist batılı işgalci ülkeler
2)         Tayyip Erdoğan ve AKP şürekâsı
Finansman, yer ve eğitim buralardan gidiyor.

İnsanları aptal yerine koyuyorlar.

ABD, Suriye’yle saldırmak ve buna Türkiye’yi ortak etmek için ahlaksızca yalan söylüyor. Ve AKP iktidarı başta olmak üzere onlarda ortak oluyorlar: liberaller ve muhafazakârlar da bu yalanları tekrarlıyor.

İşte bu yalanlar silsilesine karşı, Suriye üzerine kurgulanan tezgâhı göstermek amacıyla da FKBC’nin de içinde yer almış olduğu ‘Suriye Halkı Yalnız Değildir’başlığıyla oluşturulan gruba desteklerinizi bekliyoruz.

ABD, Ortadoğu’dan elini çek!
Suriye halkı yalnız değildir!
Suriye’ye emperyalist müdahaleye hayır!

(Anti-emperyalist savaş cephesi)

RedHack’ten: Basına ve kamuoyuna

Dost ve düşmanlara duyurulur;

Coğrafyamızı "yarı-açık" ceza-evine çevirerek, adeta bir korku imparatorluğu yaratan zengin sınıflar ve onların 'şuan ki' sözcüsü AKP hükümetine ve onun adeta "kolluk kuvvetine" dönüşen üniformalı "yeşil" faşizmine karşı 48 Saat içinde bir eylem gerçekleştireceğiz! Gerek iletişim ve bilişim platformlarında gerekse günlük hayatımızda çevremizi saran iktidar yalakası ihbarcı  faşistlere de onlara güç veren -sırt sıvazlayıcısı- imamın ordusu'na da anladığı dilden "orantılı" bir cevap vereceğiz!

"Informasyon afise etme" yani kamuoyundan gizli bir takim bilgileri açıklama seklinde gelişecek olan bu eylememizin detaylarını ilk 24 saate, tamamını ise önümüzdeki 48 saate açıklayacağız!

Gerekli görüldüğü taktirde bu eylemimiz bir kaç "esaslı" deface (hacking) olayıyla da desteklenecektir..

Zalimlerin korkusuyuz, mutluyuz!
Biz zengin sınıf için bir felaketiz!
1997'den bu yana RedHack
Halk için Hack!
Ayrıntılar için bakınız: RedHack Basın ve Enformasyon Bürosu

İkiyüzlülük ve Suriye - Alexander Cockburn

BirGün gazetesinde Alexander Cockburn Suriye’de yaşananlara değindi. Cockburn,  Byrne'nin bildirildiği gibi, "öldürülen göstericiler ve gösterilere katılan insan sayısı ile ilgili tüm veriler üç ana kaynaktan (anlatan sözcüler) gelmektedir ve bu kaynakların tümü 'rejim karşıtı ' ittifakın bir parçasıdır.'' Özellikle insan Hakları Suriye Gözleme örgütünün, Dubai merkezli ve Batılı-Körfez kaynaklı (dolayısıyla da şüpheli) bir para fonu ile finanse edildiği bildirilmektedir” dedi.

İşte “İkiyüzlülük ve Suriye” başlıklı yazının tamamı:

Çok az sayıda tiyatro oyunu üst düzey ABD yetkililerinden daha gerçeküstü olabilir - bunlar başta Amerikan Başkanı olmak üzere, ABD hükümeti sekreteri ve ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisidir-ciddiyetle Esad'a ve kuşatılmış Suriye hükümetine GCC'nin (Körfez Arap Ülkeleri) sponsoru olduğu ve niyetleri yönetimdeki  Alevi azınlığın katliamı yada denize dökülmesi olan muhalif güçlerin ülkeye yerleştirilmesi üzerine ders vermektedir.

Geçen cuma, bu sertçe 'neşeli' ders anlarında, bir destek de Esad rejimine karşı ayaklanan 'Suriye Aslanları' nı öven Ayman el-Zewahiri 'nin (El-Kaide yöneticisi) mesajı ile geldi ki kendisi El-Kaide'nin başında olmasından dolayı Başkan Obama'nın vur emri listesinde bir numaralı hedeflerden biridir. El Kaide ve Beyaz Saray senkronizasyon halinde!

ABD'nin çok ciddi bir iç muhalefet ile karşı karşıya bulunduğu en son dönem 1960'larda ve 1970'lerin başlarında savaş karşıtları, siyahi ve Kızılderili hareketleri olmuştur. Hükümet, iyi dokümante edilmiş bir suikast gündemi de dahil olmak üzere, şiddetli bir metodik baskı programı uygulayarak  bu muhalefete anında cevap vermiştir.

1993 yılında, Clinton yönetiminin ilk yılında, federal ajanlar Waco, Texas dışında dini bir gruba silahlı bir saldırı düzenledi. Federaller oradaki yerleşim yerinde David Koresh tarafından yönetilen Davidian cemaatinin varlığını kendi otoritelerine hakaret saydılar.  Yedi hafta sonra, Başsavcı Janet Reno kuşatılmış olan bu Hıristiyan köktendincileri ile bir müzakerenin yararsız olduğu sonucuna vardı ve saldırı emrini verdi. Yetmiş altı Davidyan cemaati üyesi diri diri yakıldı. Otopside beş çocuğun federal ajanlar tarafından vurularak öldürüldüğü saptandı. Sonuç ulusal basın tarafından yaygın şekilde destek gördü ve başsavcı Reno azminden dolayı övgü topladı.

Amerika Birleşik Devletleri hükümetine karşı tertip edilen bir iç silahlı ve bölücü faaliyete her zaman ve derhal kararlı, ezici ve öldürücü bir vahşetle yanıt verileceğinden hiç kimse şüphe etmez. Daha fazla tarihsel illüstrasyon için ben herhangi bir orta bilgili Kızılderili ya da siyahi yurttaş ile bir röportajı herkese öneririm.

ABD, S. Arabistan ve Katar kol kola
Bir süreliğine Obama hükümeti sanki Suriye'deki yangını büyüten Suudi Arabistan ve Katar'ın başını çektiği GCC koalisyonu ile omuz omuza yeni bir müdahaleye ivmelenerek sürükleniyormuş gibi görünüyordu. Bu ivme ve BM Güvenlik Konseyi'ne sunulan ABD destekli çözüm, keskin bir Rus ve Çin vetosu tarafından durdurulmuştur.

Belki de abartıyor olabiliriz ama Suriye devletinin yok edilmesi hazırlığı ve coşkusu  9 Şubat New York Times'ta en son yayınlanan ve Antony Shadid'e ait mükemmel bir Libya raporu ile zayıflatılmıştır. Shadid (Türkiye-Suriye sınırında astım krizine yenilmiş) raporunda Libya'yı parçalanmış, haydutluk, işkence ve infazlarla alınmış bir ülke olarak nitelendirdi.

Suriye'de meydana gelecek bir iç savaşın Libya'da gerçekleşenin çok ötesinde kanlı bir vahşet düzeyi olacaktır – 1975 yılından 1990'a kadar süren Lübnan iç savaşı gazilerinin anlattığı gibi yâda  2006-07 yılında Irak'ta mezhep katliamı sıradana gelenler yenide yaşanabilir.

Esad'ın polis devletinin yozlaşmış ve acımasız olduğuna şüphe yoktur. Reformlar için Esad'a baskı yapılması için her türlü neden mevcuttur. Ama müzakere arayışı ve reformunun  isyancıların gündeminde olmadığı açıktır. Aksine Halep'te 28 ölü  ve 235 yaralının olduğu ve  muhtemelen Mezopotamya'da El-Kaide ile birlikte çalışan Sünni intihar bombacıları tarafından yapılan saldırıların amacı müzakereyi teşvik etmek değil hükümete baskıyı artırmaktır.  Batılı basın kuruluşlarının performansı da neredeyse buna denk bir şekilde utanç vericidir. Halep vahşetinin ardından, bu basının gazetecileri, Suriyeli isyancıların sözcüsüne yaltaklanarak, Suriye devlet güvenlik güçlerinin isyancıları karalamak için kendi kendilerini havaya uçurmuş olabileceği ile ilgili sorular yöneltti.

Suriye insan hakları gözleme örgütü finanse ediliyor
Çatışmalar Forumu (Conflicts Forum-Beyrut) yazarlarından Aisling Byrne, son zamanlarda  kesintisiz yalan bülten akışının batılı basın tarafından hevesli şekilde haber yapılması ile  oluşan propaganda mekanizmasını oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Byrne'nin bildirildiği gibi, "öldürülen göstericiler ve gösterilere katılan insan sayısı ile ilgili tüm veriler üç ana kaynaktan (anlatan sözcüler) gelmektedir ve bu kaynakların tümü 'rejim karşıtı ' ittifakın bir parçasıdır.'' Özellikle insan Hakları Suriye Gözleme örgütünün, Dubai merkezli ve Batılı-Körfez kaynaklı (dolayısıyla da şüpheli) bir para fonu ile finanse edildiği bildirilmektedir (Elliot Abrams'a göre sadece tek başına Suudi Arabistan'ın 'Arap Baharı kitlelerini' yatıştırmak için buraya 130 milyar dolar ayırmaktadır).

Sıradan İngiliz tabanlı bir örgüt gibi görünen gözlem örgütü, şişirilmiş rakamların, 'gerçekler' ve çoğu zaman abartılı kullanılan 'katliam' ve hatta son zamanlarda 'soykırım'  kelimelerinin kullanılması' ile barışçıl binlerce protestocunun kitlesel katliamı ile ilgili anlatının oluşturulmasında  öncü olmuştur.

Ama ABD gerçekten Suriye isyancılar için gizli bir takviye güç olacak mı? BM Büyükelçisi Susan Rice, Rus ve Çin vetosunu tanımlamak için hiç de diplomatik olmayan bir kelime ("iğrenç" ) kullandı, ama belki de bu veto ABD'ye  retorik olarak değil de eylem açısından bir rahatlama sağladı.

11 Şubat  Washington Post'ta bir makalenin manşeti şu oldu: "Katliam sürüyor, ABD  Suriye ile ilgili hiç bir 'iyi seçenek' görmüyor''. Hikâyede, muhabir, ABD hükümetinin "askeri bir müdahale için hevesli olmadığını" yazdı. İsrail gerçekten Esad'ın düşüşünü istiyor mu, bu uzun bir karışıklık dönemi demek ve  kurulacak muhtemel bir Sünni rejimi İsrail ile komşuluk yapmaya hevesli olur mu? Bir bütün olarak, Esad hanedanı yönetimindeki Suriye İsrail için nispeten iyi bir komşu olmuştur.

Türkiye'nin ise kendi Kürt sorunu var ki Suriye istemesi halinde  bu sorunu şiddetlendirebilir. New York Times'e konuşan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı "uluslararası müdahalenin ekarte edilmesi gerektiğini" söyleyecek kadar dikkatliydi.

Suriye Libya değildir
Esad konusu geçtiğimiz aylarda birçok kez yazılmıştır. İsrail’den Ehud Barak, bir süre önce Esad'ın birkaç hafta sonra gidici olduğunu söyledi. Aralık ayında ABD Dışişleri Bakanlığı Esad hükümetinin varlığını "ölü adamın yürüyüşü" olarak nitelendirdi. Fakat Suriye Libya gibi değildir. Esad kendisine sadık kalmış bir orduyu yönetiyor.

Suriyeliler çok sayıda uçuruma baktı ve gördüklerinden sonra karar verdi, onlar Lübnan, Irak ve Libya'nın kaderini yaşamak istemiyorlar. Esad rejiminin sonunu yazmak için daha çok erkendir. Rejim daha uzun süre varlığını sürdürebilir ve ABD de bu gerçeğe alışacakmış gibi duruyor. Diğer taraftan, bu konuda uzman gazetecilerden Peter Lee (Counterpunch ) oldukça kapsamlı bir yazısında  şöyle diyor: ''ABD,  İran’a karşı rejim değişikliği yapmamalarına karşılık teselli ödülü olarak Suriye'yi GCC ülkelerine (Körfez Arap Ülkeleri) bırakabilir.'' 

BirGün, Odatv.com

ABD Türkiye’de "Sol"umsuları neden istedi - Ahmet Nesin

Yaşadığımız ya da yaşatıldığımız darbelerde ABD’nin parmağı olduğuna göre darbe dışı dönemlerde de bizi yönetenin ABD olduğunu söyleyebiliriz. Zaten bunu söylemek için çok şey de bilmeye gerek yok, bir ülke olarak Dünya Bankası ve IMF’ye borçluysan doğal olarak da borcunun karşılığını almak isteyen kurumlar yâda ülkeler senin ekonomini yönlendirir.

1960 darbesinden sonra yapılan anayasayla beraber sosyalist yayınlar çoğaldı, sosyalist partiler kuruldu. 141 ve 142. yasalara karşın Türkiye İşçi Partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 15 milletvekiliyle girdi. 68 kuşağıyla beraber sosyalist gençlik hem kendi haklarını istemeye başladı hem de ülkenin sorunlarıyla içli dışlı oldu. Sarı sendika Türk-İş’e karşı DİSK kuruldu.

Derken 12 Mart 1971 darbesi yapıldı, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan idam edildi, Sinan Cemgil, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi onlarca genç öldürüldü. Bu ABD’nin bir taktiğiydi, o kadar kişiyi idam edemezlerdi, o yüzden onları cezaevi dışında öldürttü.

Darbeden sonra sosyalist partiler ciddi darbe yediler ama bu kez de CHP kendisine göre değişmeye başladı, İsmet İnönü’nün yerine Bülent Ecevit geldi. Bize göre Bülent Ecevit hiçbir zaman sol olmasa da sosyalizmi çok fazla bilmeyen halka sol olarak tanıtıldı. DİSK oldukça güçlendi, Barış Derneği, Yazarlar Sendikası gibi sivil toplum örgütleri bilhassa yurt dışında ses getirmeye başladı.

ABD ve burjuvazi bunları görüyordu, bu olan bitenden Türkiye’ye yarın hemen sosyalist bir hükümetin gelmeyeceğini kendisi de biliyordu ama tohum atılmıştı ve kendisine göre tehlikeli bir şekilde gelişiyordu. Aynı zamanda kendi kendine yetmeyen, üretemeyen her ülke gibi hem borç batağına sürükleniyor hem de enflasyon akıl almaz bir şekilde artıyordu.

Bunun çözümü 24 Ocak kararlarıydı ama dikta yâda asker olmadan bu kararların uygulanması olanaksızdı ve zaten alt yapısı Kenan Evren tarafından pişirilen 12 Eylül darbesi yapıldı. Ne ilginçtir ki hem 12 Mart hem de 12 Eylül darbesini hava kuvvetleri komutanları ABD’de karşılamıştır.

12 Eylül neredeyse tüm solu ezdi geçti. Kimse bana o dönemde MHP, MSP ve ülkücülerin de hapsedildiğinden bahsetmesin. Bu bir uydurmacaydı. Türkeş’in dediği gibi fikirleri iktidarda ama kendileri hapisteydi. Yani faşizmi uygulamak için MHP’ye dini uygulamak için de MSP’ye gerek kalmamıştı. Evren hepsini yapıyordu zaten. Bütün konuşmalarında Kur’an’dan bir ayet okumaya başladı. MHP ve MSP onca cinayete karşın beraat etti. Evren hiçbir zaman “Bir ondan bir ondan asalım…” demedi. Evren “Arada 3-4 tane de ülkücü asalım ki Avrupa bizi sadece sola karşı zannetmesin…” dedi. Zaten ülkücülerin bir kısmına da damadıyla bir olup yeşil pasaport vererek kurtardı.

ABD’nin yeni bir siyasete gereksinimi vardı. Tam anlamıyla kapitalist bir ülke olamadığımızdan ülkeyi kapitalizmi savunduğunu söyleyen partiler yönetemedi ve sonunda yönlendirecek lider bulundu: Turgut Özal. Turgut Özal hem liberal olduğunu söyleyecek, hem tarikat mensubu nevi şahsına münhasır biriydi.

ABD’nin din dışında ikinci bir kuvvete gereksinimi vardı, o da sol. İyi de bu nasıl bir sol olmalıydı ki Özal gibi 12 Eylül faşizminin başbakan yardımcısı olmuş ve 2 idama onay vermiş bir adamı desteklesin. Bu da zor olmadı, belki de yaşamının hiçbir döneminde Marksist olmamış Çetin Atan bulundu, o da hemen Özal’ı desteklediğini açıkladı. Daha sonra ikinci cumhuriyet düşüncesini ortaya atan Mehmet Altan ve Ahmet Altan. Onunla beraber şeriatla yönetilmeye başlanan İran’daki Humeyni hareketine “Devrim” diyen Cengiz Çandar ve birkaç arkadaşı.

ABD bununla yetinemezdi, halka din ve solun beraber gideceğini anlatması için daha fazla solcu bulması gerekiyordu. Bunu yapması için esasında bulunmaz bir Hint kumaşı vardı, o da ABD’li spekülatör Soros’tu. Soros TÜSİAD’tan da destek alarak önce Açık Toplum Vakfı’nı kurdurdu. Aranan kan hemen faaliyete geçti ve sol içinde ciddi isim yapmış Murat Belge ve arkadaşlarını buldu. Atatürkçüleri de kırmak gerekiyordu, bunun için de oldum olası tek başına en doğru Atatürkçü olan Toktamış Ateş bulundu. Ulusalcılar yükseliyordu, bunun için de aynı partiden gelen Oral Çalışlar, Gülay Göktürk, Şahin Alpay vardı. Saysam daha çok isim yazarım ama sanırım bu kadarı yeter.

Bununla beraber “Ilımlı İslam” diye bişey icat edildi ve Fethullah Gülen bir anlamda bunun temsilcisi yapıldı. Bundan sonrası artık Türkiye’deki solumsulara ve dincilere kalıyordu. Dincilerin işi zaten kolaydı, solumsuların ki zor gibi görünüyordu. Oysa onların da işi çok zor değildi çünkü bu halk gerçek solun ne olduğunu tam olarak bilemedi.

28 Şubat bir darbeydi ama ondan sonra da darbe girişimleri oldu. Adına ister “Balyoz” ister “Çekiç” deyin bunlar ciddi girişimlerdi ama ABD izin vermedi çünkü ABD sivil darbeye öncelik vermişti.

Anlayacağınız bu kendine hâlâ sosyalist ya da demokrat diyen bu kişileri ABD istedi, onlar da görevlerini hiç eksiksiz yerine getiriyorlar. Sadece bugünlerde biraz şaşkınlar, bu şaşkınlıkları da dini yeterince öğrenmemiş olmalarından kaynaklanıyor. Ne diyeyim “Allah kurtarsın…”

Ahmet Nesin