2 Eylül 2012 Pazar

Marksizm çok uzun zamandır devrimci değil - Kaan Arslanoğlu

Bu yazıyı okurlarımız ve takipçilerimiz çeşitli linklerden ulaşarak bu tartışmadan bizi de haberdar ettiler, teşekkür ediyoruz kendilerine, çünkü sözü edilen yazı soL Portal’dan kaldırılmış durumda.  

Kaan Arslanoğlu soL Portal’da “Marksizm çok uzun zamandır devrimci değil” başlıklı bir yazı kaleme alınca Marksizm tartışması da başlamış oldu. Kaan Arslanoğlu’na ilk destek eski Hürriyet yazarı, bugün ise Aydınlık gazetesinde yazan Özdemir İnce’den geldi. Ardından da Kitle dergisi Kaan Arslanoğlu’nun yazısına sert bir cevap verdi. Öncelikle FKBC olarak sözü edilen“Marksizm çok uzun zamandır devrimci değil” başlıklı yazı dışında her iki yazıyı bu paralelde yer vereceğiz. Burada amacımız okurlarımıza hem bu tartışmadan haberdar etmek hem de bu konun tartışılması amacıyla takipçilerimizle paylaşmaktır.

İşte söz edilen Kaan Arslanoğlu’nun yazısı:

Marksizm çok uzun zamandır devrimci değil
İnsanın özü 200 bin yıl kadar önce ana hatlarıyla belirlenmiştir.

“Düşünürler şimdiye dek dünyayı sadece değişik yollarla yorumladılar, asıl iş onu değiştirmektir.” Karl Marx (Feuerbach Üstüne 11. Tez)

Marx’a ilginin tüm dünyada tekrar arttığına ilişkin haberler alıyoruz medyadan; Marx’ın yapıtları, Marksist yapıtlar daha çok satıyormuş son yıllarda.

Sevindirici mi? Bu ilginin çoğunlukla hangi çevrelerden geldiğini ve ne gibi sonuçlar doğurduğunu incelediğimizde sevinmek yersiz.

Dünyadaki Marksistleri kabaca üç grupta toplayabiliriz:

Birinci grup ve açık arayla en kalabalık grup: Bunlara devrimci olmayan Marksistler diyebiliriz.

Kapitalizmin Marksistleri.

Ya da liberal Marksistler. İroniktir, milliyetçi Marksistlerin de bir bölümü aynı kategoridedir. Bir ideal olarak sosyalizmi, hatta komünizmi söylemlerinde az çok anmakla birlikte, kapitalizmi devirmek için ciddi bir devrimci eylem veya örgütlenme içinde yer almayan kişi ve çevrelerden oluşur. Çoğu entelektüeldir veya kendini öyle sayar. Sistem içi, sistemi zorlamayan kimlik siyaseti,özgürlükler, demokrasi, insan hakkı siyaseti, etnik siyaset yaparlar genelde; bir bölümü de siyasetten tümüyle uzak durur. İdeolojik anlamda çoğun yapısalcı, Freudcu, post modern hattadırlar.

 Hem sisteme muhalif görünüp hem de sistemden olabildiğince yararlanmak hayli “keyifli” bir duruş ve uğraş olmalıdır ki, takipçisi çoktur. Avrupa ve Amerika’nın birçok seçkin entelektüelinin liderliğini yaptığı bu grup dünyadaki sol veya Marksist yayıncılığın, söylem ve pratiğin denetimini kesin bir üstünlükle elinde bulundurur. Dünya solcularının, okumuşlarının büyük çoğunluğu ne yazık ki devrimci pratiğin içinde yer almazlar. Bunların genelde devrimci pratiğin dışından vaaz veren yazarları, düşünürleri yeğlemesi rastlantı sayılmamalı.   
        
*

İkinci grupta Marksizmden etkilenen, kendini bir biçimde Marksist sayan devrimci hareketler ve izleyicileri yer alır. Genelde kurama pek önem vermezler, pratikteki yaratıcılıklarla kuramsal sorunları çözebileceklerini düşünürler. Marksizmden etkilendikleri gibi liberalizmden de etkilenirler. O yüzden kuramsal anlamda Marksizme katkıları sorunludur. Bazen özgün buluşlar yapar, çoğun anti-Marksist görüşlere savrulurlar.  Bu gruptaki hareketlerin gelişme şansı, devrim yapma şansı öteki gruptakilere göre daha yüksektir. Ne var ki, görece bir üstünlüktür bu. Devrim yapma, devrimi koruma-sürdürme ve devrimci kurama katkı yapma olasılık ve oranları her yapı için ayrı ele alınmalıdır, çünkü genel toplamdaki başarı şansları bu grup için de yüksek sayılmaz.   

*

Üçüncü grupta da Ortodoks yani katı Marksistleri, bir anlamda asıl Marksistleri sayabiliriz. Etkileri öteki iki gruba göre çok sınırlıdır. Devrimci mücadele içindedirler; ama henüz zayıf güçleri, sınırlı yaygınlıkları ve ayrıca kuramsal tutuculukları nedeniyle devrimden çok uzaktırlar.

Marksizm artık iki nedenle devrimci değil:
Neden Marksizm çok uzun zamandır devrimci değil? Ta, Lenin döneminden vardı bu problem. O zaman da Marksistlerin çoğu devrimci değildi. Reformistti, liberaldi, şuydu buydu. Aradan az buz değil, 100 yıl geçti… Marksistlerin artık çoğu değil, ezici çoğunluğu devrimci değil. Devrimci olanların çoğu da ya açık seçik Marksist değil ya da klasik anlamda Marksist değil.

Bu Marksizmin sorunudur. Marksistlerin büyük çoğunluğunun siyasette devrimci olmaması sorunuyla Marksizmin baş edebilmesi gerekti. Edememiştir ve edemiyor.

Baştaki alıntıyı boşuna koymadım. Sevgili Marx bundan 165 yıl önce büyük konuşmuş. Bu söz onu ve Marksizmi bağlar. Herhangi bir “burjuva” düşünürü dünyayı yorumlamakla yetinebilir, hatta dünyayı değiştirme iddiasında bulunup başarısız düştüğünde “ne yapalım koşullar böyleydi” diyebilir.

Marx ve Marksizm bunu söyleyemez. Değiştirecektin, değiştirseydin o zaman değerli Marx!

Ya da takipçilerin değiştirseydi! Ustamız bu sözü ettiğinden bu yana Dünya daha iyi hale gelmedi, daha kötü oldu. Ve düşünürler ve Marksist düşünürler…Dünyayı değiştirmeye kalkmak şöyle dursun, bunun için parmağını oynatmıyor çoğunluğu. Dünyayı bıktırıcı bir ayrıntıcılıkla, bayıltıcı ölçüde yabancılaşmış bir jargonla yorumlayıp durmaktan, dahası Marx’ı tiksindirici ölçüde didikleyip mıncıklamaktan büyük haz duyuyorlar. O halde?

O haldesi şudur: Ya bu hattan vazgeçeceksin, Marksizmden vazgeçeceksin ya da en azından Marksizmin bazı yerlerde çok ciddi yanlışlar yaptığını kabul edeceksin. Marksizm öteki düşüncelerden farklı olarak kendini pratikle, devrimci pratikle özdeşleştiren, onunla sınayıp, onunla bağlayan bir felsefe. “Ben artık yorumlamakla yetiniyorum” dediğinde kendini inkar eder, yok sayar. Bunu söylemeyip başarısızlığını geçici veya kalıcı bazı nedenlere bağladığında da kendini inkar eder.

Marksist siyasal hareketler için de aynı ilke geçerlidir. Bir Marksist hareket “Benim siyasal-düşünsel hattım doğru, ama bazı şartlar nedeniyle başarısız oldum” diyemez. Bunu bir yıl söyleyebilir, üç yıl, on yıl, yirmi yıl... Ne kadar? Yine bir gelişme görülmüyorsa, bırakınız devrim yapmayı, ülke içinde veya dünyada siyasal durumu etkileyecek bir güce ulaşamamışsa, geniş yığınları harekete katamıyorsa, şu ikisinden birini seçmek zorundadır o hareket: Ya Marksist olmadığını itiraf etmek ya da “Bu felsefe bir yerde fena halde yanıltıyor” demek.

Marksizmin uzun zamandır devrimci olmamasının birinci nedenini söyledik. Marksistlerin çok büyük çoğunluğunun devrimci olmaması ve “gerçek devrimci Marksistlerin” bu sorunla baş edebilecek teorik ve pratik donanımda bulunmaması.

Marksistlerin uzun zamandır devrimci olmamasının ikinci neden ve sonucu da, devrimci Marksistlerin  siyaseten-pratikte devrimci olmalarına karşın, teorik olarak devrimci olmaktan uzaklaşmalarıdır. Marksizmin katı dogmalar halinde, ezberlenecek fişler üstünden ele alınmasıdır. Devrimci pratik, kuramda devrimci olunmaksızın başarıya ulaşamaz.  

Sorunun daha da kökeninde kabul etmemiz zor bir gerçek yatar: Marx ve Engels’in eserleri hem katılığı-dogmacılığı telkin eden; hem de tam tersine sapmaları, liberalizmi besleyen belirsizliklerle, derin yarıklarla başından malûldür.

Bugünkü katı Marksçılığın hiç mi yararı yok toplumlara?
Kuşkusuz var. Kapitalizme, emperyalizme karşı önemli bir direniş noktası oluşturuyor. Toplumda sınıflar bulunmadığı, siyaset ve ideolojinin sınıf yapıları ve çıkarları çevresinde değil, başka şeyler etrafında döndüğü yönündeki görüş bulandırmalarına, kapitalizmin ideolojik ajanlarının sislemelerine karşı insanlığın daha üst bir kültür birikimini savunuyor. Emekle sermayenin uzlaşmaz bir çelişki içinde bulunduğu çok açık ve kanatıcı gerçeğinin soldaki ve sağdaki baskın entelektüel odaklarca gürültüye getirilmesine engel oluyor. Tüm sorunların kaynağında kapitalizmin bulunduğunu ve insanlığın refaha, mutluluğa, kurtuluşa sosyalizm yolundan gideceği gerçeğini sürekli üstü örtülse de açığa çıkarmaya çalışıyor. Üretim araçları üstündeki tekelci mülkiyet sürdüğü müddetçe dünyada savaş, insanlık düşmanlığı, etnik baskı, cinsel baskı vb. sorunlarının çözülemeyeceği (bence mutlak) doğrusunu inatla öne çıkarıyor. Başka deyişle tüm sorunların özünü vurguluyor.

Bu yeterli mi? Bir direniş odağı yaratmak, bir onur, bir bilinç gösterisi yapmak açısından yeterli. Öte yandan bunu siyasi mücadele gibi neresinden baksanız tehlikeli ve özverili bir uğraşla sürdürmek saygı duyulacak bir şey. Fakat, eğer sorun gerçekten dünyayı değiştirmekse, devrimse, asla yeterli değil. Üstelik bu yetersizlik Marksçı açıdan kabul edilebilir, hoş görülebilir bir yetersizlik olamaz. O halde gelişmek, güçlenmek gerekiyor.

Marksizm’de acil devrim gerek 
İşte böyle bir açmaz içindeyiz. Marksizmi kalıplar halinde algıladığımızda başarı şansı tamamen rastlantılara kalır. “Başarı”yı da sadece devrim yapmak olarak ele alırsak. Devrimi aynı anlayışla sürdürmek ve korumaksa bence imkansız. Defalarca test edildi.

Marksizmi ondan sıyrılarak, onu aşarak yeni bir yere taşımak seçeneği duruyor bir de. Riskli bir yol. Kapitalizme karşı güç kazanabilecek bir direniş odağı olasılığından da uzaklaşma riski var. Ötekiler gibi liberalleşmek ve kapitalizme eklemlenmek riski var. Yeni kuram Marksist olmayan bir Marksizm olabilir. Ya da hiçbir şekilde Marksist olmayabilir.

Risk almadan kuramda bile devrimci olamazsınız.

Kuramda devrimcilik işte budur. Aslında Lenin’in yaptığı buydu, Mao’nunki,Castro’nunki ve hatta belli açılardan Stalin’inki… Hiçbiri ortodoks Marksist değildi. Her biri katı Marksistlere karşı mücadele verdi. Ortodoks tavır, adı üstünde “doğrucu” dur, “doğrudan” uzaklaşmaktan, risk almaktan korkuyu gösterir, bu da kaçınılmaz biçimde ortalamacılık tutumunu getirir. Ortalamacı hareketler saygındır ama sıkıcıdır. Kitlelerde heyecan uyandıramazlar. Ortalama doğrucu hareketler içe kapanıktırlar, kaçınılmaz biçimde insan gerçeğinden uzaklaşır, kabalaşırlar. Bununla kalsalar iyi. Kalıpçı Marksizm tüm ideolojik tutuculuğuna karşın öteki akımlar kadar olmasa dahi o çok önem verdiği “sınıf tavrını” zaman zaman kaybeder. Katı Marksizm sınıf uzlaşmasından kaçmanın da tam garantisi değildir. Çünkü dışa kapalı katı yapı, dost uyaranların bile içeri alınmasına engel oluşturabilir.    

Fakat şu var ki, yukarda saydığımız önderlerin kuramdaki devrimcilikleri de yeterli gelmedi. Daha ileri devrimci riskler alma gereği ortada. Adı üstünde “risk”! Ortodoksluktan sapanların çoğu, Marksizmin karşıdevrimcileridir: Yapısalcılar, Freudcular, Lacancılar, Troçkistler, Postmodernler (Düşünce alanında karşı devrimci olan bu kişi ve grupların hepsinin siyasal anlamda karşıdevrimci olmadığını belirtmeliyim.) Marksizmde karşı devrimciliğin en önemli belirtisi şudur: Yukarıdakilerin ayırıcı karakteri. Felsefeyi sözcük oyunlarına, dil cambazlıklarına dönüştürmeye başlamak.
   
İnsan bilimlerini reddeden bir sözde bilimsel felsefe:
Buna benzer şeyleri başka bazıları da söylüyor, benim asıl özgün itiraz noktam, tahmin edersiniz ki farklıdır:

Birincisi şu: Başta Marx olmak üzere tüm ötekiler kapitalizmin yıkılacağına, hem de yakın zamanda yıkılacağına dair boş umutlar yaydılar. Kapitalizmin bir gün üretici güçlerin gelişmesini durdurarak devrime yol açacağını savladılar. Marx, bizzat kendisi, yakın devrim hayalleriyle devrimci harekete gücünün üstünde anlamlar yükledi, sonra yakın bir devrimden umudunu kesince kapitalizmin kendiliğinden yıkılacağı yönündeki umutları kışkırtan bir çalışma içine girdi: Kapital. Kapital dünyayı usandırıcı biçimde yorumlayıp duranların Kitabı Mukaddesi haline geldi.  

Tüm bu söylenenlere ortodoks veya liberal Marksistler muhakkak bir kulp bulacak, onun aslında öyle olmadığına, şöyle olduğuna dair alıntı bombardımanlarıyla itirazı boğacaklardır belki de. Daha önce hep bunu yaptılar. Dedim ya, Marx’ın eserlerinde kutsal kitaplardaki gibi her türlü anlama çekilebilecek, her türlü şekilde yorumlanabilecek o kadar ifade var ki. Zaten yaşadığımız durumun nedenlerinden biridir bu açıklar ve kutsal kitaplara yapıldığı gibi bu çelişkiler eserin zayıflığına değil zenginliğine delil gösterilir.

İkinci ve benim için daha da önemli itiraz noktası: Marksizm başlangıcındaki çok olumlu yönelime rağmen uzun zamandır bilimsel de değildir. Marx’ın, Engels’in üstünde çalıştıkları malzemeyi, yani insanı (birey veya toplum olarak, geçmişi veya o günüyle) az tanımaları, yanlış tanımalarıdır.  

Marx ve Engels’e göre insanın özü, doğası diye bir şey var mıdır, yok mudur? Kaç asırdır aynı şey tartışılıyor.

“Ama insansal öz, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Gerçekliği içersinde, bu, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” Feuerbach Üstüne 6. Tez’de böyle söylüyor Marx. İnsanın, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir öze sahip olmadığı tam bir zırva bugünkü bilimsel bilgiler ışığında. İnsanın özünün toplumsal ilişkilerinin bir bütünü olduğu savı ise, gerçekliğin sadece bir yanını öne çıkarıyor, o da her türlü yoruma açık bir oksimoron halinde.

Niyetim insanın özü, insanın doğası tartışmasını burada genişletmek değil. Konuyu daha önceki birçok kitabımda Marx ve Marksizm açısından ele almıştım. İnsanın doğası hakkında Marx, gerek gençlik döneminde (1844 Felsefe El Yazmaları) gerekse Kapital’de, başka yerlerde daha somut, daha kabul edici şeyler de söylemiştir. Ancak insan evrimi, biyolojisi, paleontolojisi hakkında yeterli donanımı bulunmadığından, bu söylediklerini götüren şeyler de yazmıştır. Yukarıdaki alıntıda görüleceği üzere.

*

Sonuçta, gerek katı Marksistlerin, gerekse liberal Marksistlerin ezici çoğunluğu insan doğası denen, belirli, belirgin bir şeyi reddetmekte birleşirler. Birçok noktada ortodoks Marksizmle, liberal Marksizm arasındaki sınırlar belirsizleşir kuramda. Birçok noktada siyasette neden aradaki farkların belirsizleştiğini de açıklar bu. Katı Marksistlerin nasıl “sınıf uzlaşması”na savrulduklarını… Örnekler bende saklıdır, burada açmak gereksiz.   

Oysa insan evrimsel bir silsileyle oluşmuş, çok belli karakteristikleri bulunan, fiziksel ve zihinsel kapasitesi belirli ve tanımlanabilen ve elbette ki temel bir özü, doğası bulunan bir canlıdır. Öteki tüm canlıların nasıl sürekli değişmekle birlikte, değişmeyen karakteristiklerinin baskınlığından oluşan bir doğası varsa, onlardan sadece bazı bakımlardan “üstün” ve “ileri” olan insanın da bir doğası vardır. İnsanın özü 200 bin yıl kadar önce ana hatlarıyla belirlenmiştir. O zamandan bu yana, kültürel birikimiyle, “toplumsal ilişkilerinin bütünüyle” sürekli biçimde, ama ufak tefek değişimlere uğramaktadır bu öz. İnsanın doğası bulunmadığını varsaymak diyalektik materyalizmin kelime ve mantık oyunlarıyla insanı Tanrılaştırmaktır. İşin komiği bu sözcük oyunlarını yapanlar, insanın gayet açık seçik özüne, doğasına işaret edenleri “mistiklikle”, “idealizmle” suçlarlar.  

Toplumsal ilişkilerini değiştirirsek insan değişir mi? Elbette değişir. Bir hayli değişir. Bunu hiçbir zaman reddetmedim. Ama bir canlı türü olarak belirgin ve belirli sınırlar dahilinde değişir. Başka deyişle iyi beslemekle onun boyunu 10 metreye çıkartamazsınız. Zihinsel kapasitesini, düşünme-duyumsama reflekslerini iyi öğretim vererek diyelim IQ: 110’dan 130’a çıkarabilirsiniz, ama 300’e çıkaramazsınız. 300 IQ’lu insan yeni bir tür ortaya çıkmadıkça henüz yoktur.  

Marksizmin hesaplaşmak gereken en önemli suçu insan doğasının değişimi doğrultusunda hiçbir biçimde bilimsel olmayan hayaller yayması ve devrimi, devrim sonrasını, o gerçekle bağdaşmayan hayaller temelindeki siyasetlere oturtmasıdır. Evrimbilimin, biyolojinin, evrimsel psikolojinin, bilişsel psikolojinin ve daha birçok daldaki bilimsel bilgilerin sunduklarını ya reddetmesi ya da fena şekilde çarpıtarak kabul etmesidir.

Ne büyük talihsizlik! Bir terzi var, ama çalıştığı kumaş konusundaki her türlü basit bilgiyi reddediyor. Benim elimden çıktıktan sonra, ona ben şekil verdikten sonra kumaşın önemi yok, diyor, ben ondan sağlam kaputlar, hoş gece elbiseleri, şık takımlar üretirim. Yeter ki doğru keseyim, doğru dikeyim. Oysa önüne gelen şeylerin bazısı kumaş bile değil, kağıt… Bazısı eprimiş delik deşik, bazısı sağlam- kalın, ama elbiseye gelmez, bazısı çok ince kışlık ceket yapılmaz. Önemli değil diyor Marksizm, kumaşın doğası yoktur, kumaşın varsa bir doğası geçirdiği aşamaların tamamıdır!

İşçi sınıfı önderliğine hâlâ önem veririm. Fakat Marx’ta tanımlanan biçimiyle işçi önderliğinde bir tane devrim başarılmış mıdır şimdiye dek! Biz işçi denince hâlâ beden emekçisini anlarız Ortodoks Marksizme göre. Neden bu kadar az işçi önderi çıkartabilir kuramda ve siyasette işçi sınıfı? Ve neden işçiler arasından yükselen entelektüeller ve siyasi liderler çok kısa sürede işçi olmaktan çıkarlar?

Ve bu nasıl bir bilimsel felsefedir sosyal bilimler açısından! Deneye, kanıta, pratikle sınanmaya, somut verilere, rakamlara bu kadar inatla direnen.   

İnsan malzemesiyle ilgili en basit bilgileri tutuculukla reddeden bir öğretinin insanları örgütlemek, yönetmek, yönlendirmek doğrultusunda ayakları yere basan ve yaratıcı buluşlar yapması hayli zor. Oysa karşı taraf, kapitalizmin şefleri insanı tüm yönleriyle tanıyıp biliyorlar, dogmalara göre değil, bilgiye göre hareket ediyorlar. Karşılarında şansımız zayıf.

Devrimci insanın bile baskın bilişsel yönü tutuculuk!
İnsan öyle bir canlı ki en sorgulayıcı kafalar bile çoğun inanmak istediğine inanıyor, görmek istediğini görüyor. Tolstoy bunu ne güzel ifade etmiş: “Biliyorum ki, en karmaşık problemler karşısında bile rahatlığını koruyanlar da dahil çoğu kişi, gururla diğerlerine öğrettikleri ve ilmek ilmek hayatlarının bir parçası haline getirdikleri hükümlerin yanlışlığını itiraf etmek zorunda bırakacaksa, en basit ve en bariz gerçeği bile ancak nadiren kabul edebiliyor.” (Sanat Nedir?)    

Engels’in ve kısmen Marx’ın devrimci felsefeyi pozitif bilimlere yaklaştırma, onunla temellendirme yönündeki çabalarını takdirle karşılardım. Diyalektik Materyalizmi en gelişmiş felsefe sayarım hâlâ,  bütünlüğü göz önüne bulundurulduğunda. Ne ki biraz abartmıştım. Engels’in “Doğanın Diyalektiği”ni geçenlerde on yıl aradan sonra üçüncü kez okuduğumda göz göre göre atladığım bir gerçekle karşılaştım: Engels, Darwin’in evrim kuramını sadece kabaca biliyor, bildiklerini yanlış biliyor. Evrimci görüş adına savunduğu Darwincilikten çok, sonradan büyük ölçüde yanlışlanmış olan Lamarkçılık. Yani türlerin bireylerinin yaşamda kazanılmış (doğuştan sonra kazanılmış)özelliklerinin kalıtım yoluyla sonraki bireylere geçtiğini, yeni türlerin böyle oluştuğunu sanıyor. Bu görüşün doğruluğu çok kısıtlıdır. Evrim doğal seçilimle ve rastgele mutasyonlarla (Darwin zamanında ve Engels döneminde bu ikincisinin bilgisi yoktu)oluşur.

Darwinciliğin bize kazandırdığı, doğal seçilim yasası ve sonrasında bunu tamamlayan kural: mutasyonlar yoluyla çeşitlenmedir ki, evrim için olduğu kadar insanı anlamak için de hayati önemdedir. Evrimci psikoloji insanın pek çok güdüsünün doğal seçilim sonucu oluştuğunu gösterdi.

Liberal veya ortodoks Marksistlerin çoğunluğuna göre evrimbilim ve Darwin sadece dincilere karşı materyalizmi savunmak açısından bir önem taşır. İnsan doğasını anlamak açısından değil. Bu Darwinciliğin kötüye kullanımıdır, ırkçı Darwincilerin yaptığının iyi niyetli bir benzeri. İğdiş edilip belli bir hizmette kullanılan Darwincilik. Evrimbilimi bilen ve onu sansürlemeden insanı anlamak için kullanan kişi insanı anlamada bambaşka bir üst noktaya yükselir.

Devrimciler bugüne dek dünyayı değişik yollarla değiştirmeye çalıştılar, oysa asıl mesele onu yorumlamaktır!

Böyle bir cümlenin altına imza atmak için Marksist düşünürlerin çoğu kuyruğa girer. İnsanın doğasını araştırmak ve bununla ilgili sonuçlar üstünden felsefe ve siyaset yürütmek her türden çoğu Marksist kuramcının oyuncaklarını ellerinden almaktır. İnsanın bir özü bulunmasın ki, onu bu düşünürler şekillendirsin. İnsanın bir doğası bulunmasın ki, Marksist liderler Tanrı konumundan uzaklaşmasın.

Sol siyasette ve sol felsefede dur duraksız üstünde konuşulan insanla, günlük yaşamda karşılaştığımız gerçek insan birbirini hiç tutmaz. Bundan rahatsızlık duyan ilk Marksist de elbette ben değilim. Bir Fransız Marksist düşünür Suret-Canale, daha önce benim de yaptığım gibi Marx’ın ve Engels’in insan doğası ve insanın gelişimiyle ilgili yazdıklarıyla paleontolojinin son bulgularını örtüştürmek istiyor. Buradan diyalektik materyalist bir insan doğası kavramına ulaşmaya çalışıyor. Althusser’in ona karşı tutumuysa ibretlik. “İnsanın doğası”, “özü” gibi kavramları dillendirmesini Marx’ın önemli bir kabahati olarak andıktan sonra, aynen şöyle diyor hasmına karşı:

“İnsan paleontolojisine dair bilimsel materyalist bir teorinin, tarihsel materyalizm için önemli olduğu kesindir, çünkü bu teori, ısrarla tarihsel materyalizmin karşısına konan tinselci tarih ideolojilerinin kullandığı birçok mazereti ortadan kaldırır. Ama tarihsel materyalizm, modern insan paleontolojisinin getirdiği sonuçların bilimsel zeminine gerek duymadan kurulmuştur (bundan yaklaşık on sene önce) ve Kapital, Doğanın Diyalektiği’nden birkaç sene önce tasarlanmıştır, dolayısıyla Engels’in insanı maymundan ayıran fark üstüne yazdığı ünlü metinden önce. Eğer tarihsel materyalizm buna gerek duymadıysa, bunun nedeni nesnesinin, insan paleontolojisinin sonuçlarına göre özerk olması ve bundan tümüyle bağımsız bir biçimde, olduğu gibi incelenebilmesidir.” (Louis AlthusserFelsefi ve Siyasi Yazılar, İthaki Yay. s:258-259)

Bu şu demek: Paleontolojiyle çelişir veya çelişmez. Biz üst felsefe, üst soyutlama yapıyoruz. Biz bilime uymayız, bilim bize uysun. Evrim bilimi işimize geldiği yere kadar savunuruz, eğer bizim kutsal yorumlama işimizi bozarsa, ekmeğimizle oynarsa, kaldırıp atarız bir kenara. Aynı kitapta Althusser Platon’dan önceki düşünürleri düşünür saymadığını açıkça ifade eder. Böyle Marksistlere göre felsefe doğadan ayar almayan üst düzey soyutlamalardır, bunun dışındakiler aşağılanmalıdır.   

Marksist miyim değil miyim?        
Bu yöndeki görüşlerimi açıkladıkça bazı uzak-yakın dostlar benim anti-Marksist olduğumu yazdılar. Evet, öyleyim desem biliyorum ki, onlar ve daha başka birçok okur rahatlayacak, bir ikircimden kurtulacak. Gerekiyorsa, fayda sağlarsa onu da söylerim, o noktada hiçbir cesaretsizlik yaşamam, yeter ki yeni bulunduğum yer Marksizm’e göre daha bilimsel, daha üstün konumlu, pratik ve/veya teorik anlamda daha devrimci bir konum olsun. Fakat şuna işaret etmek istiyorum: Anti-Marksist olduğumu itiraf etsem bile, Marksizm’in tüm ögelerine göre yapılacak bir değerlendirmede, kuramsal ve pratik olarak Marksistlerin büyük çoğunluğundan daha Marksist kalmaya devam edeceğim.

Sorun zaten budur, Marksist olmanın artık hiçbir şey ifade etmemesidir. İşte Marksizm böyle sünmüş, sündüğü ölçüde işlevi kalmamış, herkesin bir yerinden çekiştirdiği, lime lime dokusuyla adı genellikle kötüye kullanılan şekilsiz bir ideoloji. Çok uzun zamandır böyle durum. “Marksist misin değil misin” sorgusundan önce bu işlevsizliği sorgulamak gerekiyor. O çabayı ortaya çıkaracak ve geliştirecek doğrultuda daha açık cevapları belki ilerde verebilirim.  

Sonuç olarak Marksizm’e ne kadar değer vermeli? Bunun gayet nesnel bir ölçütü bulunmakta ve bu ölçüt yukarda ayrıntılı açımlamaya çalıştığım gibi Marksist bir ölçüttür: Dünyada sosyalist devrimciler ne kadar etkinse ve Marksizm kitlelerle birleşmek ve onları yönlendirmekte ne kadar işe yarıyorsa, o kadar değer vermek gerek. Ne azı ne fazlası! 

Marksizm benim için sevdiğim bir eski dost gibi. Ama sık sık yarı yolda bırakan, girdiğim kavgalarda bazen ortalıktan kaybolan, artık güvenemediğim bir dost. 

165 yılda insan olumlu yönde bir milim değişmemiş. Zaten önceki 16 bin 500 yılda da değişmediğini bilen birileri, büyük lokma yer böyle büyük konuşmazlardı. Öyle ya da böyle, Marksistlerin dünyayı yorumlayıcılar, kapitalizmin zaferi için bahane bulucular konumundan kurtulmaları şart. Başka türlü Marx’ın laneti üstlerinden eksik olmaz!

2 yorum:

ekrem dedi ki...

Marxizmin böylesine bir eleştiriye ihtiyacı vardı. Kutsamanın ötesine geçilemediği için mutlak doğru olarak kabullenişler uzun zamandır ön tıkayıcı olmakta,160 yıl önceki kuramsallığın bu günün dünyasını, teorik olarak ne kadar aydınlatabildiği hiç sorgulanmıyor. Şüphesiz kuramın öne çıkarıldığı dönemin verileri üzerinden çağını aydınlatırken menzilinin 160 yıl uzağa yeterince ulaşamamış olabileceği şimdiye dek hiç sorgulanmadı. Kalıpların dışına çıkan adeta afaroz edildi. Oysa insan ve toplum sürekli değişmekte ve bu değişim belirli kanunlarla işlemekteyken, insanlık toplumsal evrim konaklarından bir, bir çıkarken hep geçmiş kalıplar üzerinden yorumlandı ve devrim neden gelmiyor şaşkınlığına düşüldü. Konu tamamen toplumsal evrimin konusu olmakla birlikte doğa-insan denkliği de işin içine girmiş görünüyor. Tabii gören gözler için...

Yeraltından Notlar dedi ki...

kaan arslanoğlu “Marksizm çok uzun zamandır devrimci değil” başlıklı bir yazı kaleme alınca bazılarında bir heyecan, bazıların da ise bir karamsarlık hâkim oldu. oysa ben her iki ayrımın içinde kendime bir türlü yer bulamıyorum. bu saatten sonra fiilen ve fiilsiz diye tanımlanması gereken liberaller arasında kendisine bi’yer belirlemeli midir, bilemiyorum? dedim ya bir yazarın yazısını kaleme alırken marks’ın feuerbach tezlerini kaynak göstererek marksizm’i eleştirisi de biraz garip, netice de söz konusu olan marksizm, marks ve feuerbach’tır.

feuerbach bilindiği gibi hıristiyanlığın özü olarak hem tanımlanmıştır hem de Marks’ın etkilendiği isimlerden birisi olarak tarihte karşımıza çıkmaktadır. en azından ben öyle bilmekteyim, belki de k. arslanoğlu bizim bilmediğimiz şeyleri biliyor ve bizden bunu gizliyor. malum engels’e göre de marks’ın feuerbach tezleri, döneminin ve günümüzün de dâhil en büyük dâhiyane tohumunun atılmasıdır. ama k. arslanoğlu bunu bile kabul etmeyerek yüzünü ekşitmektedir. peki, feuerbach’ı nereye koymalıyız sorusuna gelince bence kendi çağı ele alınacak olursa k. arslanoğlu’ndan daha da hümanist bir durumda şeklini alarak karşımıza çıkar diye düşünüyorum. kendi çağıyla bu çağ kıyaslandığında bunu anlamak zorundadır. zira marks feuerbach'ın ve ondan öncekilerin materyalizmlerinin temel kusurlarını, edilgin (sezgisel) yaklaşımlarını ve devrimci insanın eylem olarak pratiksel, eleştirilerini ve bunun önemini anlayamamalarını ortaya koymaktadır. öyle ki feuerbach tezleri’nde marks, dünyanın kavranmasında ve değiştirilmesinde devrimci pratiğin oynadığı belirleyici rolünü vurgulamaktadır.

sadece bununla da kalmayarak kapital yapıtında kapitalizmin tanımını, artı-değeri ortaya koyarak kapitali önümüze koymuştur. önemlidir… ikinci bir konu marksizmin devrimci olup olmadığı konusuysa k.aslanoğlu’nun yazısında bizlere kendini göstermektedir: nedir o(?) devrimci türkiye, kapitalist türkiye kadar gerçektir... diğer bir gerçekse k. arsalanoğlu’nun ulusalcılıkla, liberalizm arasında sosyalleşmek isterken böylesi bir yazı kaleme alması gerekmiyordu… gereksiz ve h. gülseven’in de kendi aramızda yazışmalarımızda belirttiği gibi “dışkısını ortaya sererek, zevzeklik yapıyor.”

sifonu çekelim öyleyse..