30 Temmuz 2012 Pazartesi

AKP'nin Suriye siyaseti: "Kendi Alevine ve Kürdüne saldır" - Ali Ergin Demirhan

Bugün bir haftadır Şemdinli başta olmak üzere Dersim, Van ve Diyarbakır’da süren çatışmalar bir yandan, Doğanşehir’de Alevi yurttaşlara yönelik faşist provokasyon diğer yandan ilerliyor. Çatışmaların yarın Antakya’da, Sivas’ta, Çorum’da patlak vermeyeceğinin garantisi yok. İşin kötüsü bu durumdan rahatsız olan bir iktidar yok. Son bir yılını içerde dışarıda Suriye politikasından Kürt politikasına, ulaşım politikasından eğitim politikasına sapır sapır dökülen bir vaziyette geçiren AKP’nin bu krizine bulduğu çözüm Alevi-Kürt düşmanı bir sağ birlik siyasetinden başka bir şey değil. Sivas Katliamcılarının serbest bırakılmasına “hayırlı olsun” diyen Erdoğan, yaşanan son gelişmeler karşısında endişe etmek bir yana memnuniyet duyuyor olsa gerek. Mitinglerde Alevileri yuhalatırken keyf içinde sırıtan, Kürtlere yönelik saldırı siyasetini faşist bir militan gibi savunan Erdoğan’ın memnuniyetini pişmanlığa çevirmek ancak meydan okuyan tereddütsüz bir muhalefetle mümkün. Aksi Suriye’de izlediğimiz çatışmanın aslında kendi hikayemiz olduğunu anlayacağımız trajik bir sahne olacaktır

Emperyalizmin ve işbirlikçilerinin Suriye’ye iç çatışmayı körükleyerek müdahale etme siyaseti, bütün bölgeyi etnik-mezhepsel çatışmalarla tehdit eden yeni bir safhaya taşındı. Başkent Şam’da 18 Temmuz’da üst düzey güvenlik toplantısını hedef alan saldırıları bir “dönüm noktası” olarak niteleyen taraflar var güçleriyle savaşı ilerletiyor. Savaş ilerledikçe de etnik mezhepsel fay hatları harekete geçiyor. Suriye’nin doğal uzantıları olan Lübnan ve Ürdün’ün yanı sıra sınırın bu tarafındaki Kürt ve Alevi nüfusu AKP iktidarının düşmanca politikalarına hedef olan Türkiye de tehdit altında. AKP medyasında Alevi karşıtı propagandanın giderek daha fazla öne çıkarılması ve Suriyeli Kürtlerin özerklik ilanı karşısında sıkıntıya giren iktidarın kendi Kürtlerini kontrol altına tutma kaygısı, Antakya’dan Hakkari’ye uzanan güney kentlerini potansiyel çatışma hattına dönüştürüyor.

İç savaş yoluyla müdahale
Suriye’nin yaslandığı uluslararası ve bölgesel dengeler bir dış müdahaleye bugüne kadar imkan vermedi. Rusya ve Çin’in Birleşmiş Milletler’de Suriye’ye yönelik müdahale girişimlerine set çekmesi; İran, Lübnan Hizbullah’ı ve kısmen Irak’ın Şii iktidarının da bölgesel bir destek sunması sayesinde Suriye’ye yönelik doğrudan bir dış müdahale gündeme gelmedi. Üstelik parçalı ve toplumsal desteği zayıf muhalefet, Esad yönetiminin yerini alabilecek bir alternatif güç odağı oluşturamadı. Ayrıca Libya’da Kaddafi rejimini çözerek, eski Kaddafi kadrolarından “yeni” bir yönetim yaratmayı başaran emperyalistler, Suriye’de daha sağlam bir devlet yapısı ile karşılaştılar.

Bu koşullarda emperyalistler Suriye’nin zayıf noktası olan mezhep ayrımlarını harekete geçirmeye yöneldiler. Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin bölgesel işbirlikçiliği ile Suriye’deki güdümlü muhalefet yoluyla mezhepçi bir iç savaş kışkırtıldı. İç savaşın askeri ve siyasi kadroları AKP tarafından Türkiye’de üslendirildi. Katar ve Suudi Arabistan tarafından finanse edilen silahların aktarımı ve CIA operasyonları da AKP’nin onayıyla Türkiye üzerinden gerçekleştirildi.

Ne var ki muhalifler ciddi başarılar elde edemediler. Bunun üzerine El Kaide tipi terör eylemleri gündeme geldi. Son olarak da 18 Temmuz’da Yüksek Güvenlik Konseyi toplantısını hedef alan ve Savunma Bakanı Davud Racha, Genelkurmay Başkan yardımcısı Asıf Şevket ve General Hasan Türkmeni’nin yaşamını yitirdiği bombalı saldırı düzenlendi. Bu ölçüde bir saldırı ancak uluslararası istihbarat örgütlerinin işi olabilirdi. Suriye de ABD, Fransa, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye ve İsrail gizli servislerini suçladı

Geri dönülmez bir çatışma 
18 Temmuz saldırısı gerek düzenleyenler açısından gerek hedefteki Esad rejimi açısından bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Esad, silahlı muhalefeti topyekûn yok edecek bir imha operasyonuna girişirken Esad karşıtı uluslararası cephe de muhaliflere daha fazla para, silah ve istihbarat desteği sunmaya başladı. ABD de artık konuyla daha fazla ilgileneceğini ve “özel çalışmalar” yürütüleceğini açıkladı. El Cezire kanalı üzerinden psikolojik harp yeteneğini ispat eden Katar da Suriye kitle iletişim araçlarını hedef alan sabotajlara girişti.

Çatışmanın kalıcı güç değişiklikleri yaratacak bir biçimde ilerlemesi üzerine ülke içinde Kürtler özyönetimlerini kurarken, ülke dışında da Suriye’nin müttefikleri ve komşuları harekete geçti. Lübnan Hizbullah’ı tam da 18 Temmuz saldırısının ardından, Temmuz 2006’da İsrail işgalini püskürterek elde ettikleri zaferin Suriye’nin desteği sayesinde olduğunu açıklayarak Esad yönetimiyle kader birliği içinde olduğunu ilan etti. Rusya ise temkinini korumakla birlikte savaş gemilerini Suriye’nin Akdeniz kıyısındaki Rus askeri üssü olan Tartus Limanı’na yönlendirdi.

Çok sayıda ülkenin güdümünde hareket eden Suriyeli muhalifler ise Fransa, Katar gibi farklı angajmanlarına bağlı olarak inisiyatif ve liderlik yarışına girerek bu süreçte de iç zayıflıklarını gideremedi.

Tüm bu gelişmeler kısa sürede sonuçlanmayacak bir çatışmaya işaret ederken ülkenin en büyük coğrafi bölgesi olan ve Alevi, Sünni ve Hıristiyan nüfusun binlerce yıldır iç içe yaşadığı Humus gibi vilayetlerde mezhepsel ayrımlar giderek öne çıkıyor. Çapraz ateş altında sesi giderek kısılan bağımsız halk muhalefetinden sosyalist lider Ali Haydar gibi isimler iki tarafta da aşırı unsurlar olduğundan söz ederken Müslüman Kardeşler ve Selefiler ise doğrudan mezhepçi bir temelde örgütlenerek Alevi mahallelerini hedef alabiliyor.

Bir ayağımız batakta 
AKP sürecin başından bu yana, barışçıl çözüm olasılığını reddederek muhalifleri kışkırttı ve bu siyasetini Alevi düşmanı bir söylemle destekledi. Hatay, Kilis ve Urfa çatışmalardan kaçan Suriyeli sivillerin yanı sıra silahlı gruplara da açıldı ve askeri üs alanları haline getirildi. Silahlı grupların ve istihbarat elemanlarının cirit attığı sınır kentlerinde mülteci kamplarında isyanlar çıkıyor, savaş nedeniyle ekonomik faaliyetin gerilediği kentlerde silahlı gruplara tanınan imtiyazlar kent halkında hoşnutsuzluk yaratıyor.

Esad karşıtı silahlı grupların üssüne dönüştürülen Antakya, Suriye halkı ile tarihsel ve akrabalık bağları bulunan Arap Alevisi nüfusu ile gerilime en açık kent halinde. 18 Temmuz saldırılarının ardından AKP medyasında eş zamanlı olarak Alevileri hedef gösteren haberlerin yayımlanması ise, iktidar çevrelerinin bu gerilimi kaşıyabileceği şüphelerini gündeme getirdi. Haberler.com internet sitesinin “Binlerce Alevi’nin Esad’ı desteklemek için Suriye’ye geçtiği”, “Alevilerin muhaberata çalıştığı” yönündeki haberleri kısa sürede internet ortamnda yayılırken, Yeni Akit gazetesi de Sivas Katliamı’nda ölenlerin yangın sonucu değil birbirlerini vurarak öldürdüğü asparagasını günlerce manşete taşıdı.

Öte yandan AKP, Suriye Kürtlerinin PKK’ye yakın PYD liderliğinde özyönetimlerini kurmasıyla Antakya’dan Hakkari’ye Kürdistan’la komşu olduğu gerçeğiyle yüz yüze geldi. Hükümetin dışlayıcı politikası karşısında giderek kopuş eğilimleri güçlenen Türkiye Kürtlerine “kötü örnek” olabilecek bu gelişme karşısında AKP’nin şu anda izlediği çizgi ise askeri ve siyasi operasyonlarla dışlamayı sürdürmek olarak şekilleniyor.

Bu koşullarda AKP’nin Suriye’de savaşı tırmandırması, Türkiye’de de Alevileri ve Kürtleri hedef alan mezhepçi-faşist bir çizginin izlenmesini beraberinde getiriyor. Bu ilerleyiş, savaş karşıtı muhalefetin önüne özgün görevler yüklüyor.

Bağıra bağıra gelen çatışma
Bugün bir haftadır Şemdinli başta olmak üzere Dersim, Van ve Diyarbakır’da süren çatışmalar bir yandan, Doğanşehir’de Alevi yurttaşlara yönelik faşist provokasyon diğer yandan ilerliyor. Çatışmaların yarın Antakya’da, Sivas’ta, Çorum’da, patlak vermeyeceğinin garantisi yok. İşin kötüsü bu durumdan rahatsız olan bir iktidar yok. Son bir yılını içerde dışarıda Suriye politikasından Kürt politikasına, ulaşım politikasından eğitim politikasına sapır sapır dökülen bir vaziyette geçiren AKP’nin bu krizine bulduğu çözüm Alevi-Kürt düşmanı bir sağ birlik siyasetinden başka bir şey değil. Sivas katliamcılarının serbest bırakılmasına “hayırlı olsun” diyen Erdoğan, yaşanan son gelişmeler karşısında endişe etmek bir yana memnuniyet duyuyor olsa gerek. Mitinglerde Alevileri yuhalatırken keyf içinde sırıtan, Kürtlere yönelik saldırı siyasetini faşist bir militan gibi savunan Erdoğan’ın memnuniyetini pişmanlığa çevirmek ancak meydan okuyan tereddütsüz bir muhalefetle mümkün. Aksi Suriye’de izlediğimiz çatışmanın aslında kendi hikayemiz olduğunu anlayacağımız trajik bir sahne olacaktır. 

Hiç yorum yok: