Yaşadığımız ya da yaşatıldığımız darbelerde ABD’nin parmağı
olduğuna göre darbe dışı dönemlerde de bizi yönetenin ABD olduğunu
söyleyebiliriz. Zaten bunu söylemek için çok şey de bilmeye gerek yok, bir ülke
olarak Dünya Bankası ve IMF’ye borçluysan doğal olarak da borcunun karşılığını
almak isteyen kurumlar yâda ülkeler senin ekonomini yönlendirir.
1960
darbesinden sonra yapılan anayasayla beraber sosyalist yayınlar çoğaldı,
sosyalist partiler kuruldu. 141 ve 142. yasalara karşın Türkiye İşçi Partisi
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 15 milletvekiliyle girdi. 68 kuşağıyla beraber
sosyalist gençlik hem kendi haklarını istemeye başladı hem de ülkenin
sorunlarıyla içli dışlı oldu. Sarı sendika Türk-İş’e karşı DİSK kuruldu.
Derken
12 Mart 1971 darbesi yapıldı, Deniz
Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan
idam edildi, Sinan Cemgil, Mahir Çayan,
İbrahim Kaypakkaya gibi onlarca genç öldürüldü. Bu ABD’nin bir taktiğiydi,
o kadar kişiyi idam edemezlerdi, o yüzden onları cezaevi dışında öldürttü.
Darbeden
sonra sosyalist partiler ciddi darbe yediler ama bu kez de CHP kendisine göre
değişmeye başladı, İsmet İnönü’nün yerine Bülent Ecevit geldi. Bize göre Bülent
Ecevit hiçbir zaman sol olmasa da sosyalizmi çok fazla bilmeyen halka sol
olarak tanıtıldı. DİSK oldukça güçlendi, Barış Derneği, Yazarlar Sendikası gibi
sivil toplum örgütleri bilhassa yurt dışında ses getirmeye başladı.
ABD ve
burjuvazi bunları görüyordu, bu olan bitenden Türkiye’ye yarın hemen sosyalist
bir hükümetin gelmeyeceğini kendisi de biliyordu ama tohum atılmıştı ve
kendisine göre tehlikeli bir şekilde gelişiyordu. Aynı zamanda kendi kendine
yetmeyen, üretemeyen her ülke gibi hem borç batağına sürükleniyor hem de
enflasyon akıl almaz bir şekilde artıyordu.
Bunun
çözümü 24 Ocak kararlarıydı ama dikta yâda asker olmadan bu kararların
uygulanması olanaksızdı ve zaten alt yapısı Kenan Evren tarafından pişirilen 12
Eylül darbesi yapıldı. Ne ilginçtir ki hem 12 Mart hem de 12 Eylül darbesini
hava kuvvetleri komutanları ABD’de karşılamıştır.
12 Eylül
neredeyse tüm solu ezdi geçti. Kimse bana o dönemde MHP, MSP ve ülkücülerin de
hapsedildiğinden bahsetmesin. Bu bir uydurmacaydı. Türkeş’in dediği gibi
fikirleri iktidarda ama kendileri hapisteydi. Yani faşizmi uygulamak için
MHP’ye dini uygulamak için de MSP’ye gerek kalmamıştı. Evren hepsini yapıyordu
zaten. Bütün konuşmalarında Kur’an’dan bir ayet okumaya başladı. MHP ve MSP
onca cinayete karşın beraat etti. Evren hiçbir zaman “Bir ondan bir ondan asalım…” demedi. Evren “Arada 3-4 tane de ülkücü asalım ki Avrupa bizi sadece sola karşı
zannetmesin…” dedi.
Zaten ülkücülerin bir kısmına da damadıyla bir olup yeşil pasaport vererek
kurtardı.
ABD’nin
yeni bir siyasete gereksinimi vardı. Tam anlamıyla kapitalist bir ülke
olamadığımızdan ülkeyi kapitalizmi savunduğunu söyleyen partiler yönetemedi ve
sonunda yönlendirecek lider bulundu: Turgut Özal. Turgut Özal hem liberal
olduğunu söyleyecek, hem tarikat mensubu nevi şahsına münhasır biriydi.
ABD’nin
din dışında ikinci bir kuvvete gereksinimi vardı, o da sol. İyi de bu nasıl bir
sol olmalıydı ki Özal gibi 12 Eylül faşizminin başbakan yardımcısı olmuş ve 2
idama onay vermiş bir adamı desteklesin. Bu da zor olmadı, belki de yaşamının
hiçbir döneminde Marksist olmamış Çetin Atan bulundu, o da hemen Özal’ı
desteklediğini açıkladı. Daha sonra ikinci cumhuriyet düşüncesini ortaya atan
Mehmet Altan ve Ahmet Altan. Onunla beraber şeriatla yönetilmeye başlanan
İran’daki Humeyni hareketine “Devrim” diyen Cengiz Çandar ve birkaç arkadaşı.
ABD
bununla yetinemezdi, halka din ve solun beraber gideceğini anlatması için daha
fazla solcu bulması gerekiyordu. Bunu yapması için esasında bulunmaz bir Hint
kumaşı vardı, o da ABD’li spekülatör Soros’tu. Soros TÜSİAD’tan da destek
alarak önce Açık Toplum Vakfı’nı kurdurdu. Aranan kan hemen faaliyete geçti ve
sol içinde ciddi isim yapmış Murat Belge ve arkadaşlarını buldu. Atatürkçüleri
de kırmak gerekiyordu, bunun için de oldum olası tek başına en doğru Atatürkçü
olan Toktamış Ateş bulundu. Ulusalcılar yükseliyordu, bunun için de aynı
partiden gelen Oral Çalışlar, Gülay Göktürk, Şahin Alpay vardı. Saysam daha çok
isim yazarım ama sanırım bu kadarı yeter.
Bununla
beraber “Ilımlı İslam” diye bişey icat edildi ve Fethullah Gülen
bir anlamda bunun temsilcisi yapıldı. Bundan sonrası artık Türkiye’deki
solumsulara ve dincilere kalıyordu. Dincilerin işi zaten kolaydı, solumsuların
ki zor gibi görünüyordu. Oysa onların da işi çok zor değildi çünkü bu halk
gerçek solun ne olduğunu tam olarak bilemedi.
28 Şubat
bir darbeydi ama ondan sonra da darbe girişimleri oldu. Adına ister “Balyoz”
ister “Çekiç” deyin bunlar ciddi girişimlerdi ama ABD izin vermedi çünkü ABD
sivil darbeye öncelik vermişti.
Anlayacağınız
bu kendine hâlâ sosyalist ya da demokrat diyen bu kişileri ABD istedi, onlar da
görevlerini hiç eksiksiz yerine getiriyorlar. Sadece bugünlerde biraz
şaşkınlar, bu şaşkınlıkları da dini yeterince öğrenmemiş olmalarından
kaynaklanıyor. Ne diyeyim “Allah kurtarsın…”
Ahmet Nesin

0 Yorum:
Yorum Gönder