16 Ağustos 2012 Perşembe

Türkiye: NATO'nun Yeni-Osmanlı öncüsü - Rick Rozoff

İran, Irak ve Suriye’nin sınır komşusu Türkiye NATO’ya ve NATO üzerinden Pentagon’a bu üç ülkeye doğrudan erişim sağlıyor. Batı’nın Genişletilmiş Ortadoğu İnisiyatifi’ndeki son aşama şu anda uygulamada. Ve bu, 1916 tarihli Anglo-Fransız Sykes-Picot Anlaşması’nın ardından bölgenin yeniden bölüşümüne dönük bir tasarım. 
 Türkiye halihazırda Suriye’de askeri birlik bulunduruyor ve kendi korumasındaki alanı savunmak için askeri eylemde bulunabileceğini belirtti.

1921’de Osmanlı Türkiye’si ile Fransa arasında imzalanan Ankara Anlaşması’na göre, dönemin Suriye’deki sömürgeci yönetimi Fransa, Türkiye’ye Osmanlı İmparatorluğu kurucusu Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah’ın türbesinde askeri birlik bulundurma hakkı tanıdı.

Türkiye türbe çevresindeki arazinin Suriye’ye değil kendisine ait olduğunu savunuyor ve geçen ay bölgeye 15 ek asker gönderdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 5 Ağustos’ta katıldığı bir televizyon programında şunları söyledi: “Bizim orada Süleyman Şah türbesi var. Bizim toprağımız orası. Orada yapılacak bir yanlış harekete bizim sabırlı olmamız mümkün değil. Bu hem bizim topraklarımıza hem de aynı zamanda NATO topraklarına bir saldırı olur. Herkes kendi görevini bilmekte, gereğini yapmaktadır.” Fethe çıkarken Fırat Nehri’nde boğulduğuna inanılan bir Selçuklu Sultanı’nın mezarı, şimdi Suriye’de bir NATO ileri karakolu ilan ediliyor.

Yeni-Osmanlı bir Türkiye’nin Mezopotamya’da 700 yıl önce kazandığı ve bir asır önce yitirdiği etki ve otoriteyi yeniden iddia etmek üzere tanımlandığına, dahası, bunu kendi kendini vaftiz eden küresel NATO’nun Arap dünyasına doğru yayılması kampanyasının bir parçası olarak yaptığına kanıt lazımsa, Türk Başbakanı’nın 27 NATO müttefikinin desteğiyle Suriye’ye askeri müdahalede bulunma tehdidi bunu sağlayacaktır.

Özellikle yukarıda anlatılanların bütünlediği ve desteklediği gibi ABD’nin ve NATO’nun Ankara’ya, Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) karşı Türkiye’de ve Irak’ta yürüttüğü yıpratma savaşında askeri yardım sunma rolleri; geçen hafta Türkiye’nin Suriye sınırının iki kilometre yakınına askeri tatbikat için birlikler, tanklar ve diğer zırhlı araçlar ve füze bataryaları yerleştirmesinden hareketle yakında Suriye’ye de uzanacaktır. Geçen hafta emekli bir Türk yönetici şu anda Kürtlere karşı yürütülmekte olan operasyonu üç yıl önce Tamil Elam Kurtuluş Kaplanları’na (LTTE) karşı Sri Lanka ordusu tarafından yürütülen ve Tamil gerillalarının bütünüyle yok edilmesiyle 25 yıllık savaşa son veren final saldırısına benzetti.

ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’nın Nisan’daki Kolombiya ziyareti Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’ne (FARC) karşı ABD-Kolombiya ortaklığında yürütülen 48 yıllık kontrgerilla savaşının da aynı sonuca ulaşması için tasarlanmıştı. Mevcut uluslararası hukuksuzluk çağında, yalnızca NATO üyesi devletler ve Kolombiya ve İsrail gibi Amerikan işbirlikçilerine diğer uluslara askeri saldırı ve hücumlar düzenleme ve muhaliflerine karşı imha savaşları yürütme izni verilmektedir.

Yukarıda sözü edilen röportajda, Türkiye Başbakanı Erdoğan komşu ülkelerdeki Kürt hedeflerine karşı askeri saldırılar düzenlemeyi sürdürmeye hakları olduğunu savunarak şunları kaydetti: “Bilinmelidir ki bölge Türkiye için bir tehdit kaynağı olarak kaldığı sürece her nerede gerekirse orada operasyonlar düzenlemeye devam edeceğiz.”

İçişleri Bakanı İdris Maim Şahin de geçtiğimiz günlerde silahlı kuvvetlerin, İran ve Irak’a sınırı bulunan Hakkari bölgesinde 130 PKK militanı ve destekçisini öldürdüğünü açıkladı.

Erdoğan, özellikle Suriye içindeki askeri saldırılara ilişkin olarak şunları söyledi: “Suriye içinde aynı modelin uygulanmayacağı ne malum. Sınırda 3 tugay tatbikat yapıyor. Orada gerçekleşebilecek bir yanlış karşısında kayıtsız kalamayız.”

Suriye’nin Halep şehrinde yaşanan savaşa ilişkin olarak da, “Esad rejiminin her geçen gün kendi sonunu hazırladığına inanıyorum” dedi ve İran’ın, Suriye hükümetini onayladığı anlamına gelen desteğini de eleştirdi. İran, Türkiye ile onun NATO’daki ve Körfez’deki müttefikleri tarafından yönlendirilen Suriye karşıtı eylemlerin kaçınılmaz olarak ikinci hedefidir ve ayrıca Irak üzerinden de sıkıştırılacaktır.

Aynı röportajda Türk Başbakanı üçüncü bir hedef daha gösterdi: Irak. Başbakan Nuri El Maliki hükümetini kınadı, gayrimeşru ilan etti ve devrileceğini öne sürdü. PKK meselesinin istismarı gibi İran ve Suriye’yle gerilim ve olası ihtilaf konusu olabilecek durumlar konusunda şunları ekledi:

“Biz aynı değerleri paylaşmamız gereken ülkeler olduğumuz halde böyle bir sıkıntının içinde olmamız sadece teröre, terör örgütüne güç katıyor. Bizi kendi aramızda birbirimize şüpheyle bakmaya itiyor.”

Aynı zamanda İran’ı da eleştirdi: “İran'ın yaklaşım tarzını kabullenmek mümkün değil (Suriye hükümetinin desteklenmesini kastediyor). Bunu biz de kendilerine en üst düzeyde söyledik. Dedik ki, 'Bakın bölgede huzursuzluğun sebebi oluyor bu iş.”

Erdoğan’ın yorumları, Irak hükümetinin Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Kürdistan Bölgesel Yönetimi kontrolündeki kuzey Irak’ta yer alan Kerkük ve Erbil’e yönelik ziyaretleri karşısındaki eleştirilerini takip ediyordu. Davutoğlu’nun bu ziyareti Kürt özerk bölgesi lideri Mesud Barzani yönetimi ile imzalanan petrol ve doğalgaz anlaşmalarını güvence altına almak gibi bir hedef de taşıyordu. Erbil bölgesel yönetimin başkenti ancak Irak merkezi hükümeti de Kerkük üzerinde hak iddia ediyor. Davutoğlu’nun Kerkük ziyareti bir Türk Dışişleri Bakanı tarafından 1937’den bu yana kente gerçekleştirilen ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor.

Hürriyet Daily News yazarı Murat Yetkin 7 Ağustos’taki yazısında gelişmeler üzerine şu değerlendirmeyi yaptı: “Çünkü Irak parçalanma riski ile karşı karşıya. Ülkenin kuzeyinde, Türkiye sınırındaki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) lideri Mesut Barzani, petrol ve gaz gelirinin paylaşımını düzenleyen bir hidrokarbon yasası onaylamayı reddeden Bağdat’taki Başbakan Nuri el Maliki’nin itirazlarına rağmen enerji devleri ile petrol ve gaz anlaşmaları imzalamaya başladı. Enerji devlerinin çıkarları Batı pazarlarına, Rusya ya da İran kontrolünde olmayan ya da bu ikilinin daha az etkili olduğu kanallardan petrol ve gaz akışını sağlamaktan yana; Türkiye de hem Irak Kürtleri hem de Azeri kaynaklarını Batıya taşımada NATO kontrolü altında bir seçenek sunuyor. Yasadışı Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) KBY’deki varlığı ve onun silahlı mücadelesi tabii ki bir baş belası ve daha ileri bir işbirliğinin önündeki bir engel…”

Yetkin 26 Temmuz’da da şöyle yazmıştı: “Halihazırda Türkiye’yi Suriye ve Irak’taki enerji zengini bölgeler üzerinde hak iddia etmeye zorlayan politik ve ekonomik aktörler var. Bu Kürt ve muhtemel Arap üyeleri de olan federatif bir Türkiye gibi bir seçeneğe doğru bir rejim değişimi anlamına gelebilir ki, bu da bütün bölgeyi bir savaşlar zincirine itecektir.”

Türkiye’nin kuzey Irak’a ilgisinin gerekçesi ya da potansiyel askeri müdahalesinin bahanesi, ülkedeki etnik akraba Türkmenleri koruma iddiasıdır.

Ne var ki, Irak’ta 2003’te başlayan ABD ve Britanya istilasından bu yana Barzani’nin peşmergelerinin ve Suudi destekli Vahabi aşırılıkçıların saldırılarıyla yok edilen kuzeyin gerçek yerli halkı Asuriler hakkında duyulan kaygı ise en düşük düzeyde kalıyor. Dokuz yıl önce Irak’ta Asuri ve diğer Hıristiyan topluluklardan 1,5 milyon kişi vardı; şu anda bu sayı 500 binin altına düşmüş durumda. Kiliseler tahrip edildi, 2008’de Keldani Katolik Başpiskoposu Mar Paulos Faraj Rahho yaşadığı bu kuzey Irak kentinde kaçırıldı ve katledildi. Diğer dini azınlıklar (Madeistler, Sabiiler ve Yezidiler) aynı kaderi paylaştı. Şiiler mütemadiyen Vahabi ölüm mangalarına hedef oluyor.

Kuzeydeki Barzani hakimiyeti ülke içinde Türklerin köprü başı haline geldi. PKK’yi kendi bölgesinde sınırlayarak ve sempatizanlarını baskı altında tutarak Ankara’ya yardımcı oldu. Barzani yönetimi aynı zamanda Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşileri açısından Şii liderlikli Bağdat hükümetini zayıflatmak için güvenilir bir Sünni müttefiktir de. Maliki yönetimi Türk dışişleri bakanının geçen hafta Kürt hakimiyetindeki kuzeye ziyaretini kınayarak, bunu Irak’ın kurumsal ve ulusal egemenliğinin ihlali olarak niteledi. Çünkü Davutoğlu Kerkük’e gitmek için ne ricada bulunmuş ne de izin almıştı.

Irak Dışişleri Bakanlığı Bağdat’taki Türk maslahatgüzarına sert bir mektup iletti ve Türk Dışişleri Bakanı da yanıt olarak Irak elçisine bir protesto notası verdi.

Türkiye’nin Irak ve Suriye’ye yönelik tehditleri ve bunun kaçınılmaz olarak İran’a da uzanması karşısında, 6 Ağustos’ta İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Seyyid Hasan Firuzabadi şu uyarıda bulundu:

“Suriye’de akan kandan, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye sorumludur” 

“Büyük Şeytan’ın (ABD) savaş planlarına yardımcı olmak, Suriye’ye komşu ülkeler için doğru bir temel değildir. Eğer onlar bu temelde hareket ediyorlarsa, o zaman şunu bilmeliler ki, bir sonraki seferde, sıra Türkiye ve diğer ülkelere gelecektir."

Firuzabadi İran’ın “Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın el Kaide terörizmini kışkırtma politikasının kurbanı haline gelmesinden endişelendiğini” ekledi ve “dostlarımızı bu konuda uyarıyoruz” dedi.

Aynı gün İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahyan şunları kaydetti: “El Kaide Suriye’deki terörizm ve şiddette aktif bir rol oynarken, ABD ve diğer ülkeler neden ülkeye ağır ve yarı-ağır silah sevkiyatına destek çıkmaktadır?”

İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Kazım Celali, Suriye’de “teröristleri destekleyen ve silahlandıran Türkiye’nin ve diğerlerinin” 4 Ağustos’ta kaçırılan 48 İranlının güvenliğinden sorumlu olduğunu söyledi.

Ertesi gün Türk basını, Kasım 2003’te İstanbul’da gerçekleşen bombalı saldırılara katılmakla suçlanan ve üst düzey el Kaide yöneticisi olduğu şüphesi ile yargılanan bir sanığa avukatlık yapan Türk avukat Osman Karahan’ın Halep’te hükümet karşıtı güçlerle birlikte çatışırken öldürüldüğünü yazdı. Türk hükümeti 2006’da Karahan’ı el Kaide’ye yardım ve yataklıkla suçlamıştı.

Suriye Halep’te bazı Türk ve Suudi subayları tutukladığını duyurdu. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar Suriye sınırına 60 mil uzaklıktaki Türk kenti Adana’da, Suriyeli isyancıların sınır ötesine geçerek düzenleyecekleri saldırılar için silah ve eğitim sağlanan bir üs kurdu.

Türk hükümeti el Kaide ve Suriye’deki hükümet karşıtı isyanın diğer katılımcıları için üs, eğitim ve danışman desteği sunarken bir yandan da Suriye’yi, Irak’ı ve İran’ı “terörist” Kürdistan İşçi Partisi bağlantısı üzerinden tehdit ediyor.

İran, Irak ve Suriye’nin sınır komşusu Türkiye NATO’ya ve NATO üzerinden Pentagon’a bu üç ülkeye doğrudan erişim sağlıyor. Batı’nın Genişletilmiş Ortadoğu İnisiyatifi’ndeki son aşama şu anda uygulamada. Ve bu, 1916 tarihli Anglo-Fransız Sykes-Picot Anlaşması’nın ardından bölgenin yeniden bölüşümüne dönük bir tasarım.

[globalresearch.ca’daki İngilizce orijinali'nden Sendika.Org tarafından çevrilmiştir.]

Hiç yorum yok: