3 Temmuz 2012 Salı

Kürt halkı demokrasi mücadelesinde Alevilerin müttefikidir

KCK Yürütme Kurulu üyesi Mustafa Karasu, Sivas Katliamı’nın yıldönümünde, ANF’ye açıklamalarda bulundu. İşte o açıklamalar…

ANF/BEHDİNAN - Sivas katliamının üzerinden 19 yıl geçti. KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu, Sivas katliamının yıldönümü vesilesiyle ANF’ye verdiği röportajda Alevilerin özgürlük ve demokrasi mücadelesinde Türkiye’deki en büyük müttefiklerinin Kürt halkı olduğunu belirten Karasu, ulus-devletçi, tek milletçi, tek inançlı zihniyet ve sistem altında Alevilerin varlığının tehdit altında olduğunu belirtti.

Karasu Sivas Katliamı'nın 19. yılında katliamı gerçekleştiren güçlerin amaçlarına ne derece ulaştıklarını, Alevi toplumunun demokrasi mücadelesi ve Kürt özgürlük hareketiyle ilişkileri üzerine konuştuk.

Sivas katliamının üzerinden 19 yıl geçti. 19 yıl sonra tüm yaşanan gelişmeler ve ortaya çıkan gerçekler ışığında katliamın amacı ve arkasındaki güçler konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Sivas katliamının nedenlerini anlamak için yapıldığı yıldaki siyasal ortamı, o süreçteki Alevilerin durumunu anlamak gerekir. Yoksa İslamcı basının belirttiği gibi Aziz Nesin’in kışkırtması, Pir Sultan Abdal şenliklerinde ortaya çıkan gerilimin sonucuymuş gibi yüzeysel yaklaşımlar ortaya çıkar. Ancak Türkiye'nin siyasal tablosu iyi anlaşılırsa ve o günkü Alevilerin duruşları, ilişkileri görülürse ve yine katliam içinde yer alan kesimlerin 1993 yıllarındaki siyasal duruşları, ilişkileri izlenirse Sivas katliamının hangi amaçla ve kimler tarafından yapıldığı ortaya çıkar.
Sivas katliamının yapıldığı yıl 1993’tür. 1993 aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi’yle devlet arasındaki savaşın çok şiddetlendiği yıldır. Kürt Özgürlük Hareketi’yle devlet arasındaki savaş şiddetlendiği gibi, devlet de bu direnişi kırmak için tüm kirli savaş yöntemlerini uygulamaya sokmuştur. 1993-94 yılları aynı zamanda devlet açısından Kürt Özgürlük Hareketi'ni bastırmak için her yol ve yöntemin, her türlü insanlık dışı uygulamanın mubah olduğu, Türkiye'deki faşist anayasa ve yasaların izin vermediği durumda ise tamamen devlet güçleri dışındaki çeteleri ve cinayet şebekelerinin devreye konulduğu yıllardır. Devlet bütün imkanlarını kullanarak Kürt Özgürlük Hareketi'ni bastırmak istemektedir. Belki de Osmanlı ve Türkiye tarihinde amaca ulaşmak için her yol mubahtır biçiminde böyle bir karar alınmadığını, ama Kürt Özgürlük Hareketi'ni bastırmak için bu yola başvurulduğunu söylemek gerekir. Herhalde bu düzeyde bir kirli savaş ne Osmanlı tarihinde ne de Türkiye Cumhuriyeti tarihinde devletin aklına gelmiştir. Ama 1990’lı yılların başında asker ve sivil bürokrasi oturmuşlar karar almışlar, bu hareketin bastırılması için her yol ve yöntem denenebilir demişlerdir ve denemişlerdir.

1993 2 Temmuz’unda gerçekleşen Sivas katliamı böyle bir ortamda gerçekleşmiştir. Bir kere bunu görmek gerekiyor. İkincisi Sivas katliamının olduğu 1993 yılı aynı zamanda Kürt Özgürlük Hareketi'nin başta Alevi Kürtler olmak üzere Alevi Türkler üzerinde de etkide bulunduğu, Alevi Kürtlerin mücadeleye yoğun ilgi gösterdiği, yine Alevi Türk gençlerin de mücadeleye katılım gösterildiği yıldır. Aleviler içinde Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı büyük bir sempati gelişmektedir. Yüzyıllardır Alevilere karşı zulüm uygulayan Türk devletine karşı ilk defa direnen, bu zulmü geriletmeye çalışan, bu zulüm karşısında yenilmeyen, direnen bir güç görmüştür. Bu Aleviler için çok önemlidir. Kendisine baskı yapan, zulüm yapan devlet karşısında direnen, boyun eğmeyen, ona meydan okuyan bir hareketin çıkması, yüzyıllarca devletin baskısı altında olan Alevilerde büyük bir sempati uyandırmıştır. Türk devleti Alevilerdeki bu eğilimi görmüştür. Türkiye'de, Avrupa’da Aleviler nerede varsa Kürt Özgürlük Hareketi’yle ilişkileri gelişmekte, binlerle ifade edilen sayıda Alevi gençler Kürt Özgürlük Hareketi'ne katılmaktadır.

Sadece Aleviler değil, Türk devletinin zulmünden, baskısından illallah etmiş Türkiye'deki aydınlar, muhalif çevreler de Kürt Özgürlük Hareketi'nin bu direnişine içten içe sempatiyle bakmaktadırlar. Her ne kadar korkuyla seslerini çıkarmasalar da, mücadeleye açık destek vermeseler de, Kürt Özgürlük Hareketi'nin bu despot devlete, bütün yeteneği zulüm olan bu devlete karşı Kürt Özgürlük Hareketi'nin direnmesi bu kesimlerde de büyük bir sempati uyandırmıştır.

Diğer bir husus da Sivas katliamında kullanılan İslami kesimlerin durumudur. Kürt Özgürlük Hareketi 1990’lı yıllarda büyük bir yükselişe geçince Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi'nin bu gelişimini durdurmak için İslami hareketin, siyasal İslamcı güçlerin önünü açmıştır. Büyük bir uyanışa giren, devletten kopan Kürtlerin Kürt Özgürlük Hareketi'ne yoğun bir akış göstermesinden Türk devleti korkuya kapılmıştır. Hem Kürdistan'daki hem de metropollerdeki Kürtlerin Kürt Özgürlük Hareketi'ne akın etmesini engellemek için o dönemdeki Refah partisinin gelişmesinin önünü açmışlardır. Özellikle de metropollerde Kürtlerin Refah partisine akması için her türlü imkan tanınmıştır. Kuşkusuz Kürdistan'da da Refah Partisinin gelişmesi için imkan tanınmıştır. Daha doğrusu Kürtlerin Kürt Özgürlük Hareketi'ne kaymasını engellemek için siyasal İslamcıların Kürtleri saflarına çekmesine açık destek vermişlerdir. 1990’lı yılların başında asker-sivil bürokrasinin Kürt Özgürlük Hareketi'nin gelişimi karşısında Kürt Özgürlük Hareketi'ni sınırlamanın önemli araçlarından, tedbirlerinden biri olarak siyasal İslamcıların önünü açmak olmuştur. Nitekim bu yıllarda siyasal İslamcıların örgütsel ve siyasal gücü giderek artmıştır.

Bu durum aynı zamanda devletin Kürt Özgürlük Hareketi'ne ve demokrasi güçlerine karşı siyasal İslam’ı kullanmasını ifade etmektedir. 1992 yılından başlayarak Hizbullah’ın devlet tarafından Kürt Özgürlük Hareketi’nin tabanına karşı saldırı içine sokulması da bu konseptin başka bir boyutudur. Bir taraftan Kürtlerin Refah Partisine akması sağlanmaya çalışılırken, diğer taraftan da cinayetlerle, öldürmelerle Kürt Özgürlük Hareketi'ne sempati duyan, tabanı olacak kesimleri sindirme politikası izlenmiştir. Bu nedenle 1990’lı yıllar aynı zamanda siyasal İslamcı güçlerle devlet ilişkilerinin dolaylı-dolaysız en iyi geliştiği yıllardır.

1996-97’de Refah Partisinin geriletilmek istenmesi de bu süreçle ilgilidir. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi'ni geriletmek için o kadar önleri açılmıştır ki, sonuçta Refah Partisi Türkiye'nin birinci partisi haline gelmiştir. Kürtlere karşı kullanayım derken siyasal İslamcıların güç kazanması ve Refah Partisinin birinci parti haline gelmesi gerçeği ortaya çıkmıştır. Sonradan bu gelişmenin büyük boyutlara ulaştığını görerek 28 Şubat müdahalesi ve diğer yol ve yöntemlerle geriletmek istemişlerse de iş işten geçmiştir. Amiyane deyimle atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.

1992-93-94-95 yılları Türk devleti ve İslamcılar arasında iyi bir ilişkinin olduğu yıllardır. Doğrudan ilişkileri olsa da esas olarak zımni bir ilişki içinde oldukları görülür. Devlet İslamcıları Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı kullanmak istemiştir, İslamcılar da bu kullanmayı gönüllü olarak üstlenmiş ve devletin bu yaklaşımından yararlanmaya çalışmışlardır. Bu dönem devletin İslamcılara dokunmadığı, onlara her türlü müsamahayı gösterdiği bir dönemdir.

Sivas katliamı tabii ki siyasal İslamcıların etkisinde olan, onların da belirli düzeyde kışkırttığı çevreler tarafından gerçekleştirilmiştir. Devletin siyasal İslamcılara müsamahasını bu çevrelerle ilişkili kesimlerin böyle bir katliam içine girmesine cesaret verici bir etken olarak görmek gerekir. Sivas tarihsel olarak Alevi-Sünni geriliminin kışkırtılacağı bir zemine sahip olduğu gibi, dönemsel olarak da Alevilere, aydınlara, devrimci demokratik güçlere karşı kışkırtılacak bir siyasal ve psikolojik ortam söz konusudur. Dolayısıyla derin güçlerin kolayca kullanabileceği bir zemin tarihsel ve dönemsel olarak o günlerde Sivas’ta vardır. Ama esas olarak da devletin derin güçleri bu katliamla Kürt Özgürlük Hareketi'ne ilgi duyan Alevi Kürtleri, Alevi Türkleri, aydınları sindirmek ve onların devlete karşı muhalif bir tutum içine girmelerini engellenmek istemiştir. Çünkü 1992-95 arası yıllar Türk devletinin karşısında hiçbir muhalif güç görmek istemediği yıllardır. Kürt Özgürlük Hareketi karşısında herkesin kendisinin destekçisi olmasını istiyor, destekçisi olmayan her gücü de düşman görüyordu. İşte Sivas katliamı da Türk devletinin yürüttüğü kirli savaş sürecinde kendilerine destek vermeyen, Kürt Özgürlük Hareketi'ne giderek sempatisi artan başta Kürt Aleviler olmak üzere tüm Alevileri sindirmek için yapılmış bir katliamdır. Kesinlikle bunu böyle değerlendirmek gerekir.

Katliamın Sivas’ta olması da tesadüfi değildir. O yıllarda Dersim’den başlamak üzere Sivas da dahil Alevi Kürtlerin ve Türklerin yoğun olduğu alanlarda gerillalar çok önemli bir etkinlik sağlamışlardır. Yine Güneybatı denilen Adıyaman, Maraş ve Malatya’da gerillanın önemli düzeyde bir etkinliği gelişmiştir. Avrupa’da Alevilerin önemli bir kesimi Kürt Özgürlük Hareketi'nin etkisi altındadır. İşte katliam bu ortamda gerçekleşmiştir. Alevilerin ve demokrasi güçlerinin Kürt Özgürlük Hareketi’yle birleşmesini engellemek için böyle bir gözdağı verilmiştir. Çünkü bu dönemde her türlü muhalefet Türk devleti açısından Kürt Özgürlük Hareketi'ne güç veren etken olarak görülmektedir.

Bu çerçeveden hareket edersek katliamı gerçekleştiren derin ve görünen güçlerin amaçlarına ulaştıklarını söyleyebilirmiyiz?

Katliamı gerçekleştiren güçlerin kısmi düzeyde amaçlarına ulaştığını söyleyebiliriz. Gerçekten de bu katliamla önemli bir ürküntü yaratmışlardır. O süreçte de bu katliama karşı çok ciddi bir sesin yükseltildiği söylenemez. Kuşkusuz Avrupa’da, belirli yerlerde tepkiler olmuştur, ama yapıldığı yıl Türkiye'de katliama karşı önemli bir ses çıkarılmadığı görülür. Bu yönüyle Kürt Özgürlük Hareketi'nin Alevilerle buluşması, Kürt Özgürlük Hareketi'nin demokrasi güçleriyle buluşması, daha geniş yelpazede Türk devletine karşı bir mücadele verilmesi çabalarına bu katliam bazı yönleriyle darbe vurmuştur. Kuşkusuz bazı yönleriyle de bu katliam Aleviler üzerinde önemli bir etkide bulunmuştur. Hatta Alevilerin devleti sorgulama, devletin politikalarına karşı tutum koyma konusunda bir dönüm noktası olarak da değerlendirilebilir.

Devlet açısından bir taraftan böyle bir katliamla Alevilerin demokrasi güçleri ve Kürt Özgürlük Hareketiyle birlikte demokrasi mücadelesi vermesinin önüne geçmek isterken, diğer taraftan Alevi politikasında kimi yumuşamalar yaparak Alevilerin Kürt Özgürlük Hareketi, sol güçler ve demokrasi güçlerin yanında yer almasını engelleme stratejisi izlemişlerdir. Alevilerin Avrupa ve Türkiye'de belirli dernekler altında örgütlenmesine göz yumarak ve Alevi kültürüyle ilgili deyişler ve cemler konusunda televizyon, radyo ve diğer basın yayın organlarında yumuşamalar yaparak Alevileri Kürt Özgürlük Hareketinden uzak tutmaya çalışmışlardır. Özellikle Avrupa’da Alevi Kürtlerin Kürt Özgürlük Hareketi’nden uzaklaştırılması için devletin konsolosluklar ve elçilikler üzerinden bu yönlü çabalar gösterdiği bilinmektedir.

Tabii bunu söylerken oradaki Alevi örgütlenmelerin devlet tarafından kurulduğu ve devletin uzantısı olduğunu söylemek istemiyoruz. Biz sadece Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesinin gelişmesi karşısında Alevilerin bu mücadele içinde etkin yer almasını görerek Alevi örgütlenmelerinin gelişmesini dönemin politikası gereği kendileri açısından uygun gördüklerini belirtmek istiyoruz. Kuşkusuz Aleviler için özgün örgütlenme imkanı bulmak iyi bir şeydir. Kürt Özgürlük Hareketi daha Sivas katliamı olmadan önce Kürdistan Aleviler Birliğini örgütlenmeye başlamış ve geliştirme çabası içinde olmuştur. Özgün örgütlenme tabii ki Alevilerin hakkıdır. Kendi kimliğini, varlığını koruması, güçlendirmesi ve yürütmesi açısından özgün örgütlenmeler gereklidir. Ama Türk devleti Alevilerin örgütlenmesi gelişsin, güçlensin yaklaşımıyla değil, özellikle Alevi Kürtlerin Kürt Özgürlük Hareketinden uzaklaşması için böyle yeni bir yaklaşım içine girmiştir. Çünkü bu dönemde en büyük düşman olarak Kürt Özgürlük Hareketi görülmektedir. Özcesi devlet bir taraftan katliam yaparak Alevileri büyük bir baskı altına alıp çaresizlik içine düşürmeye çalışırken, diğer taraftan da devlet Alevi örgütlenmelerin önünü açıyor, Alevi kimliğinin kendini ifade etmesine yardımcı oluyor gibi bir imaj yaratmaya çalışmıştır. Yani havuç ve sopa politikasının birden uygulandığı görülmektedir.

1990’lı yıllar aynı zamanda devletin Alevilere sahip çıktığını ve Alevi kültürünün gelişmesine fırsat tanıdığını göstermek istediği yıllardır. Ezilmiş bir kimlik olan Kürtlerin bu kadar mücadele yürüttüğü ve Alevi Kürtleri de önemli düzeyde etkisi altında aldığı bir süreçte Alevilere yönelik eski politikaların sonuçsuz kalacağını, daha fazla Kürt Özgürlük Hareketi’yle birleşeceğini görerek yeni bir Alevi politikası benimsemişlerdir. Yani Sivas’ta yapılan katliamla bu Alevi politikasının bir birine paralel yürütüldüğünü görmek gerekiyor. Bunu söylerken devletin Aleviler konusunda sıkışması, Alevi kültürü ve özgün örgütlenmesi konusunda belirli bir yumuşama içine girmesini de Kürt Özgürlük Hareketi'nin, demokrasi güçlerinin bir mücadelesinin bir sonucu olarak görüyoruz. Kuşkusuz Alevilerin de bu sonucun ortaya çıkmasında bir yeri vardır. Ancak demokrasi güçlerinin ve Kürt Özgürlük Hareketi'nin on yıllardır yürüttüğü mücadelenin sonucu Türk devletinin bu alanda belirli yumuşamalar yapmak zorunda kaldığını görmek gerekir. Nasıl ki on yıllardır süren Kürt özgürlük mücadelesinin sonucu en fazla teşhir olduğu Kürt kimliği ve Kürt kültürü alanında kimi yumuşamalar yaprak Kürtleri inkar, tasfiye, siyasal soykırım politikasını yeni koşullarda sürdürmek istiyorsa, Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadelesi karşısında sıkışan devlet de kültürel ve özgün örgütlenme alanında kimi yumuşamalar yaparak Alevileri bu defa da yeni koşullarda sistem içinde tutma politikası izlemektedir.

Türk devletinin bu yıllarda izlediği politikanın kimi sonuçlar aldığı söylenebilir. Bir kısım Alevi örgütleri Kürt halkının özgürlük mücadelesine uzak durma, dolayısıyla doğru olmayan bir demokratik mücadele anlayışıyla hareket etme eğilimi içinde olmuştur. Cem vakfı gibi örgütlenmeler ise daha başından itibaren Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı düşmanca bir tutum içinde olmuşlardır. Bundan sonra da bu tutumu sürdürecekleri kesindir. Ancak Alevi özgün örgütlenmelerinin önemli bir bölümü giderek Türk devlet gerçeğini daha iyi anlama ve sorgulama süreci içinde olmuştur. Bunun sonucu da demokrasi mücadelesinin ancak Kürt Özgürlük Hareketiyle yürütüldüğünde Türkiye'nin demokratikleşeceğini görmüşler ve bu yönlü bir yaklaşım içinde olmuşlardır. Önümüzdeki dönemde bu eğilimin daha da gelişerek pratik ve siyasi sonuçları olan bir gelişme ortaya çıkaracağını şimdiden söyleyebiliriz.

Türk devletinin katliamlarla Aleviliği, Alevileri sindirerek sistem içine çekmek, eritmek ya da yok etmek istediği belirtilebilir mi?

Geçmişte yapılan katliamlar var. Bu katliamların tümü tabii ki Aleviliği yok etmek, sistem içine çekmek ya da eritmekle ilgilidir. Sistem içine çekmek iki yönlüdür: birincisi; devlet dışı toplum olarak kalmış, devletle barışık olmayan, Aleviliği devlete itaat eden, devlete hizmet eden, devletin işbirlikçisi olan bir duruma çekmek istemektedir. İkincisi ise Osmanlı’dan bu yana Sünni-İslam’ın tek hakim inanç haline getirilmesi söz konusudur. Bu yönüyle de Alevilik Sünni-İslam mezhebi içinde eritilmek istenmektedir. Belki Osmanlı döneminde Bektaşilik bir dönem devletin ideolojik kurumu haline getirilmiştir. Bir dönem bu sürdürülmüştür. Ama daha sonra yine Sünni-İslam’ın hakim olduğu bir devlet ve toplum yapılanması hedeflenmiştir. Özellikle halifeliğin 1517’de Osmanlı’nın eline geçmesiyle birlikte Bektaşiliğin etkisi giderek azalmış ve daha sonra da baskı altına alınan bir kimlik haline gelmiştir. İşte bu zihniyetteki Osmanlı döneminde baskılarla Alevilerin Sünnileştirmeye çalıştığı görülür.

1500’lü yıllarda Alevilik Anadolu’da ve Kürdistan'da daha etkindir. Ama özellikle Yavuz döneminden sonra gelişen baskı ve katliamlarla önemli bir Alevi kesiminin Sünnileşmesi sağlanmıştır. Bugün Bingöl, Muş hattında önemli bir kesimin Sünnileştiği açıktır. Tarih araştırılırsa Dersim’den İran sınırına kadar önemli bir hattın Alevi kuşağı olduğu görülür. Şimdi bu kuşak ortadan kaldırılmıştır. Sadece Varto, Hınıs alanlarında belirli bir Alevi kesim kalmıştır, ama diğer alanlarda dönmüşlerdir, Sünni olmuşlardır. Tarih içinde bunu da görmek gerekiyor. Bu açıdan katliamların tabii ki amacı Aleviliği eritmektir, yok etmektir. Her zaman bu fiziki yok etme anlamına da gelmez. Fiziki yok etmeler aslında kültürel soykırımın zeminini oluşturmak için yapılır. Aleviler için de bu yapılmıştır, Kürtler için de bu yapılmıştır. Kürtler üzerinde bu kadar katliam uygulanmasının önemli bir nedeni de katliamla ürkütüp korkutmak, sindirmek ve böylelikle kültürel soykırıma, Türkleştirmeye elverişli hale getirmektir. Aleviliği de Sünnileştirmeye elverişli hale getirmek için birçok katliam gerçekleştirilmiştir.

Osmanlı döneminde de yaklaşım budur, cumhuriyet döneminde de yaklaşım budur, değişmemiştir. Bazıları cumhuriyetin laik olduğunu, Alevilerin nefes aldığını söyler, bu çok gerçekçi değildir. Laiklik ancak tam düşünce özgürlüğüyle anlam bulabilir. Kaldı ki Cumhuriyet de daha baştan itibaren diyanet işleri başkanlığını kurmuş, Sünniliği esas almıştır. Alevilik Osmanlı döneminde gördüğü baskıları cumhuriyet döneminde de görmüştür. Cumhuriyet döneminde ibadetlerini serbest mi yapmışlardır, kendilerini gizlememişler midir? Yakın zamana kadar kendilerini okullarda, işyerinde, bulundukları yerlerde kendilerini gizlemiyorlar mıydı? Sadece yoğun oldukları yerlerde kendi kimlikleri bilinirdi, gizlemezlerdi komşularından, ama başka yerlerde gizlerlerdi. Bu yönüyle cumhuriyet döneminde öncekinden farklı bir inanç özgürlüğü olduğu söylenemez. Hatta ulus-devlet zihniyetinin girmesiyle birlikte tekçilik sadece etnik ve kültürel kimlikler açısından değil, inançlar açısından da büyük bir tehlike ortaya çıkarmıştır.

Kapitalist modernist çağ sadece etnik kimliklerin yok edildiği çağ değildir, dinsel kimlikler de yok edilmişlerdir. Süryaniler Ortadoğu coğrafyasında ne zaman yok edildiler? Kapitalist modernitenin girmesiyle, ulus-devlet zihniyetinin gelişmesiyle yok edilmişlerdir. Ondan önce varlıklarını sürdürüyorlardı. Ulusçuluk öyle bir şeydir ki sadece bir etnik kimliğin hakimiyetini değil, hakim olan inancın da diğer inançlar üzerinde hakimiyetinin oluşmasını beraberinde getirir. Cumhuriyet döneminde bir taraftan Türkleştirme varken, diğer taraftan da Sünni-İslam’ın hakim olması politikası izlenmiştir. Bu açık bir gerçektir. Diyanet işleri başkanlığının örgütlü hale gelmesi, getirilmesi bunun ifadesidir. Bunu bırakalım teorik olarak açımlamayı, Aleviler kendi yaşadıklarını babalarından, dedelerinden dinlerlerse nasıl inançlarını sakladıkları, gizledikleri görülür. Ancak yoğun oldukları yerlerde kendi kimliklerini, kültürlerini korumaya çalışmışlardır.

Sadece katliamlar ve baskılarla yok edilme söz konusu değildir. En fazla kimler metropollere göç etmiştir? Alevi Kürtler ve Alevi Türkler göç etmiştir. Çünkü yoğun yaşadığı yerlerden uzaklaşınca aslında Aleviliğin kendisini yetiştirdiği kültür de toprak da ortadan kalkmıştır. Bugün Sivas’tan, Malatya’dan, Maraş’tan Alevilerin bu kadar göçertilmesi, özelikle Alevi Kürtler başta olmak üzere Alevilerin bu kadar göçertilmesi bir nevi Aleviliğin ortadan kaldırılması, metropollere giderek oralarda erimesi anlamına gelmektedir. Kendi kültürlerini oralarda koruma imkanı bulduğu biçiminde değerlendirmeler gerçeği ifade etmemektedir. Şöyle değerlendirmeler var: büyük şehirlere gittiler özgürleştiler, kimse kimliğini sormadı. Tamam, kimse kimliğini sormadı ama Alevi kimliği, kültürü toprağından koparılarak aslında zamana yayılmış kültürel soykırım sisteminin içine girmiştir. Katliamlar bir yönüyle de Aleviliği devlete yakınlaştırmak, diğer yönüyle de göçertmek, göçerttiği yerde eritmek ve yok etmek biçiminde sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.

Türk ulus-devleti gerçekten de çok zehirli bir devlettir. Dünyada ulus-devletler vardır, ama en kötüsü, en zehirlisi, en çirkini, en şovenisti, en katliamcısı ve yok edicisi Türk ulus-devletçiliğidir. Çünkü temeli zayıftır. Anadolu coğrafyası çok kültürlüdür. Türkler sonradan bu coğrafyaya gelmişti. Osmanlı’nın dağılmasından sonra yaşadıkları kaygıyla tek ulus yaratmak için herkesi ezme ve eritme politikası izlediler. Çok boyutlu kültürel soykırım yaptılar. Bu tabii onların karakterini gerçekten çok gerici hale getirdi. Dışta herkes bize düşman, etrafımızda dost yok! Etrafımızda da dost yoksa o zaman ne yapmalıyız? O zaman içimizde hiç farklı kültür bırakmamalıyız. Ne Alevi bırakmalıyız, ne Kürt bırakmalıyız. Ne olur ne olmaz bunlar dış güçlere zemin olabilirler, zemin sunabilirler. Dış güçlere karşı mücadelemizde bizi içten zayıf düşürebilir; bu nedenle herkes Türkleşmeli, herkes Sünnileşmeli gibi bir politik zihniyetle hareket etmişlerdir. Bugüne kadar yaptıkları budur.

Son yıllarda Hıristiyan papazların katledilmesi de benzer bir zihniyetin sonucudur. Avrupa birliğine giriyoruz, giderek dünya küçülüyor; Anadolu eskiden Hıristiyan coğrafyasıydı, İstanbul Hıristiyanlığın başkentlerinden biriydi, biz şimdi bu Hıristiyanları ortadan kaldırmazsak yarın olanlara dayanarak Anadolu’da, Türkiye'de Hıristiyanlar güç olabilir! O zaman ne yapmalıyız? Bütün Hıristiyanların kökünü kazımalıyız; Hıristiyanlığın Anadolu’da yaşamasına izin vermemeliyiz, korkmalılar, kaçmalılar; dışarıdan da Hıristiyanlar gelip bu coğrafyada çalışma cesareti göstermemelidirler anlayışıyla bu katliamlar gerçekleştirilmiştir. Bu katliamları derin devlet planlamıştır. Rastgele bir meczubun bir papazı öldürmesi ya da Malatya’da zirve yayına saldırması, Hrant Dink’i öldürmesi değildir. Türkiye'nin Avrupa Birliğine gireceği hesaplanarak böyle bir süreçte Hıristiyanların Anadolu’da zemin bulmaması için yapılan katliamlardır. Derin devletin aklında böyle bir hesap vardır, bunu planlayarak gerçekleştirmişlerdir. Bu zihniyet nedeniyle Aleviler cumhuriyet boyunca bu ulus-devletten çok çekmişlerdir. Ulus-devletin bu her şeyi tekleştirme zihniyeti Aleviliği de bugün çok tehlikeli düzeyde bitirme noktasına getirmiştir. Her ne kadar Aleviler örgütleniyor, örgütlenmeye çalışıyorlarsa da kültürel olarak ciddi düzeyde yok olmayla, yani kültürel soykırımla karşı karşıyadırlar. Eğer kültürel olarak yeni bir hamle yapmazlarsa, kendi varlıklarını, kimliklerini yeniden yaratan bir Alevilik anlayışı, bir kültür anlayışı geliştirmezlerse Alevilik gerçekten bu ulus-devletçi, tek milletçi, tek inançlı zihniyet ve sistem altında varlıkları tehlikeyle karşı karşıya kalacaktır.

Türk devleti, Sivas katliamı davasını düşürdü. Katliamı yapanları akladı. Siz hareket olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sivas Katliamını yapanlar ile bugünkü Hükümet arasında bağ var mı?

Sivas katliamının düşürülmesi gerçekten bilinçli bir olaydır. Bunu Aleviler üzerindeki devlet politikasının bir sonucu olarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü bu katliamı yapanlar eğer tam yargılansaydı, ceza alsaydı bu bir yönüyle de Alevilere yönelik politikanın değiştiği anlamına gelirdi. Aleviler de bundan dolayı kendilerini daha özgür ve rahat hissedebilirlerdi, psikolojik olarak rahatlayabilirlerdi. O tarihsel olarak üzerlerinde oluşmuş baskıyı atabilirlerdi. Bu davanın düşürülmesiyle birlikte Aleviler üzerindeki bu psikolojik baskı, bu katliamların yarattığı korku sürdürülmek istenmiştir. Dolayısıyla zaman aşımıdır, şundandır, bundandır biçiminde sıradan bir durum gibi değerlendirmek yanlıştır. Bu durum Türk devletinin Aleviler üzerindeki politikasının değişmediğini, korkuyla, baskıyla, sindirerek yok etme politikasının devam ettiğinin gösterilmesi anlamına gelmektedir. Böylelikle korku ve baskı düzenini sürdürüp Aleviliği hem devletin parçası haline getirmek hem de inançlarından vazgeçirip hakim inanç içinde eritmek istemektedirler. Bu davanın düşürülmesini kesinlikle böyle anlamak lazım. Basit anlaşılırsa büyük yanılgılara düşülür. Kendileri üzerindeki baskının, bu korku, sindirme ve eritme politikasının devlet politikası olarak sürdürüldüğünü anlamak gerekiyor. Bu devlet politikası AKP'den önce de vardı; AKP’yle de devam ettirilmek isteniyor.

AKP'nin Alevi açılımı, şu açılımı, bunların hepsi hikayedir. Kürt açılımı hikayedir. Türkiye'de hala zihniyet değişmemiştir. Farklı kimlikleri hem etnik olarak hem dinsel olarak kabul etme, farklı etnik kimliklerin zenginliği içinde yaşama kabul edilmemiştir. Her etnik kimlik zenginliğimizdir lafı kesinlikle demagojidir. Bu tür söylemler yeni koşullarda bu kimlikleri eritmenin örtüsü olarak bu kullanılmaktadır. Bunun görülmesi gerekiyor. Türkiye demokratikleşmediği müddetçe bu devam edecektir. Türkiye mevcut haliyle demokratik midir? Değildir. Kürt sorununu çözmediği müddetçe Türkiye demokratik olabilir mi? En hassas olduğu, Türk devletinin birinci derecede yok etmek istediği kimlik Kürt kimliğidir, ikincisiyse Alevi kimliğidir. Zaten bunları yok edince diğer kimlikler zaman içinde kendiliğinden yok olabilir.

Birinci sırada yok etmek istediği kimlik Kürt kimliğidir. Dolayısıyla bu politikadan vazgeçip Kürt sorununu demokratik temelde çözmediği müddetçe Türkiye demokratikleşebilir mi? Kürt sorunu çözülmeden, dolayısıyla Türkiye demokratikleşmeden Aleviler kendini güvende hissedebilir mi? Kürt sorunu çözülmeden devlet Alevilere hak verecek! Bu mümkün değildir. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe Alevilerin hakları tanınacakmış, şunlara-bunlara hak verilhak verilecekmiş laflarının hepsi yalandır, kandırmacadır. Bu tür söylemleri Kürtleri eritmek için kullanılan özel savaş örgütleri olarak görmek gerekiyor. İlk hedefi, yani Kürtleri düşürdükten sonra sıra Alevilere gelir, Alevileri düşürürse sıra başkalarına gelir. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe hiç kimse kendisine bize şöyle yumuşak yaklaştı, olumlu yaklaştı, , bir demokratikleşme içinde sorunlarınız çözülecek yanılgısı içine girmemelidir. Aleviler kendilerini böyle aldatmamalıdırlar. Şunu kulaklarına küpe yapmalıdırlar: Kürt sorunu çözülmediği müddetçe Alevilere yönelik de her yaklaşım bir psikolojik savaş yaklaşımıdır. Zaten Alevileri bitirme politikası şimdiden uygulanıyor. Eğer Kürtler halledilir, kültürel soykırım sistemi içine alınırsa Aleviler daha fazla bu kültürel soykırım sistemi içine sokulacaklardır.

Bu açıdan Alevilerin kendi varlıklarını koruma ve özgürlüklerini kazanma stratejisi ancak demokratikleşmeyle olabilir. Sadece demokratikleşme stratejisi, Türkiye'yi demokratikleştirme projesi Alevilerin kurtuluş projesi olabilir. Bunun da mihenk taşının Kürt sorununun çözümü olduğu açıktır. Bu denklemi kuramayan Aleviler kendini kandırır. Bu denklemi kuramayan bir Alevi sistemin zaman içinde kendini yok etme politikasına alet olur. Bunun açık görülmesi gerekiyor.

Sivas katliamı davası niye düşürüldü? Bu ne demektir? Size katliam yapılır, ama size katliam yapanlardan hesap sorulmaz! Bu, açıkça Aleviler üzerindeki baskının -bu katliam olabilir, kültürel soykırım olabilir- devam edeceği anlamına gelir. Eğer gerçek anlamda bütün katiller yargılansaydı, cezalandırılsaydı, sadece hukuki bir ceza verme değil, kültürel olarak da ideolojik olarak da bu tür eğilimler mahkum edilseydi, Alevilere yapılan düşmanlıkların bu önyargılardan geldiğini, tarihsel önyargıların bu katliamları ortaya çıkardığını, bu tarihsel önyargıların bazı kesimlerce iktidarlarını sürdürmek için kullanıldığını, provokatörlerin bu önyargıları tahrik ederek katliamlara yol açtıkları söylenseydi o zaman tabii ki Aleviler için gerçekten güvenle yaşayabileceği bir Türkiye gerçeği ortaya çıkabilirdi. Ama şimdi Türkiye'de böyle bir yaklaşım yoktur. Çünkü Türkiye demokratikleşmemiş, Kürt sorunu çözülmemiştir.

Öte yandan ekstra olarak da Sivas katliamını yapanlarla hükümet arasında bağ vardır. Zaten gazeteler yazıyor, çiziyor. Sivas katliamında yargılananların birçoğunun avukatları, bu davayı zanlılar açısından yakından takip edenlerin önemli bir kısmı AKP hükümetinde bakan olmuştur, milletvekili olmuştur. Sivas şimdi AKP'nin en önemli kalelerinden biridir. Katliamı yapanlarla hükümet arasında sosyal taban anlamında bir benzerlik vardır. Çünkü Sivas’tan Alevi Kürtler ve Türkler göçertilmiştir. Bundan 40-50 yıl önceki Sivas’taki Alevi nüfusuyla bugünkü arasında muazzam farkı vardır. Yüzde doksanı gitmiştir, yüzde onu kalmıştır. AKP oy aldığı tabana şirin gözükmek için her zaman sanıkları koruyan bir tutum içinde olmuştur. Çünkü Sünniliği de siyaset aracı olarak kullanıyor. Bunu artık bir tarz haline getirmiştir. Geçmişte ulus-devlet anlayışıyla Türk milleti ve Sünnilik yaratılmak isteniyordu. Yani Türk-İslam sentezi diyebileceğimiz Türklüğün ve Sünniliğin hakim olduğu bir Türkiye yaratılmak isteniyordu. Ama bu daha çok pozitivist ulus-devletçi zihniyete göre yapılıyordu. Bu zihniyetteki iktidar bloğu dini açıktan siyaset aracı olarak kullanmıyordu. Kuşkusuz dini bu iktidar bloğu da kullanıyordu. Ama bunu daha çok dolaylı yapıyorlardı. AKP hükümeti ise dini doğrudan iktidar olmanın en önemli malzemesi haline getirmiştir. AKP açısından din iktidar olma, zenginleşme, sosyal itibar kazanma, her türlü imkanı elde etme aracıdır. Bunun için de kendisini hakim inancın temsilcisi olarak göstermektedir. Hakim inancın temsilcisi olarak kendini göstererek iktidarda kalmaktadır. Bu açıdan bu katliam davasının kolay düşürülmesi ve bu düşürülmeye fazla ses çıkarılmamasında tabii ki hükümetin de rolü vardır.

Sivas katliamında Madımak Oteli’nin etrafında toplanıp katliama alet olanların tümüne yakını Refah partili ve MHP’liydi. Çünkü MHP’liler de dini Türklükten sonra siyaset aracı olarak kullanmaktadır. esas siyaset aracı olarak Türklüğü kullanırken, ikinci derecede de İslam’ı siyaset aracı olarak kullanıyorlardı. AKP ise İslami-Türkçü, MHP ise Türkçü-İslamcıdır. Bunlar bu katliamın ortaklarıdırlar. Eğer AKP hükümeti olmasaydı Sivas katliamı sanıklarının böyle kolayca beraat edilmesi zor olurdu. Beraat edilse bile büyük tepkiye karşılanırdı. Nitekim AKP bu düşünme normaldir, hukuk gereğini yapmıştır, herkes hukukun kararına saygılı olacaktır diyerek Sivas katliamının düşmesini meşrulaştırmıştır.

Tabii bu meşrulaşma şu anlama gelmektedir: aleviler üzerinde yapılan katliam insanlık suçu değildir. Suçtur, ama normal bir suçtur. Kışkırtılmıştır, orada iki tarafın içinde olduğu gibi gerilim sonucu bu olay olmuştur: insanlar ölmüştür denilmektedir. Davayı düşürmek bu anlama geliyor. Bunu da AKP'nin zihniyetine uygun bir tutum olarak değerlendirmek gerekiyor.

Sivas katliamıyla gerçek bir yüzleşme nasıl olmalıdır? Sizce demokrasi güçleri Sivas katliamını nasıl anmalıdır?

Sivas katliamıyla gerçek bir yüzleşme sadece yaşanan olay etrafında olursa gerçek bir yüzleşme anlamına gelmez. Bu olayın ortaya çıkardığı tarihsel nedenleri, toplumsal nedenleri görmezlikten gelmek anlamına geleceği gibi, devletin Alevilerle ilgili politikasını anlamamak ya da bu politikanın değişmesi için gereken sonucu çıkarmamak olur. Bu açıdan yüzleşme sadece olayı yapanlar değil, bu olayın arkasındaki tarihsel toplumsal nedenler ve bu tarihsel ve toplumsal nedenlere dayanan devlet politikası sorgulanırsa gerçekleşmiş olur.

Her şeyden önce devletin Türkçü-İslamcı karakterinin değişmesi gerekiyor. Devletin ulusal ve etnik kimliklere eşit mesafede olması gerekiyor. Ulusal ve etnik kimliklere nötr olması gerekiyor. Nötr derken hakim olanın hakimiyetini, avantajını sürdürmesi anlamında söylemiyoruz. Aksine devlet eğer nötr olacaksa, eşit mesafede olacaksa bunun anlamı aynı zamanda tarihte yapılan hataları gidermek ve haksızlıkları telafi etmek anlamına gelmektedir. Bu yönüyle de Alevi kimliğinin açıkça anayasa ve yasalarda güvenceye alınması, ibadet özgürlüğünün açıkça ifade edilmesi gerekiyor. Tabii anayasa ve yasalarda tarihsel ve toplumsal nedenler genişçe yazılamaz, ama devletin geçmişte tek kimlik, tek kültür, tek inanç politikasının bu katliamlara yol açtığının görülmesi gerekiyor. Devletin geçmişte bu katliamlara ortak ve parçası olduğunun görülmesi gerekiyor. Devlet açısından bunun tarihsel olarak özeleştirisinin verilmesi gerekiyor.

Sadece devlet açısından bir özeleştirinin verilmesi de yetmez. Çünkü şimdi siyasal İslamcılar, buna AKP de dahil, Sivas katliamından devlet sorumludur, bizlerin hiçbir suçu yoktur deyip bu tür olaylardan kendilerini sıyırmaya çalışıyorlar. Bu doğru bir yaklaşım değildir. Kuşkusuz Sivas katliamı o günkü devlet politikalarının parçası olarak gündeme gelmiştir. Tarihteki bütün katliamlar da belirli düzeyde devlet politikasının sonucu meydana gelmiştir. Ama bu devlet neden hep Sünni-Alevi gerilimini kullanmıştır, bunun sonucu Alevilerin katledilmesi gerçekleşmiştir, bunun da izah edilmesi gerekiyor. Eskiden beri Aleviler üzerinde oluşturulan önyargılar var, düşmanlıklar var. Tabii ki dinin devlete bulaştırılmasıyla birlikte din devletin ideolojik aygıtı haline geldiği gibi, iktidarlarını sürdürmede kullanmak için insanlar farklı inançlara düşman haline getirilmiştir. Önyargıların oluşması sağlanmıştır. Bu tür önyargılar ve düşmanlıklarla dayandıkları toplumsal zemini kendilerine bağlı ve diri tutmaya çalışmıştır. Bunu görmeden doğru bir yüzleşme olabilir mi? Bu açıdan bu devlete alet olma konusunda, Sünnilerde Alevi önyargısı ve düşmanlığını oluşturmada bir kısım inanç önderlerinin ve Sünni-İslam’ın örgütlendirildiği kurumların sorumluluğu da vardır. Kuşkusuz bu katliamları Sünni-İslam’a inanan halka, topluma mal etmek yanlıştır. Ancak belirli bir kesimde Aleviler hakkında önyargı, kuşku ve düşmanlık oluşması da kendiliğinden olmamıştır. Bunu yaratan kurumlar vardır, bunu yaratan zihniyetler vardır. Bunun da özeleştirisinin verilmesi gerekir. Katliam sadece devlete, devlet içindeki bir kısım güçlere mal edilirse bu zihniyet yine değişmez, bu katliamla gerçek anlamda yüzleşme olmaz. İki yönlü de, hem devlet politikası anlamında yüzleşilmesi hem de bu toplumun Alevilere karşı önyargılı hale gelmesine neden olan kesimlerin de özeleştiri vermesi gerekir. Hem bugünkülerin hem de tarihte bunu yapanların sorumluluklarının ortaya konulması gerekir.

O dönemde Refahçılar Sivas olaylarına nasıl yaklaştı, Fetullahçılar nasıl yaklaştı? Katliamdan sonra sorumlu olarak Aziz Nesin’i görmediler mi? kışkırtma olarak değerlendirmediler mi? Kışkırtılmış, bu nedenle ölümler olmuş biçiminde bir yaklaşım göstermediler mi? Bu katliamın ortaya çıkmasındaki oluşan önyargıların, düşmanlıkların ve bunu yaratanların sorumluluğunu ortaya koymamışlardır. Aksine bu katliamdaki sorumluluklarını örtmek için Aziz Nesini günah keçisi yapmışlardır. O dönemdeki basına bakılırsa esas suçlu kışkırtma yapan Aziz Nesin ve Alevi aydınlardır. Devlet içindeki bir kısım güçler tarafından yaptırıldığı söylenmişse o günlerde yoktur. yıllar sonra bu tür değerlendirmelere gidilmiştir. Bir kere bu gerçeğin görülmesi gerekir. fetullahçılar ve siyasal İslamcılar bu tür söylemlerle kimseyi kandıramazlar. Sivas katliamı 2 Temmuz’da mı olmuş, açılsın 3-4-5-6, o Temmuz ayındaki bütün yazılar okunsun, değerlendirilsin, bakalım ortaya ne çıkacak? Bu açıdan gerçek bir yüzleşmenin olabilmesi için AKP’lilerin, Fetullahçıların, kimi İslami yayın organlarının da özeleştiri vermesi gerekiyor. Hem güncel ve o dönemdeki durumdan özeleştirilerini vermeleri gerekir hem de tarihte böyle bir algı oluşturanların sorumlulukların ortaya konulması gerekir. Yoksa ucuz olarak derin devleti suçlayarak işin içinden sıyrılmak olmaz.

Hesaplaşmanın esas olarak da Türkiye'nin demokratikleşmesi çerçevesinde ele alınması gerekiyor. Belirttiğimiz hesaplaşma zihniyeti, yaklaşımı ancak demokrasi içinde olabilir, demokrasi kültürü içinde olabilir; demokrasi mücadelesiyle olabilir. Demokratik örgütlenmeler ve demokrasi mücadelesi geliştirilemezse, sadece bazı doğruları belirtmekle Sivas katliamından hesap sorulmuş olmaz. Bu açıdan demokrasi güçlerinin olaya daha kapsamlı bakması gerekir. tabii ki güncel olarak katliamın suçlularından hesap sorulmasını istemek, Alevilerin güncel taleplerini sahiplenmek, bunun için mücadele etmek doğrudur. Ama bir daha Sivas katliamı gibi katliamlara uğranılmak istenmiyorsa esas olarak devletin karakterinin sorgulanması, devletin tekçi, tek kültür, tek inanç anlayışının katliamlara yol açtığı görülerek Erdoğan’ın sürekli ifade ettiği ulus-devletçi tek tek tek anlayışının sorgulanması gerekir. Çünkü Erdoğan tek din de dedi. Bir zamanlar tek dil dedi. Bunlar dil sürçmesi değildi. Kesinlikle ulus-devletçi zihniyetin kültürel ve inançsal olarak tek tipleşmiş, tek renk toplum yaratma projesinin dile gelmesiydi. Bu açıdan ulus-devlet anlayışı sorgulanmadan Sivas katliamıyla gerçek anlamda hesaplaşma olabilir mi? Bu yönüyle demokrasi güçlerinin Sivas katliamıyla gerçek anlamda hesaplaşması açısından başta ulus-devlete karşı mücadele vermesi lazım. Diğer taraftan gerçek demokratik bir anlayışla bu tür katliamların sorgulanması gerekir. Kendilerini ulusalcı ve laik olarak gösteren ve Alevileri oy deposu olarak gören, Alevileri kendisine yedekleyen bazı kesimler Sivas katliamına tepki gösteriyorlar, ama konu Kürt halkının özgürlük mücadelesi olduğunda şovenist yaklaşıyorlar. Bunlar gerçek anlamda Sivas katliamıyla hesaplaşabilir mi? Sivas katliamıyla hesaplaşacak bir Türkiye gerçeği ortaya çıkarılabilirler mi? kuşkusuz bu anlayışlarla demokratik bir Türkiye yaratılamaz. Bu yönüyle gerçek demokrasinin, yani Kürt sorununun çözümünü sağlayan gerçek demokrasinin aydınlar tarafından, demokrasi güçleri tarafından savunulması gerekiyor.

Öte yandan demokrasi güçlerinin Alevilerin bir daha bu katliama uğramaması açısından Alevilerin özgün örgütlülüğünü desteklemesi gerekiyor. Aleviler özgün örgütlenebilmelidir. Alevilerin bir de inançsal kimliği var. Kürt Aleviler iki kimlikli örgütlenebilirler, mücadelelerini yürütebilirler. Hem Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi içinde yer alabilirler hem de kendilerini özgün olarak Alevi inanç örgütlerinde örgütleyebilirler. Bunu rahatlıkla yürütebilirler. Belirli Aleviler sol sosyalist güçler içinde yer alabilirler. Onlarla siyasal mücadele yürütebilirler, ama diğer yandan kendi inanç örgütlerini de geliştirebilirler. İki kimlikli olmak yanlış değildir. Günümüz demokratik zihniyetinde insanlar zaten iki kimliklidir, üç kimliklidir, birçok şapkayı taşırlar. Bu demokrasinin gereğidir. Demokrasi güçlerinin bu yönüyle Alevilerin bir taraftan çok yönlü demokrasi mücadelesi içinde siyasal ve örgütsel mücadele içinde yer almalarını sağlarken, diğer taraftan da kendi kimlikleriyle de örgütlenmeleri, kendi kimliklerinin taleplerini de bir demokrasi mücadelesi olarak ortaya koymalarını sağlayan bir inancı, bir bilinci taşımaları gerekir.

Demokrasi güçlerinin bir görevi de tüm toplumu, Türkiye'deki tüm diğer inanç sahiplerini, Sünnileri ya da başka inançta olan kesimleri Aleviliğe karşı oluşmuş önyargılardan arındırmak için çaba göstermeleridir. Demokrasi güçlerinin ve aydınların böyle bir görevi vardır. Özcesi Alevi katliamının tarihsel arka planını bilerek çok bütünlüklü bir demokrasi mücadelesiyle Türkiye'nin demokratikleşmesi temelinde, Alevilerin hakları tanınırsa, Alevilerin örgütlenme ve inanç özgürlüğün sağlanabilirse o zaman Sivas katliamıyla hesaplaşılmış olur. Yoksa birkaç kişinin cezalandırılması Sivas katliamıyla hesaplaşma anlamına gelmez. Belirli yıldönümlerinde konuşmak, açıklama yapmak tabii ki gereklidir, ama Sivas katliamıyla hesaplaşma, yüzleşmenin daha kapsamlı, tarihsel ve siyasal olması gerekmektedir.

Hareketinizin bu katliamla ilgili, bundan sonraki yaklaşımı ve tavrı nasıl olacaktır?

Hareketimizin bu katliamla ilgili tavrı açıktır; daha ilk günden ortaya koymuştur. Sivas katliamının olmasıyla birlikte her yerde Sivas katliamını protesto eden yürüyüşler de yapmıştır, seminerler yapmıştır, toplantılar yapmıştır. Bu katliamı kınadığı gibi, bu katliamın nedenlerini, tarihsel arka planını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu yönüyle Sivas katliamına en büyük tepkiyi veren hareket kesinlikle Kürt Özgürlük Hareketi olmuştur. Belki 1993 yılında Kürdistan'da, Türkiye'de çok yoğun bir baskı ortamı olduğu için mitingler, toplantılar, yürüyüşler yapamamıştır, ama bulunduğu, etkili olduğu her alanda gerçekten de Sivas katliamını protesto eden, şehitlerini anan, onların anılarını özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşatma sözü veren Kürt Özgürlük Hareketi olmuştur.

O zaman Avrupa’da boydan boya Sivas katliamının nedenleri ve Sivas katliamına karşı Özgürlük Hareketi'nin tutumunu ortaya koyan toplantılar ve seminerler yapılmıştır. Bunu Avrupa’daki halkımız çok iyi bilmektedir. Bu yönüyle tepkisiz kalmadık ve bundan sonra da tepkisiz kalmamız mümkün değildir. Çünkü Sivas katliamı tekçi bir zihniyetin ürünüdür. Tek kültür, tek inanç yaratma politikasının bir parçasıdır. 1990’lı yıllarda Kürdistan'da boydan boya gerçekleşen katliamlarla Sivas katliamı aynı zihniyetin ürünüdür. Binlerce faili meçhul cinayeti gerçekleştirenlerle Sivas katliamını yapanlar aynı zihniyet sahipleridir. Sivas katliamını gerçekleştiren zihniyet, ona ortak olan zihniyet, o suçun parçası olan kişiler ve topluluklar aynı dönemde, 1990’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı düşmanlık yapan çevrelerdir. Derin devletin amaçlarından söz ediyoruz, Kürt Özgürlük Hareketi’yle Alevilerin birleşmesinin engellenmesinden söz ediyoruz. Bu zihniyet Alevilere yönelik böyle katliamlar yaptığı gibi, Kürdistan'da da Kürt halkını nasıl sindirdiğini, nasıl katlettiğini biliyoruz. Binlerce faili meçhul cinayet, köy yakmalar yıkmalarla Sivas katliamının olduğu günler aynı günlerdir. Dolayısıyla Sivas katliamı bizim açımızdan doğrudan Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yapılmış bir katliamdır. Tabii ki somut olarak Alevilere karşı yapılmış bir katliamdır, ama siyasal olarak o dönemde Türkiye'deki özgürlük ve demokrasi mücadelesini yürüten güç olarak bize karşı yapılan bir katliamdır. Bu açıdan bundan sonra da bu katliamın suçlularından hesap sormaya çalışacağız, bu katliamın arkasındaki tarihsel, toplumsal, siyasal nedenleri sorgulayacağız ve bunlara karşı mücadele edeceğiz.

Sivas katliamını yapan devlet gerçeğinin, zihniyet gerçeğinin değişmesi için mücadelemizi yürüteceğiz. Çünkü Sivas katliamını yapan devlet zihniyetine, Sivas katliamına yol açan önyargılara, düşmanlıklara karşı tutum alamazsak Kürt halkının özgürlüğünü de sağlayamayız. Kaldı ki bugün gelinen aşamada Kürt halkının özgürlüğüyle Türkiye'de sadece Alevilerin değil, bütün ezilenlerin özgürlüğü iç içe geçmiştir. Hepsinin kaderi birdir. Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt halkı özgürleşmeden Alevilerin, diğer kimliklerin özgürleşmesi mümkün değildir. Kürt Özgürlük Hareketi de diğer kimliklerin Özgürlük Mücadelesini vermeden Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini vermesi, demokrasi mücadelesi vermesi mümkün değildir. Bu açıdan bundan sonra da Alevilere yönelik her türlü saldırıya karşı koyacağız. Her türlü saldırının karşısında ilk önce biz duracağız. Her türlü zulmün, baskının karşısında Kürt Özgürlük Hareketi olacaktır. Kürt Özgürlük Hareketi'nin böyle bir karakteri vardır. Çünkü özgürlükçü olmadan, kendi özgürlüğünü sağlayamayacağının derin bilincindedir. Ancak derin özgürlük anlayışıyla, derin demokrasi anlayışıyla, yani kapsamlı özgürlük ve demokrasi anlayışıyla, gerçek özgürlük ve demokrasi anlayışıyla, hiçbir çıkarla, hiçbir eğilimle kirlenmemiş bir özgürlük ve demokrasi anlayışıyla Kürt halkının özgürlüğü sağlanabilir. Başka kimliklerin, başka ezilenlerin sorunlarına ilgisiz kalan Kürt halkı kendi özgürlüğünü sağlayabilir mi, mümkün mü? Dünyada başka gruplar, kişiler kendi haklarını şu ya da bu düzeyde elde edebilir, ama Kürtler kesinlikle bu coğrafyada diğer halkların, toplulukların özgürlük ve demokrasi mücadelesini savunmadan, onların haklarını savunmadan Kürt halkının özgürlüğünü ve demokrasisini savunamazlar. Çünkü Kürt halkı gerçekten de dünyada görülmemiş özgürlük ve demokrasi düşmanı bir güçle karşı karşıyadır. Özgürlük ve demokrasi düşmanı bir güçle mücadele etmek ancak çok rafine bir özgürlük ve demokrasi anlayışıyla mümkün olabilir. Bu da bütün farklı etnik toplulukların, ezilenlerin haklarını savunmak anlamına gelir.

Alevilerin bir daha böyle katliamlara uğramaması, özgür kimlikle inançlarını koruyarak geliştirip yaşaması için sizin yaklaşımınız nedir?

Biz Alevilerin bir daha bu tür katliamlarla karşılaşmaması için kesinlikle özgürlük ve demokrasi mücadelesi içinde yer almaları gerektiğine inanıyoruz. Tabii bunu örgütlülükleriyle yapmaları gerekiyor. Bir taraftan hem kendi özgün örgütlenmelerini gerçekleştirmeleri hem de demokrasi mücadelesi içinde yer alan, bu mücadeleyi yürüten siyasi güçler içinde yer almaları gerekiyor. Yani böyle iki kimlikli bir yaklaşımla demokrasi mücadelesini yürütmeleri gerekiyor. Aleviler açısından özgür kimlikle yaşamanın, inançlarını koruyup geliştirmenin yolu Türkiye'nin gerçek anlamda demokratikleşmesinden geçmektedir. Alevilerin de gerçek anlamda özgür olması, yaşanan kültürel soykırımdan kurtulup kendi kimlikleriyle, kültürleriyle örgütlü ve özgür yaşamaları, hatta özerk yaşamaları Türkiye'nin demokratikleşmesiyle mümkündür. Türkiye'nin demokratikleşmesinin anahtarı da Kürt sorununun çözümüdür. Bu yönüyle Aleviler kendi kimliklerinin özgürleşmesi, inançlarını koruyarak geliştirmeleriyle Kürtlerin varlığını korumaları ve özgürlüğünü kazanmalarının kaderinin birbirine bağlı olduğunu görmelidirler. Böyle bir ortak kaderle birbirlerine bağlı olduklarını anlamalıdırlar. Bunu anlamamak, Türkiye gerçeğini anlamamak Alevi gerçeğini anlamamak olur. Bu açıdan özellikle bazı Alevi derneklerin ve vakıfların Türkiye'nin özgürlük ve demokrasi sorunlarıyla ilgilenmemeleri, Türkiye'nin en temel özgürlük ve demokrasi sorunu olan Kürt sorunu konusunda devletçi yaklaşım içinde olmaları kesinlikle en başta da Alevilere ihanettir. Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesine sıcak bakmayan hiçbir Alevi örgütü, hiçbir Alevi kesinlikle Alevilerin çıkarını savunmuyor demektir. Alevilerin çıkarına ihanet içindedir demektir. Bir kere bu denklemin çok iyi kurulması gerekiyor.

Alevilerin özgürlük ve demokrasi mücadelesinde Türkiye'deki en büyük müttefiki Kürt halkıdır. Kaldı ki Alevilerin çoğunluğu zaten Kürt’tür. Bu yönüyle hem kimliksel olarak özgürleşmeleri, hem inançsal olarak özgürleşmeleri Kürt sorununun çözümü, Kürt halkının ulusal varlığını ve özgürlüğünü koruması temelinde Alevilerin kendi kimliklerini koruması ve özgürleşmesi anlamına gelmektedir. Biz Alevilerin özgürlük ve demokrasi sorunlarına böyle yaklaşıyoruz. Doğru yaklaşımın bu olduğunu düşünüyoruz. Tabii ki biz hareket olarak Alevilik şöyle tanımlansın, Aleviler illa da şöyle yapsın gibi bir yaklaşım içinde değiliz. Ama bir özgürlük ve demokrasi hareketi olarak tabii ki Alevilerin özgürlük ve demokrasi mücadelesi içinde yer alması gerektiğini söyleriz. Bu yönüyle kendi özgün örgütlenmelerini geliştirmeleri anlamlıdır. Ama bu örgütlenmeler özgürlük ve demokrasiyle bağlantılandırılırsa doğru ele alınmış olur. Özgürlükle ve demokrasi mücadelesiyle bağlantılandırılmayan Alevi örgütlenmesi, Alevi kimliği, Alevi yaklaşımı kesinlikle bir saptırmadır, psikolojik savaşın oyununa gelmektir, kendini aldatmaktır, kandırmaktır. Bunun da açıkça görülmesi gerekmektedir. Bugün bir kısım Alevi vakıfları, Alevi önderleri denen kesimler, aman PKK'ye bulaşmayalım, PKK'den uzak durun demektedirler. Alevilere rahatlamak için devlete yaklaşın demektedirler. Bu tür yaklaşımlar kesinlikle Aleviliğe ihanettir, Aleviliğin tarihsel karakterine ihanettir.

Aleviler devletten uzak durarak Türkiye'nin özgürlük ve demokrasi mücadelesi içine katılırlarsa, bu konuda başta Kürtler olmak üzere demokrasi güçleriyle birlikte hareket ederlerse doğru tutum takınmış olurlar. Kürtlerden uzak kalarak, hatta Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı devletin bakışıyla yaklaşarak bırakalım Alevilerin rahatlamasını sağlamayı, aksine özgürlükten ve demokrasiden yoksun olarak her türlü katliam ve baskıyla bundan sonra karşılaşmanın devam ettirmesini istemek olur. Aleviler özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren Kürt halkının sorunlarına ve mücadelesine sessiz kalabilirler mi? Kaldı ki Alevilerin yarısından çoğu Kürt’tür. Aleviler bu kendi gerçekliklerine ihanet edebilir mi? Kürt sorununa bu kadar duyarsız kalabilir mi? Alevi Türkler Kürt kardeşlerinin kültürel soykırıma uğramasına sessiz kalabilir mi?

Kürt Özgürlük Hareketi geçmişten beri hep Alevilerin özgürlük ve demokrasi sorunlarıyla ilgilenmiş, Alevilerin kendi kimlikleriyle özgür kimliğiyle var olmasını, inançlarını yaşamasını her zaman istemişlerdir. Önder Apo'nun yaklaşımı ortadadır. Önder Apo her zaman Alevilerin olumlu özelliklerinden övgüyle söz etmiştir. Alevilerin tarih içindeki hak, adalet mücadelesinde, yine devlete karşı, zulme karşı mücadelesinde gösterdiği fedakârlığı hep takdirle anmıştır.

Bu gerçekler ortadayken kimi Alevi derneklerinin, federasyonlarının Alevileri özgürlük ve demokrasi mücadelesinden uzaklaştıran, sadece kendi sorunlarıyla ilgilenirse özgürlük ve demokrasi kazanacağını söyleyen yaklaşımların Alevi toplumunu aldatmaktan başka bir anlama gelmemektedir. Aleviliği devletle buluşturmak kadar kötü bir şey olamaz. Aleviliğin en önemli özelliği devlet dışı toplum olmalarıydı. Devlet dışı toplum olmaktan zarar görmüş olabilirler, ama bugün devlet dışı olmak büyük bir özgünlüktür, güzelliktir, ödüldür, büyük bir değerdir. Hatta devlet dışı toplum olmak, tarih içinde böyle bir toplumsal gerçeğe sahip olmak bugün aslında sadece Türkiye'de değil, bütün Ortadoğu'da özgürlüğün ve demokrasinin mayası olmaktır, özü olmaktır. Alevilik tabii ki bu kendi tarihine dayalı güzelliğiyle yaşayacaktır. Bu güzelliğine uygun bir tutum takınacaktır. Bu tarihsel değerlere uygun bir dünya görüşü olacaktır. Olaylara, olgulara Aleviliğin tarihinden gelen hak, adalet, eşitlik duygularıyla yaklaşacaktır. Ancak böyle yaklaşılırsa Alevilik temsil edilebilir. Aleviliğin tarihine, özüne yaklaşım, tutum gösterilebilir. Bunun dışındaki her tutum devletle ilişkilenme ve bencil çıkarlarla bozulmuş bir Alevilik anlamına gelir. Bu tür eğilimler Aleviliği bir nevi Hızır paşanın sofrasına oturtmaktır. Pir sultanın yaklaşımı ortadır. Devletin yemeğini benim köpeğim bile yemez demiştir. Çünkü devletin yemeği kirlidir, kanlıdır. Zulüm ve baskı üzerine kurulmuştur.

Aleviler hem kimliklerini, özgürlüklerini devleti demokratikleştirerek güvenceye alabilirler hem de böylelikle tarihsel, kültürel ve toplumsal damarlarına uyumlu hareket etmiş olurlar. Aleviliğin tarihte bu değerleri vardı, ama bu değerlerler Türkiye'yi ya da herhangi bir toplumu özgürleştirme, devleti geriletip demokrasiyi geliştirme imkanı yoktu, ama bu imkan bugün vardır. Alevilerin özgür kimliğini koruyarak yaşamasını sağlayacak, demokrasiyi elde edecek bileşenleri ortaya çıkmıştır, ittifakları ortaya çıkmıştır. Bunlar başta Kürt Özgürlük Hareketi’dir, Kürt halkıdır, demokrasi güçleridir, sol güçlerdir. Bunlardan uzak durarak Alevi kimliğinin özgürleşmesi sağlanacak, Alevi kimliğin kendisi koruması sağlanacaktır demek ya kendindi kendini kandırmaktır ya da Aleviliği devlete pazarlamaktır. Aleviliği gerçek biçimde yaşamak yerine sözde Aleviliği, biçimde Aleviliği savunmak, ama özde Aleviliği kaybetmiş biçimde devletle bütünleştirmek aslında katliamlarla, kültürel soykırımlarla yapılamayan Alevileri yok etme sürecini kendi eliyle sağlamaktır. Bu açıdan biz Alevilerin bir daha bu katliama uğramamasının yolunun özgürlük ve demokrasi güçleriyle birleşmesinden geçtiğini görüyoruz. Bunun için de Aleviler, özellikle son on yıllarda nasıl ki sol ve sosyalist ve demokrasi güçleri içinde yer alarak devlete karşı tutum içinde oldularsa günümüzde de bu geleneği sürdürerek başta Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere demokrasi güçleriyle birlikte Türkiye'nin demokratikleşme mücadelesi içinde yer almaları gerekir. Bugün Alevilerin önündeki tarihsel sorumluluk budur.

Hiç yorum yok: