31 Mayıs 2012 Perşembe

Allah yürü ya kullum derse…

Babası başbakan olduğu yıllarda o'nu bir işadamı, hayrına ABD'de okutuyordu. Olsun! Birkaç yıl önce ABD başkanı Bush o'na Dünya Bankasında iş bulmuştu. Evvelce evi, arabası falan yoktu. Şimdi trilyonluk evleri, arabaları hatta gemicikleri var. Olsun!

Aşağıdaki gibi bir ''bakkal dükkânına'' ihtiyacı vardı, Allah onu da verdi!

Babasının televizyonlara çıkıp: ''Mahallelerdeki bakkal dükkânlarını kapatın'' demesinin sebebi şimdi anlaşılıyor. Tezgâh böyle hazırlanır. Yakışır oğlunuza, kimin oğlu o… her şeyi kendi kişisel çıkarlarını katarak yapan bir babası var netice, 10 yıldır ülkeyi ağababalarına ve diğer işbirlikçi uzantılarına sunarak, ailesini semirtiyor, semiriyor.

BİM marketlerini Başbakanın 28 yaşındaki oğlu aldı.

Bakkallar kapanıyor, bildiğimiz gibi ilaçlar da artık, marketlerde de satılacak. Tabi her markette değil. Şimdilik sadece BİM marketlerinde. Bugünkü bu görüntünün temelleri ta iki yıl öncesinden atılmaya başlanmıştı. Bildiğimiz gibi 2-3 yıl öncesi itibariyle BİM marketleri bu kadar yoğun değildi.

Ama bugün 30 bin nüfuslu küçük bir ilçede bile, 6-7 bazılarında 8-9 şubesi olan BİM marketleri, bu ilaç paradigmasının uzantısı olarak çoğaltılması işlemi şuurlu şekilde gerçekleşti.

Bildiğimiz gibi Cüneyt Zapsu denen biri BİM hisselerini sattı ve bu satış akabinde en büyük payı, Başbakanın 28 yaşındaki oğlu aldı.

Hani şu 26 yaşında 13 tane şirketin CEO sunu yapabilecek beceri ve kapasite(!)deki oğlu... Ve bunun diğer temelleri hükümet ile Eczacılar arasında bir ay öncesinde yaklaşık 2000 kalem ilaç üzerinde fiyat anlaşmazlığı yüzünden çıkan sonuçta atıldı.

Mahalle bakkalları da teker teker kapatılıyor. Vergi indirimi, kredi, af, yoook onlara.

Ve ne diyelim, tezgâh böyle hazırlanır. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun.

Şimdi biliyorsunuz değil mi(?), BİM’e verdiğin her kuruş, Erdoğan ailesinin cebine giriyor.

Suriye açmazı: Şahinlerle güvercinlerin savaşı

BM'de eski başkan ile yeni başkan karşı karşıya geldi. Suriye'deki dış mihraklı terörist ayaklanmayı destekleyen yenisi Ban Ki-mun, Hula çatışmaları sonrası, barış için yaptığı planla savaşı önlemekte önemli bir adım atan selefi Kofi Annan'a bir gol atmayı başardı.
BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun :''BM, Suriye'de sadece masumların katline tanıklık etmek için bulunmuyor. Korkunç katliamların pasif gözlemcisi rolünü oynamak için orada değiliz'' dedi.
RUSYA'DAN ÇELİŞKİLİ TAVIR
100 kişinin öldüğü Hula'da, her ne olduysa kesinlikle Beşar Esad'ın aleyhinde oldu. Rusya ve Çin'in vetosuyla BM Güvenlik Konseyi'nde alınan somut bir karar olmasa da Suriye'nin destekçileri Rusya ve Çin'e bir geri adım attırma fırsatı doğdu. Esad, bir kere en önemli destekçisinden bir darbe aldı. Rusya'nın BM Daimi Temsilcisi Büyükelçi Vitali Çurkin de Suriye'ye insani yardım gönderilmesi konusunda Kofi Annan ve Suriye yönetimi arasında ilerleme sağlandığını ancak bunun dışında Suriye'deki tablonun iyi olmadığını ve 6 maddelik Annan Planı'nın tam olarak uygulanması konusunda somut ilerleme göremediklerini vurguladı.
Çurkin'in, ''Annan Planı kapsamında ağır silah kullanmama sözü verilmişti ancak ağır silah kullanıldığını Hula'da gördük'' diyerek Suriye yönetimini eleştirmesi dikkati çekti. Çurkin, bununla birlikte Suriye'deki silahlı muhalif güçlerin, ülkedeki yetkilileri öldürmeye çalıştığını ve siyasi diyalog sürecine girmeyi reddettiklerini savundu.
Çin de tüm dünyaya Annan Planı'na şans verilmesi çağrısı yaparken, Hula'daki katliamı kınadı. Körfez Arapları ise Çin'e baskıyı artırma fırsatı buldu. Kofi Annan'ın Esad görüşmesini baltalamak için Ban Ki-mun da çok hevesliydi doğrusu.
HALEF SELEF
Ganalı selefini ekarte etmeye çabalayan Koreli halef, yukarıdaki sözleriyle BM GK'den bağımsız hareket etme işareti veren BM'deki ABD Büyükelçisi Susan Rice'ın ekmeğine yağ sürüyordu.
Ban Ki-mun, ''Geçen hafta yaşanan sivil katliamlarla birlikte Suriye'de artık son noktaya gelmiş olabiliriz. Suriye Hükümeti'nden Annan Barış planıyla ilgili taahhütlerini yerine getirmesini talep ediyorum. Uluslararası toplum, Suriye Hükümeti'nden halkına karşı sorumluluklarını yerine getirmesini talep ediyor'' dedi.
Ban, Suriye'deki terörist takımının bir önceki hafta yaptığı silahlı ve bombalı saldırılarda çoluk çocuk kadın erkek ölenleri yok sayabiliyordu misyonunun gereği. E misyon sahibi tipler böyledir. Bunlar için tek gerçek sahiplerine hizmet etmektir.
Ban bunları söyler de Suriye'deki terörist takımı durur mu? Türkiye merkezli "İsyancı Lideri" Riaad El Esad da hemencecik Annan Planı'nın öldüğünü duyurdu. El Esad, Suriye'deki isyancılardan bile hızlı çıkmış, onların Esad'a Annan Planı'na uyması için verdiği 48 saatlik mühleti bile tanımamıştı.
TÜRKİYE NEREDE?
Bu satırlara kadar Türkiye'den söz etmemek okurları meraklandırmış olacaktır. Türkiye bu gelişmelerin neresinde diye soracak olursanız. Söyleyelim; Türkiye, Washington'dan gelecek haberi bekliyor şu aşamada. Çünkü önce NATO Zirvesi'nden ters bir mesaj çıkmış; Suriye'ye biz karışmayız denmişti. Ama şimdi bu Hula olayıyla birlikte BM'de ve ABD'de sert sesler çıkmaya başlayınca kulaklar şöyle bir havaya dikildi. Aksine sert mesajlar veren Ankara, bu kez ABD'nin haşinleşmeye başlayan söylemlerini daha mutedil bir dille karşıladı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu:"Biz hiçbir zaman Suriye muhalefetine, Suriye Ulusal Konseyi ya da muhalefetine silahlı bir mücadele telkininde bulunmadık, bulunmayız"deyiverdi.
Oysa herkes biliyordu ki Türkiye Suriye'deki şiddet olaylarında birebir rol oynamakta. Gerçi ABD'den gelen telkinlerle Suriye diplomatlarına yol verildi ama hani tam da zaman ve zemini müsaitken Davutoğlu'nun çizgisine uygun olarak savaş ilanı yapması dahi beklenebilirdi.
Davutoğlu'nun da gündeminde Annan Planı'nı öldürmek vardı. Annan Planı'nın ne kadar uygulandığının şüphe götürdüğünü dile getiren Davutoğlu, plana göre başlatılan ilk ateşkesten bu yana bin 500 kişinin öldüğünü söyledi. "Biz hiçbir zaman bölgemize dışarıdan bir müdahale olmasını istemeyiz, uluslararası bir sorun olmasını istemeyiz"sözleriyle de herkesi değilse bile en azından bizi şaşırttı. Davutoğlu da sanki Ban Ki-mun ile konuşmuş gibi Suriye'deki gelişmeleri eski Yugoslavya'ya benzetti. Ha bir de Kuzey Irak'ta açılamayan tampon bölgenin Suriye'de açılabileceğinden söz etti.
Zaten tüm mesele de o tampon bölgenin açılmasıyla Kuzey Irak'a nefes borusu sağlamak değil miydi? Suriye konusunda kritik gelişmeler oluyor. Hula'daki katliam da gösterdi ki Batılı savaş makinesi hedefine koyduğu Suriye'yi mutlaka bitirmeyi amaçlıyor. Türkiye de bu noktada Washington ve Tel Aviv'den gelecek yeni talimatları bekliyor gibi.
Hüseyin Vodinalı
Odatv.com

29 Mayıs 2012 Salı

Bu fotoğrafa iyi bak Halil Berktay

1 Mayıs tartışmaları devam ediyor. Bu çerçevede FKBC olarak takipçilerimiz bilir ki, "Kanlı 1 Mayıs '77 katliamına" ilişkin yazılara yer vermiştik. Tartışmayı noktalamak adına önemli bulduğumuz iki yazıya yer vereceğiz bunlardan biri Gazeteport yazarı Yavuz Semerci'nin yayınladığı fotoğraf ve diğer taraftan da G. Altınoğlu’nun kaleme aldığı1 Mayıs 1977 tartışması: Aydınlıkçılık, liberalizm ve devrim” başlıklı yazısı... Biliniyor ki, Halil Berktay’ın ortaya atmış olduğu 1 Mayıs 1977 katliamını unutturmamak derdimiz. Gerici cenahın Türkiye Devrimci Hareketi’ne yüklemek istediği bu gerici ve mantık dışı suçlamayı özellikle AKP ve Taraf gazetesi üzerinden sosyalist sola yüklemek isteyen ve sosyalist solda kafa bulanıklığı yaratmak isteyenlere cevap niteliğindedir. Örneğin Gazeteport yazarı Yavuz Semerci'nin yayınladığı fotoğraf, Halil Berktay'ın 1 Mayıs 1977 katliamını solun üzerine yıkma çabalarına ağır bir darbe daha vuruyor. Semerci bu fotoğraf ve yazısının 1 Mayıs tartışmalarını sona erdireceğini iddia etti. İşte o yazı:

TARTIŞMALARA SON VERECEK BİR FOTOĞRAF
Kardeşim Levent Semerci, Eskişehir’de “Ayhan Hanım” isminde bir film çekiyor. Annemizin hikayesi, 12 Eylül döneminin dramını çok derinden yaşayan annemizin gözünden o günleri anlatan bir film. Vahide Gördüm’ün rahatsızlığından ötürü çekimleri durmuştu. Şimdi tekrar başladı.

Evimizde 1 Mayıs 1977 özel bir gündü. Ben ve ağabeylerim meydandaydık. Annem ve Levent evde her an gelmesi muhtemel ölüm haberimizi bekliyordu. O günlerin hikayesini yazmıştım. Ayhan Hanım filminde de evdeki ölüm bekleyişi önemli bir sahne olarak yer alıyor. Levent, filmde 1 Mayıs 1977’yi de çekeceğinden konuyu derinlemesine araştırdı.

Eskişehir’e gittiğimde bana bir fotoğraf gösterdi. Çekim hazırlıkları için duvarlarda asılı o güne ait yüzlerce fotoğraf içinde sayfada gördünüz ilgimi çekti. Bunu kamuoyu ile paylaşalım istedim.

Levent emin değildi. Ama şu sıralar 1 Mayıs katliamıyla ilgili yorumlardan rahatsız olduğunu, orada hayatını kaybeden insanlara saygısızlık yapıldığına da inanıyordu. Ağabeylik inisiyatifimi kullanarak fotoğrafı kendisinden aldım. Üzerinde film çekimi için yazılmış bazı notlar var. Herkesin solu eleştirmeyi marifet sandığı bir dönemde bu fotoğrafı yayınlamanın iyi olacağını düşündüm.

Büyük olasılıkla 1 Mayıs 1977’de neler olduğunu kimse bilemeyecek. Çünkü ortada hiç bir kanıt yok. Bu bile bu işin ne kadar akıllıca yapıldığının delili. 12 Eylül’e neden gösterilen MSP Konya mitinginde şeriat isteriz pankartı açanların asla bulunamaması gibi.

Ama bu fotoğraf bile tek başına Kazancı Yokuşu’nda hayatını kaybeden 28 kişinin neden öldüğünü gösteriyor. Halil Berktay’ın iddialarının aksine Kazancı Yokuşu’nda ezilerek ölenlerin sorumlusunun birbiriyle çatışan solcu gruplar olmadığını, insanların o yöne sürüldüğünü gün yüzüne çıkaran bir fotoğraf.


Fotoğrafta üç panzer var. İkisi açık bir şekilde gözüküyor. Üçüncüsü de (gösteri kamyonunun arkasında kaldığı için görülmüyor) insanların üzerine tazyikli su sıkıyor. Çatışmanın ilk dakikaları, çünkü fotoda göründüğü gibi Pamuk eczanesinin camları kırılmamış. Üç panzerde kalabalığın üzerine gidiyor ve panik halinde kaçmaya çalışan gençler ve işçiler tek kaçış yolu olan Kazancı’ya yöneliyorlar. Bir kadın da panzerin ezmesi sonucu o zaman ki otobüs duraklarının önünde ölüyor. Fotoğraftaki en soldaki panzerin geliş yönü de o taraf. Belki de o kadını ezdikten sonra Kazancı’ya yöneliyor. Bu arada iki gösterici de o bölgede kurşun yarası olarak ölüyor. Onların da panzerlerden açılan ateş sonucu hayatını kaybettiğini düşünmemek elde değil. Bu fotoğrafta da gördüğüm diğer fotoğraflarda da birbiri ile çatışan sol gruplar göremiyorum, herkes panik halinde panzerlerden ve ateşten kaçmaya çalışıyor.

Bence Berktay elinde kanıt olmadan o dönemin devrimcilerine saldırmamalıydı. Elbette sol içi çatışma vardı, ama o dönem hiçbir sol hareketin kitlenin üzerine ateş açtığına inanmıyorum. Bu fotoğrafın bana anlattığı, bu panzerler böyle agresif olmasaydı ve dönemin emniyet yetkilileri dikkatli davransaydı bu kadar çok ölüm olmayacaktı. Ve bugün bir katliamdan bahsetmeyecektik…

Yavuz Semerci/Gazeteport

1 Mayıs 1977 tartışması: Aydınlıkçılık, liberalizm ve devrim - Garbis Altınoğlu

Halil Berktay'ın 2 Mayıs'ta HaberTürk'te yayınlanan ve yalanlara ve gerçeklerin açık bir biçimde çarpıtılmasına dayanan 1 Mayıs 1977 değerlendirmesi geniş bir yankı yarattı. O bu açıklamasında şöyle diyordu:

“Devletin sola yapamayacağı bir şeyi sol kendi kendisine yapmış, ortaya bir fecaat çıkmıştı. Daha sonraki yıllar içinde bir sürü palavra atıldı. 35 yıl boyunca, davulcunun şahidi zurnacıdır misali, bu palavralar gerçek kabul edildi. O günlerde daha doğmamış olanlar geçip karşıma keskin nişancılardan bahsetmeye başladı. Sol, kendi yaptığı rezillikten bir mağduriyet efsanesi yarattı.”

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Metin Lokumcu ölümünün birinci yılında yürüyüşle anılacak

Geçtiğimiz yıl 31 Mayıs’ta Başbakan Erdoğan'ın Hopa'da yapacağı konuşma öncesinde polisin biber gazlı müdahalesi sonucu hayatını kaybeden Metin Lokumcu öldürülüşünün 1. yılında İstanbul’da anılacak. 31 Mayıs 2012 Perşembe günü Şişli Cami önünde toplanacak olan siyasi partiler ve kitle örgütleri buradan AKP Şişli İlçe binasına yürüyecek.
“31 Mayıs Hopa halkının AKP’ye meydan okumasıdır!”
Emekli öğretmen Metin Lokumcu, öldürülüşünün birinci yılında, DİSK İstanbul Temsilciliği, KESK İstanbul Şubeler Platformu, İstanbul Eczacı Odası, İstanbul Tabip Odası, DEKAP, Su Politik Çalışma Grubu, Halkevleri, Hemşin Kültürünü Araştırma ve Yaşatma Derneği, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Politeknik, Gençlik Muhalefeti, Öğrenci Kolektifleri, BDSP, BDP, EHP, ESP, ÖDP, SDP ve TKP’nin katılacağı anma yürüyüşü ile anılacak.
Anma yürüyüşüne katılacak olan kurumlar adına yayınlanan ortak metinde, “31 Mayıs 2011’de, Hopa halkının AKP’ye meydan okumasıdır” denildi. AKP iktidarının seçim mitingi için ilk defa bir ilçeyi seçtiği ve Hopa’nın AKP için özel bir tercih olduğunun belirtildiği açıklamada şöyle denildi:
“Çünkü; Hopa, sermaye yağmasına açılan Karadeniz’in en direngen noktalarından biridir. Emeğine, deresine, doğasına sahip çıkanların, iktidara biat etmeyenlerin, sol-devrimci değerleri geçmişten bugüne taşıyanların, hak aramaktan, halkların kardeşliğini savumaktan, özgür bir yarını kurmak için mücadeleden vazgeçmeyenlerin yeridir.”
“Başbakan’ın hesapları Hopa halkının direnişiyle bozuldu”
Başbakan’ın koruma ve polis ordusu ile Hopa’ya gelirken yaptığı hesapların, 31 Mayıs’ta genci yaşlısı, kadını çocuğu ile direnişe geçen Hopa halkı tarafından bozulduğunun vurgulandığı açıklamada, “Hopa halkı susmamış, boyun eğmemiş emek, halk ve doğa düşmanı AKP iktidarına, faşizme direnişle cevabını vermiştir. AKP’ye Hopa’dan defol demiştir” denildi.
Hopa halkına yönelen saldırı sonucu “beni de alın memleketi kurtarın”diyerek son sözünde bile direnmeyi seçen öğretmen Metin Lokumcu’nun AKP emrindeki polisler tarafından uygulanan şiddetle katledildiğinin hatırlatıldığı açıklamada, Hopa halkının, muhalefet güçlerinin meşru direnişleri nedeniyle yargılandığı ancak Lokumcu’nun katillerine dokunulmadığı dile getirildi.
Medya ise Metin Lokumcu'nun öldürülüşü farklı yansıtıldı. Olaylar polisin sert müdahalesi ile saat 10:30'da başladı. HES'lere hayır diyen halkın üzerine biber gazı ve copla giden polise, bölgedeki esnaflardan dahi tepki geldi.
Medya olayların sanki Başbakan'ın gelişi başladığını yansıttı kamuoyuna. Ancak Metin Lokumcu, Başbakan Hopa'ya geldiğinde çoktan hayatını kaybetmişti. İşte Hopa halkının yoğun tepkisinin bir nedeni de buydu. Başbakan Erdoğan'ın televizyon programlarında "taşlar atıyordu. Fotoğraflar var" demesine ardından bir yıl geçti ama o fotoğraflar halâ ortaya çıkmadı.
AKP iktidarına karşı sokağa
Hopa direnişinin ve Metin Lokumcu’nun yıldönümü olan 31 Mayıs’ta İstanbul’da sokakta olunacağının belirtildiği açıklamamda, “Herkesi AKP iktidarına karşı direnişi sokağa taşımaya çağırıyoruz. 31 Mayıs 2012 Perşembe günü Şişli Cami önünde buluşarak saat 19.30’da AKP’ye yürüyoruz” denildi.

Cumartesi Anneleri'ne tehdit

Cumartesi Anneleri, Susurluk davası nedeniyle 2 yıl hapis yatacak olan Mehmet Ağar'ı protesto için, cezaevinde kaldığı Aydın'ın Yenipazar ilçesine giderken, ilçeye gelen Korkut Eken, Cumartesi Annelerini tehdit ederek, “kabusunuz oluruz” dedi.
Mehmet Ağar’a “kayıplarımız nerede” diye sormak için Aydın Yenipazar Cezaevi önüne giderek protesto eylemi yapan Cumartesi Anneleri, Ağar'a destek veren bir grubun tacizine uğrarken, ilçeye gelen eski MİT mensubu Korkut Eken de "Bizi çok iyi tanırlar, kabus oluruz" dedi.
“Devlet için bin operasyon yaptım" diyen ve onlarca faili meçhul cinayette sorumluluğu bulunan Mehmet Ağar'a tepki göstermek ve kayıplarımız nerede diye sormak isteyen Cumartesi Anneleri'nin Yenipazar Cezaevi önündeki eylemi sırasında, ilçede bulunan Mitçi Korkut Eken, "Amaçları Sayın Mehmet Ağar'ı rahatsız etmek" dedi. Korkut Eken, BDP Milletvekili Pervin Buldan'ın, Ağar'a yönelik "Cezanı çekene kadar kabusun olacağız" sözlerine karşılık da, "Diğer milletvekili ve etrafındakiler de bizi çok iyi tanırlar, asıl kabus biz oluruz" dedi.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Erdoğan ve AKP’nin dini para, Tanrısı ABD emperyalizmidir!

AKP dindardır fakat iktidar ve para onun için daha öndedir. Böyle olmasaydı Gülen Cemaati’yle çatışmazdı; şayet çatıştıysa, onun için dindarlık önemli değil, iktidara sahip olmak, iktidar olanaklarını kullanmak ve daha fazla sermaye edinmek önemlidir.

İster uluslararası tekelci sermaye olsun, isterse ulusal ölçekteki sermaye olsun, ekseriyetten tüm sermaye için (sömürü, baskı, egemenlik ve bilumum gerici türevin gücü olan sermaye için) geçerlidir ki, kar hırsına bürünmüş sermaye dil, din, renk ve cins karşısında kayıtsızdır. O, yalnızca karına bakar. Karın olduğu yerde diğer değerler vb ikincil ve hatta tamamen önemsizdir. Bu türden ayrımlara girmez, sadece ve sadece sınıf ayrımına bakar, bir tek sınıf farkında duyarlıdır.

Gerici toplumsal sistemlere has bütün iktidar sahipleri ya da gerici hâkim sınıflar, ekonomik güce dayanırlar. Ya da istisnasız olarak bu kesimler büyük sermaye sahipleridir. Hepsi sermaye aracılığıyla yürütülen sömürüden palazlanır, güç olurlar veya nüfuzlarını devasa boyutlarda büyütürler. Yine hepsi burada edindikleri siyasi güç vasıtasıyla baskı uygular, egemenliklerini korurlar. Gerici sistemlerde iktidar olmanın da iktidarda kalmanın da değişmez tek yolu haksız kazanç sağlamak, azgınca sömürü yapmak, bu uğurda kudurgan bir baskı ve terör uygulamak, katliamlar gerçekleştirmektir; çalmak, yolsuzluk yapmak, rüşvet almak, imtiyaz kullanmak, komplolar düzenlemek ve her türden ahlaksızlık işin diğer kısmıdır. Kısacası, çürümüş-kokuşmuş gerici sistemlerde ekonomik olarak güç olmanın yolu, başta sömürü ve zulüm olmak üzere, diğer tüm ahlaksızlık ve vahşilikleri yapmaktan geçer. Siyasi güç olmanın yolu da genel kural olarak ekonomik anlamda güç olmayı gerektirir. Eğer bütün gerici iktidarların, egemenlerin, hâkim sınıfların izlediği yol bu ise (ki, en hafifiyle budur), o halde Erdoğan ve AKP’nin izlediği, izleyeceği yol da budur. Başka türlü tasavvur etmek mümkün değildir. (İlk hoca ve erbapları Erbakan’dı, işte ölümünden sonra çocuklarının miras kavgasıyla ortalığa dökülen kirlilikleri it ölüsü gibi kokmaktadır… Ki, Erbakan’ı, Erdoğan ve AKP ile kesinlikle kıyaslamıyoruz.) 

Yani, Erdoğan ve AKP iktidar olurken, iktidarda kalırken veya tüm bu saltanatları ve egemenliklerinin altında sömürü ve zulüm aracıyla büyüttükleri imtiyazlar, sağladıkları palazlanmada her türlü ahlaksızlık kullanılmak suretiyle elde edilen ya da elde ettikleri kocaman bir sermaye vardır; siyasi güç vardır. Türkiye-Kuzey Kürdistan gibi sistemlerde, yani komprador bürokratik burjuvazi gerçeğinde siyasi güç ve devlet olanakları, bürokratik imkânları ve tüm gücü palazlanmanın unsurudur. Siyasi güç ekonomik güç olmaktan geçtiği gibi, bu tür ülkelerde siyasi güç veya pozisyon, ekonomik palazlanmanın en uygun zeminidir. Devlet imkânları ve bürokrasisinin muazzam olanakları şahsi, grupsal, çeteci gayri hukuksal tüm palazlanmaların toprağıdır. Erdoğan ve AKP’nin bu “nimetlerden” yararlanmadığını söylemek bilinçli bir gericilik değilse, en basitiyle ahmakça bir safdilliktir.

AKP’nin dini paradır  
Erdoğan ve AKP’nin dindar kimliği hakikattir. Fakat bu hakikat onların (saf dindarların) sömürü ve zulüm yapmayacakları anlamına gelmez. Aynı biçimde yolsuzluk (Deniz Feneri, ihaleler vb vs gibi…), hırsızlık, ahlaksızlık yapmayacakları anlamına gelmez; rüşvet yemeyecekleri, devlet ve bürokrasinin olanaklarını bencil şahsi ve grupsal menfaatleri için kullanmayacakları, kar ve rant uğruna sömürü-zulüm yapmayacakları, kasalarını ve ceplerinin kabarışına büyütmek için, ülke zenginliklerini ABD emperyalizmi başta olmak üzere uluslararası tekellere peşkeş çekmeyecekleri, özelleştirmeler kılıfı altında satmayacakları anlamına gelmez… Bunların dinciliği de dinin ta kendisi de bu kirliliklere kapalı değil, sonuna kadar açıktır. 

Marks’ın deyimiyle, din tam manasıyla kitlelerin uyutulması için bir afyondur. Din uyuşturucu olduğu kadar, dini duygular ya da din iyi bir sömürü alanı ve argümanıdır da. Gerici egemenler bu silahı (din silahını) çok iyi kullanmıştır-kullanmaktadır da. Erdoğan bu alan üzerinde, yani din tacirliğiyle kitleleri aldatıp peşine taktı. Dindar olduğu kadar, bu dindarlığı, dini, gerici sömürü, baskı ve zulüm iktidarı için payanda etmeyi bilecek kadar da kar ve para peşindedir. Erdoğan ya da AKP’nin dindar kimliği ile sömürücü, baskı ve zulümcü kimliği ve faşist iktidarı birbiriyle çatışmamakta, bilakis çakışmaktadır. O halde, Erdoğan ve AKP’nin dini paradır demek neden yanlış olsun ki?!

Şayet Erdoğan ve AKP’nin bütün bunları yapmadığını iddia ediyorsanız, bu niteliklerine inanmıyorsanız; o halde AKP’nin hangi ilişkiler içinde ve nasıl palazlanıp iktidara geldiğini, nasıl iktidarda kalmayı başardığını, hem de darbe girişimlerini boşa çıkaracak ve ordunun en üst kademesini istifa ettirecek ve önemli oranda tutuklayıp yargılama vb vs pahasına, yani bu güçte iktidar olması ve iktidarda kalmasını nasıl açıklamalı? Nereden geliyor bu ekonomik güç ve nereden geliyor bu siyasi güç? Eğer Erdoğan ve AKP’nin yazgısını yazan tanrısı ABD emperyalizmi değilse, Erdoğan ve AKP bu kudreti nereden buldu?


Cemaatler arasında olmak kaydıyla içte yaşanan erk kavgasını saymazsak, bu cemaat ve tarikatlar ittifakı olan AKP’nin iktidarlaştığı genel kabul görmekle birlikte, su götürmez doğrudur da. Bir niteliğiyle cemaat-tarikat ortaklığı olan AKP’nin içte yaşadığı ciddi sancılara karşın, dışa karşı esasta sağlam durduğu veya birliğini koruduğu söylenebilir. Ne ki, bu durum mutlak bir şekilde karara bağlanmış bir hal değildir. Bugünün çelişki seviyesi veya çelişkilerin keskinlik boyutu, cemaatler ve tarikatlar topluluğuyla teşekkül olan, Türk-İslam sentezci komprador sınıf iktidarının aralarındaki çelişkilere rağmen, birlikte yürümelerine olanak tanımaktadır.

Efendi-uşak hukuku
AKP dini sömüren ama dindar olan bir partidir; tabii ki, hükümet ve iktidardır da. AKP’nin esas kimliği ise, sınıfsal dokusu olan komprador niteliğinde toplanır. AKP’nin dindar olması, iktidar olmasının önünde engel değildir. Onu iktidara taşıyan uluslar arası sermaye ya da tekelci güçler (ABD başta olmak üzere, AB emperyalizmi), AKP’nin dindar kimliğinden ziyade, işbirlikçilik veya maşa görevini nasıl yapacağı ve bunu yapmaya uygun olup olmamasıyla ilgilenmektedirler. Sermaye kardeşliği (somut olarak efendi-uşak hukuku, yani emperyalizm lehine bağımlılık ilişkisi) emperyalist ve bilumum sömürücü sistemlerde, önemli ve esas olanıdır; ulusal, dinsel kimliğinin ne olduğu sonra gelendir. Dolayısıyla, ABD AKP’yi iktidara hazırlarken ve oraya oturturken, AKP’nin İslamcı kimliğini engel görmedi. Ki, gerçekte engel de değildir. Nitekim yaşanan süreç bunu doğrulamaktadır.

Şimdi, “TC” devleti ABD emperyalizmi garantörlüğünde ve AKP eliyle emperyalist sistemin aktüel çıkarları ya da tabiatına uygun olarak talim-terbiyeden geçirilip (bilinen tasfiyeci süreçle) yapılandırılmaktadır. Tasfiyecilik ve yapılandırmanın kapsamı, iç ve dış güçlerde tasfiyeyi hedefleyen geniş bir konsepttir. Burada altını çizmek istediğimiz gerçek şudur; AKP komprador kimliği esas sınıf karakteri olmak kaydıyla, Türk-İslam sentezi savunusuyla edindiği ırkçı-faşist niteliği ve dindar kimliğiyle iktidarlaştıysa (ki, iktidarlaştı), bir önceki iktidarı tasfiye ederek onun yerine oturdu. Bu, bir önceki Kemalist kliği iktidarı ele geçirecek düzeyde tasfiye ettiği anlamına gelir. Kemalist kliğin tasfiyesi objektif olarak Kemalizm’in de belli oranda tasfiyesini içerir. Bu tasfiye bütünüyle bitirildiği, tamamen tasfiye edildiği, hiçbir gücü kalmadığı anlamına gelmez elbette. Ama öyle ya da böyle, bir tasfiyenin yaşandığı aşikârdır.

AKP’nin devletin temel kurumlarından eline geçirip kontrolüne almadığı bir kurum kalmadı. Yargı-yürütme-yasama ve bu üçlüye bağlı tüm kurumlar (ordu-polis dâhil olmak üzere) AKP’nin denetiminde bulunmaktadır. Devletin yapılandırılması denen olgu iyi algılanırsa, Kemalist devlet ve kliğe yönelik tasfiye de anlaşılmış olur. Bu tasfiye ya da yapılanma, devletin demokratikleştiği anlamına gelmez, bilakis aynı sınıf özü üzerinde yeniden yapılanma gerçekleşmektedir. Geleneksel devlet tüm temel kurum ve kuruluşlarıyla, anayasasından yürütmesine, yargısından yasamasına, ordusundan polis gücüne kadar her mekanizma, erozyondan geçiriliyor ve tüm bu sahaya AKP nüfuz ediyorsa, geleneksel Kemalist devlet anlayışı yerine, Türk-İslam sentezi temelinde dindar-cemaatçi-tarikatçı devlet anlayışı yerleştiyse; bu bir tasfiyenin olduğunu açıklar. 

Kemalizm’in tasfiyeye tabi tutulduğu Cumhuriyet Bayramı kutlamalarından, gençliğe hitabeden vb vs birçok ayrıntıda da belirmektedir.

AKP ve demokratlık
Erdoğan sessiz devrim gerçekleştirdiklerini söylerken, devrim yaptıkları hususunda doğru söylemiyordu ama bu sözün boş bir söz olmadığı ve nesnel bir gerçekliğe dayandığını da görmek gerekir. Eğitim sisteminde yapılan yeni düzenlemeler sonrası yapılan kutlamalar ve açıklamalar, belli nesnel karşılığı olan gelişmelerdir. Kısacası, dini iktidar ve devlet teşekkülünde önemli adımlar atılmış ve bu süreç devam etmektedir. 

Dersim Soykırım’ında ahkam kesmektedir Erdoğan!? Neden? Demokrat olduğundan mı? Asla! Sadece CHP’nin yumuşak karnını yakaladığı için oradan yüklenmektedir. Ve kitlelerin duygularına hitap etmektedir. Dahası, Kemalistler ve CHP ile, tasfiye amaçlı ve iktidarını pekiştirme amaçlı yürüttüğü kavgada-hesaplaşmada, Dersim Katliam’ını araç olarak kullanmaktadır. Yani, Kemalistlerle kozlarını paylaşıp onların defterini kendi iktidarı lehine dürmek için Dersim Soykırım’ını sahtekârca kullanmaktadır.

Yaşananlar, emperyalist proje olan ve bizzat ABD tarafından dayatılan devletin yapılandırılması sürecine uygun ve onun gereği olan gelişmelerdir. Emperyalist projeye endeksli olarak işleyen bu süreç veya devletin yapılandırılması süreci, eski devlet biçimi-anlayışını oluşturulacak olan yeni devlet biçimine uygun olarak, yıkıp tasfiye etmektir. Yani, eski devlet biçim ve anlayışını, yeni oluşturulan devlet biçimi lehine tasfiye etmektir. Devletin yapılandırılması denen şey budur. Bu süreçte iktidarda olan her klik aynı görevi üslenmek durumundadır; AKP de bu görevi üstlenip yürütmektedir. Demokrat olduğundan vs değil bu gelişmeler.

12 Eylül ile “hesaplaşma” sahtekârlığı
Gündemde 12 Eylül 1980 cuntası ve cuntacıların yargılanması var. Bura üzerinden AKP caka satmakta, demokrasi havarisi kesilmektedir. Oysa yaşanan hiçbir şey (Orduya, cuntaya, Ergenekon’a, kayıplara, Dersim soykırımına dair vb vs…) özel olarak Erdoğan ve AKP’nin kimliğiyle alakalı gelişmeler değildir. 

İşte, 12 Eylül ile “hesaplaşma” sahtekârlığı altında yaşanan gelişmeler, yukarıda ifade ettiğimiz devletin yapılandırılma sürecinin gereğidir. ABD dikteli de olsa, AKP devleti yapılandırırken, dini (İslami) bir devlet teşkilatlanmaktadır. Dolayısıyla, eski devlet geleneği, eski iktidarlar ve bunların icraatlarıyla objektif olarak karşı karşıya gelmekte ya da çatışmaktadır. Bu çatışma AKP’nin demokratik niteliğinden vb ileri gelen değil, tersine emperyalist proje olan devletin yapılandırılması projesinin gereğidir ve aynı zamanda İslami devlet örgütlenmesine uygun olarak ya da cemaatçi-tarikatçı kimliğine bağlı olarak, eski laik devlet geleneği ve uygulamalarıyla çatışmaktadır. Eğer AKP’nin İslami bir devlet oluşturmaya çalıştığını ve bu uğurda açık mesafeler kaydettiğini görür ve kabul edersek, Kemalist kliğin tasfiyesini görür ve Kemalizm’in de belli oranda tasfiye edildiğini kabul ederiz. Ki, bu süreç işleyen dinamik bir süreçtir. Muhtemelen daha somut (ki, olanlar yeterince somuttur zaten) gelişmelerin yaşanması uzun zaman almayacaktır.

Önemsemek gerekir ki, AKP din istismarıyla güç topladı. İktidar olmasında belirleyici faktör ABD emperyalizmi olsa da, kitleselleşmesi dini örgütlenme ve argümanlar sayesinde mümkün oldu. Hiç de küçümsenemez oy oranını, din istismarı ve dini kimliğinden ötürü yakaladı. O halde, dinin nasıl sömürü ve zulüm egemenliği olan gerici iktidar emeline alet ettiğini deşifre etme, önemli bir mücadele koludur.


AKP dindardır fakat iktidar ve para onun için daha öndedir. Böyle olmasaydı Gülen Cemaati’yle çatışmazdı; şayet çatıştıysa, onun için dindarlık önemli değil, iktidara sahip olmak, iktidar olanaklarını kullanmak ve daha fazla sermaye edinmek önemlidir. Bu söylediğimiz gerçeklik bilinmeyen bir şey değildir. Ancak halk kitlelerine iyi anlatılması ve AKP’nin bu yüzüyle etkili teşhir edilmesi için gereklidir. Halk kitleleri kazanılmadan hiçbir şey kazanılamaz, kazanılsa bile elde edilen kazanımla tutulup sürdürülemez!

24 Mayıs 2012 Perşembe

Fiili-meşru mücadeleye!

Erdoğan Uludere ile ilgili konuştu, Naim Şahin'den ne farkı var anlaşılamadı...

Tayyip Erdoğan Pakistan ve Kazakistan gezisi dönüşü Atatürk Havalimanı'nda düzenlediği basın toplantısında Uludere katliamı ile ilgili konuştu. Erdoğan'ın açıklamalarının, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in tepki çeken açıklamalarından bir farkının olmadığı görüldü.
Tayyip Erdoğan Pakistan ve Kazakistan gezisi dönüşü Atatürk Havalimanı'nda düzenlediği basın toplantısında Uludere katliamı ile ilgili konuştu. Erdoğan açıklamasında adeta Naim Şahin'e sahip çıkarken, medyayı da Uludere konusundaki haberleri ile ilgili üstü kapalı tehdit etti.
Erdoğan bir gazetecinin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in 'Uludere' katliamı ile ilgili sözlerini hatırlatması üzerine "İşin aslı bu değil ama ben başından beri bir şey söyledim, AK Parti'nin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğandır, yaptığı açıklamaları da arkadaşlarıyla değerlendirerek yapar ve bu konuyla ilgili olarak da biz açıklamımızı yaptık." dedi.
Katliamı mazur göstermeye çalıştı
Erdoğan açıklamasında, Naim Şahin'in tepki çeken açıklamalarına benzer şekilde katliamı mazur gösterebilecek şu ifadeleri kullandı: "... Neydi bu açıklama; burada bir hatanın olmuş olabileceğini ta başta söyledik ama bu bölgenin bir terör bölgesi olduğunu da söyledik. Fakat kimsede kalkıp sınırboyu kaçakçılığı yapanların yaptığı kaçakçılığı meşru gösterme gayreti içerisen giremez."
Parası neyse verdik, özür de neymiş!
Erdoğan yine Pakistan'da yaptığı açıklamaya benzer "parası neyse verdik" tavrını sürdürdü ve şunları kaydetti: "Bu konularla ilgili olarak da biliyorsunuz yasaların belirlediği tazminat konusunda onun çok çok ötesine geçmek suretiyle tazminatları da açılan hesaplara yatırdık. Başbakan yardımcım aileri yerinde ziyaret etti, eşlerimiz aynı şekilde gittiler bu ziyaretleri yaptılar. Eğer insaniyse biz insanı görevlerimizi yaptık ama terör örgütü veya uzantıları daha farklı beyanlar bekliyorlarsa, kusura bakmasınlar. Bu işin idari incelemesi yapılıyor, adli incelemeler şuanda devam ediyor, süreç devam ediyor, çalışıyor. Bunun dışında bizim yapacağımız her hangi birşey yok. Sadece süreci takip ediyoruz, izliyoruz ve kimsenin de dümen suyunda değiliz. Adaletin tecellisini beklemek bizim şu anda görevimizdir. Bunun dışında atılması gereken adımlarda atılmalıdır. Şöyle özür dilensin böyle özür dilensin falan, o özrün atılmış adımlarla zaten yerine geldiği de çok açık ortadadır."
Medyayı tehdit etti, sansür çağrısı yaptı
Erdoğan'ın açıklamalarında en dikkat çekici kısımlardan bir ise Uludere katliamı ile ilgili yapılan haberler konusunda medyayı açıkça tehdit etmesi ve sansür yapması çağrısı oldu. Erdoğan konunun takipçisi olanları da bildik üslupla "terör örgütü uzantısı" diyerek suçladı. Erdoğan şunları söyledi: "Daha ileri bu konuda da birşey söylemeyeceğim. Bunu zorla gündemde tutma gayreti içerisinde olan terör örgütü ve uzantıladırıdır. Burada samimiyetin olmadığı meydandadır ve buradan birşeyler kapmanın gayreti içerisinde olanlar vardır. Lütfen kimse de bu konuyu medya da dahil fazla istismar etmesinler, bizim söyleyeceğimiz budur ve gurubumdan da bundan sonra farklı bir açıklama gelmeyecektir."
soL

Roboski: 'Vur emrini kim verdi?'

26 Mayıs - Cumartesi 2012 - Saat 13:00'te Dolmabahçe'deyiz! Vur emrini kim verdi? Hesap sormak için katılımı sağlayalım!
Halklar Demokratik Konfederasyonu

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Toplumsal ya da ‘Birleşik Cephe’nin önemi!

Toplumsal muhalefet hareketinde gözle görülür bir yükseliş yaşanıyor. Bu yükseliş ilk kez 1 Mayıs 2012 eylemliklerinde gözlendi, (Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC) pankartı ve çatısı altında olmasa da, devrimci ve sosyalist olarak gördüğümüz ilerici güçlerle birlikte 2012 – 1 Mayıs etkinliğindeydik.  

Takip ediyoruz: İktidar yanlısı sendikaların ayrılmasına karşın, Türkiye’nin birçok kentinde yapılan mitingler görkemli geçti. Etkinlikler iktidar karşıtı eylemlere dönüştü.

Yükselişin ikinci dalgası darbeciler tarafından 6 Mayıs 1972’de idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ı anma etkinlikleriydi. Ülkede 12 Eylül’den itibaren görülmemiş ve ilk kez böylesine geniş bir katılımla anma toplantıları yapıldı.

Yükselişin üçüncü dalgası ve en yüksek noktası ise 19 Mayıs (emperyalizme karşı yürütülen Anadolu’daki anti-emperyalist bağımsızlık halk savaşımı) etkinlikleriydi. AKP iktidarı 19 Mayıs’ın anlamını bozmaya ve bazı yasaklarla (demokrasi yaftasıyla) kutlanamaz hale getirse de(…) Görüldü ki, büyük bir yenilgiye uğradı.

AKP-Cemaat iktirana karşı biriken öfke sokaklara ve alanlara taştı.

Türkiye tarihinde ilk kez kitlesel ve “sivil” bir 19 Mayıs AKP iktidarının inadına kutlandı. Özne olarak 2012 – 19 Mayıs’ı “Cumhuriyet Mitingleri”nden çok farklı bir kulvar ve mecrada yürüdü. AKP’nin manevrası böylelikle boşa çıkarılmış oldu.

Bugünde milyonlarca memur – kamu emekçisi “AKP’nin 3.5’lik zammına karşı” sokağa ve eyleme çıktı. Özetle: Türkiye’de bugün genel grev ilan edildi. Grev vardı!

İşte bu dördüncü dalgaydı...

Umut ve moral vermek için söylemiyoruz:

Yeneriz, yeniyoruz!

Gidecekler!

Yüreğimiz mazlumların ve ezilenlerin yanındadır!

Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC)

22 Mayıs 2012 Salı

‘Cumartesi Anneleri’ soruyor: “Kayıplarımız nerede?”

Ağar kayıplarımız nerede?
Mehmet Ağar'ın aldığı 2 yıllık ödül gibi cezasını her tür kişisel güvenlik ve konforu düşünülerek yattığı cezaevinde epeyce kişi ziyaret etti. Bu ziyaretçilere şimdi de faili olduğu gözaltında kayıpların yakınları ekleniyor. 'Cumartesi Anneleri Ağar'ı ziyaret ediyor.
Takipçisiyiz!
FKBC

21 Mayıs 2012 Pazartesi

soL PortaL'ın çağrısı: 'Gerçekleri bizde görün... Güne soL’dan bakın'

Gerçekleri görenlerin, duyanların, söyleyenlerin yaygınlaşmasını sağlamak için çabalayan soL portal, güne soL'dan bakanların sayısını artırmak için desteğinizi istiyor.

Mizaru, Kikazaru, Iwazaru sözcükleri muhtemelen büyük kısmımıza bir şey ifade etmez. Ama bunların “üç maymun” olduklarını söylersek, herhalde hepimizin kafasında hemen o gözünü, kulağını ve ağzını kapatmış figürler canlanacaktır.

M.Ö. 470 civarlarına, Konfüçyus’a dayanan “üç maymun” miti sonrasında özellikle Japonya’da yaygınlaşmış. “Kötülüğü görme, kötülüğü duyma, kötü konuşma” anlamına gelen Mizaru, Kikazaru, Iwazaru adları verilmiş onlara… İlk ortaya çıktıklarında olumlu bir anlam taşımaktaymış bu figürler; ama sonra, kim bilir belki de Aydınlanma’dan sonra, bugünkü olumsuz anlamına bürünmüş.

Belki de aklın ve insan iradesinin yükselişi değiştirdi bu eylemsizlik vaaz eden mitin toplumsal algıdaki anlamını…

Bunları şu nedenle anlatıyoruz: soL portal’ın tanıtım kampanyasının ana kavramı tersine çevrilmiş, yani “aydınlanmış üç maymun”.

“Tanıtım için maymuna mı çevirdiniz kendinizi” demeyin hemen, önce sloganımıza kulak verin:Gerçekleri görmek, duymak, söylemek için güne soL’dan bakın!

Gerçekleri görene, duyana ve de söyleyene “maymun” diyenin ise alnını karışlayıp geçiverelim.

Herkesin bildiği, hemen çağrışım yapan basit bir imgeyi özellikle seçtik. Çünkü amacımız daha fazla insanın soL’u tanımasını, güne soL’dan bakmasını sağlamak.

soL okurlarının ve dostlarının katkısıyla hazırladığımız tanıtım filmlerinin ilkini bugün sizlerle paylaşıyoruz ve bir kez daha, etkili bir tanıtım için sizlerin desteğini bekliyoruz. Bu hafta boyunca yayımlayacağımız soL tanıtım filmlerini mümkün olduğunca yaygınlaştırmamıza yardımcı olacağınızı umuyoruz. Bu mektubu paylaşarak, tanıtım filmlerini varsa sitenizde, Facebook sayfanızda yayımlayarak ya da önemsediğiniz soL haberlerini dostlarınıza ulaştırarak…

Hep birlikte, soL portalı daha geniş bir okur kitlesiyle buluşturarak, gerçekleri görenlerin, duyanların ve söyleyenlerin sayısını artıralım.

soL Portal Yayın Kurulu

Filistin Komünist Partisi: Zor coğrafyada komünist olmak

1942 yılından bir FKP afişi. Afişte İbranice şunlar yazıyor: Yaşasın faşizmi ezmekte olan kahraman Kızıl Ordu! Kızıl Ordu anayurdunu, kültürünü, insanlığı ve Yahudi halkı savunuyor. Kuruluşunun 24. yılında Kızıl Ordu'ya Sovyetler Birliği'ne desteğinizi gösterin. Sovyetler Birliği'ne yardım edin, orduya yazılın, Avrupa'da Hitler'in arkasında açılacak bir ikinci cepheyi talep edin. Yaşasın Sovyet halklarının ve antifaşist dünyanın lideri Stalin!
Modern Filistin tarihinin dönüm noktaları ile Filistin’deki komünist hareketin geçirdiği dönüşümü bir arada düşünmek hayli kışkırtıcı. Sonuçta, yalnızca Arapların veya Yahudilerin Filistin’inden değil, tüm uluslararası dengelerin düğüm haline geldiği zorlu bir coğrafyada devrimci olmaktan bahsediyoruz...
Musa Budeiri, Filistin Komünist Partisi Tarihi 1919-1948: Enternasyonalizm Mücadelesinde Araplar ve Yahudiler, çeviren: Şükrü Alpagut, Yordam, 2012, İstanbul.
Filistin Komünist Partisi’nin tarihini araştırırken, partinin oluşum sürecinde Siyonizmin oynadığı rolle karşılaşmak hayli şaşırtıcı gelebilir. Ne de olsa, içinden birçok ayrı kol çıkartmış olsa bile eninde sonunda Arap halkı ile Yahudileri sömürgeci bir karşılaşmaya zorlayarak “halkların kardeşliği” sloganını neredeyse boşa düşüren bir siyasi akımdan söz ediyoruz.
Üstüne üstlük, Osmanlı egemenliğinden Britanya mandasına doğru yaptığı yolculukta, Filistin’in Britanya Krallığı tarafından da bir “Yahudi ulusal yurdu” yaratma projesinin odak noktasında yer alması, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı verilen mücadelede Yahudi halkının en hafifinden olumsuz gözlerle değerlendirilmesine neden olacaktı. Britanya’nın 1917 yılında yayımladığı ve Araplar nezdinde herhangi bir meşruluğu bulunmayan Balfour Bildirisi, bir “Yahudi devleti”nden bahsetmese de, Filistin’in “Yahudi ulusal yurdu (Eretz Yisrael)” olarak dönemin baş emperyalist devleti tarafından tanındığını ilan ediyordu.
152b.jpg
Burada Siyonizmin kökenlerini ve gelişimini detayları ile anlatmaya olanak yok. Ancak Filistin Komünist Partisi’nin (FKP) kurucularının Siyonizmin “sol” kanadı ile ilişkili olduğunu akılda tutmak gerekiyor. Filistin Komünist Partisi'nin tarihini yazan Musa Budeiri de buradan başlıyor. Ukraynalı bir Rus Yahudisi olan Ber Boroçov’un (ki kendisi 1901 yılında Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne üye olacak ve Siyonist fikirleri nedeniyle partiden ihraç edilecekti) geliştirdiği “proleter Siyonizm” düşüncesi, geleneksel Siyonist düşüncede farklı olarak, Siyonizmin Yahudi halkının değil, Yahudi işçi sınıfının nesnel hareketinin ve çıkarlarının temsilcisi olduğunu iddia edecek ve bunun kuramsal temellerini atacaktı.
Filistin’e Yahudi göçü ve FKP’nin kuruluşuna giden yol
Ber Boroçov ve takipçileri tarafından 1906 yılında kurulan “Siyon İşçileri (Poalei Zion)” Partisi’nin mensubu olan Yahudi sosyalist Siyonistlerin, 1905 Rus Devrimi’nin yenilgisinin ardından Filistin’e göçen Yahudilerin içerisinde önemli bir yer kapladığı biliniyor. Filistin topraklarına gelen ve Avrupa ile Rusya’daki sınıf mücadelelerinin deneyimine sahip olan “Boroçov’cu” işçiler, “yaratılma sürecindeki Filistinli işçi sınıfının partisi” olduklarını ilan edeceklerdi.
Boroçov Avrupa’daki Yahudilerin “üretim” içerisinde yer almadığını, sürekli göç halinde olduklarını ve bu yüzden sınıf mücadelesinin kendisi yerine ulusal çelişkilerin daha önemli bir yer kapladığını düşünüyor, Yahudi halkının Filistin’e göçü ile birlikte “gerçek” sınıf mücadelesine geçiş yapılacağını iddia ediyordu. Boroçov, Filistin’de yaşayacak olan Arap ve Yahudilerin de ortak çıkarlara sahip olduğunu söylüyordu. Buna göre Yahudiler Filistin’e göçecek ve orada Araplarla birlikte ortak bir sınıf mücadelesi yürüteceklerdi.
1919 yılında “Sosyalist İşçi Partisi (Mifleget Poalim Sozialistit)” Siyonizm’in İngiliz işbirlikçiliğine karşı çıkıp Arap ve Yahudi işçilerinin beraber örgütlenmesini savunarak kurulacaktı. Buradan iki kol çıktı: Filistin Komünist Partisi (FKP) ve Komünist Filistin Partisi (KFP). Bu iki parti 1923 yılında birleşerek Filistin Komünist Partisi’ni oluşturacaktı (Buna rağmen şimdiki İsrail Komünist Partisi, kuruluş tarihini 1919 yılı olarak kabul etmektedir).
FKP, Yahudilerle Arapları yekpare bir bütün olarak görmek yerine, kendi içerisinde farklı çıkarlara ayrılmış toplumlar olarak görüyordu. Fakat iki sıkıntı baş gösterecekti: Birincisi, Filistin’e göç eden Yahudilerin Araplarla olan ilişkisi; çünkü baskın unsur Arap’tı ve Yahudiler ilk göçten bu yana arapları topraklarından çıkarma eğiliminde olmuşlardı. İkincisi, daha sonra Komintern tarafından FKP’ye sürekli telkin edilecek olan partinin Araplaştırılmasına karşı kadrolardan gelen direnç. Zira FKP sol Siyonizmden kopan unsurlar tarafından kurulmuş, ancak neredeyse bütünüyle Yahudi komünistler tarafından kurulmuş bir partiydi. Dahası, biraz gerçekçi bir şekilde, FKP’deki Yahudi komünistler, sosyalizmin içinde kök salabileceği halk olarak Arapları değil, sınıf mücadelesi deneyimine sahip ve görece daha kentli olan Yahudileri temel alıyordu:
“Filistin’de komünist hareket, ülkenin Arap sakinlerinden tamamen yalıtılmış olarak Siyonist hareketin sınırları içerisinde doğdu.” (Sf. 32)
FKP 1924’te Komintern’e kabul edildiği zaman, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi (KEYK) partinin bir Yahudi işçi örgütü olmaktan çıkartılarak bölgesel bir komünist parti haline gelmesini ve Arapların Siyonizm ile İngiliz emperyalizme karşı ulusal mücadelesinde desteklenmesi gerektiğini partiye iletecekti. FKP’nin buna ayak uydurmasının zor olduğu herhalde açıktır; Yahudi işçiler arasında örgütlenme, partinin kadrolarına çok daha “doktriner” geliyordu; Arap toplumu içinde sosyalist hareketin boy atabileceği bir gelişkinlik göstermiyordu. Zaten bunun bir uzantısı olarak, FKP sürekli bir “iki dinlilik” gösterecekti:
“Parti’ye göre, Siyonizm İngiliz politikasının elindeki bir maşaydı ve ezilen Arap nüfusun ortasında İngilizlerin ‘bekçi köpeği’ydi. Benzer biçimde, Arap ulusal liderleri de Arap hareketini İngiliz yönetimine karşı değil de Siyonistlere karşı yönlendirmeye çabaladıkları için mahkum ediliyorlardı. Parti, Yahudilere karşı yapılan saldırıların hedef saptırıcı olduğunu ve ancak Britanya’nın ülkedeki hakimiyetini pekiştirmeye yarayacağını, mücadelenin öncelikle İngilizlere karşı verilmesi gerektiğini ısrarla savunuyordu.” (Sf. 40)
İsrail devleti kurulmadan önce Filistin’de yaşayan Yahudilere verilen isimden türeyen “Yişuvizm”, FKP’nin hem Siyonizme karşı, hem de Filistin’de Yahudilerin işinin olmadığını söyleyen Yahudilere karşı ortaya atılan bir ara yoldu. Filistin’de Yahudilerin ilerici bir rol oynayacağını söyleyen partililer, kendi tabanlarını oluşturan Yahudilerin Filistin’den göç etmesini savunan “tasfiyeci/teslimiyetçi” eğilime karşı, parti için bir ideolojik hat çiziyorlardı aslında. Bu hat uzun süreli olamadı haliyle; hem Komintern, hem de Filistin’deki koşullar, bu ara formüle izin vermeyecekti.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Binler Kaypakkaya için alanlara indi: 'O Bolşevik mücadelemizde yaşıyor!'

İbrahim Kaypakkaya ölümsüzlüğünün 39. yıldönümünde ülkenin çeşitli yerlerinde yapılan etkinliklerle anıldı.

AMED: Amed’de Kaypakkaya anması
Amed'de DHF, PARTİZAN, EMEP, ESP VE BDP öncülüğünde Sümer Park’ta İbrahim Kaypakkaya özelinde mayıs ayı şehitlerini anmak amacıyla panel gerçekleştirildi. Panelde Devrimci 78'liler derneğinden Ahmet Andıç ve Marksist teori editörü Ziya Ulusoy konuşma gerçekleştirdi.

Panel öncesi İbrahim Kaypakkaya ve mayıs ayı şehitleri anısına sinevizyon gösterimi gerçekleştirildi. Panelde konuşan Ahmet Andıç, Mayıs ayında şehit düşen devrimcilerin mücadele ruhlarına vurgu yaparak. “Devletin kutsandığı halkın devlet için var olduğu devlete boyun eğen bir kişinin ancak iyi bir kimse sayıldığı dönemlerden geçen bu ülkede, İbrahim, Mahir, Deniz ve diğer devrimci önderler boyun eğmeden mücadele verdi” dedi.

Marksist teori editörü Ziya Ulusoy ise, İbrahim Kaypakkaya yoldaşı ve öğrencisi olmaktan onur duyduğunu belirterek, devrimci önderlerin faşist gerici devlet tarafından katledilmesini lanetledi. Kaypakkaya'nın ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını ne kadar doğru açıkladığını ve gelecek kuşaklar için ön açıcı olduğunu belirtti. Kemalizm noktasında Kaypakkaya fikirlerinin 40’lı, 50’li ve 60’lı yıllardan çok ileri ve devrimci nitelikte olduğunu, ölümünden sonra dahi bu fikirlerin sosyalist hareketler içerisinde yoğun bir şekilde tartışıldığı ve devrimci kurumların Kemalist zihniyetini yıkmaya çalıştıklarını dile getirdi.

Panelin soru cevap kısmında yoğun tartışmalarla beraber panel sonlandırıldı. Akşam saat 20.00’da ise AZC Plaza önünde toplanan kitle meşaleler eşliğinde 'şehid namırın, devrim şehitleri onurumuzdur, Kaypakkaya yoldaş ölümsüzdür, devrim şehitleri ölümsüzdür' sloganları atarak yürüyüş yaptı.

Yürüyüş sonrası yapılan basın açıklamasında; “Yine bir Mayıs ayı içindeyiz. Ölüme karşı hayatı, karanlığa karşı ışığı savunanları, büyük bir güçle savaşmış, inançla zafere ulaşmak isteyenlerdedir aklımız, Mayıs günlerinde. Biliriz ki, yarınlara uzanacaktır onların şarkıları. Ve susup dinleyecektir bütün zamanlar. Biliriz ki, söyleyenler susmadıkça o şarkının sonu gelmez. Ve yüreğimize kazıdık mı bir kere, Denizler, Yusuflar, Hüseyinler, Mahirler, Sinanlar, Mizginler, İbolar; ölmezler. Bir daha silinmezler” denildi.

Kaypakkaya korkusunun 40 yıldır devam ettiğine dikkat çekilen açıklamada “Eşit, özgür ve yaşanılası bir dünya için hayatını kaybedenlere karşı egemenlerin korkusu devam ediyor. Sadece son 2-3 yılda Grup Munzur, Temel Demirer, Pınar Sağ, Mehmet Özcan ile DHF, Partizan, ESP ve daha birçok demokratik kurum üye ve sempatizanları hakkında çoğunluğu Malatya 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından olmak üzere, çeşitli şehirlerde, “Kaypakkaya'yı övdükleri” gerekçesiyle davalar açıldı. Geçtiğimiz Mart ayında ise, DHF, Partizan ve ESP üye ve sempatizanları, “Kaypakkaya'yı övdükleri” ve demokratik eylemlere katıldıkları gerekçesiyle, 110 yıl “ceza” verildi! Kaypakkaya gerçekliği ile yüzleşmekten korkan egemenler; tecrit ve hapishane süreciyle bizleri yıldıramazlar.” ifadelerine yer verildi.

“Kaypakkaya “suçlu” değil”  denilen açıklamada son olarak şu ifadelere yer verildi: “Onu ve işkencelerde hayatını kaybedenleri anmak; Dünyanın her tarafında emperyalist işgale ve ilhaklara karşı mücadele etmektir. İşçinin, köylünün, emekçinin, kadının, gencin ekonomik, sosyal, kültürel, akademik hakları için mücadele etmektir. Kürtlerin, Alevilerin ve diğer ezilen kesimlerin hak mücadelelerini ilerletmek demektir. Son olarak bizler sadece Denizleri, Mahirleri, İboları anmıyoruz. Biz eşit, özgür bir dünya yaratma mücadelesinde hayatını kaybeden herkesi anıyoruz.”
Yapılan anma etkinliği 5 dakikalık oturma eyleminin ardından sona erdi.

Bursa: İbo-Mahir-Deniz sürüyor sürecek mücadelemiz
Ölümünün 39.yılında Komünist önder İbrahim Kaypakkaya Bursa’da yoğun yağmura rağmen yapılan eylemle anıldı. Saat 19.00’da Osmangazi Metro Durağı’nda toplanan kitle Kent Meydanı’na kadar yürüdü. Yürüyüş sırasında “Önderimiz İbrahim, İbrahim Kaypakkaya, Mayıs şehitleri ölümsüzdür, Yaşasın Devrimci dayanışma, İbo-Mahir-Deniz sürüyor sürecek mücadelemiz” sloganları atıldı.

Sloganlarla Kent Meydanı’na gelen kite burada basın açıklaması yaptı. “Bugün 18 Mayıs Türkiye devrimci komünist hareketinin önderlerinden İbrahim Kaypakkaya’nın katledilişinin 39. yıl dönümü. Mayıs ayı bilindiği üzere tarihin kara yapraklarında katliamlar ayı olarak yerini almıştır. Gerek ülkemizde gerekse de Dünya da 1 Mayıs’la başlayan katliamlar, Denizlerin, Haki Karerlerin, Dörtlerin, İbrahimlerle devam etti hala devam ediyor. Baskıyla, katliamlarla, işkencelerle devrimcileri teslim alabileceklerini sanan egemenler, devrimcilerin kararlılığı ve direngenliği ile boşa düşürüldü.” denilen açıklamada “İbrahim Kaypakkaya’nın katledilişinin üzerinden 39 yıl geçmesine rağmen, halen hâkim sınıfın temsilcileri tarafından tehdit olarak görülmeye devam ediliyor. Devletin İbrahim Kaypakkaya korkusu bugün hala günceldir. İbrahim Kaypakkaya’yı anma ve sahiplenmenin hapis cezaları ile karşılanmasının nedeni de budur. Bu nedenle birçok sanatçı İbrahim Kaypakkaya’nın adı türkülerinde geçtiği için cezalar aldılar ve halen yeni davalar açmaya devam etmektedir. Yine DHF ve Partizan üye ve taraftarlarına 110 yıla varan cezalar verildi. Üstelik bu cezalara benzer içerikte açılan birçok dava halen sürmektedir.” İfadelerine yer verildi.

Ülkemizde yaşanan hak gasplarına ve zulüm politikalarına değinilen açıklamada hakim sınıfların, zulüm saltanatının örgütlü bir güçle alt edileceği vurgulanan açıklamada “Ülkenin tüm bu durumu göz önüne alındığında, İbrahim Kaypakkaya’nın 40 yıl önce söylediklerinin halen güncelliğini koruduğu görülmektedir. Bugün de halen İbrahim KAYPAKKAYA isminden korkarak, onu anan sanatçı, aydın ve devrimciler baskı ve onlarca yıllık tutuklamalarla sindirilmeye çalışılmaktadır. Bu durum devlet açısından nasıl halen güncelliğini koruyorsa, bizler açısında da güncelliğini korumaya devam etmektedir. Unutulmamalıdır ki Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’yı anmak ve sahiplenmek bizim için onurdur.” denildi.

Katılımcı ve destekçi kurumlar: PARTİZAN, DHF, BDSP, SODAP, HALKLARIN DEMOKRATİK KONGRESİ.

Basın açıklaması atılan sloganlar eşliğinde son buldu.

Antalya: Suç işlemeye devam edeceğiz
DHF Antalya örgütlülüğü çağrısı üzerine, 18 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır zindanlarında katledilen komünist önder İbrahim Kaypakkaya, Antalya da emek ve demokrasi güçleri platformu desteği ile birlikte anıldı. 18 Mayıs günü saat 18:30 da Kapalı Yol Halk Bankası önünde toplanan kitle “İbrahim Kaypakkaya ölümsüzdür. Devrim şehitleri ölümsüzdür. Katil devlet hesap verecek. İbo, Mahir, Deniz sürüyor sürecek mücadelemiz” sloganları ile yürüyüşe başladı. Attalos Heykeli önünde sonlandırılan yürüyüşün ardından İbrahim Kaypakkaya şahsında devrim ve demokrasi şehitleri için saygı duruşu yapılarak basın açıklaması yapıldı. Yapılan basın açıklamasında “Kaypakkaya'yı devlet nazarında “suçlu” ve “tehlikeli” kılan ve katledilmesine gerekçe olan en temel neden, O'nun ülkemizin tarihi gerçeklerine yaklaşımındaki Bilimsel Sosyalist perspektifti. Kaypakkaya bu perspektife bağlı kalarak devletin resmi görüşlerine karşı, cepheden mücadele etti. Kaypakkaya, özellikle Kürt ulusal sorunu ve Kemalizm konularında ortaya koyduğu analizleriyle, ülkemiz devrim mücadelesine son derece önemli katkılar sundu.” Denilerek Kaypakkaya’nın ülkemiz devrim tarihinde bir dönüm noktası olduğu kaydedildi..

“Kaypakkaya, ideolojik-teorik alandaki keskin sınıf bilincini, devrimci mücadele konusunda da gösterdi.” Sözlerine yer verilen açıklama “Kaypakkaya'nın; görüşlerini, devrimci bir pratikle buluşturma kararlılığı, O'nun “suçlu” ilan edilmesinin en başat nedeniydi. Yanı sıra 1970'li yılların ilk yarısında işsizliğin, yoksulluğun, geleceksizliğin büyüdüğü bir dönemde ezilen milyonların yükselen mücadeleleri de Kaypakkaya'nın “suçlu” ilan edilmesinin temel nedenleri arasındaydı. Kaypakkaya, bir kahraman değildi. Kaypakkaya, ezilen milyonlardan; işçilerden, köylülerden, gençlerden, kadınlardan, Kürtlerden, Alevilerden, Çingenelerden, Ermenilerden, Süryanilerden, Lazlardan, Abhazlardan... Sadece birisiydi. Kaypakkaya, gerçek kahramanların ezilen milyonlar olduğuna inanan ve ezilen milyonların örgütlü mücadelesiyle sömürü ve zulüm düzenine son vermeyi amaçlayan bir devrimciydi, komünistti. Ezilen milyonlar üzerindeki baskı ve zulüm Kaypakkaya'dan günümüze artarak devam ediyor.” İfadelerine yer verildi.

Devlet tarafından suç unsuru sayılan İbrahim’e ağıt türküsü kitle tarafından hep bir ağızdan söylenerek anma eylemi sonlandırıldı.

                Kaynak: Halkın Günlüğü

18 Mayıs 2012 Cuma

Doğrudur, İbrahim Kaypakkaya kabulümüzdür, önderimizdir!

1970′lerin kabaran kitle hareketlerinin içinde kasketli, yeşil gözlü bir delikanlıydı. Genç yaşına rağmen yaşadığı koşulların ve dönemin pratiği içinde geliştirip-büyüttü düşüncelerini.

Kaypakkaya’yı ülkemizdeki burjuva ve burjuva demokrat aydınlar özellikle “yok” sayar. O’nu ısrarla görmezlikten gelirler. Bunun tek nedeni vardır. O da, hiç kuşkusu yoktur ki Kaypakkaya’nın proleter Devrimci çizgisidir.

Çünkü O’nun, Türk devletinin niteliğini ve Kemalizm’in faşist özünü, komprador burjuvazi ve toprak ağalarının temsilcisi olduğunu, Türk devletinin Kürt ulusunu ezdiğini, Kürtlerin ezilen bir ulus olduğunu ve Kürt ulusunun ayrılma hakkı olduğunu net olarak ortaya koyması ve bunlarla birlikte proletarya önderliğinde demokratik halk devrimi ve kesintisiz olarak sosyalizm ve komünizmi hedeflediği için, ne burjuvazinin ne de burjuvazinin etki çemberi içindeki bazı demokrat aydınlarımızın hoşuna gider. Öte yandan Kaypakkaya’nın düşünceleri ve çözümlemelerinin, bu kesimlerin hoşuna gitmesi zaten beklenemez.

Bu gerçeklerin yanında bir başka gerçek daha vardır ki; Kaypakkaya’nın kurduğu işçi sınıfının öncü örgütü Proletarya partisi TKP/ML ‘nin, sınıf savaşımını kesintisiz ve O’nun ortaya koyduğu Marksist-Leninist-Maoist çözümlemeler ışığında dirayetle yürütmesidir. Burjuvaziyi ve onun ideolojik-siyasal çemberi içinde olanları korkutan esas öğe de budur. Çünkü Kaypakkaya’nın düşünceleri savaşıma katiyen ara vermemiş, yarı yolda asla tökezlememiştir ve yaşadığı dönemden bugüne onun düşünceleri bu coğrafyada en tehlikelisi olarak belirlendi. Bundandır ki “Saklanmaya çalışılan bir meşaledir İbrahim Kaypakkaya!"

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Suriye: 'Muhalifler arasında yabancı askerler var'

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Suriye hükümetine karşı savaşanlar arasında, "El Kaide" gibi aşırı grupların üyelerinin de bulunduğunu belirterek, "Yabancı askerler var, bazıları hala canlı. Gözaltına alınıyorlar. Onları tüm dünyaya göstermeye hazırlanıyoruz" dedi.
Esad, Rusya'nın devlet televizyonu "Rossiya-24" kanalında, 6 ay aradan sonra ilk kez yayımlanan röportajında, Suriye Ulusal Konseyi'nin parlamento seçimlerini boykot ederek muhaliflerin itibarını zedelediğini savunarak, "Boykot çağrısı yapmanın halkı boykot etmekten hiçbir farkı yok" dedi. Esad ayrıca silahlı muhaliflerin arasında yabancı askerlerin olduğunu belirterek yakında bunu tüm Dünya'ya duyuracaklarını belirtti.
"Temsilcisi olduğunu iddia ettiğiniz halkı nasıl boykot ediyorsunuz?" ifadesini kullanan Esad, "Bu yüzden onların Suriye'de herhangi bir ağırlığının veya öneminin olduğunu düşünmüyorum" diye konuştu.
"Tüm Dünya'ya göstermeye hazırlanıyoruz"
Suriye hükümetine karşı savaşanlar arasında "El Kaide" gibi aşırı grupların üyelerinin de bulunduğunu savunan Esad, "Bazı yabancı askerler var ve bazıları ise hala canlı. Gözaltına alınıyorlar. Onları tüm dünyaya göstermeye hazırlanıyoruz" dedi.
Esad, sözde Suriye Özgür Ordusu'nun, ne ordu ne de özgür olduğunu belirterek, "Değişik ülkelerden silah ve para alıyorlar. Onlar çeşitli cezalara çarptırılmış, yasaları ihlal eden bir avuç eşkıya" ifadesini kullandı.
Muhaliflerin aralarında bulunan ve yakaladıkları yabancıları, şu ana kadar bu durumu ispat edecek belgelere sahip olmadıkları için yayınlamadıklarını kaydeden Esad, şöyle konuştu: "Dış görünüşlerine bakarak yabancı olduklarını söylemek son derece kolay ancak hala onların yabancı olduğunu ispatlayabilecek delillere sahip değiliz. Gözaltına alınan yabancıların büyük çoğunluğu Arap ülkelerinin vatandaşları."
"ABD'den Suriyeli muhaliflere silah iddiası"
Suriye'de Beşşar Esad rejimine karşı mücadele veren muhaliflerin, Körfez ülkeleri tarafından satın alınan ve ABD'nin koordinesiyle kendilerine sağlanan daha iyi silahlarla savaştığı iddia edildi. Amerikan Washington Post gazetesinin, Suriyeli muhalif kaynaklar ve ABD'li yetkililere dayandırdığı habere göre, Obama yönetimi muhaliflerin "komuta ve kontrol altyapısı konusunda Körfez ülkelerine bilgi sağlamak için muhalefet askeri kuvvetleri ile teması genişletti." Washington, Suriyeli muhaliflere "ölümcül malzeme" sağladığı haberlerini ise reddetti.
Gazeteye konuşan bir ABD hükümet yetkilisi, "Biz Suriye muhalefetine öldürücü nitelikte olmayan yardımı artıyoruz ve Şam üzerinde en büyük etkiyi sağlamak için bölgede ve ötesindeki müttefiklerimiz ile çalışmalarımızı koordine etmeyi sürdürüyoruz" dedi.
İhvan da silah sağlıyor
Askeri malzemelerin Lübnan sınırında Zabadani ve Türk sınırına yakın İdlib ile Şam'da stoklandığını öne süren gazete, iki ay önce mühimmatı tükenmek üzere olan isyancıların, milyonlarca dolar yardım kararı alan Suudi Arabistan, Katar ve diğer körfez ülkeleri sayesinde rahatladığını yazdı.
Habere göre, Suriye Müslüman Kardeşler de Suudi Arabistan ve Katar gibi Körfez ülkelerinden zengin kişilerden sağladığı para kaynaklarını kullanarak, isyancılar için kendi tedarik kanalını açtı.