20 Mart 2012 Salı

RedHack bildirisinden sola hisse – Tahsin Yılmaz

Geçtiğimiz günlerde devrimci hacker grubu RedHack, Türk Emniyeti’nin bilgilerini hackledi. Grup, yayınladığı bildiride “sanal mücadele”nin önemini vurgulamanın yanı sıra, Türk polisinin şifresini “123456” gibi basit formlarla oluşturduğunu deşifre ederek, bir de onlarla alay etti. Gerçekten de cemaatçi ve gerici kafaların her şeyi ancak en ilkel düzeylerde kavrayabilip uyguladıklarının; devrimci akıl ve zekânın bu ahmaklığın üstesinden kolayca gelebileceğinin güzel bir örneği oldu, RedHack eylemi.

Ama bu nokta aynı zamanda Türkiye solu için de özel bir geriliğin saptaması oluyordu, çünkü öyle ya da böyle, bu ahmak polis sürüsü Türkiye solunu sindirmeyi ve etkisizleştirmeyi ne yazık ki oldukça başarmış durumdadır. Türkiye sosyalist ve devrimci örgütleri Türk polisinin bütün mental geriliğine rağmen onun gerici-faşist teröründen kendilerini kurtarmayı başaramamaktadırlar. Hatta denebilir ki, yeraltı faaliyetleri üzerindeki polis egemenliği Türkiye solunun yasalcılığını derinleştiren önemli bir gerekçe olmaktadır.

Peki, böylesine ahmak bir polis teşkilatının toplumun en ileri, en uyanık öğeleri eliyle yürütülen sosyalist ve devrimci faaliyetler üzerindeki egemenliği nasıl oluşmaktadır?

Devrimci faaliyet, elbette karşı devrimin beyaz terörünü ön varsaymadan örgüt ve mücadele zeminlerine açılamaz. Devrimci mücadelenin doğası, Kıvılcımlı’nın dediği gibi “ekonomide olduğu gibi politikada da üretim olmadan tüketim olmayacağı gibi tüketim olmadan üretim olamayacağı” gerçeği üzerinden işler. Mücadelenin bu doğası nedeniyle her yeraltı faaliyetinin, kısmi düzeyde ve faaliyetin niteliğine göre az çok belirlenen bir ömrü vardır. Örneğin, Lenin, yeraltı çalışmasına iki yıl katlanabilecek olanların bile derhal profesyonelleştirilmesini önerirken Latin gerillacılığının en yaygın dönemlerinde bu ömür üç sene gibi bir zaman üzerinden hesaplanır olmuştur. Türk Genelkurmayı, Kürt gerillalar ile ilgili olarak son dönemlerde bu tür bilançolar çıkarmaktadır, vb…

Karşı devrim, devrimci hareketi etkisizleştirme faaliyetinin önemli bir ayağını “endoktrinasyon” dediği bir kavram etrafında programlar, yani devrimci faaliyetin kadro kazanımından daha çok kadro kaybına yol açan bir askeri üstünlük üzerinden “kafadan silahsızlandırılması”, “devrimci iradeden yoksunlaştırılması” faaliyetindeki başarıyı esas alır. Düşmanın yerel ve uluslararası ölçekli saldırıları sonrasında ülkemizde yeraltı faaliyetinin ömrü özellikle 2 binli yıllarda neredeyse aylara sığacak derecelerde kısalmıştır. Böylece devrimci faaliyetin kendini yeniden üretimiyle karşı devrimin devrimci faaliyeti tüketmesi arasında devrim aleyhine negatif bir değer çıkmış, bu da devrimci mücadelenin endoktrinasyonunda karşı devrimi başarılı konuma getirmiştir.

Mücadelenin devrimci iradeden yoksunlaştırılmasının, devrimin militan mücadele anlayışından uzaklaşmasının bir sonucu oportünizmin öne çıkması ise, bir diğeri de devrimci örgütlenme ve faaliyeti siyasal gereğinden geri çekecek derecede neredeyse tümüyle polisten korunmanın dar kalıpları içinde ve bir tür hafiye mantığıyla planlamaya vardırmak olmuştur. Bu parantezde güvenceli sonuçlara varılamaması ise, tersinden yeniden militan mücadeleden uzaklaşmanın gerekçesini oluşturmaktadır. Oysa polise karşı devrimci faaliyetin kalıcı güvencesi, Lenin’in de belirttiği üzere ve Kürt devriminin bu konuda somut bir örnek teşkil etmesinden öğrenebileceğimiz gibi, mücadelenin halk sınıfları içinde yaygınlaştırılmasındadır. Bütün başarılı devrim mücadelelerinde olduğu gibi, Kürt özgürlük mücadelesinde de ağır kayıplara karşın mücadelenin örgütsel ve siyasal daralması değil, aksine daha gelişerek ileri aşamalara ulaşması mümkün olmaktadır. Yani mücadelenin yeniden üretimi beyaz terörün endoktrinatif psikolojik üstünlüğüne geçit vermediği sürece, devletin mücadeleyi örgütsel ve siyasal olarak daraltması kendi içine döndürmesi mümkün olamayacaktır. Mücadelenin yeniden üretimindeki güç ve hız ise mücadelenin halklaşmasıyla orantılıdır.

Demek ki, öncelikle ahmak polisin devrimci uyanıklığın üzerindeki egemenliğinin tanımı doğru yapılmalıdır. Polisin Türkiye sosyalist hareketi üzerindeki egemenliğinin en tehlikeli yanı algısal, endoktrinatif karakteridir. O halde mücadeleyi geliştirmek için yapılması gereken, polisin üstünlüğü psikolojisiyle ezilen, bu psikoloji altında mücadeleyi ve örgütlenmeyi hafiye tarzı teknik korunaklı kasmalardan ziyade halklaştırma yollarının aranmasıdır.

Türkiye solunun büyük kesimleriyle mücadelenin halklaşmasını yıllarca yasalcılıkta aradıktan sonra bugün artık bu tarzla yol alınamadığına ve hatta yasal mücadeleyi tümüyle mücadelenin kendisine tekabül ettiren mücadele anlayışının yasalcı mücadele tarzlarını da dejenere ettiğine dair değişik alanlardan değişik gözlemler dile getirilmektedir.  Örneğin “basın açıklaması” eyleminin dejenerasyonu üzerine yapılan bir gözlemin benzerini bir başka yazar “dayanışma”cı faaliyetler üzerinden ifade etmektedir. Bu yazarların değerlendirmeleri,  mücadelenin kitleleşmemesinin, halklaşmamasının doğru örgütsel tarzlarını değersizleştirip dejenere ettiğini bize göstermektedir. Bu konudaki tıkanıklığın genel ajitasyon üzerinden bir aktarımını ise klasik revizyonist faaliyet zemininde bir itiraf şeklinde bir örgütün iç değerlendirmesinde rastlıyoruz. Bu değerlendirmede, onca yoğun afişleme, bildiri vb’lere rağmen  örgütlenmede yol kat edilemediğini, bu yapının sınıf çalışmasının değerlendirmesinde okuyoruz. Bu somut pratik gözlemler, Lenin’in devrim için RSDİP’i bir “propaganda örgütü” olarak hazırlayıp yönetmesinin getirdiği sonuçlara karşın bizde aynı faaliyetin işlevsiz kaldığını ve sonuçta doğru ve geçerli mücadele yöntemlerinin değersizleştiğini bize oldukça net bir şekilde göstermektedir. Başka yerlerde başarılı olmuş mücadele tarz ve yöntemlerinin bizim ülkemizde yetersiz ve etkisiz kalmasının nedeni, Türkiye halk sınıflarının kendilerini siyasal düzleme taşımaktaki özgünlüğüdür. Türkiye özgünlüğünde düz “bilinç taşıyıcı” faaliyetin mücadelenin halklaşmasında verimli olamadığı artık bilinmelidir. Bu saptamaya yüksek silahlı mücadele dönemlerinden de ağır yenilgilerle çıktığımız gerekçesiyle itiraz edilebilir. Doğrudur, başka ülkelerdeki devrimci zor tarzlarının bizim ülkemizdeki uygulamalarından da halklaşma açısından bir karşılık bulmadığımız kesindir. Nasıl sınıfa salt “bilinç taşıyıcı” mücadele tarzı sonuç getirmiyorsa, kitlelerle ilişkisi salt “eylem” üzerinden kurmak da sonuç getirmemiştir. Salt bilinç taşıma faaliyeti nasıl bu tarzı ve örgütlerini dejenere ettiyse, salt eylem üzerinden mücadeleye yüklenme de bu tarzın örgütlerini ve tarzın bizzat kendisini dejenere etmiştir. O halde yapılması gereken, bu iki tarzı halk sınıflarına birlikte yöneltmek ve bu bileşik tarzı, halk sınıflarındaki karşılığını öncelikle gözeten bir mücadele ve örgüt biçimi somutluğunda geliştirmek gereklidir. Yani kitlelere bilinç+eylem taşıyıcı bir örgüt ve mücadele anlayışıyla yönelinmelidir.

Mücadelenin gelinen aşaması itibariyle düşmanın psikolojik üstünlüğü ve endoktrinasyon sürecindeki egemenliğinin üstesinden gelmek için birincil koşul, örgütlenmeyi teknik tarzlara, mücadeleyi dış konjonktürlere göre belirlemekten vazgeçmek, faaliyetin bilincini Türkiyeli bir devrimin ihtiyaçlarına cevap olabilecek tarz ve yöntemlere göre şekillendirmektir. Düşmanın endoktrinasyon faaliyetini boşa çıkarmak, devrimin devrimci tarzına devrimci bakış açısıyla yönelmekle mümkün olacaktır. Bunu başardığımız zaman, devrimin uyanık ve yaratıcı faaliyeti tıpkı RedHack’çi komünistler gibi, bize de polisin ahmaklığıyla eğlenmenin imkânlarını çokça verecektir.

Devrimci Cephe Dergisi

Hiç yorum yok: