31 Mart 2012 Cumartesi

Kadıköy'de on binler 'davamız mahşere kalmayacak' dedi

Sivas Katliamı davasında alınan zamanaşımı kararı Kadıköy’de on binlerce insanın katıldığı mitingle protesto edildi.

Sivas Katliamında alınan zamanaşımı kararı, üst üste dört ilde Alevi evlerine işaretler konulması, Hatay’da AKP’nin açtığı kampta bulunan “Özgür Suriye Ordusunun” “Alevilerin kökünü kazıyacağız” açıklaması ve son olarak dün meclisten geçen 4+4+4 yasasına karşı Alevi örgütlerinin çağrısıyla yapılan “Adalet için Kadıköy’deyiz” mitinginde on binlerce insan katıldı.

Alevi örgütleri AABK, ABF, PSAKD, HBVAKV ve AKD’nin çağrısıyla Kadıköy’de katılan mitinge TKP, Halkevleri, ÖDP, EMEP, ESP, BDP ve pek çok demokratik kitle örgütü destek verdi.

“Davamız mahşere kalmayacak”
Dört ayrı koldan başlayan yürüyüş ardından on binlerin Kadıköy’de Meydanı’nda biraraya gelmesiyle başlayan mitingde açılış konuşmasını Sivas’ta katledilen Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok Akatlı yaptı. 19 yıldır büyük bir acıyı yaşadıklarını belirten Akatlı, adaleti bulmak için ellerinden geleni yaptıklarını ama sonunda kendileriyle alay edildiğini ifade etti. Bugün Kadıköy’de bir araya gelen binlerin davaya sahip çıktığını belirten Akatlı, “davamız mahşere kalmayacak” dedi.

“İşaretlemelerin nedeni Başbakan’ın nefret söylemi”
Daha sonra mitingi düzenleyen kurumlar adına yapılan konuşmalarda ilk olarak söz alan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül, adaletin adalet saraylarında tecelli edemeyeceğini dile getirdi.

Adıyaman’da, Gaziantep’te, İzmir’de ve Erzincan’da Alevi evlerine işaret konulmasına tepki gösteren Güzelgül, AKP’nin desteklediği Müslüman Kardeşlerin “Alevilerin kökünü kazıyacağız” açıklamasını hatırlatarak, yaşanan tüm bu gelişmelerin nefret söylemi geliştiren Başbakan Erdoğan’ın sorumluluğunda olduğunu söyledi.

“AKP’den büyük halk var”
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez ise yaptığı konuşmada, Sivas davasını mahşere bırakmayacaklarını söyledi. Katillere zamanaşımı uygulatanların her zaman katil olarak anılacağını belirten Geçmez, en büyük soyguncu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını ve eşit yurttaşlık istediklerini söyledi.

Eşit yurttaşlık taleplerinin gerçekleşmesi durumunda Sivas’ın, Dersim’in ve Uludere’nin bir daha yaşanmayacağını belirten Geçmez, “AKP iktidarı unutmasın ondan büyük halk var” diye konuştu.

“Bugünün Yezid’i Tayyip Erdoğan”
Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Başkanı Turgut Öker, 19 yıl önce Sivas’ta 8 saat boyunca yaşanan katliamı seyrettiklerini bugün benzer katliamları seyretmemek için örgütlenmeleri gerektiğini söyledi.

Alevilerin, Yezidlere karşı mücadelesinin sürdüğünü belirten Öker, bu yolda Alevilerin yanlarında Mahirlerin, Denizlerin, İboların dostlarının da bulunduğunu ifade etti.
Bugünün Yezid’i Başbakan Erdoğan’a karşı direnerek kazanabileceklerini belirten Öker, geçtiğimiz günlerde örgütlü biçimde AKP saldırılarına karşı direnen eğitim emekçilerinin önemli bir örnek olduğunu söyledi.

"Ölmek var dönmek yok”
Öker’in ardından söz alan Alevi Kültür Dernekleri Başkan Yardımcısı Engin Geçmez, Başbakan’ın zamanaşımı hayırlı olsun sözlerine tepki gösterdi. Alevilerin mazlumların olduğu yolda, adına devrim deniyorsa devrim, sol deniliyorsa sol, halk deniliyorsa halk yolunda olduğunu vurgulayan Geçmez, “Aleviler için bu yolda ölmek var dönmek yok” dedi.

“Erdoğan’ın soyu Yezid’e dayanıyor”
Son olarak ABF adına söz alan Selahattin Özer, Alevilerin kimseyi öldürmediğini, kimsenin evine işaret koymadığını ancak buna karşın sürekli saldırıya uğradığını dile getirdi. Başbakan’ın seçim sürecinde Kılıçdaroğlu’nun Alevi olması üzerinden saldırı yaptığını hatırlatan Özer, bu sözleri söyleyen ve Alevileri yuhalatan Erdoğan’ın soyunun ise Yezide dayandığını dile getirdi.

Miting Pınar Sağ, Sabahat Akkiraz, Gülcihan Koç ve Onur Akın’ın türküleriyle sona erdi.

“Bu ülkenin umudu var”
Mitingin sona ermesinin ardından binlerce kişiyle mitingde yerini alan Türkiye Komünist Partisi (TKP), Kadıköy Meydanı’ndan Salı Pazarı önüne bir yürüyüş düzenledi.Sık sık “Sivas’ta yakanlar AKP’yi kuranlar”, “Karanlığa Faşizme AKP’ye geçit yok” sloganlarının atıldığı yürüyüşün ardından bir konuşma yapan TKP MK üyesi Mehmet Kuzulugil, bu ülkede katliamlara izin vermeyeceklerini söylerken, “Bu ülkenin umudu var. Bu ülkede biz varız” dedi.
(soL – İstanbul)

30 Mart 2012 Cuma

Mahir'in Türküsü - Sevinç Eratalay

DÖB: 'Emperyalist savaşlara ve faşizme karşı yürüyoruz!

Dünyada savaş davulları çalıyor. NATO ve işbirlikçi kapitalist, gerici ülkeler aracılığıyla Libya'yla yeniden görülen emperyalist savaşlar ve işgaller yaygınlık eğilimi gösteriyor. Yeni bir işgal hazırlığı ise, sınırlarımızda, Suriye'ye dönük hazırlanıyor. Dahası Türkiye, Arap gericiliği ve emperyalizmin desteklediği paralı askerlerle, Suriye'de bir savaş sürüyor. Türkiye bu planın koçbaşlığını yapmak istiyor ve AKP hükümeti bir dış savaş hazırlığını el altından yürütüyor.

İşçi, Emekçi, Öğrenci Gençliğimiz! Emekçiler!
Yaşanacak olası bir dış savaş kimin çıkarına yürütülecek? Dünyanın bütün zenginliklerini ellerinde bulunduran bir avuç tekelin çıkarına! Bu nedenle yaşanacak bir savaş, emperyalist bir savaş olacaktır.

Dünyayı sömüren bir avuç asalağın cepleri daha fazla dolsun diye, biz gençliği cephelere sürüp, çöküp gitmekte olan çürümüş sistemlerini ayakta tutmaya çalışacaklar.

Sermaye sınıfı ve onun faşist devleti bizlerin elinde olan tüm umutlarını, hayallerini yok ediyorlar! Geleceğimizi yok ediyorlar. Şimdi de bizleri, Suriye halkını ve gençliğini kurşunlarla delik deşik etmek için savaşa sürmek istiyorlar. Buna izin verecek miyiz?

Türkiye 1 Nisan'daki “Suriye'nin Dostları” toplantısı ile savaş hazırlıklarına hız verdiğini gösteriyor. “Suriye'nin Dostları” dedikleri aslında, Türk, Kürt, Arap ve diğer halklarının kanını emen bir avuç asalağın temsilcilerinden oluşuyor.

Emekçi Kadınlar, Analarımız!
Bin bir emekle büyüttüğünüz çocuklarınızın, böylesi anlamsız savaşlarda yok olup gitmesine göz yumacak mısınız? Emeklerinizin top ve süngülerle yok edilmesine izin verecek misiniz?

Emekçiler!
Faşizmin baskısı altında sömürülüyor, ellerinizde ne var ne yoksa sermaye sınıfı tarafından gasp ediliyor. Savaş denen şey, açlığı, sefaleti ve gözyaşını arttıracaktır. Buna karşı birlikte mücadele yürütecek miyiz!

İşçi, Emekçi, Üniversiteli, Liseli Gençliğimiz!
Bizler tüm bunların karşısında kararlı ve inatçı bir mücadele yürütmeliyiz. Olası bir dış savaşın önüne geçmek için, örgütlenmeli ve tüm çabamızla sosyalizm mücadelesini büyütmeliyiz! Yine emekçi Suriye halkının çocuklarına kurşun sıkmamalıyız! Bizler enternasyonalist bir tavır alarak, emperyalist savaşların karşısında diğer halkların emekçi gençliği ile birlikte kapitalizme karşı mücadele etmeliyiz.

Eğer emperyalist savaşların karşında isen, faşizme karşı isen 14 Nisan Cumartesi günü, saat 15.00'da Taksim Tünel'de toplanıyoruz. Sesimize sesini, soluğumuza soluğunu katarsan birlikte başarabiliriz!

EMPERYALİST SAVAŞLARA VE FAŞİZME KARŞI,
ÖRGÜTLENELİM SOSYALİZM MÜCADELESİNİ BÜYÜTELİM!

(DÖB) Devrimci Öğrenci Birliği

On'lar ki bu dünyada kahraman olmaya mahkûmdurlar: 40 yıl önce ölümsüzleşen Mahir Çayan ve yoldaşları anıldı!

Bundan 40 yıl önce, 30 Mart 1972’de Kızıldere’de katledilen 10 devrimci için bugün İstanbul Taksim’de yüzlerce kişinin katıldığı bir anma yürüyüşü gerçekleştirildi.

Türkiye’de ‘60’lı yıllar sosyal-sınıfsal hareketliliğin kabardığı, gençlik hareketinin de yığınsal ve devrimci şiarlarla boy gösterdiği bir dönem oldu. Dönem içerisinde sol hareket de kendi iç evrimi içerisinde devrimci bir hareket doğurdu. Dönemin sonunda bu gelişmenin önünü almak için düzen güçleri harekete geçtiler. Elbette de en başta devrimci hareketin en ileri güçlerini biçmeye yöneldiler. Böylelikle daha baştan, filiz halindeyken hareketi ezmek ve toplumu teslim almak istiyorlardı. Devrimci önder kadroları biçmek üzerine kurulu olan bu terörün ilk halkası Denizler’in idam kararıydı. Kızıldere, bu saldırı hamlesine karşı dönemin devimci kadrolarının birlikte can bedeli karşı koyuşunun adı oldu. 30 Mart 1972’de Kızıldere’de devrime adanmışlığın ve siper yoldaşlığının manifestosu yazıldı.

 “Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik!”

Kızıldere’nin öyküsü 16 Mart 1971’de Sivas’ın Gemerek ilçesinde başlar. Yusuf Aslan ve Deniz Gezmiş, 12 Mart darbesinin gerçekleşmesinden birkaç gün sonra Sivas’a doğru yola koyulurlar. Gidecekleri yere varmadan motosikletleri bozulur. Motosikletin tamiri sırasında fark edilmelerinin ardından ihbar yerler. Polisler gelir ve çatışma başlar. Çatışma sırasında Yusuf ile Deniz birbirlerini kaybederler. Yusuf Aslan Sivas’ın Elmalı köyünde, Deniz Gezmiş ise Gemerek ilçesinde jandarma tarafından yakalanıp Kayseri’ye oradan da Ankara’ya getirilirler. Mahkemeler başlar, THKO davasından yargılanırlar. 9 Ekim 1971 tarihinde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında idam cezasına karar verilir.

İdam cezasını geri çektirmek için THKO ve THKP-C’li militanlar ortak bir eylem gerçekleştirirler. Sinop’ta bulunan NATO üssünden üç İngiliz askerini kaçırırlar. 27 Mart 1972 sabahı rehinelerle Tokat’ın Niksar ilçesine varırlar. Burada muhtarın evinde saklanırlar. Belli bağlantıların deşifre olmasının sonucunda Niksar’da oldukları anlaşılır. 30 Mart 1972 sabahı jandarmalar muhtardan bilgi almaya gelirler, muhtar daha önceden hazırlamış olduğu ihbar mektubunu onlara verir.

Ev ve köy binlerce komando tarafından sarılır. Devrimcilerin talepleri karşılanmaz ve “teslim olun” çağrıları sıralanır. İngiliz askerleri kolluk kuvvetleriyle konuşması için çatıya çıkartılır, bu sırada yaylım ateşi başlar. Mahir Çayan çatıda başından yediği 6 kurşunla yaşamını yitirir. Kurşun yağmuru altındaki devrimciler ellerindeki imkanlarla karşılık verirler. Bir kişi haricinde herkes çatışmada ölür.

Dövüşerek ölenler geleceğe köprü oldular

Kızıldere’de on devrimci ölümsüzleşirken, Türkiye devrimci hareketinin tarihine büyük ve unutulmaz bir direniş destanı yazılır. ON’ları Denizler izler, idam sephasına başı dik giderler. Ardından da bir başka büyük devrimci önder İbrahim Kaypakkaya işkencelerde ser verip sır vermeyerek ölümsüzleşir. İşte devrimci hareket de bu büyük devrimcilerin yolundan serpilip büyür. Böylelikle dövüşerek ölenler yarınların kazanılmasına köprü olurlar.

40. yılında Kızıldere direnişi ve bu direnişte kızıllaşan yoldaşlarımızın önünde saygıyla eğiliyoruz.

28 Mart 2012 Çarşamba

Kızıldere'den kalan


Kızıldere’yi farklı açılardan değerlendirip birçok yazıya konu etmek mümkün. Ancak bizce bugün itibariyle devrimci hareketin yakıcı problemi olması ve bir devrimci siyasetin ülke devrimine talip olmasının ön koşulu olması vesilesiyle cüret sorunsalıyla değerlendirmek en akıllıca olanıdır.

Bugün dünyada değişen güç dengelerini büyük puntolarla yazarken devrim cephesinde yaşanan zihin karışıklığı ve bütün bunların üzerine emperyalizmin zincirinden boşanmış vahşi bir hayvan gibi emekçi halkalara saldırması tamda 30 Mart 72’de çınlayan onurlu ve cüretkâr haykırışı hatırlamanın gereğini ortaya koyuyor.

Kızıldere ve cüret mefhumundan bahsederken salt oligarşinin kolluk kuvvetleri önüne korkusuzca çıkmaktan bahsetmiyoruz elbette. Zira Kızıldere yalnızca bir direniş destanı olmanın ötesinde yaşanan bir sürecin sonucu olarak değerlendirildiğinde, anlam kazanacak, devrimci hareketin belki de en önemli dönüm noktasıdır. O dönüm noktasına gelinceye kadar verilen ideolojik mücadele ve ülke devrimine kendi özgücüne dayanarak talip olma özgüveni de anlatmaya çalıştığımız mefhumunun bir başka boyutunu oluşturuyor.

***

68’in dünyayı sarsan gençlik hareketi ve sosyalizmin yükselen grafiği ülkemizde farklı çağrışımlar yaparken THKP-C, ülkede neredeyse tüm bir sol hareketin dışarıdan ikame, revizyonist bir çizginin takipçiliğini yaptığı bir dönemde ülke özgülüne uygun ve sistemi cepheden gören bir siyasi hat geliştirmeyi başarmıştır. THKP-C kısa bir tarihsel döneme oturmasına rağmen geride bıraktığı devrimci deneyim ve stratejik mevzilenişiyle bugün hala Türkiye devrimci hareketinin ana eksenini oluşturmaya devam etmektedir.

Ancak bugün gelinen noktada Mahir’in kesintisiz devrim broşürlerine başlarken bahsettiği teorik keşmekeş farklı boyutlarıyla kendini var etmeye devam ediyor. 60’lı yıllardaki acemiliği ve teorik sığlıyla olmasa da yeni dönemin çözümlenmesi ve ona uygun mevzi alışlar noktasında süren tartışmalar halen devam etmekte ve zafere kadar da devam edecek.

THKP-C’nin ve Mahir Çayan’ın gelişim seyrine bakılacak olursa, ilk durağın ideolojik\politik netliğin sağlanması yolundaki çabalar ve güncel tartışmaların baş aktörü olan revizyonist yaklaşımlardan bir kopuş olduğu görülecektir. Son kertede varılan nokta ise kesintisiz devrim broşürlerinde ortaya koyulan stratejik yaklaşımdır.

Bugün, 20. Yüzyılın son çeyreğinde yaşanan hızlı dönüşüm ve bu dönüşümün yarattığı teorik ve pratik “açmazlar” devrimci hareket içinde yine ciddi savrulmalar yaratıyor. İçine düşülen açmazda kimi zaman geçmişin kaba tekrarları gündeme getirilirken kimi zaman da yeniyi kovalamak adına alabildiğine revizyonizme saplanılmaktadır. Çözüme dönük yürütülen tartışmalarsa ya çok güdük ve marjinal kalmakta ya da pratikten kaçmanın paravanları olarak kullanılmaktadır. Bütün bu manzara karşısında ise süreç sistemli bir şekilde yürütülecek bir politik strateji tartışmasını bize dayatıyor. THKP-C’den alınan referans noktaları ise hala bu tartışmanın ana eksenini oluşturmaya devam ediyor.

İçinde bulunduğumuz tarihsel kesitte sisteme cepheden tavır alan, sistemi yıkmayı önüne hedef olarak koyan bir iktidar perspektifine sahip olmak ya da daha farklı bir deyişle ülke devrimine talip olma cüretini gösterebilmek bu günün devrimci kadroları açısından bir elzemdir. Bu anlamda Kızıldere yaratmış olduğu direniş geleneği ve yazılan kahramanlık destanından çok her zamankinden daha fazla bir cüret anıtı olarak sorumluluklarımızı hatırlatan bir olgu olarak önümüzde duruyor.

Devrimci hareket adına bugün ülkede yaşanan dağınıklık ve geri durum ve bu durumun hem nedenlerinden hem de sonuçlarından sayılabilecek devrimci kadrolardaki dirayet eksikliği üstüne sistemin öncelikle ve direkt olarak devrimcilere yöneltmiş olduğu saldırı dalgası da eklenince içe kapanık marjinal bir devrimci hareket görüntüsü ortaya çıkmış oldu (Elbette ki sistemin saldırıları devrimcilerin başarısızlığının bir mazereti olmaz ancak meselenin özüne inebilmekte verilerin tümünün doğru ve tam olarak irdelenmesinde fayda var).

Ortaya çıkan bu tablonun en belirleyici özelliklerinden birisi mücadelenin en önemli öznesi olan örgütü kendinden müstakil bir sonuç olarak görme ve onu bu şekliyle var etme çabasıdır. Ne yazık ki örgütü yalnızca var olma cenderesi içine hapseden bu yaklaşım oldukça yaygın, hedef gözetmekten yoksun ve yok olmaya mahkûmdur. Örgüt ve devrim arasındaki araç amaç diyalektiği uzunca bir zamandır gözden kaçırılmıştır. Bu gün ezilen halkların umudu olmakla yükümlü devrimci örgütlülüğü yaratmakla sorumlu bizler, kısa ve uzun vadedeki amaçlarımızı ve bu noktada kullanacağımız araçları tekrar belirlemek zorundayız. Devrimci bir hareketin yaratılması süreci durağan bir süreç olmadığı gibi sürekli bir sonraki aşamayı hesaplama zorunluluğunu da taşır.

Öte yandan devrimci saflara sirayet eden ikinci bir yaklaşım daha utangaç bir tavırla örgüt sorununu gelecekte bir tarihe erteleme hastalığıdır ki devrimcilerin düşebileceği en büyük hatadır. Kurulacak örgüt “kul yapısıdır” ve emek gerektirir. Yine içinde bulunduğumuz sürece benzer bir nitelik taşıyan ve revizyonizme ve pasifizme meyil verilen bir süreçte Mahir’in yürütmüş olduğu ideolojik ve politik mücadele bu anlamda örnek alınması gereken ve geleneğin doğru kavranmasında bize yardımcı olacak doğru devrimci tarzın en belirgin örneğidir.

***

İşçi sınıfının kazanılmış haklarına bir bir el konulduğu, her muhalif düşüncenin alabildiğine saldırıya uğradığı, faşizmin açık ve dolayımsız kol gezdiği, devrimcilerin linç girişimlerine maruz kaldığı bir ülkede ve dahası yeni konsepti ve yeni tehdit algısı ile dünyayı cehenneme çeviren emperyalizmin yeni çığırtkanlıkları ile inleyen bir dünyada yaşıyoruz. Ve bu günün devrimci görevi kaybedilen bir muharebede mevzileri terk etmek için mazeret aramak, günah keçileri bulmak ya da dönemsel geri duruşları karakter haline getirmek değil bir adım öteye yeni siperler kazmaktır.

Bu anlamda Kızıldere, döktükleri kanlarıyla tarihe yeni zaferlerin ilk kelimelerini yazmanın geleneğidir. İddiasının arkasında durabilmenin geleneğidir ve utangaçlık hiçbir zaman devrimcilerin harcı olmadığı gibi bu günde değildir. Halk adına istediklerini cüretle haykırmak bu uğurda dövüşmek Kızıldere’nin bize bıraktığı en büyük mirastır. Ve bu mirası taşımak ise ancak ve ancak aynı cürete sahip devrimcilerin harcıdır.

Buradan yola çıkarak çabamız hareketin yeniden yaratılması sürecinde, ideolojik-politik-örgütsel sorunların aşılması çabasında önümüzde duran deneyim ve geleneği doğru algılayıp bugünün Türkiye'sinde somut koşulların somut tahlilinin öngördüğü şekilde nihai hedefini doğru koymuş devrimci bir örgütün yaratılması çabası olmalıdır.

            Kaynak: mahircayan.net

Devrimci Eğitim Şurası'ndan açıklama: '4+4+4'e karşı 28-29 Mart'ta grevdeyiz'

AKP’nin eğitimde gericileşme konusunda attığı son adım olan 4+4+4 eğitim modeline karşı Eğitim-Sen’in aldığı grev kararının ardından Devrimci Eğitim Şurası da 28-29 Mart tarihlerinde grevde olacağını açıkladı.
Devrimci Eğitim Şurası Yürütme Kurulu yaptığı açıklamada, 4+4+4 eğitim modeline karşı, KESK ve Eğitim Sen’in çağrısıyla 28-29 Mart’ta yapılacak greve ve Ankara’da yapılacak kitlesel eylemlere katılmaya çağırdı.
“AKP gericiliği ve piyasacılığı derinleştirecek”
“AKP Geleceğimize İpotek Koyuyor! Grevdeyiz” başlıklı bir açıklama yayınlayan Devrimci Eğitim Şurası Yürütme Kurulu, AKP’nin hem sendika yasasını hem de 4+4+4 eğitim modelini zorbalıkla TBMM Genel Kurulu’na getirdiğine dikkat çekti.
“AKP’nin eğitim alanında gericiliği ve piyasacılığı daha da derinleştirecek 4+4+4 kademeli eğitim düzenlemesi tüm okulları imam hatipleştirecek ve çocukların bilimsel ve laik eğitim sürecinin tamamen dışında bir eğitim görmesinin yolunu açacak” denilen açıklamada, modelle birlikte emekçi çocuklarının küçük yaştan itibaren kâr hırsına teslim edileceği ve patronların açacağı meslek okullarında bedava işgücü olarak acımasızca sömürüleceği vurgulandı.
“Yasanın amacı dindar ve rekabetçi gençlik yetiştirmek”
“Hiçbir bilimsel ve pedagojik temeli olmayan tamamen AKP’nin “dindar ve rekabetçi” bir nesil yetiştirme hedefi ile ortaya attığı 4+4+4 yasa teklifi ile geleceğimize ipotek koyuluyor” denilen açıklamada şu sözler dile getirildi:
“Sendikal alanı da kendi amaçları üzerinden yeniden düzenlemeye çalışan AKP iktidarı 4688 sayılı yasada yapmaya hazırlandığı değişikliklerle, 4+4+4 gibi yasa tekliflerinin de mimarı olan sendika gibi yandaş sendikaların gücünü daha da artırmayı planlamaktadır. Emekçilere yeni bir saldırının bir parçası olarak değerlendirilmesi gereken bu değişiklikte emekçilerin itirazlarına rağmen TBMM Genel Kurulu’na bu AKP’nin istediği şekliyle getiriliyor.
28-29 Mart'ta eyleme
AKP'nin “güçlüyüm, bildiğimi okurum” düşüncesiyle zorbalıkla ülkeyi yönetmeye çalıştığının belirtildiği açıklamada şöyle denildi: "Devrimci Eğitim Şurası Yürütme Kurulu tüm eğitim ve bilim emekçilerini “4+4+4 ve 4688 sayılı yasa tasarıları geri çekilsin!” talebiyle KESK ve Eğitim Sen’in çağrısıyla 28-29 Mart’ta yapılacak greve ve Ankara’da yapılacak kitlesel eylemlere katılmaya çağırıyor.”

27 Mart 2012 Salı

Cübbeli Ahmet, porno rejisörleri, Kızıl Korsanlar - Hakan Gülseven


Cübbeli Ahmet namıyla bilinen şahıs, malumunuz, bir kısım hanımla “halvet” halindeyken videoya kaydedilmişti. O görüntüler daha sonra internet üzerinden yayıldı. Nedense, kimse görüntülerin nasıl kaydedildiğini sorgulamadı. Polis, kameraları yerleştirenlerin peşine düşmedi. Aksine, Cübbeli Ahmet kendi “camia”sında itibarı epey aşındıktan sonra “çete” ve “fuhuş” suçlamasıyla tutuklandı…

Cübbeli’nin ne menem bir adam olduğunu tartışmaya lüzum dahi yok. Lakin Nakşibendiliğin İsmailağa kolunun en önemli vaizi olan bu adam, açıkça Fethullah Gülen’e “İsrail ve ABD’ye hizmet” ettiği imasıyla “şuursuz” diye sesleniyordu. Bir ABD projesi olarak yaratılan AKP’ye karşı “millici” Saadet’i destekliyordu. Dolayısıyla onun derdest edilmesini, Nakşibendilerin “hizaya çekilmesi” çabası çerçevesinde değerlendirmek doğru olur.

Türkiye siyasetinin son dönemine hep böyle pis işler damgasını vuruyor. Sinsi planlar, gizli kameralar, üçkâğıtlar, rezil-rüsva işler… Mertçe kendini ifade etmek, mertçe mücadele yürütmek yerine Bizans’tan devralınan ayak oyunlarına iltifat eden bir güruh var karşımızda. “Porno rejisörü” gibi çalışan bir takım “mümin” güçler!

Ve her ne hikmetse, o internet kablolarının tamamı “okyanus ötesi”ne bağlanıyor! Haliyle, konu Emniyet’in “sınırlarını aşıyor”. Ve Emniyet bugüne dek hiçbir “kaset” olayını çözememiş olmaktan dolayı gocunmuyor...

Lakin “Kızıl Korsanlar” da denilen “RedHack” ekibi Emniyet’in internet şifrelerini kırıp, muhbirleri tek tek teşhir etmeye başlayınca ortalık karıştı! Bırakın konuyu komşuyu, dağı taşı bile ihbar eden muhbirler varmış yurdumuzda, öğrendik...

Tabii Emniyet de madara oldu! Hemen harekete geçtiler. Daha evvel, açıkça casusluk faaliyetleri yürütüp, Türkiye’de elde ettikleri görüntüleri “okyanus ötesi”ne ileten ve yeri geldiğinde kullanan “şebeke”ye dair kılını kıpırdatmayan Emniyet, birden bire canlanıp yurt sathında “Atari” salonlarını bastı, çoluğu çocuğu toplamaya başladı.

Neticede, toplananlardan yedi genç “silahlı terör örgütü” üyesi olma suçlamasıyla tutuklandı!

Bu tutuklamalar, Emniyet-Yargı ikilisinin artık akıl-izan ikilisiyle yavaş yavaş ilişiği kesmeye başladığını, canlarını sıkan herkesi “silahlı terör örgütü” mensubu diye tutuklayabileceklerini gösteriyor. Yakında sokakta çelik-çomak oynayan çocukları da “terörist” yaparlarsa şaşırmayacağız.

Hadi, tutuklananların hepsi “hacker” olsun. Peki, SİLAHLAR NEREDE?! Bir yasa çıkarıp, bilgisayar klavyesi ve faresini “silah” statüsüne soksunlar, olsun bitsin!

Kaldı ki, Hrant Dink cinayetinde ortada bir sürü silah, bomba falan olmasına rağmen onca sene bir türlü “örgüt” bulamayan Emniyet-Yargı ikilisi, “RedHack” olayında iki gün içinde nasıl “silahlı terör örgütü” yaratıverdi, anlamak mümkün değil. Alkışlayalım arkadaşları!..

Ha, bu arada, tüm bu tutuklamalar olurken, gerçek “RedHack” tutuklananların kendileriyle ilgisi olmadığını açıklayıp duruyordu. Tutuklamalar olduktan sonra da, “RedHack” üyelerinin tutuklanmadığını ispatlamak için Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı öğrenci yurtlarının sitesini “patlattılar” ve tüm öğrenci bilgilerini ele geçirdiklerini açıkladılar.

Tabii AKP internet siteleri de çerez niyetine arka arkaya “gümlüyor”…

Öte yandan, “RedHack” olayı bir kere daha gösterdi ki, bilgisayar kullanmanız ve internette AKP’ye muhalefet eden resimler, yazılar paylaşmanız, “silahlı terör örgütü” üyeliğinden yargılanmanıza sebep olabilir.

Ogün Samast’la kameralara poz vermiş polisi terfi ettiren bu sistem, bir bebeği bile “terörist” haline getirebilir zira!

26 Mart 2012 Pazartesi

EMEP: 'Basın üzerindeki faşizan baskılara son verilsin'

AKP Hükümeti saldırılarına bir yenisini ekledi. Kürt halkına ve demokrasi güçlerine yönelik saldırılar, matbaa baskını ve gazete kapatmayla sürüyor. Özgür Gündem Gazetesi hakkında 1 ay kapatma cezası verildi. Gazetenin basıldığı Gün Matbaası polisler tarafından baskına uğradı. Gazetenin basılmış sayısına el konuldu. Newroz’la birlikte kırıntı halindeki yasal-demokratik hakları da fiilen ortadan kaldıran, yasak ve şiddetle yönetmeyi tek biçim haline getiren hükümet, saldırılarını arttırarak sürdürüyor.

AKP’nin devri iktidarında yaşananlar, askeri yönetimler döneminden farksız. Hitler Almanyası, Mussolinin İtalyasını aratmayan uygulamalarla Türkiye’yi yöneten AKP Hükümeti, aykırı seslere tahammül edemiyor. Özgür Gündem Gazetesi’ne yönelik saldırıyla, gerçekleri yazmak ve dile getirmekte ısrar eden basına karşı tahammülsüzlüğünü bir kez daha göstermiş oldu.

100’ü aşkın gazetecinin tutuklanması karşısında “Onlar gazeteci değil, tecavüz ve gasptan yargılanıyorlar” gibi açıklamalar yapan Başbakan ve Hükümet temsilcilerinin Özgür Gündem’e yönelik kapatma ve matbaanın basılarak gazetelere el konulması karşısında  “kapatılan bir gazete değil, basılan da matbaa değil, orada sahte para basılıyordu, kalpazanlık yapılıyordu” denmesi hiç de şaşırtıcı olmayacaktır!

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, gazetenin bazı sayfalarında yer alan haber, yorum ve fotoğrafların "Örgüt propagandası" yaptığı iddiasıyla, gazeteye 1 ay kapatma cezası verdi. Gazetenin iki gün boyunca çıkacak sayılarına el konulmasına karar verildi. Kararın ardından gazetenin basımının yapıldığı Gün Matbaasının polis tarafından basılarak, dağıtıma verilecek gazetelere el konuldu. Faşizan bir uygulamadır. Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün kırıntılarını bile kullandırtmak istemeyen AKP Hükümeti, bir savaş hükümeti tavrı ile hareket etmekte ve Türkiye’yi hem bölgede hem de içeride savaşa sürüklemektedir.

AKP Hükümetinin “Yeni Strateji” uygulama hazırlığı içinde olduğunun açıklandığı, yasal çalışma yürütenlerle diyalog ve müzakere geliştirileceğine dair mesajlar verdiği günlerde,  bir gazetenin karşı karşıya kaldığı uygulama,  onun “Yeni Stratejisi”nin ne anlama geldiğini göstermiş oldu.

Yayına başladığından bu yana, 30'u muhabir olmak üzere 76 çalışanı öldürülen Özgür Gündem Gazetesi, bombalama da dahil bir çok saldırı ile karşılaştı. Ancak Özgür Gündem hep yaşadı! Tansu Çiller Hükümeti döneminde hedef haline getirildi ve 14 Nisan 1994'te kapatılan Özgür Gündem Gazetesi, 17 yıllık aranın ardından geçtiğimiz yıl 4 Nisan günü "Mirasınızı devralıyoruz" sürmanşetiyle yeniden yayına başlamıştı.

AKP Hükümeti, kendinden önceki hükümetler hakkında konuşmayı, onların icraatlarını, faşizan uygulamalarını eleştirmeyi pek seviyor. Ancak gecenin bir saatinde matbaa basarak gazetelere el koymanın demokrasinin kırıntısının bile olduğu ülkelerde yaşanmayacağını biliyor olsa gerek.

Ancak AKP Hükümeti bilmelidir ki, Özgür Gündem, bundan sonra da yaşamaya devam edecektir. Partimiz, işçi sınıfımız, aydınlarımız, gençler ve kadınlarımız, Kürt halkının, barışın ve demokrasinin sesinin kesilmesine asla müsaade etmeyecektir. Basın, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin kazanılması için, her dilden ve her inançtan halkımızı AKP Hükümetinin pervasızlığına karşı birleşmeye, Özgür Gündem ile dayanışmaya ve birlikte mücadeleye çağırıyoruz.

Ender İmrek
GENEL BAŞKAN YARDIMCISI


Özgür Gündem'in kapatılması Taksim'de protesto edildi

Özgür Gündem gazetesi çalışanlarının da aralarında bulunduğu protestocu grup, Taksim tramvay durağı önünde toplandı.

Özgür Gündem Gazetesi'ne bir ay kapatma cezası verilmesi Beyoğlu'nda protesto edildi.

Bazı siyasi parti temsilcilerinin ve Özgür Gündem gazetesi çalışanlarının da aralarında bulunduğu protestocu grup, Taksim tramvay durağı önünde toplandı. Gruptakiler, pankartlar açarak, sloganlar eşliğinde Galatasaray Lisesine kadar yürüdü.

Burada grup adına açıklama yapan, BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak, ''Gazetecilerin özgürlükleri kısıtlandıkça, halkın gerçekleri görmesi engellenecektir. Basına yapılan sansür ve baskıyla hiçbir yere varılamaz. Daha aydınlık ve gelişmiş bir ülke için gazeteciler susturulmamalı, yazılarına sansür yasağı konmamalıdır'' diye konuştu.

Özgür Gündem yazarlarından Bayram Balcı da, gazetesine yapılan engellemenin haksızlık olduğunu söyledi.

Balcı, şöyle devam etti: ''Bu saldırı sadece gazetecilere değil, halkın gerçeği öğrenme hakkına karşı yapılıyor. O yüzden sadece gazeteciler değil, haklarına sahip çıkan herkes bugün bu meydanda. Gazetemizin toplatılmasından, bir aylık kapatılmasına kadar bütün engeller önümüze konuldu. Biz gazeteciler olarak yargı kararlarında daha özgür ve sesimizin duyulduğu uygulamalar istiyoruz.''

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, gazetenin pazar günkü sayısının 1, 8, 9, 10 ve 11. sayfalarında yer alan haber, yorum ve fotoğrafların "Örgüt propagandası" yaptığı iddiasıyla, gazeteye bir ay kapatma cezası verirken, gazetenin pazar çıkan tüm sayılarına el konulmasına karar verilmişti.

AKP iktidarı yolun sonuna geliyor! - Merdan Yanardağ

Yukarıdaki başlık çok iddialı görünebilir ama değil. Dünyada ve Türkiye’deki politik gelişmelerin seyri, AKP’yi iktidara getiren iç ve dış dinamikler arasındaki uyumun hızla bozulduğunu gösteriyor.

AKP’nin başarısı, kurulu düzene ve devlete yönelik gerici eleştirisini demokratik bir itiraz gibi sunmasında yatmaktadır. Çünkü AKP-Cemaat koalisyonunun yarattığı bu yanılsama, solun ve demokratik muhalefet güçlerinin önemli bir bölümünün devlete ve sisteme yönelik yüz yıllık ilerici eleştirilerini geri çekmesine yol açmıştır.

Kendilerine sağlanan medya olanakları nedeniyle sayısal varlıklarının çok ötesinde bir toplumsal etki alanına sahip olan liberallerin bu yanılsamanın oluşturulmasındaki payı büyüktür. Bu pay, yaptıkları ideolojik hileden kaynaklanmaktadır.

Daha önce de yazdığım gibi, bu hilenin özü şudur; kendi hayatlarına ihanet eden bazı liberaller Cumhuriyet’e yönelik her eleştiri ve itirazı demokratik bir tutum olarak sunmuştur.

Oysa Cumhuriyet’e yönelik iki eleştiri vardır. Birincisi; tarihsel olarak ilerici, kategorik olarak ise devrimci eleştiridir. Bu, soldan gelen eleştiridir ve Cumhuriyeti aşarak daha da ileriye taşımayı amaçlar. 1970’li yılların CHP’si bile bu kategoride değerlendirilebilir.

İkincisi ise tarihsel bakımdan gerici ve kategorik olarak ise karşı-devrimci eleştiridir. Bu, sağdan gelen bir itirazdır. Birincisi gibi, bu gerici eleştirinin de ülkemizde yüz yılı aşan bir tarihi vardır. Temmuz 1908 Jön-Türk Devrimi (İkinci Meşrutiyet) bu büyük bölünmenin başlangıcı olarak alınabilir. Türkiye’deki gerici-muhafazakâr damar, Osmanlı-Türk modernleşmesi ve aydınlanma sürecine her aşamada direnmiştir. Bunun için emperyalistlerle işbirliği yapmaktan kaçınmamıştır.

İşte liberaller Cumhuriyet’e yönelik bu gerici eleştiriyi demokratik bir itiraz gibi sundu. Ancak bu hilenin artık inandırıcılığı kalmadı. Ergenekon ve Balyoz davalarının hızla çökmeye başlaması da bu hilenin etkisini ve inandırıcılığını yitirmesinin bir sonucudur.

Soyut ve sahte bir demokratikleşme adına İslamcılara yönelik bütün eleştirilerini geri çeken liberallerin işlevi tamamlanmış görünüyor. Kendi hayatlarına da ihanet eden bu liberaller artık Mehmet Altan örneğinde olduğu gibi, buruşuk bir peçete şeklinde kenara atılıyor.

AKP,  Batı ve ABD ile çatışarak iktidar olamayacaklarını gören ve bu nedenle sınırsız bir işbirlikçiliğe savrulan İslamcıların partisidir. Bu nedenle Erdoğan ve arkadaşları Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş hareketinden ayrıldılar.

İlk iktidar döneminde AB sopasını kullanarak muhalefet güçlerini ezme siyaseti izleyen AKP, ikinci iktidar döneminde siyasal şiddet de kullanarak bütün devleti ele geçirdi. ABD destekli bir AKP-Cemaat projesi olarak gelişen Ergenekon darbesi, Birinci Cumhuriyet’in tasfiye sürecine dönüştü.

Bu anlamda AKP, Washington tarafından geliştirilen ve merkezinde "Ilımlı İslam" siyasetinin bulunduğu Büyük Ortadoğu Projesi'nin (BOP) stratejik bir ürünü olarak doğdu ve iktidara taşındı. Tasarlanmış, planlanmış ve üzerinde çalışılmış bir projedir. AKP, ABD’nin geliştirdiği küresel siyasetin İslam dünyasındaki taşıyıcı unsurlarından biridir.

Hükümetine destek verenlerin dışındaki her kesimle kavga eden ve giderek yalnızlaşan AKP, kendisini iktidara getiren dış dinamiklerde hızlı bir değişim olduğunun tam olarak farkında değildir.

Oysa AKP’yi iktidara getiren şartlar ve stratejik planlama gelip Suriye gerçeğine çarpmıştır. Denklem bozulmaktadır.

Suriye’ye yönelik bir askeri müdahalenin İran, Rusya ve İsrail’in de içinde yer alacağı bölgesel bir savaş demek olacağı açıktır. Bu durumda ilk hedeflerden biri de Türkiye’dir. Nitekim İran ve Rusya, Malatya Kürecik’te kurulu füze kalkanı üssünü vurabileceklerini ilan ederek bunun böyle olacağını gösterdiler.

Bir dünya savaşına yol açma potansiyeli taşıyan Suriye müdahalesi bu bakımdan Irak ve Libya savaşlarına benzemeyecektir. Bu durumu gören ABD ve müttefikleri doğrudan bir müdahale yerine Türkiye aracılığıyla Esad rejimini devirme politikası izlemeye başladılar.

Zaten ABD Başkanı Barak Obama’nın yeni küresel siyaseti de bu tip müdahaleleri tek başına değil, yerel müttefikleri aracılığıyla gerçekleştirmeyi öngörüyor.

AKP ise ihalenin üzerine kalmasından ve yalnız bırakılmaktan korkuyor. Bu korkusunda haklıdır. Dahası, doğalgaz ihtiyacının neredeyse tamamını aldığı, bölgede büyük bir askeri ve ekonomik güç olan Rusya ve İran’la bir savaşın Türkiye’yi yıkıma götüreceğini görmektedir. AKP bu yıkımın altında kalacaktır.  İkircikli davranmasının nedeni budur.

Ancak AKP, kendisini iktidara getiren ve orada tutan güçlere, başta ABD’ye olmak üzere diyetini ödemek zorunda olduğunu da görmektedir. Değilse, iktidarı yitirmek ve kendisine karşı ülke içinde biriken öfkenin altında ezilmekten korkmaktadır.

Bu tablo AKP için tam bir açmaza işaret etmektedir. AKP iktidarı için 2012 zor geçecektir.

24 Mart 2012 Cumartesi

Komünist: ‘Gerici çılgınlığı durdurun’

Suriye konusunda emperyalist merkezler ve Türkiye gericiliği tarafından söylenen yalanlar bir bir ortaya çıkıyor ama bu ülkeye dönük askeri müdahale çağrılarının sonu gelmiyor. Bir maaşlı sahtekarın Suriye’den katliam ve çatışma görüntüsü diye mizansen çekimler yaptığı bütün çıplaklığı ile kanıtlandı: kimse oralı olmadı. Zaten daha önce Suriye devlet televizyonu ve bazı gazeteler batı ve Türk basınında çıkan haberlerin çoğunun düzmece olduğunu somut bir biçimde göstermişlerdir. Ölü sayılarını alabildiğine şişirmek, her gün binlerce askeri muhalefet saflarına geçiren uyduruk rakamlar yayımlamak gazetecilik oluyor.

Bir kere karar vermişler, öyle ya da böyle Suriye’ye saldıracaklar.

Ancak bel bağladıkları muhalefet dikiş tutmuyor bir türlü. Onca yalana, para ve silah akışına rağmen Suriye’de bir türlü iç savaş çıkaramadılar.

Erdoğan’ın son günlerdeki asabiyeti biraz da bu yüzden. Suriye Devlet Başkanı’nı açıktan tehdit eden, “Sonun geldi” diyen başbakan dediğini yapamamanın sıkıntısını yaşıyor. Çünkü AKP iktidarı ABD’ye söz verdi, “Bu işi bana bırak” dedi. ABD’nin Suriye’yi düşürmek için AKP’ye ihtiyacı vardı, AKP’nin de kendi gerici projesine yeni alanlar yaratmak için Suriye’de Sünnilere dayanan gerici bir iktidara…

İşte bu nedenle Erdoğan CIA başkanı ile açık açık görüşüp, Suriye konusundaki komployu nasıl sürdüreceklerini tartışıyor. Onurlu, kafası dik Türkiye’den anladıkları bu: CIA ile iş pişirmek!

Bu gerici projenin bir diğer parçası eğitimde 4+4+4 dayatması. Hükümet bu yasayı hızla Meclis’ten geçirmeye hazırlanıyor. Tıpkı Suriye konusunda olduğu gibi niyetler gizlenmiyor, akıl-mantık tamamen bir kenara atılıyor. AKP bir kez daha savaş ilan ediyor.

Örgütlü bir halk gücü oluşturmaksızın bu bağnaz çılgınlıkları durdurmak mümkün değil. CIA’den maaşlı uşaklara, yalancı gazeteci müsveddelerine bel bağlanamaz. İlerici insanlığın tek dayanağı emekçi halkın örgütlü mücadelesidir.

(…)

Mücadelenin getirdiği ve dayattığı sadece Suriye üzerinden Alevileri değil, bütün halkı ilgilendirmektedir.

Komünist Dergisi haftalık yerel süreli bir yayındır. Komünist Dergisi’nin TKP’nin Sesi köşesinde (23 Mart 2012, Sayı: 351) verdiği bu yazıyı güncel bulduğumuzdan dolayı FKBC olarak okuyucularımızla paylaşmayı doğru buluyoruz. Makale bir başyazı mahiyetinde olup (...) belirttiğimiz bölümlerde Komünist Dergisi 31 Mart’ta İstanbul – Kadıköy’de düzenleyeceği mitinge bir çağrı gerçekleştirmiştir. Bu çağrıya ilerici ve devrimci bütün kurumların katılmasını arzu ediyoruz… Ayrıca TKP’nin Sesi, Türkiye Komünist Partisi’nin günlük açıklamasıdır ve tkp.org.tr adresinde her gün saat 16:00’da güncellenmektedir…

Birlikteliği koruyalım!

FKBC

DHF: ‘Kaypakkaya sloganlarına 56 yıl değil, 1000 yıl da verseniz nafile!’

DHF Dersim örgütlülüğüne yönelik 5 Aralık 2011 tarihinde yapılan saldırılar sonrasında gözaltına alınıp tutuklanan DHF temsilcisi Evrim Konak ve DHF üyeleri Murat Kur, Deniz Kırbağ, Hıdır Yıldız ve Tuğçe Özgül’e Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen karar duruşmasında "ceza” yağdı. Bununla da yetinmeyen “mahkeme heyeti” Dersim Demokratik Haklar Derneği’ni kapatmak için harekete geçti.

Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, ortaçağ engizisyonlarını aratmıyor!
Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi, en küçük demokratik hak talebini dahi onlarca yıllık hapis “cezalarıyla” karşılama konusunda şampiyonluğu kimseye bırakmıyor!

2011 Eylül’ünde Dersim Alevilik Kültür ve İnanç Akademisi (DAKAD) Başkanı Aysel Doğan, Belediye Meclis Üyesi Nuray Atmaca, BDP Dersim eski İl Eşbaşkanı Amber Kurtgözü Bakıray ile BDP İl yöneticisi Nevin Balta’yı “örgüt yöneticisi olma” ve “örgüt propagandası yapma” gerekçeleriyle tutuklayan ve DAKAD’ın kapatılmasına karar veren “mahkeme heyeti”; “durmak yok, yola devam” dedi!

Son iki yıl içinde sadece Kaypakkaya sloganı attıkları için onlarca kişi hakkında “örgüt üyeliği ve propagandası” iddiasıyla çeşitli davalar açtı.

Geçtiğimiz Şubat ayında ise, 6 üniversite öğrencisine Grup Yorum bileti satmalarını, 8 Mart’a katılmalarını vb. gerekçe göstererek, yine o meşhur “örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası yapmak” iddialarıyla onlarca yıl “ceza” verdi.

Aktardıklarımız Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin icraatlarından sadece birkaç tanesidir! Zira saymakla bitirilemeyecek gerici uygulamanın mimarlığını yapan “Malatya engizisyonunu” anlatmak bu açıklamanın kapsamını bir hayli aşmaktadır.

Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin devreye soktuğu saldırılar, sömürü düzeninin Kuzey Kürdistan’a verdiği “önemi” göstermesi bakımından çarpıcıdır.

Sömürü düzeni bu bölgede, kendi sesi dışında çıkan bütün demokratik, devrimci sesleri azgınca bastırmayı görev bilmektedir!

Çünkü ABD’nin, “Suriye Savaşı"nı gündemde tuttuğu ve hazırlıklarını hızlandırdığı bir süreçte, özellikle Kuzey Kürdistan’da diri, dinamik kuvvetlerin barınması emperyalistlerin ve uşaklarının işine gelmemektedir. Yakın dönemin yakıcı süreçlerinin açığa çıkaracağı “kriz dönemlerini”, ülkemiz ezilenlerine dönük kapsamlı bir saldırıya dönüştürmeyi hedefleyenler, Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi örneğinde olduğu gibi, bütün olanaklarıyla üstümüze geleceklerdir.

Demokratik haklar için mücadele etmek suç değildir!
5 DHF’li hakkında yapılan “suç” tanımına bakıldığında, devletin niteliği çıplak bir şekilde kendisini göstermektedir.

Örneğin devlete göre: Kaypakkaya sloganları atmak, zorunlu din derslerine karşı çıkmak, Grup Munzur konseri düzenlemek, yozlaşmaya ve çeteleşmeye karşı çıkmak, 1 Mayıs’a katılmak, genel seçimleri boykot amacıyla afiş asmak, ‘38 Dersim katliamını lanetlemek, Halkın Günlüğü Gazetesi dağıtmak, Munzur Doğa ve Kültür Festivali’nde stant açmak “suçtur”.

“İleri demokrasi” şampiyonu olmakla övünenlerin en küçük demokratik hak mücadelesini dahi “illegal örgüt üyesi olmakla” ve “örgüt propagandası yapmakla” karşılaması çürümüş düzenlerinin gerçek yüzünü göstermekten başka bir şeye yaramamaktadır.

“İleri demokrasi” safsatası eşliğinde hayata geçirilen saldırılarla, katliamlar alkışlanmakta, yozlaşma ve çeteleşme teşvik edilmekte, zorunlu din dersi dayatılmakta ve böylelikle devletin niteliği hatırlatılmaktadır.

Demokratik haklar için mücadele etmenin dahi onlarca yıllık hapis “cezalarıyla” karşılandığı günümüz koşullarında, devrimci mücadelede ısrarın ne kadar hayati olduğu kendisini tekrar tekrar göstermektedir.

Kaypakkaya şiarıyla, demokratik haklar mücadelesini yükselteceğiz!
Kaypakkaya’nın sloganlarına dahi tahammül edemeyen gerici-faşist düzenin saldırılarının, zindanlarının, tehditlerinin halkın örgütlü mücadelesi karşısında hiçbir hükmü yoktur!

Yoldaşlarımızı tutuklayarak, onlarca yıllık “cezalar” vererek Kaypakkaya şahsında cisimleşen devrimci-komünist birikime darbe vuracağını sananların hevesleri kursaklarında kalacaktır! Kaypakkaya şahsında bizlere biçilen “cezaları” seve seve kabul ediyoruz!

Kaypakkaya sloganı atmaya 56 yıl değil, 1000 yıl da verseniz nafile! Son 3 yılda kurumlarımıza dönük olarak gerçekleştirilen onlarca saldırı, yüzlerce gözaltı ve tutuklama, sayısız kaçırma girişimi ve ölüm tehdidi nasıl boşa çıkarıldıysa, tezgâhlanan yeni saldırılar da aynı kararlılıkla boşa çıkarılacaktır! Bundan, kimsenin şüphesi olmasın!

Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), faşist baskı ve terörle sesimizi kısmaya çalışan sömürü düzenine, ülkemizin dört bir yanında politik kitle faaliyetlerine daha fazla yoğunlaşarak ve daha fazla örgütlenerek gereken cevabı verecektir!

Bütün üye ve taraftarlarımız bu sözün takipçileri olarak, daha büyük bir enerjiyle kurumlarına sarılmalı ve mücadele alanlarını doldurmalıdır.

23 Mart 2012 Cuma

Gülmek ideolojik bir eylemdir...

Kalanlar var içerde, onlar ileri demokrasiye sığınarak alıyorlar birer birer, biz birer birer alıyoruz geriye. Onlar her şeye 'ideolojik' bakıyorlar, doğrudur... Cihan gibi 'ideolojik' gülümsüyoruz... Ama olsun bir kişi yetiyor bütün oyunları bozmaya! Cihan 2 yıl sonra özgür, hoş geldin...

Şimdi, sıra diğerlerinde…
FKBC!'

RedHack: Yakalandık ve hapishaneden "hack" yapıyoruz!

“Nus ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı Redhack'tır!” diyen Kızıl Hackerlar, “gardiyana rüşvet verdik cezaevinden hack yapıyoruz” diyerek son yaptıkları eylemi duyurdular.

Kayapınar Kaymakamlığı ve Ordu Diş Hastanesi'nin sitesini hackleyen RedHack siteye: “Coğrafyamızı 'yarı-açık' cezaevine çevirerek, bir korku imparatorluğu yaratan zengin sınıflar ve onların 'şu anki' sözcüsü AKP hükümetine ve onun adeta 'kolluk kuvvetine' dönüşen üniformalı 'yeşil' faşizmine karşı biz buradayız masum insanları bırakın demek için bu 'ufak' eylemi gerçekleştiriyoruz! Yapılan meşru eylemlerimizden sonra 17 insan gözaltına alınmış, 7'si tutuklanmış ve bizlere 'silahlı örgüt' yakıştırması yapılmıştır. Tek delilleri de IRC'den alınmış 'sahte loglar' playstation ve müzik CD'leri... Açık ve net söylüyoruz, cesaretiniz varsa bizimle uğraşırsınız! Masum insanlara, 'facebookta paylaşım yaptı diye' terör estirmeyin, buna devam ederseniz karizmanızı çizmeye 'daha fazla' devam edeceğiz!

Emniyet andıcının pisliğini ortaya çıkardık ve sizler onun üstüne gideceğinize 'bizim' üstümüze geliyorsunuz! İşte bu da sizin 'kime' hizmet ettiğinizi gösteriyor!” yazdılar.

Yazışmaları sırasında espri karışık yazılmış olan “Andımız”ı da bölücülüğün ve örgütün delili olarak kullanan savcılığa inat hacklenen siteye “Andımız”ı da koyan RedHacker'lar, “Ve: Her şeye rağmen, bıkmadan usanmadan halkı için çalışan, bedel ödeyen tüm devrimci, demokrat, yurtsever, aydın kardeşlerimize, 'örgüt ayırımı yapmadan' samimice selamlarımızı yolluyoruz! Ayrıca 'isim vermeden' internet sansürüne uğrayan bütün 'fikir' sahibi sitelere bu eylemimizi armağan ediyoruz!

Yaşasın devrimci dayanışma ve onun ürünü REDHACK!” diyerek devrimcilere de selam yolladılar.