15 Ekim 2012 Pazartesi

Kızıl Bayrak: ‘Tezkere eylemleri ve anti-emperyalist mücadele’

Türk sermaye devletinin geçtiğimiz hafta çıkardığı savaş tezkeresi sonrası Suriye’ye yönelik savaş ve saldırganlık politikası kritik bir aşamaya gelmiş bulunuyor. Akçakale’de 5 kişinin yaşamını yitirmesini fırsata çevirmeye çalışan devletin bu saldırganlık politikaları çerçevesinde, Hatay’dan Urfa’ya kadar savaş atmosferi giderek yayılıyor. Buna karşın, savaş tezkeresine karşı pek çok ilde refleks eylemler gösterildi. Binlerce kişi emperyalist savaşa dur demek için eylem alanlarına indi. 4 Ekim gününde İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Mersin, Antalya ve Çanakkale’de; ertesi gün Trabzon, Sivas, Samsun, Adana ve bir dizi merkezde peş peşe eylemler düzenlendi.

Yaklaşık 20 aydır süren “Suriye sorunu”na dair şimdiye dek gösterilen eylemsel tepkilerin durgunluğunu ve nicel darlığını düşünürsek, bu eylemler önemli bir yerde durmaktadır. Ortaya konulan eylemli süreç henüz sermaye devletinin savaş ve saldırganlık politikalarını geri püskürtmeye ve çıkarılan savaş tezkeresini parçalamaya yetecek düzeyde olmasa da, refleks açısından anlamlı bir tablo ortaya çıkarmıştır. Bundan sonraki süreç bu açıdan olumlu değerlendirilebilirse, emperyalist saldırganlığa ve savaşa karşı mücadelede önemli bir eşik atlanmasını sağlayabilir.

Geriye dönüp, Suriye’ye dönük emperyalist müdahale zeminin döşendiği ilk zamanlara baktığımızda, ortaya konulan tepkilerin zayıf kaldığını belirtmek gerekiyor. Bu tabloda genel olarak toplumsal mücadelenin geri olmasının yanı sıra ilerici-sol güçler açısından Suriye’deki sürece dair net bir politik bakış açısı olmamasının da önemli bir payı var. Özellikle bu süreç, ABD’nin 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak işgalleriyle başlayan savaş ve saldırganlık sürecinde gösterilen tepkilerle kıyaslandığında dikkat çekecek kadar zayıftır.

Arap coğrafyası halklarının ortaya koyduğu çıkış ve emperyalistlerin bunun üzerinden geliştirdiği müdahaleler konusunda ileri-sol güçlerce doğru bir yaklaşım geliştirilememesi, Suriye meselesinde de kendini fazlasıyla göstermiştir. Bundan dolayı Libya ve ardından Suriye’ye dönük emperyalist müdahalelere karşı, sınırlı eylemlikler dışında meydanlar büyük oranda boş kalmıştır.

Suriye’de de, başlangıcında yoksul halkın demokratik ve sosyal taleplerle sokağa çıkması, ancak komünistlerin önemle vurguladığı gibi devrimci önderlik yoksunluğunda, bu hareketlenmelerin emperyalist güçlerce istismar edilmesi söz konusudur. Emperyalist güçlerin halkların diktatörlüklere olan tepkilerini yozlaştırma çabaları Libya’nın işgalinde kısa bir sürede sonuç vermişti. Bugün Suriye’de de benzer bir süreç hala işletilmektedir. Ancak gelinen yerde Suriye topraklarında faturasını Suriye halklarının ödediği gerici bir savaş yaşanmaktadır. Suriye’de gerek sırtını Rusya eksenli emperyalist güçlere dayamış gerici Esad rejimi ile ABD ve diğer batılı emperyalistler hesabına savaşan “Özgür” Suriye Ordusu arasında bir iç savaş yaşanmaktadır.

Konuya dair ortaya konulan tepkilere bakıldığında farklı bakış açılarından oluşan bir yelpaze görünümü vardır. Bu yelpazede, ABD emperyalizminin bölgesel politikaları karşısında gerici Baas rejimini savunur konuma düşünler olduğu gibi, Baas rejimini savunur konuma düşmemek adına emperyalist müdahaleye dair net bir tavır sergilemekten kaçınanlar da vardır. Bunların yanına emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı tepkileri genel bir “barış” vurgusuyla ele alan liberal bakışları ya da emperyalizmin Ortadoğu politikalarından ilerici sonuçlar çıkarma hesabında olanları da ekleyebiliriz. Bu farklılıkların ortak noktasıysa devrimci bakış eksikliğidir. Bundan dolayı ortak mücadele platformları işlevsel bir tarzda oluşturulamamış, tepkiler yetersiz kalmıştır. Buna sınıf ve kitle hareketinin yaşadığı genel durgunluğu da eklersek, var olduğu kadarıyla gösterilen tepkilerde nicel olarak zayıf kalmıştır.

Sürecin yakıcılığını daha fazla yaşayan Antakya için de benzer bir durum söz konusudur. Antakya ülke geneline göre kuşkusuz daha hareketli olarak ayrı bir yerde durmakla birlikte, burada da tepkiler bahsettiğimiz yelpazeden farklı değildir. İlin Suriye ile yakınlığı, halkın Arap Alevi kimliği, Suriye’de akrabalarının olması gibi bağlar dışında, genel olarak ekonomik açıdan da var olan ilişkileri düşündüğümüzde başından beri Antakya halkı kaçınılmaz olarak belli bir duyarlılık içindedir. Buna ek olarak kamplarda bulunan ve şehrin belli bölgelerine yerleşen silahlı çetelerin yarattığı provokatif yaklaşımlar halkın tepkilerini tetiklemektedir. Ancak yine de işin bu dereceye gelmesinde gösterilmesi gereken eylemsel süreçlerin yeterli olmaması önemli bir etkendir.

19 Şubat’ta yapılan, kitleselliği ve coşkusuyla dikkat çeken eylem önemli bir ilk çıkış olmuş ancak sonrasında bu süreç kendini durgunluğa bırakmıştır. 1 Mayıs tablosundan da yansıdığı üzere, bu konu yakıcılığını koruduğu halde, gerektiği kadar gündemleştirilememiştir. Ancak son süreçte ilin ÖSO’nun karargâhı gibi kullanılması ve bahsettiğimiz provokatif davranışlar tepkileri yoğunlaştırmış, 1 Eylül’de bu tepkiler anlamlı bir ses halinde yükselmiştir. Öyle ki devleti tedirgin eden bu tepkiler sonucu ilde, OHAL bölgesinde olduğu gibi eylemler yasaklanmıştır. Sonrasında 16 Eylül’de yasaklanan mitinge halkın katılımı ve militanca direnişi, değerlendirilmesi gereken dinamiklerin fazlasıyla var olduğunu göstermiştir.

Ülke geneline baktığımızda ise, yaklaşık 20 ay boyunca Suriye sorununun yakıcılığı yeterince gündemleştirilmediği gibi, nicel darlık sorunu da aşılamamıştır. Suriye’de emperyalist müdahale sonrasında olası bir bölgesel savaş tehdidi, Türkiye’nin aktif taşeronluğu, tampon bölge girişimleri vb. düşünüldüğünde hali hazırda verilen mücadele düzeyinin Türk sermaye devletini savaş politikalarından caydırıcı olmadığı ortadadır. Bundan dolayı savaş tezkeresi bu kadar kolay çıkarılabilmiştir.

20 aydır gündemde olan Suriye’ye emperyalist müdahale sorununun daha bilinçli, daha örgütlü ve daha eylemli biçimde karşılanması gerekmektedir. Bundan dolayı Türkiye’nin devrimci-ilerici güçlerine, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerine kapsamlı sorumluluklar düşmektedir. Savaş tezkeresine gösterilen reflesk tepki bu açıdan önemli bir adım niteliğindedir. Henüz 1 Mart 2003’te TBMM’de oylanan tezkerenin reddedilmesini sağlayan kitlesellikte eylemler ortaya konulamamış olsa da, mevcut tabloyu değiştirmek için önemli dinamikler mevcuttur. 

Önümüzdeki günlerde her türlü olanağı kullanarak, tüm yol ve yöntemlerden devrimci bir tarzda yararlanarak emperyalist savaşa karşı kitlelerin duyarlılığını ve dinamizmini açığa çıkarmak için etkin bir siyasal faaliyet kapasitesi ortaya konulmalıdır. Ortadoğu’nun emperyalist hegemonya savaşlarıyla kanlı bir bölgesel savaşa doğru sürüklendiği ve Türkiye’nin aktif rol oynayacağı bu süreçte anti-emperyalist mücadele ve bunun nasıl bir politik hatta örüleceği fazlasıyla önemlidir. Emperyalizme karşı tutarlı ve devrimci bir mücadele öre bilmenin yolu, her şeyden önce devrimci bir dünya görüşüne ve sağlam bir ideolojik-sınıfsal temele sahip olmayı gerektirir. Bu konuda emperyalizme karşı mücadeleyi “demokratizm” alanına, emperyalist savaş ve saldırganlığa karşı tutumu ise genel bir “barış” söylemine mahkûm eden liberal anlayışlar eleştirilmeli, genel bir “savaş karşıtı” söylemlerine karşı “emperyalist savaşa karşı sınıf savaşı” şiarı öne çıkarılmalıdır.

Fabrikalarda, sanayi havzalarında, işçi mahallelerinde yürütülen politik faaliyete bu gözle bakarak, emperyalist savaş ve saldırganlık gündemi başta olmak üzere işçi sınıfı ve emekçileri devrimci siyasal mücadeleye kazanmak için seferber olunmalıdır.

C. İnci

Kızıl Bayrak
Ekim 2012

Hiç yorum yok: