13 Ekim 2012 Cumartesi

Eduardo Galeona tanıdığı Che'yi yazdı

O Latin Amerika’da devrimin olacağına, bunun dikenli yollarına ve geleceğine; sosyalizmin yaratacağı yeni insana yürekten inanıyordu. Bu konularda konuşurken insan kanının kaynadığı izlenimine kapılıyordu, ancak ben not olmaya başladığımda hemen coşkusunu gemliyordu. O zaman bakışları kağıdın üzerinde gidip tükenmezime takılıyor ve o iki, üç duman bulutu arasında gülümseyerek dile getirdiği sert, kurnazca yorumlar yapmayı yeğliyordu. Böyle anlarda gazeteci olduğuma yeriniyordum, uykusuz geçen pek çok gecenin ve parıltılı, baş döndürücü günlerin ardından oturup bir şeyleri kağıda geçirmek zorunda olduğundan ya da bu sarıda sinirlerin gerilmesinden değil, asıl kendiliğinden doğan canlı düşünce alışverişinin gazetecilik mesleğinin pratik zorunluluklarıyla kesintiye uğraması yüzden. 
‘Burada birbirimizle Kübalı ve Uruguaylı olarak konuşuyoruz’ yalanını kıvırdı Che Guevara, olası boşboğaz bir sorudan kaçınmak için. Ancak her şey onu tümüyle kavramış olan tutkunun başkalarının Latin Amerika için uydurmuş olduğu sınırları yıktığı izlenimini veriyordur ve o elbette ki bu sınırlara inanmıyordu. Böyle konuşurken bu adamın ancak Latin Amerikaya’yı boydan boya geçen uzun bir yolun sonunda Küba’ya gelmiş olduğu düşüncesi yakamı bırakmıyordu, o başlamakta olan Bolivya devriminin kargaşasına ve Guatemala devriminin son hareketlerine katılmıştı, elbette ki turist olarak değil; geçimini sağlamak için Orta Amerika’da muz taşımış ve Mexico kentinin meydanlarında fotoğrafçılık yapmıştı; sonra da Granma serüvenine atılmış ve yaşamını ortaya koymuştu.
MASABAŞI ADAMI DEĞİLDİ
‘Bir gün’ diye yazmıştı Fidel’e veda mektubunda, ‘bana savaşta ölürsek kime haber verilmesi gerektiğini sordular; ölüm düşüncesi hepimizi etkiledi. Sonraları bir devrimde –eğer gerçek bir devrim söz konusuysa- ya zafere ulaşılacağını ya da ölüneceğini kesinlikle biliyorduk.’ Küba’dan yeni zaferlere ya da ölüme doğru yola çıktı. ‘Başka ülkeler benim küçük çabalarımı bekliyor’, deniyordu mektupta, ‘yeni savaş meydanları…’ Gerçekten de, orada saldırı ve savaşın ortasında insan ya zafere ulaşır ya da ölür. ‘Haydi’ yeni eylemlere’. Pek çok arkadaşları bu yolda şehit olmuştur ve diğerleri yaşamlarını ortaya koymayı sürdüreceklerdir. Meksika’daki zorlu günleri onunla birlikte geçirmiş olan ve kurşunlarla kalbura dönmüş bir halde Guatemala ormanlarında ölen El Patojo –‘Kimseye güvenme’ demişti ona Che- eski bir sınıf arkadaşı tarafından ele verildi. Aynı biçimde Salta dağlarında ağır yaralara yenik düşen Arjantinli Masetti.
Che Guevara masa başı adamı değildi. O devrimleri başlatan kişiydi, insan bunu ona baktığında anlıyordu; aslında yönetim işlerinin adamı da değildi, ya da daha doğrusu istemediği halde bunu olmak zorundaydı. Sergilediği dinginlik ve soğukkanlılığın ardında söz ve davranışlarında kafese kapatılmış aslan gerilimi seziliyordu ve bu gerilim sonunda patlak verecekti.
ÖRNEK DEVRİMCİ
O dağlardaki savaşı özlüyordu. Bununla silahların zaferini izleyen barış dönemindeki kuruluş çalışmalarına uygun olmadığını söylemek istemiyorum. Tam tersine, Che Guevara bu açıdan da örnek bir devrimci ve üstlendiği tüm önemli görevlerde yorulmak bilmez bir emekçiydi. Küba’da onun –Fidel gibi- hiç uyumadığı söylentisi dolaşıyordu. Çözmesi gereken karmaşık sorunlar ve özellikle ülkenin endüstrileşmesi yolunda harekete geçirmesi gereken zorlu süreçler ona gündüz ve gece soluk aldırmıyordu.

Günlük çalışmanın sonunda, ki bu günlük çalışma bir haftayı kapsıyordu, Pazar günleri de gönüllü olarak şekerkamışı kesmeye gidiyordu; okumak, konuşmalarını yazmak ve tartışmalar için hala zamanı kalmasına akıl sır erecek gibi değil; üstelik bu arada gerillalık döneminde de peşini bırakmayan amansız astımıyla da uğraşması gerekiyordu. ‘Yola çıkma emri ansızın geldi’, diye anlatıyor bize, ‘ve Meksika’dan o anda olduğumuz gibi yola çıkmamız gerekiyordu, iki-üç kişilik gruplar halinde. Aramızda bir hain vardı ve Fidel hainin polise haber vermesini önlemek için emir gelir gelmez hazırlık yapmaksızın yola çıkmamız direktifini vermişti. Bugün hala bu hainin kim olduğunu bilmiyoruz. Böylece ben yanıma insyon aygıtımı almaksızın yola çıkmak zorunda kaldım ve yolda korkunç bir astım nöbetine tutuldum. Bu işin üstesinden gelemeyeceğimi sandım’.
Güç bir görev olan Küba’da sosyalizmi kurma işinde –gerektiği gibi- tüm alanlara angaje olmuştu. Tüm devrim liderleri arasında özveriye yatkınlığıyla ilk Hristiyanlara en çok benzeyen, en katısı o idi. Harekete geçmiş olan sosyalizmin saygınlığının ve halkın doğmakta olan yeni bir dünyaya inancının gelişmesi için itici güç olması gerektiği görüşüne tutkuyla bağlandığından, maddi özendirme ve paylaştırma sistemlerine aşırı başvurulmasına karşıydı, çünkü bunlar bireylerde günün birinde ‘bir Rockefeller olma’ umudu doğurabilirdi. Reddettiği genel değer yasasına sığınılarak Küba için böylesi önemli bir dönemde kapitalist topluma bir geri dönüş olasılığını düşünmek bile onu çileden çıkarıyordu.

Bu konuda son derece dikkafalı ve katıydı. O beyler diyordu öfkeyle ve bu sözle devrimin ekonomik sürecine kendisinden farklı bir yön veriyordu öfkeyle ve bu sözle devrimin ekonomik sürecine kendisinden farklı bir yön vermek isteyenleri kastediyordu. Charles Bettelheim’e ünlü yanıt yazısı şu sözlerle bitiyordu: ‘Merkezi ekonomik planlama savunucuları için şu atasözü geçerlidir; Dostlarımızdan bizi tanrı korusun, çünkü düşmanlarımızla ben kendim baş ederim’.
Bazı ekonomistlerin –kendi bakış açılarından belki de haklı olarak – süreci ‘idealleştirmek’le suçladıkları Che Guevara’nın zekice polemiğe girme yeteneği hep Küba sorunlarını aydınlatmakla sınırlı kalıyor ve bazılarının yanlış olarak sandıkları gibi Çin-Sovyet tartışmasına aldırmıyordu. ‘Bu işe karışmıyoruz’ diyordu.
KÜBA ÜÇ KİŞİYE SAYGI DUYDU
Küba halkı Kübalı olmamakla birlikte kendini tüm varlığıyla büyük devrime adamış olan parlak Che Guevara örneğinde kendini görüyordu. Onun için düşünmek ve davranmak aynı şeydi; hepsi bunu biliyordu ve onu sevmekle kalmıyorlardı, ona hayrandılar. Kamulaştırılmış lüks Cadillac’ımızın şoföre Candela ona at diyordu. Bu Küba ağzındaki en büyük övgüyü ancak üç kişiye layık görüyordu, Fidel, Che ve Shakspeare’e.
Reina Reyes ve Julio Villegas’la Küba’da nereye gidersek gidelim sürekli Che’den en az Fidel ve Lenin kadar alıntı yapan tarım işçilerine, işçilere, teknisyenlere, öğrenci ve temsilcilere rastladık: tek kültür geri kalmışlık demektir; Che bunu çok net biçimde açıkladı ya da Che’nin hep söylediği gibi, devrim ancak özveriyle kazanılır, azizim. Yoksa her şeyin bir anda olup biteceğini mi sanıyorsun?
Küba herkesin duyduğu, anladığı, içselleştirdiği ve yaydığı onun büyük, önemli mesajı için tek, dev bir rezonans zemini gibiydi; Devrim insanları arıtan, onları bencilliklerinden çekip çıkaran bir güçtür ve insan ele geçirdiği bu arınmışlığı kendi yaşamıymışçasına savunmalıdır da, silahla olduğu kadar bilim ve çalışmayla da.
BOŞA HARCANACAK ZAMANI YOKTU
'Özgürlükleri uğruna savaşan halklar için tek yol olarak silahlı mücadeleye inanıyorum ve inançlarımda kararlıyım. Pek çok kişi bana serüvenci diyecektir, gerçekten de öyleyim, ancak ben farklı bir türdenim. Ben inançları uğruna yaşamlarını ortaya koyanlardanım. Belki de bu son mektubumdur, ölümü aramıyorum, ancak olasılıklar yasasına göre o da hesaba katılmalıdır. Haklı çıkacak olursam sizi son bir kez daha kucaklamak isterim. Sizleri çok sevdim, ne yazık ki duyarlılığımı dile getirmeyi başaramadım. Davranışlarım çok kaba olabiliyor ve sanırım zaman zaman anlaşılamadım. Ama öte yandan da beni anlamak kolay değildi, ancak bugün bana inanın, lütfen. Bugün bir sanatçı coşkusuyla bilediğim iradem bir çift bitkin bacakla bir çift tükenmiş ciğeri harekete geçiriyor. Bunu başaracağım…Ara sıra 20. yüzyılın bu küçük condottierosunu anımsayın’.
Che Guevara’nın ailesini gönderdiği bu satırlar onun ortadan kayboluşundan kısa bir süre sonra Buenos Aires’e vardığında annesi Celia oğlunu görmeden ölmüştü bile. Tüm dünyayı duygulandıran bu son kucaklama, bu veda ona ulaşamadı. ‘Devrimci olarak zorla uğraşımızda ölüm ender bir olay değildir’ diye yazmıştı bir keresinde Che Guevara, en yakın arkadaşlarından biri şehit olduğunda.

Üç Kıta Konferansı’na yazdığı mektup, ‘yeniden savaş ve zafer çığlıkları’ duyulduğundan ortaya çıkan ölüme selamla bitmektedir. Pek çok kişi ölmenin pekala mümkün, ancak önemsiz olduğunu söylemiştir. Sanırım bu onun için bildik bir şeydi: Bir keresinde daha önce kaç kez ölüp yeniden dirildiğinden söz ederken yedi canlı olduğuna güvence vermişti. Yedinci yaşamı onun kararlaştırıldığı gibi sona erdi. O izin istemeksizin ve kaçamaklara başvurmaksızın ölüme atıldı; Yuro’nun tozlu dağlarında adamlarının başında onları kıstırmış olan orduya karşı koydu; bir makineli ateşi bacaklarını taradı; hedefini iyi bilen bir makineli salvosuyla M-1 elinden fırlayana dek daha bir süre oturarak savaşmayı sürdürdü. Üstün durumdaki askerler onu henüz sağken ele geçirdiler. Az sayıdaki gerilla akşam üzerinden gecenin ilk saatlerine kadar yaralıyı koruyacak yürekliliği gösterdi.

Che’nin arkadaşları adam adama dövüştüler. Sonradan onun yanında halka gösterileceklerdir. Kafatasları dipçiklerle parçalanmış ve bedenleri süngülerle delik deşik…
Çağımızın bu kahramanın yaşam ve ölümünü, böylesine sürükleyici ve gizemli bir yaşam ve ölümü, sayısız efsane kuşatmıştır. Bunlardan birkaçı akbabalar gibi ölü Che’nin anısına saldıran kimi alçakların taşkın karalama eğilimlerinin ürünüdür; büyük çoğunlukta olan diğerlerini ise halkın şehit düşenin ölümsüzlüğünü Latin Amerika’nın sayısız, görünmez mihraplarında kutlayan büyük düş gücü yaratmıştır.
O kendine devrimin ilk ateş hattında bir yer seçti ve bu yeri kendine kararsızlığa düşme fırsatı ve geri dönme hakkı tanımaksızın sonuna dek seçti. Bu, bir yenisinde başı çekmek için daha önce bir avuç çılgınla birlikte gerçekleştirilmiş olduğu bir devrimi terk eden bir adamın akıl almaz olgusudur. O zafer için değil, mücadele için, hiç sonu gelmeyen bir savaş için yaşıyordu. O ardında yaktığı köprülerin görkemli ateşini izlemek için geri dönüp bakma sevincini bile kendinden esirgiyordu: Che’nin boşa harcanacak zamanı yoktu.
(Eduardo Galeona)
Odatv.com

Hiç yorum yok: