29 Kasım 2012 Perşembe

AKP’nin halk düşmanı şişmanı ve Demirel payesi

AKP’liler köşelerinden Turgut Özal için sosyalist solcuların (Marksistlerin) dillendirdiği ‘Darbeci suçlamasını’ büyük haksızlıktır diyerek ‘Çankaya’nın halk düşmanı şişmanı’na sadakat gösterip, (Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu) raporunda Turgut Özal’ın 12 Eylül darbesindeki rolüne değinen bölümleri alelacele çıkarttı.

Özal gibi figürlere yaklaşım son derece önemlidir, ‘Adam Kürt Sorunu’nu çözecekti türünden cilalar, akıl karıştırmaktan başka bir şeye yaramaz..

Süleyman Demirel denen başka halk düşmanına zamanında Özal’la karşı karşıya geldiğinde hayırhah bakmak şimdilerde sırf AKP’cilik yapmıyor diye ‘Vatansever’ payesi vermek zırvalıktan başka bir anlam taşımıyorsa, AKP sayesinde ‘12 Eylül darbesiyle hesaplaşılacak’ artık bu saatten sonra tarih olmuştur.

Liberalizmle, 12 Eylül’ün ürünü dinci-İslamcı cenahla hesaplaşmayı öğrenmeden, kimse bir daha büyük laflar etmemelidir.

12 Eylül 1980 darbesi hükümete karşı değil, İşçi Sınıfı’na ve Sol’a karşı yapılmıştır.

Söyleyelim dedik: AKP ‘12 Eylül’ü yargılamaya devam ediyor…

28 Kasım 2012 Çarşamba

Çiçekdağlıların öldüğüdür…

Bir an ne yapacağımı bilemedim. Sonra çöktüm olduğum yere. Nihayet örtüyü biraz kaldırdım. İrfan’ın başı önümde; uyuyor. Çok yorgun, uykusuz geçmiş gecelerin ardından olduğu gibi derin, dingin bir uykuda. Yanı başına uzanmam gerekiyor… Ya da onun kalkması gerek… Gözyaşlarım onu ıslatıyor… Gözlerinin hafif açık olduğunu fark ediyorum, parmaklarımı okşar gibi yüzünde dolaştırırken. Yeşili solmuş, çok yorgunken, uykusuz kaldığında da böyle olurdu. Bıyığı yok yerinde. Herhalde kestirmiş diye düşünüyorum… İşkenceler sırasında bıyıklarını yolduklarını daha sonra öğrenecektim. Şakaklarından aşağıya, kollarından bileklerine doğru kesilip biçildiğini kalın sicimlerle dikildiğini gördüm. Boynunda, yüzünde, çenesinde, omuzlarında yara bere izleri çok belli. (Bizim Çakır-Mukaddes Erdoğdu Çelik)

I
1996 yılının ocak ayının herhalde 15’i olmalı. Burdur’a gittim, oradan İstanbul’a bir tren bileti aldım. Trene ilk binişim, İstanbul’a ilk gidişim olacaktı. Akşamüzeri altıya çeyrek kala, hareket ettik. Başlarda, sarsıntı ve gürültü. Sonra, walkmen, muhtemelen bir Grup Yorum ya da Kızılırmak kasedi, ya da benim yol klasiğim Kitaro’nun Silk Road’u…Kompartımanlar arasından yemek vagonuna doğru, amaçlı amaçsız gezintiler… Dışarıda kar, pencerenin buğusu. Hareket halindeki zeminin, ters yönüne doğru hareket edebilme ihtimali, devrimciliği pratik olarak ispatlayan ne güzel bir terslik duygusu…. 

Sonra tanışmalar, karşılaşmalar.
Tam hatırlamamakla birlikte, herhalde, tren Afyon civarlarına vardığında, ileri geri gitmelerden yorulup uyumuş olmalıyım. Artık trenin ritmi ve gürültüsü, rahatsız eden bir şey değil, yorgunluğu ve uykuyu derinleştiren bir şey haline gelmişti. Neden sonra, tren bir yerde durdu. Görevli, uzun bir düdük çaldı ve trenin buhar tahliyesi her zamankinden daha derin bir nefes verir gibi oldu. Dışarıya baktım, kristalden bir gece, her taraf bembeyaz, gecenin o saatinde, tren istasyonu, ana baba günü. İnsanların arasına karışmak istedim, dışarıya çıktım, kalabalığın arasından, yolcu gibi değil de, uğurlayan gibi, oturduğum üçüncü mevki kompartımana baktım. İnanılmaz bir soğuk, iliğimi titretti… Buranın soğuğu Burdur’un tozlu rüzgarına, Antalya’nın nemli yağmurlarına rahmet  okutur…Yaşanmaz buralarda diye düşündüm… (Stalingrad daha soğuktur… Sovyet partizanları da Volokolomsk şosesinde kim bilir nasıl üşümüştür… Mehmet Fatih bilinci kapanmadan ‘bana 14’lümü getirin, Beyazlar Stalingrad’a saldırıyor’ demiş… Moskova Önlerinde-Aleksandr Bek, Deniz’in Balgat’ta Amerikan askerlerini ceplerinden çıkan prezervatifin hatırına infaz etmeden çıktığı evde bıraktığı kitap. Kitap devrimciye gaddarlığı öğretir, biz de gaddarlık da muhafazakardır, tevekkül yoktur, naiflik yoktur… Deniz öğrenememiş  gaddarlığı ama üşümüş, Gemerek’te de ıslanmış çok üşümüş, çok üşümüş ama Ulucanlar’da titrememiş…) Ayazın hatırına, yanımdaki istasyon görevlisine, ‘Dayı burası neresi?’ dedim, cevap vermedi, elindeki kırmızı tabelayla, sonradan o tarz üslubun İttihat Terakki mimarisi olduğunu öğreneceğim, taş binanın alnını işaret ederek ‘Okuman yok mu yiğenim?’ dedi. Kafamı çevirirken, kompartımanda beni bekleyen ihanete uğramış mağripli Othello’nun hikayesi aklıma geldi, zavallı Desdemona, bir mendil, bir yanlış anlama…

Dayı’nın işaret ettiği yerde, büyük harflerle beyaz zemine siyah harflerle BOZÜYÜK yazıyor, okumayı elbet bilirdim ben ama şimdi uyumak lazım, ‘kavganın başkenti İstanbul’a gidiyorum… ‘Tophanenin karanlık sokaklarında koyun koyuna yatan/ ve bir kuruşa Yeni Hayat satan çocukların kentine/haramilerin elindeki’ şehre…  Çıktım kompartımana, uyudum…
II
Yattığım odada, birisi göğsüme hafifçe bastırdı, ‘Uyan, uyan!’. Uyandım. ‘Kimliğini ver’. Verdim, ‘Bu kimlik sana mı ait’. ‘Evet’. ‘Sen bizimle geliyorsun, giyin, kemerini almana gerek yok…’
Evinde misafir olduğum ‘arkadaş’, ‘Beyefendi, Osman’ın babası memlekette önemli bir siyasetçidir, bir yanlışlık yapıyor olmayasınız?’. Polis, ev sahibinin kafasını okşayarak, ‘Siz akıllı bir adamsınız, E.. Bey, ailesine haber verin…’
Evin içinde yedi polis, dışarıda da bir o kadar var, arabaya biniyoruz, beyaz bir şahin, arka koltuğa oturtuyorlar, polisler evde arama yaptıkları için, biraz bekleyeceğiz. Önde sonradan o ekibin komiseri olduğunu anlayacağım bir memur oturuyor. Dönemin ruhuna uygun olarak bıyıkları sarkık, genç, yüzü zayıf ve pudralanmış gibi beyaz, derisinin altındaki damarlar, arabanın tepe lambasının sarısına çarptıkça barok moruna dönüyor. Komiser bu haliyle, cenazesine katılamak yerine, beni almaya gelmiş bir kadavra gibi. ‘Demek Osman Özarslan sensin.’ Evet. O esnada, sert yapmak için, yüzüme bakmıyor, arabanın ön camından karşıya, incir ağaçlarının olduğu (bu ağaçların inanılmaz güzel kokusu, yazları, arkadaki metruk evin sidik kokusuyla karışır) yere doğru bakıyor. Ben komiserin tiradından, faydalanıp, üzerimdeki notları (Bir LÖB broşüründen alınmış örgütlenme perspektifleri ve Hüseyin Toraman adına derlenmiş Gençlik Üzerine kitabından alınmış kimi notlar) ekip otosunun döşemesine zulalıyorum. Şimdi bir sıfır öndeyim, ilk golü ben attım… ‘Demek Osman Özarslan sensin’ Evet dememiş miydim demin… Ezan okunuyor, komiser ‘Eziz ellah’ diyor… (Sonrasında, nezarette de durmadan kendimizi Lenin ile zehirlemek yerine Harun Reşit’in hayatını doğru bir şekilde okusak, onun döneminde kurulan sosyal adalet sisteminden dolayı, zenginlerin zekat verecek kimse bulamamalarından ne kadar da büyük sıkıntılara (manevi olarak) gark olduklarını bize anlatıp duracaktı) ‘Aslan mısın kedi misin birazdan görecez…’ Görelim.
III
Gözaltında geçen 13 günün sonunda, teşhir masasına çıkartıldık… TRT ve bazı yerel kanallarda bizi fena halde ifşa etmişler. Babamın siyasi ağırlığı, beni oradan da çekip çıkartmaya yetti, tümüyle kurtulmasak da, dosya Buca’da görülürken, biz dışarıda kalabilecektik. Antalya’da kalmadım, çıkar çıkmaz Çavdır’a geldim. Başlarda iyiydim, sonra bir hafta yattığım yerden kalkamadım. Sonra tekrar ayağa kalktım. Biraz iyileşince, babam, ‘Seni bir arkadaşımın fabrikasına göndereceğim, fabrikayı yeni almışlar, orada onları temsil edeceksin’.
‘Peki, ama neresi?’
‘Bozüyük’.
Beyaz zemine siyah puntolar, taş bina, zavallı Desdemona, zavallı Othello, ‘Ha bu mendili icad edenin/yağ yağ/ yağlıca yağya…’
IV
Babamın arkadaşı, 80’lerde voleyi vurmuş, eski bir solcu. ‘Sana güveniyorum, hesaba kitaba iyi bak, devrimciler para çalmaz biliyorum ama benim paramı millete de çaldırmayacaksın, bu işlere (solculuğa) çok kafa yormayacaksın. Eskiden ben de çok okurdum, ama anlamazdım, mesela Politzer vardı anladın mı sen onu, okudun mu hiç?’
Önce Eskişehir, ardından Bozüyük’e varıyoruz. Patron beni Bozüyük’teki personel ile tanıştırıp, Antalya’ya dönüyor. Bana bir ev tutulacak ve gerekli eşyalar alınacak… İdareten bir otele yerleştiriliyorum. Akın Oteli.

Hayatımın o zamana kadar ki en hızlı kırk günü geçmiş, daha kırk gün önce, İstanbul’a abisini ziyarete giden birisiyken, şimdi otel odasından dışarıya, siksen durulmaz burada dediğim yere bakıyorum… Geceleri, pencereden istasyona bakınca bazen, gene bana elindeki tabelayla duvarı işaret eden dayıyı elindeki sigarayla görüyorum.
Akın otelde iki gün kaldım, üçüncü gün idrarda kızarma ve bayılma, geri Antalya’ya… Hastane, hastane, hastane… Bademciklere veda, böbreklerde problemler…
Bir ay sonra, tekrar Bozüyük… Artık otel odasında değil, şehrin merkezinde, PTT’nin karşısında Bozkaya Apartmanında, 4.katta kalacağım. Ev yeterince sıcak, kafi miktarda eşya var, ama yalnız yaşamak için çok büyük, depresif… Hülasası tuhaf rüyalar gördüren evlerden…
Çok kalamadım burada, şehrin dışında bir yamaca kurulmuş Yeşilkent’e taşındım… Aslında kaloriferli olan bu apartman dairesini ısıtmak mümkün değildi. Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası, pencerelerden, kapılardan bize konuk olmadan gitmiyordu. Kendime tıpkı Bahoz filmindeki gibi rezistanstan ve iki tuğladan bir soba yaptım. İptidai soba sürekli yanıyor, demlik üzerinden hiç inmiyor. Dahası, rezistansın üzerinde, hayatımın tek tadı, dünyanın en lezzetli kabak tatlıları pişiriliyor…

Neşet Ertaş’ın hayatıma girmesi işte tam bu günlerde oldu. 94 yılında Ayşegül adlı bir kadın Güzelleme adında bir albüm çıkartmış ve  zülüf dökülmüş yüze, türküsünü inanılmaz bir şekilde yorumlamıştı. Aslında bizim için o dönemde, bir örgütün müzik grubu yoksa o örgüt örgüt sayılmaz, gruplar bir örgüte mensup değilse insan yerine konulmaz ve de söylediklerine pek itibar edilmezdi… Ruhi Su mücadelesinin hatırına, Zülfü ve Selda ise geçmişin canlı tanıkları olarak, Edip Akbayram ise kontenjandan hostes koltuğunda stepne kabilinden bir yer işgal ediyordu… Ezginin Günlüğü ise, bir nevi aşk-ı memnu gibi, ihanet gibi vardı hayatımızda…

Öteden beri duyardık Neşet Ertaş’ı, Selda’nın (Mapushanelere Güneş Doğmuyor) Ruhi Su’nun (Acem Kızı) albümlerinden bilirdik, her ne kadar kasetlerine para verip almasak, sote dükkanlardan kasetlerini çalmasak da Antalya’nın solcu radyolarında çalındıkça daha bir candan kulak vererek dinlenirdi(m) Neşet ustayı… Tek sesliydi, tek enstrumanlıydı ama Alevi ozanlarından (örneğin Mahsuni-İhsani) farklı olarak (bana yabancı gelen) Ali davası ve soğan-bulgur-tarhana popülizminden uzak içli sesi güzeldi….
Güzelleme albümündeki, Ayşegül yorumundan sonra, Neşet Ertaş’ın adına bir mim koymakla birlikte, iki yıl daha hiçbir albümünü baştan sona dinlememiştim. Fakat, Bozüyük’te uzun soğuk kış gecelerinde, ömrümüzün en güzel günlerini, demli çaylarla avuttuğumuz gecelerde, Neşet ustayı dinlemeye başladım… Gitme Leyla, Pancar pezik değil mi, Acem kızı, Melo

Yeşilkent’in vadileri karla doldukça, özlenen denizlerin kederi Neşet ustanın sesiyle kekreleşti, demli çayla bastırıldı, bir bardak, bir bardak daha… Demlikler, sohbetler tükendi… Ömür kısaldı, ‘kuşlar uçuştu…’.
Sonra askerlik… kötü günler, zor günler. Zara işte ben askerdeyken meşhur oldu. Radyolar aylarca Kesik Çayır’ı çaldı, ardından Şad’olup gülmedim geldi… İkisi de Neşet ustanındı. En son askerde uzun uzun dinledim… Askerlikten sonra, cezaevi girdi araya, ve uzunca bir ara Neşet usta hayatımdan çıktı…

V
Günün birinde, Mukaddes’in, sevgili eşi İrfan Çelik için yazdığı biyografiyi okudum. Tatsız bir tartışma, tıpkı Desdemona’nın mendili gibi ikisinin arasına girmiş ve İrfan’ın ölümüne kadar gidecek süreci tetiklemişti… Bana göre, bu kitapta, bir devrimcinin hayatı, sevgilisi tarafından bir ağıt, bir kıvanç, onsuz günlerde ona duyulan özlem ve liyakat ama en çok o ana adanmış bir pişmanlık olarak ele alınmıştı… Sevgilinin, sevgili ailesi, sevdiği yemekler, sevdiği tatlılar, gençlik maceraları, devrimciliği, örgütçülüğü, sevgililiği, militanlığı, insanlığı ve bunların hepsini özetleyen ve hepsini dışarıdan ana rahmi gibi sarmalayan, Neşet Ertaş türküleri.
İllegal hücreye gitmek için Ankara’ya geldiğinde, üzerinde teşkilatın silahıyla yakalanıp, polise rüşvet verecek parası olmadığı için içeride, kan davalı hasımlarından çekindiği için silahlı gezen, köylü delikanlısı senaryosuyla yatan Çiçekdağlı İrfan. İlk gazete çıkarılınca, ‘samanlıktan kaldıramadım samanı da zühtü’ radyoda çalınca ‘erotik türkü bu aslında’ deyip, kıvırta kıvırta oynayan İrfan. 1 kilo helvayı her daim gövdeye indirmeye hazır Gönüldağlı yoksul İrfan… İçeride günlerce dayak yiyip, adını, sevgilisini, ailesini, anahtarlarını inkâr eden Dadaloğlu İrfan…

Biyografiyi okuduktan sonra, kitabın iki cilt bir arada basımı için, kitabı  bir kez daha okudum ve düzelttim… Artık Neşet ustayı köylüsü İrfan’sız düşünmek mümkün değildi benim için… Mukaddes için, hayat acabalarla doluydu… O tartışma olmasaydı, 12 Eylül olmasaydı, hiç olmazsa birlikte gözaltına alınmasalardı… Makbüş hamama gitmeyeydi… Mukaddes’in sırtındaki kaya da herhalde bu acabalardı bence…

2003 filan olmalı, MP3’ler hayatımızda artık, teselli kabilinden bir hediye hazırladım Mukaddes’e, Neşet Ertaş Bütün Albümler… Mukaddes çok sevindi… Görüştükçe, o cd’den inanılmaz bir şey gibi bahsetti… Eski türkülerle,  sanki bütün eski hafıza canlanmış gibiydi. Sanki, anahtarlar kapılarını bulmuş, kabul edilmeyen adresler sakinlerine kavuşmuş, İrfan’ın işkencede şişen ayakları iyileşmiş, odalar temizlenmiş, diyelim ki Adana’nın Antep’in izbelerinde, İrfan ve Mukaddes, pusudan ya da polis çevirmesinden değil de,  yalnızca acaba halkımıza ayıp olur mu diye utana sıkıla el ele tutuşmuş olmaktan duydukları kaygıyla, yoksulkonduda onları bekleyen yoldaşlarıyla sofraya oturmuşlar, güzel günlerden konuşmuşlar…

İrfan’ın hikayesinden sonra, Neşet Ertaş dinlemeye gene uzunca bir ara verdim… Zira bütün bir tarihin yükü; yenilmiş devrimlerin naaşları, ince boyunlu yoksul kavruk çocukların yaşanmamış aşklarına, işkence edilmiş bedenlerin parçaları, sökülmüş saçlar, kırılmış dişler muhayyel ya da mukadder sevgililerin dökülmüş zülfüne; ölüm kararlarının verildiği anda küllüğü dolduran izmaritler ve tüketilmiş paketlerin buruşukluğu, küf kokan evlerde hamam böcekleriyle birlikte yaşayan devrimcilerin elbiselerinde kokan rutubet, silah yağı ve matbaa mürekkebinin kokusuna, avuçları terleyen kederli insanları çaresizlikleri, işkencehanelerde terlemeye sırtından değil, koltukaltından başlayan devrimcilerin kederine kadar, her şey birbirine karışıyor, Neşet ustanın sesiyle hayat buluyordu.
VI
Sonra gene İstanbul… 2008 yılının güzünde, gene bir mendil aramıza girdi, bir sürü dostumuzla aramız açıldı durduk yerde. Yaptığımız hatalar, arkadaşlarımızın hatalarını derinleştirdi ve kendi kendimizi, Armutlu’ya sürgün ettik.
Süleyman’la Zeynel ben köydeyken evimizi Armutlu’ya taşıdılar. Gittim. Ev çok kötü kokuyordu. Tıpkı o metruk evde, gözaltına alındığım gecede karşıda gördüğüm boşlukta hissettiğim, incir ağacıyla, şaraplı-biralı idrar kokusunun bir benzeri…. Taşınalım buradan dedim…
Oturduk bir yemek yedik, ezilmiştik, muhtemelen sürgün edilmiştik. Ya da bana öyle geliyordu. Zeynel’le Sülo işlerine gitti. Ben evi toplayıp odamı yerleştirmek için kaldım. Bozüyük’de yaşadığım sürgün hissi, gözaltı gecesindeki kokular, burnumdan gitmiyordu. Kasetler darmadağındı, kitaplar da… Ev sanki baskın yemiş gibiydi. Teybi açtım. Arif Kemal, tenhada vururlar bizi/terimiz düşer toprağa… Biraz dinledim… Boğazım düğümlendikçe düğümlendi. Sonra, o bitmeyen, gitmeyen sürgünlük hissi. Kasetlerin arasında Neşet ustayı buldum “Gitme leylam…” günlerce hiç çıkartmadan dinledim.

VII
Armutlu’da yakın arkadaşlarımızın dışında bizi pek kimse ziyaret etmedi, Yusuf geldi, Özge geldi yokladı, Ozan, Göksel, Mustafa ve benim tarihçi tayfası zaman zaman… Orada ben kendi adıma en fazla Serdar’la zaman geçirdim. Birlikte Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ından, Mantık-al Tayr’ın mesellerinden konuştuk ve genelde de Neşet Ertaş dinledik, birlikteyken.
Sonra 2009 yılının Ocak ayında, Sülo ve Zeynel’i Hisar’a dönmeye ikna ettim. Mustafa Bey apartmanına taşındık birlikte yine… Bu sıralar ben gene Neşet ustayı dinlemeyi bıraktım. Aslında onunla arama mesafe koymama sebep yalnızca İrfan’ın hikayesindeki burukluğu benim gündeliğime taşıyan yan değildi, bundan başka, Roll Dergisi, Murathan Mungan’ın Müslüm Gürses’i Cihangir’in yeni lezzetler yeni karışımlar, yeni tenler ve dokular arayan entellerine, bu toprağın Leonard Cohen’i olaraktan takdim etmesine benzer bir şekilde, Neşet Ertaş’ı ve Aşık Veysel’i bu toprağın Bluescuları olarak John Lee Hooker ve Jimi Hendrix ile karşılaştırmaya başlaması benim Neşet usta ile aramı açmamın bir başka sebebi olmuştu. Ki zaten bu bluesun Türkiyeli muadili olma hikayesinin ardından çok geçmeden Neşet usta önce Hisar’da bir dizi konserler verdi, ardından da Kardeş Türküler’in kimi projelerinde yer aldı, artık sahnede ceket çıkartmadan önce ‘izleyiciden izin istemenin’ alkış getiren bir kıymet olduğunu fark etmişti ve bunu her konserinde yapıyordu sanki… Gücendim kendisine…
VIII
Neşet Ertaş öldüğü zaman, Çavdır’da dükkanda çalışıyordum. Şimdiye kadar yazdıklarım, geçti aklımdan… Yalan Dünya dedim kendime, sonra Facebook’a onun Karac’oğlan’dan bestelediği ‘bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm’ünü girdim… Yanlış hatırlamıyorsam ertesi gün, Serdar aradı beni. ‘Başın sağolsun, gerçi benim ve hepimizin de başı sağolsun ama, sen Neşet Ertaş’ı ayrı severdin’ dedi. Sonra tüm bunları bir kere daha düşündüm, haklıydı…

Tam hatırlamıyorum ama, Neşet ustanın ölümünden iki üç gün sonra, bizim Hal’oğlu Mehmet’in düğünü başladı. Cuma günü akşam, düğüne gittim ve ben düğündeyken telefonum çaldı. Arayan Mukaddes’ti. Sesi baya kederli geliyordu. Dedi ki, ‘Biliyorsun, Neşet Ertaş öldü, çok üzgünüm. Aslında Ankara’daydım cenazesine katılmak istedim Kırşehir’e gidebilirdim ama HDK’nın işlerinden dolayı gidemedim. Keşke gitseydim, çok üzgünüm, etrafımda bunları konuşabilecek pek kimse yoktu, sonra biliyorsun o cd ne kadar güzeldi, aslında konuşacak bir şey de yok ama seninle konuşmak, dertleşmek istedim bunları… Biliyorsun, İrfan’da aslında Çiçekdağlıdır, oradan göç etmişler…” Sonra, biraz daha bugünlerden konuştuk, kapattık. Düğüne döndüm.
Cebimden bozuk paraları çıkarttım, içinden 5 tl aldım. Düğünde Bayır köyünden iki tane çalgıcı kardeş çalıyordu. Adettendir, bedavaya istek istenmez, 5 Tl’yi bahşiş çantalarına attım, kardeşlerden birinin kulağına eğilerek dedim ki, ‘Yabandan gelen misafirlerimiz var, lütfen isimlerini anons edin.’ Misafirlerin isimlerini ve istediğim parçayı yazdım. Sonraki parça sizin misafirleriniz için olacak denildi.
Bir süre sonra çalgıcıların anonsu yıldızlı geceden Kocapınar deresine doğru yankılandı: “İrfan Çelik ve Mukaddes Erdoğdu Çelik, Neşet Ertaş’dan Kesik Çayır sizin için çalınıyor, lütfen piste buyurun…”

Osman Özarslan
Haber Fabrikası

Devrimci 78’liler Federasyonu, Darbeleri Araştırma Komisyonu Özet Raporu

12 Eylül 2010’da yapılan referandumla darbecilerin yargılanmasını önlediği varsayılan, Anayasanın Geçici 15. Maddesi kaldırılmıştır. Darbecilerin yargılanması toplumun bütün kesimlerince kabul görmüş, 12 Eylül darbecilerinin yargılanması için savcılık iddianame hazırlamış ve 12 Eylül cuntasına dava açılmış, mahkeme süreci devam etmektedir. Geç kalınmış bile olsa bu önemli bir adımdır. Ama hükümet bu konuda siyasi irade göstermemiş 12 Eylül yargılamalarını tüm sonuçlarıyla ortadan kaldıramamış, ülkeyi 12 Eylül yasalarıyla yürütme kolaycılığına kaçmış, darbecilere verilen unvanları geri almak gibi basit bir adım bile atamamıştır.

Unutulmamalıdır ki, 12 Eylülden bu yana devam eden darbe rejiminin sonuçlarını ortadan kaldırmak için demokratikleşme ertelenemez bir ihtiyaçtır ve demokratikleşme mahkemeler eliyle gerçekleşmez. Meclisi göreve çağırıyoruz.

Federasyonumuz bir an önce yapılması gereken düzenlemeleri aşağıda özetlemiştir.

1) Darbe rejiminin ortadan kalkması için meclis siyasi irade göstermelidir 
- Darbe döneminde vatandaşlıktan çıkartılan arkadaşlarımızın duruşmaları izleyebilmeleri için yurda giriş çıkış yapmalarına ilişkin yasal düzenlemelerin acilen yapılmalıdır.

Darbe marifetiyle, süngü gücüyle seçilen Kenan Evren, Cemal Gürsel ve 12 Mart Muhtırasının sorumlusu Cevdet Sunay’ın Cumhurbaşkanı sıfatları geri alınmalıdır.

Darbecilerin ve birlikte oluşturdukları suç örgütlerinde görev alan bütün rütbelilerin rütbeleri geri alınmalı, resmi sivil tüm suçlular yargılanmalıdır.

- Darbecilere ve yandaşlarına verilen tüm akademik unvanlar geri alınmalı, darbecilerin ve yandaşlarının adları okullarımızdan, sokaklarımızdan, meydanlarımızdan silinmeli, yerine demokrasi mücadelesinde kaybettiklerimizin adı verilmelidir.

- Darbecilerin tüm servetleri açıklanmalı, mal varlıklarına el konulmalı, emekli maaşları kesilmeli ve bu kalemler kurulacak 12 Eylül Tazminatları Fonu’na aktarılmalıdır.

- Darbeleri ve darbecileri övenler, suçu ve suçluyu övmekten yargılanmalıdır.

- Başta YÖK, MGK, RTÜK olmak üzere Darbe düzeninin tüm kurumları ortadan kaldırılmalıdır.

2) Telafi edici düzenlemeler
- Cunta döneminde bu ülkede yaşayan,  yargılanan, gözaltına alınan, kaybedilen,   idam edilen, işkenceyle öldürülen, zulmedilen herkesten devlet adına özür dilenmeli, resmi ve gayri resmi kanallar aracılığıyla tüm topluma duyurulmalıdır.

- Özrün anlamlı olması mağdurların ve toplumun hakikati bilmesi ile mümkündür. Hakikatin ortaya çıkarılıp, anlatılması için gerekli çabalar gösterilmeli ve önlemler alınmalıdır. 
- Cunta döneminde, sıkıyönetim mahkemelerinde, olağanüstü hal mahkemelerinde verilen kararlar yok sayılmalı, darbe yargılamaları tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılmalıdır.

Ceza alıp almadığına bakılmaksızın cezaevlerinde geçen süre sigortalılığa sayılmalı sigorta primleri devlet tarafından ödenmelidir.

- 10 yıl ve üzeri sürelerde cezaevinde kalanlara, süreye bakılmaksızın emeklilik hakkı tanınmalıdır.  

- Darbe döneminde vatandaşlıktan çıkartılanlar kayıtsız şartsız vatandaşlığa geri alınmalıdır.  
   
- İdam edilenlerin, işkencelerle katledilenlerin ailelerine ve cuntanın bedel ödettiği herkese menfi ve müspet zararlarını karşılayacak şekilde tazminat ödenmelidir.

Darbe sonrası işten el çektirilenlerin bu nedenle uğradıkları maddi ve manevi zararları tazmin edilmelidir. 

Mağduriyetleri nedeniyle düzenli gelirden yoksun kalanlara, hayatlarını onurlu bir şekilde devam ettirmelerini sağlayacak düzeyde aylık bağlanmalıdır.

- Başta Diyarbakır Zindanı, Mamak Askeri Cezaevi ve Metris Askeri Cezaevi olmak üzere ülke genelinde zulüm merkezine dönüştürülen her yer; toplum belleğini diri tutmak adına, direnenlerin ve zulmedilenlerin tarihini dile getiren müzelere dönüştürülmelidir.

- Bunun yanında kolektif hafızayı canlı tutacak eğitim ve kültür faaliyetleri düzenlenmelidir.

3) Demokratikleşme
- 12 Eylül terör örgütünün belgesi  (82 Anayasası)  derhal yürürlükten kaldırılmalıdır. Anayasa’sız kalınabilir ama bir darbe terör örgütünün belgesiyle ülke idare edilemez. 

- 12 Eylül darbesiyle derinleşen Kürt sorununda, barışçıl demokratik çözüm gerçekleştirilmelidir.

- Bu alanda başta TMK ve adı “Özel”le yetkilendirilen Mahkemeler, savcılıklar, güvenlik birimleri, olmak üzere mevcut ifade ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin bütün engeller ortadan kaldırılmalıdır.

- Siyasi partiler kanunu demokratikleştirilmeli, %10 seçim barajı kaldırılmalıdır. Çünkü %10 seçim barajı 12 Eylül’ün ruhudur. 28 Kasım 2012 

Darbeleri Araştırma Komisyonu

Muhteşem Yüzyıl dizisi ve faşist şeriatçı güçlerin hezeyanları

Show TV’de (şuan Star TV’de devam eden dizi) Kanunu Sultan Süleyman’ın önderliğindeki Osmanlı’nın bir dönemini kurgular içinde dizi olarak “Muhteşem Yüzyıl” adı altında hazırlayıp-yayınlamasının ardından, o çok demokrat ve özgürlükçü geçinen faşist gerici şeriatçı Yeni Osmanlıcı güçler ayağa kalktılar. 

Başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, Osmanlı dönemi özlemi içinde olan n öğrenilmesini önlemek için AKP’den BBP’ye, SP’den Gülen cemaatine kadar zaman faşist gerici dinci kesimler gerçeklerin toplum tarafından bilinmesinden Osmanlı döneminin tümüyle palavra olduğunu gizlemeye çalışıyorlar. Başbakan günlerdir, Kanunin dönemi ve Osmanlı ecdadının dizide anlatıldığı gibi olmadığını “söyleyerek” hem dizinin yapımcılarını ve hem de dizinin yayımlandığı TV’yi tehdit ediyor ve savcıları RTÜK’ü göreve çağırıyor. Yani O ‘ileri demokrasinin' mucibi olan başbakan yalan üzerine kurulmuş olan Osmanlı tarihinin gerçekliğinin ortaya dökülmesinden, kendi “Ilımlı İslamcı” politikalarının önünde engel olacağı kaygısıyla saldırıyor. TV yöneticilerini tehdit ederek, AKP’nin istediği temelde dizi yapılmasını salık veriliyor.

Osmanlı İmparatorluğu dönemini irdeleyen “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin başlamasının ardından Kanuni Sultan Süleyman nezdinde Osmanlı döneminin yanlış anlatıldığı ve ecdatların gençliğe yanlış tanıtıldığı gerekçesiyle AKP’den MHP’ye, BBP’den SP’ye dek tüm faşist şeriatçı güçler ayağa kalkarak dizinin durdurulmasını isteyen çağrılar yapıp gösterilere kalkıştılar.

Muhteşem Yüzyıl dizisinde kanuninin içki içtiği ve kadınlara düşkün olarak gösterilerek Osmanlı dönemi ve şeriatın gözden düşürülmeye çalıştığı iddia edilerek AKP’nin ağır toplarından Arınç “gereği yapılacaktır” derken, başbakan “kurumlar gereğini yapmalıdır” diyerek ne kadar demokrat ve özgürlükçü olduklarını ortay koymuş oldular.

Peki, faşist şeriatçı gerici güçlerin iddia etmiş olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu ve onun baş yöneticisi olan padişahlar gerçekten de halka olumlu yaklaşan, debdebeli yaşamdan uzak duran demokratik ve özgürlükçü kişilerin miydi?

Kanuni Sultan Süleyman içkiden uzak, kadınlardan azade edilmiş ve her bakımından halkın istem ve çıkarlarını hedefleyen bir padişah mıydı? Tarihi resmi devlet tarihi olarak yargılayan ve kişileri yaşam ve yaptıklarından soyutlayarak eleştiriden azade tabu olarak görülmesi tarihin gerçek yaşanmış ve kendi yolundan yürümesinin anlaşılmaması anlamına gelir. Türkiye de faşist şeriatçı kesim Osmanlı İmparatorluğunu gözü kapalı bir şekilde savunmakta ve yaşanmış gerçekliği görmezden gelmektedirler.

Mehter Marşı nidalarıyla Osmanlı tarihe körü körüne sahip çıkmaya çalışan faşist gerici güçler orada kalsınlar aslında bu protesto ve tartışmalar birçok kesim tarafından Osmanlı tarihinin ve padişahların kendi aralarındaki iktidar mücadelesinin nasıl bir hal aldığını bilmek bakımından oldukça yararlı olacaktır. Böylece üzerine toz kondurulmayan Osmanlı tarihi ve padişahların, aynı zamanda İslamiyet’in egemenliği atındaki devletin nasıl bir halktan kopuk ve ona düşman bir konumda durduklarını da açığa çıkarıcı bir rol oynayacaktır.

Neo-Osmanlıcılar ne yapsınlar, Haremi saya sokan, 2 oğlunu, 2 vezirini öldürten, içki içen ve birçok kadını kapatması yapan Kanuni Sultan Süleyman olgunu gizleyemeyeceklerdir.

Yavuz Sultan Süleyman’ın oğlu olan ve babasının ölümü üzerin 1520’de tahta çıkan ve 46 yıl iktidarda kalan 1. Süleyman için “Muazzam ve adil bir devlet yapılanması yarattı” diye yazan resmi Osmanlı tarihçileri 1. Süleyman -Kanuni Süleyman- döneminin Müslüman Türklerle bütün bu İslam âleminin en bahtiyar yılları olarak” gösterirler.

Gerçekten de iddia edildiği gibi uzun yıllar Osmanlıyı yöneten ve sınırlarını sürekli genişleten Kanuni Sultan Süleyman, “Halka adaletli bir yönetimini” göstermiş. Aslında yapılan ve yaşananlara bakıldığında Kanuni Sultan Süleyman bası Yavuz Sultan Selimden almış olduğu zulüm mirasının devamcısı olmuştur.

Osmanlı Miri arazilerinin yeniden yazılması, öncesinden tımar sahibi kimi Sipahilerin topraklarının elinde alınmasına neden olur, toprak dağıtımını tam bir keyfilik ve kayırmacılık üzerine kuruldur. İtiraz edenler cezalandırılır, saçları ve sakalları kesilir.

Dönem aynı zamanda Yavuz Sultan Selim sonrası ağır baskı altında tutulan Alevilerin baskı ve zulümlere karşı başkaldırdıkları dönemdir. Çünkü “Muhteşem Yüzyıl” denen yüzyıl, aynı zamanda Anadolu’nun Sünnileştirme operasyonun dönemidir.

Bu nedenle bu yüzyıl 17. yüzyılın başındaki Kuyucu Murat paşaya kadar Aleviler açısından da bir ayaklanma yüz yılıdır.

Hatırlanacağı gibi Yavuz Sultan Selim döneminde 1510 da Şah Kulu ile başlayan ayaklanmalar, Kanuni döneminde 1525’te Sivas, Tokat ve Çorum bölgelerinde Zünnü babanın Alevilerin ayaklanması ile devam eder. 1527’de Hacı Bektaş-i Dergâh Postnişini Kalender Çelebi öncülüğünde bir başka ayaklanma başlar. Bu dönem de Alevilerin önemli bir bölümünün toplandığı Hacı Bektaş-i Dergâhı kapatılır. Yozgat, Sivas, Maraş ve Adana yörelerinde Türkmen Aleviler başta olmak üzere Türkmen olmayan sipahi ve köylülerde katılır. Sivas’ın karaçayır merkezinde yapılan savaşta Kalender Çelebi Osmanlıyı yener. Bunu üzerine Osmanlı tımar sahipleriyle yeni bir ilişki kurarak, tımar sahiplerinin arazilerini geri verir. Kalender Çelebi’nin süreç içinde güçleri zayıflar ve ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılır ve kalende Çelebi öldürülür.

Osmanlı imparatorluğu haksızlığa ve zulme başkaldıran Alevilere ve emekçilere karşı acımasız davranır. Yavuz Sultan Selim döneminde yayınlanan fetvalar kanuni Süleyman döneminde de devam eder. Yavuz Sultan Selim ile birlikte halifeliği de İstanbul’a getiren, Sünniliği resmi dine dönüştüren Osmanlı yönetimi, kendinse benzemeyen Alevilere karşı saldırgan ve katliamcı bir çizgide hareket etti.1. Süleyman’ı “adil bir yasa yapıcı” gibi gösterilerek ona “Kanuni” adını Verne Osmanlı tarihi, Aleviler için “katli vacip” fetvaları veren Şeyhülislamları da “insancıl ve şirin" göstermekten geri durmuyorlar.

Kanuninin en önemli din ulemalarından Şeyhülislamlarından birisi olan Ebu Suud, Osmanlı resmi tarihi tarafından 16. yüzyılın en büyük önderlerinden birsi olarak gösterilir.

Kanunu nameleri ile “Kanuni” adının verilmesini ağlayan meşhur Ebu Suud efendidir. Kanuni döneminde 30 yıla yakın yürüttüğü Şeyhülislamlık görevi ile Osmanlı devrinin en uzun süreli Şeyhülislamı olan Ebu Suud efendiyi Osmanlı kaynakları: “nurani yüzlü, vakur, mebih, gayet sade giyinir, etrafındakileri muhabbetinden, meclisinde kimse ağır açılmaz, sözleri hürmetle dinlenir abid ve zahit bir zat” olarak tarif eder ve Ebu Suud efendi; “Sultanı Kanuni Sadrazam Sokullu kaptanıderyası Barbaros, Mimar Sinan ve Şair Baki olan ebet müddet bir devletin kendine layık Şeyhülislamı” ilan edilir.

Bu “nur yüzlü vakur ve muhteşem” şeyhülislam devletine sıkıca bağlı olan Ebu Suud, Kızılbaşlar yani Aleviler için, "anaları, malları, namusları size helaldir" biçiminde fetvalar vermiş ve Alevi katliamlarının yolunu açmıştır. Ebu Suud efendinin, Aleviler için, Kızılbaş topluğunun dine göre topluca öldürülmesi helal midir? Bunları öldürenler gazi, öldürme sırasında ölenlerde şehit olur mu? Sorusuna v cevabı nettir: "Bu en büyük, en kutsal savaştır. Bu yolda ölmekte şehitliğin en ulusudur.”

Bununla da yetinemez Ebu Suud Efendi. Aleviler için kırım ve zulüm fetvasın devam eder, "bunlar hem Sultana isyan eder, hem de dinsizidirler. Kızılbaşların yaptıkları kötü işler, o temiz peygamber soyuyla bir ilgilerinin olmadığını göstermeye yeter."

Muhteşem Süleyman iktidarını pekiştirmek için toplumun her şeyine müdahale ederek dizayn etmeye çalışır. Kendisine Kanuni adını verdiren 1. Süleyman Alevilere karşı müdahalelere yalnızca fetvalarla yetinmez, toplumun dokusuna da müdahale eder. Yeniliklere kapıları kapatır. Alevilik başta olmak üzere Sünniliğin dışında kalan bütün “gayri Sünni” inançlara açıktan tavır alır, Sünniliğe, İslam’a, dine zarar veriyor diye müspet bilimlere, felsefeye ve her türlü yeniliğe karşı önlemler alır.

1537 yılında itibaren alınan bazı önlemler “Osmanlı devleti 1300-1600” adlı kitabında Prof. Dr. Sina Akşit şöyle sıralar:

1- Dini gerekler yerine getirmeyen yada dine karşı saygısızlık gösterdiği ileri sürenlere ağır cezalar verilmesi öngörülmüştür. Örneğin peygamberlerin sözlerine şüphe ile bakanlar inançsız sayılacak ve öldürüleceklerdir.

2- Her köye bir cami yaptırılması ve halkın Cuma namazlarına katılmalarının sağlanmaları istenmiştir.

3- Devletin benimsemiş olduğu Sünni görüşün güçlendirilmesine yardımcı olmak amacıyla bazı eğlence yerleri, özellikle meyhaneler kapatılarak, sapık inançta oldukları ileri sürülen bazı dervişler İstanbul dışına sürülmüşlerdir.

4- Bütün bu tedbirlerin önemlisi bir bakıma en korkuncu, dine zarar verdiği gerekçesi ile matematik, felsefe ve kelam gibi müspet bilim ve düşünce hayatı ilgili dersler medrese programından çıkarılmış.

5- Ve nihayet, daha da acı olarak belirtmek gerekir ki, ileri sürdükleri bazı düşünceleri yüzünden, bu düşünceler halkın dini inançlarını sarsıcı kabul ederek 1527 yılında öldürülmüş olan Molla Kabız’dan sonra 1529 yılında Şeyh İsmail Masuki, 1550’de Şeyh Muhittin Karamani ve 1561 yılında da Şeyh Hamza Bali gibi tarikat ileri gelenleri mutasavvıfalar, Kemal Paşa Zade ve Ebu Suud efendi gibi Şeyhülislamların fetvaları ile öldürülmüştürler. Yine ünlü tarihçi Prof. Dr. Mustafa Akdağ’da Kanuni Sultan Süleyman dönemini şöyle özetliyor, "1537 fermanı ile başlayan sıkı dinsel kovuşturmalar halk için dayanılması güç, bir baskı biçimine dönüştü. Hele 1548’de Ebu Suud’un Şeyhülislamlığın getirilmesi, toplum hayatını dinsel baskı ideolojisine sokma görüşünü sanki kanunlaştırdı. Başka dinde olanlar için, kendi inançlarına göre hareket özgürlüğü diye bir şey kalmadı.”

Başka bir araştırmacı Elise Massicard ise dönemi şöyle özetliyor: "Kanuni Sultan Süleyman, Şeyhülislam yönetimden katı bir ulema hiyerarşisini kurumlaştırır. Bu son derece katı bir biçimde örgütlenmiş, devlete bağlanmış ve maaşları onun tarafından ödenen, bir tür "Müslüman kilisesi” benzeri yapının, bir başka örneğine Müslüman geleneğine yönelişinde Kızılbaş olgusu ana etkenlerden birini oluşturur.”

Evet, Osmanlının o çok övülerek sahip çıkılmaya, örnek alınmaya çalışılan Kanuninin önderliğindeki yaşanmış gerçekler bunlardır. Bunlara daha eklenmesi gereken oldukça fazla örnekler vardır.

Resmi Osmanlı Tarihinin dışına çıkılarak gerçek tarihe bakıldığında Osmanlı İmparatorluğu döneminde iktidar katında yaşanan kirli ayak oyunları, komplolar, belki de başka ülkelerin geçmişlerinden yaşanmamıştır. Yıllardan bu yana Osmanlı dönemi tarih kitaplarında tek yanlı ve abartılarak, gerçeklerden kopuk olarak anlatılmıştır.

Türk Tarihçileri Osmanlı dönemini her bakımdan mükemmel bir dönem olarak lanse etmişler ve ecdatlarımız diyerek çocuklarını, kardeşlerini ve en yakınlarını iktidar hırsı nedeniyle öldüren padişahlar gizlenmiş ve topluma halka hizmette kusur etmeyen yöneticiler olarak tanıtılmışlardır. Şeriatçı gerici güçler Osmanlı imparatorluğu döneminin baskı, zulüm ve katliamlara tanıklık ettiğini unutturmaya ve eli kanlı katliamcı padişahları ne kadar demokrat ve halkı sever göstermeye çalışıyorlar.

Resmi tarih dışında Osmanlı döneminin irdelenmesine yönlendiği Kanuni’nin yüzlerce kadını kendine ve ailesine hizmet için saraya kapattığı, hoşuna gidenlerle yatıp kalktığı, başta Hürrem Sultan olmak üzere, Gülfem Hatun, Mahi Devran Sultan ve adı bilinmeyen ama Kanuniden çocuk doğurmuş iki eşinin daha olduğu bir sır değildir.

Elbette bunların haricinden çocuk doğurmayan ama yattığı başka kadınlarda olmuştur. Faşist şeriatçı çevreler “Ecdadımız yanlış tanıtılıyor, Osmanlı gözden düşürülüyor” vb. denerek savcılar, yargıçlar göreve çağırılıp Osmanlıya kakan eller kırılır” sloganı atmadan önce Osmanlının nasıl çürümüş ve yozlaşmış halka zulüm kusan  bir sistem olduğunu ve padişahların ahlaksız ve düşkün, debdebeli bir yaşam içinde olduklarını görmeleri ve gerçekleri teslim etmeleri gerekiyor.

Kaynak: halkinbirligi.net

27 Kasım 2012 Salı

BirGün'den o kapakla ilgili açıklama geldi

BirGün gazetesi yazarı Doğan Tılıç, dün gazetenin 1. sayfasında yayımlanan ve eleştiri alan tanıtım (bkz: Şurada!) hakkında konuştu.

Skytürk 360'ta yayınlanan "Gündem ve Ekonomi" programına bağlanan BirGün gazetesi yazarı Doğan Tılıç, dün gazetenin ilk sayfasında yayımlanan ve eleştiri alan tanıtım hakkında konuştu. Programda ayrıca BirGün'de yarın yayımlanacak açıklama da okundu.

SkyTürk 360'ta Murat Sabuncu, Doğan Akın ve Levent Oğuz'un sunduğu "Gündem ve Ekonomi “programına telefonla bağlanan BirGün'ün kurucu yazarlarından Doğan Tılıç, konu hakkında şu açıklamayı yaptı:

İTİRAZ ETMEKTE HAKLILAR
"Bu olayda arkadaşlarımızın itirazları son derece haklı. Bu, BirGün açısından bir hatadır, bir yanlıştır. Nitekim bu konuda bir özür dilendi, yarın da o özür gazetede çıkacak. Bir iletişim kazası diyeyim ben buna. O arkadaşların böyle bir tanıtımdan mutlaka haberleri olmalıydı. Bunu ben BirGün’ün hata hanesine yazıyorum ve bundan bir ders çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum. Şimdi bu bant mevzusu... Türkiye'de gazeteciler üzerinde olağanüstü bir baskı var. Artık sansür, oto sansür gibi bir kabus üzerimizde dolaşıyor. Kimi arkadaşlarımız cezaevinde, kimi arkadaşlarımız, tanıtımda duyurduğumuz arkadaşlarımız yazamıyorlar. Zira o tamamen Türkiye'deki baskının, sansürün kaynağına dönük bir şey. Şahsen ben bu türden analizlerde daha sistematik analiz yapmayı, sorunu sistemde aramayı doğru bulurum ama takdir edersiniz ki reklamcılık taktiğidir, daha nokta hedefler, akılda kalıcı semboller üzerinden götürmek, o işin gereği açısından doğru kabul edilir. Dolayısıyla bizim buradaki birincil hedefimiz, Türkiye'de yaşanan bu ortamın altını çizmek, bir saptama yapmak. Diğer konu, gerçekten Türkiye'de söz söylenebilen, eleştiri yapılabilen, doğruyu söyleyebilen çok fazla mecra kalmadı. Bunlara titizlenmek, bunları korumak, bunları kollamak gerekiyor. BirGün gazetesi de hatasıyla sevabıyla o mecralardan bir tanesi. Nitekim bu arkadaşlar, ismi geçen arkadaşlar bir şekilde BirGün'le beraber anıldılarsa, herhalde pek çok yerde söz söylemelerinin önüne bir engel çekilmişken. BirGün’de söyleyebilecek olmaları nedeniyle adları anılmıştır."

GÖRÜŞME SÜRÜYOR
Murat Sabuncu'nun "Bu kişilerle hala bir görüşme sürüyor mu?" sorusuna ise Tılıç şöyle yanıt verdi:

"Sanıyorum arkadaşlarla yarın hatta bu akşam görüşülecektir, bu sorunuza net bir yanıt ancak ondan sonra verebilirim. Ama ben şuna inanıyorum ki Birgün doğruyu söyleyebilmenin, muhalif bir duruş sergileyebilmenin Türkiye'deki birkaç mecrasından birisi. Mutlaka bu arkadaşlarımıza ve onların hassasiyetlerine saygı duymak gerektiği kadar, Birgün'ün bu önemine de saygı duymak gerekiyor, BirGün'ün bu öneminin de farkında olmak gerekiyor diye düşünüyorum. Ben umuyorum ki bu arkadaşlarımızla, ya da bir şekilde farklı mecralarda ellerinden kalemleri, ağızlarından sözleri alınan arkadaşlarımızla bağımsız, cesur bir gazetecilik yapma doğrultusunda çabalarımız BirGün'de devam edecek. Yani burada bir iletişim kazası yaşadık evet, bu hiç hoş olmadı, bunu ben de kabul ediyorum ve bundan mutlaka gerekli dersleri çıkartacağız ama önümüze de bakacağız. Türkiye'de doğruların söylenebildiği, cesaretle bir bağımsız gazetecilik yapılabildiği bir mecra olarak Birgün'ün öneminin herkes farkında olmalı diye düşünüyorum. İnanıyorum ve umuyorum ki bu arkadaşlar da bulun farkında olacaklar ve biz bu sorunu aşacağız."

SORUMLULUĞU BİZE AİT BİR İLETİŞİM HATASI 
Programda ayrıca bugün BirGün gazetesinde yayımlanacak açıklamaya da yer verildi. İşte o açıklama:

"Gazetemizin yeni yazarlarını duyurmak amacıyla hazırladığımız dünkü gazetemizin kapağı geniş yankı uyandırdı ve olumlu olumsuz tepkiler aldı. Tanıtımda isimleri anılan ve gazetemizde yazacak olan değerli yazarların eleştirilerini anlıyoruz. Sorumluluğu tamamen bize ait olan bir iletişim hatası yüzünden, yayınlanan tanıtım afişini arkadaşlarımız görmedi. Bunun yanlışlığını kabul ediyor, arkadaşlarımızdan ve okurlarımızdan özür diliyoruz. O tanıtımın tek amacı, çok sayıda gazeteciyi işsiz bırakan sansürün kaynağına ve gazetecilerin her koşulda seslerini duyurabilecekleri bir mecranın varlığına vurgu yapmaktı. BirGün'de, hep birlikte, cesur ve özgür bir gazetecilik yapacağımızdan kuşku duymuyoruz. BirGün Gazetesi toplumsal muhalefetin sesi olmaya ve muhalif olan bütün basın emekçileriyle yan yana yürüme kararlılığına devam edecektir. Kamuoyuna saygıyla duyururuz."

26 Kasım 2012 Pazartesi

RedHack'in tahliyelerle ilgili açıklama yaptı

İşte RedHack'in tahliyeler ile ilgili açıklaması;
"Sevgili dostlar, Ankara Emniyeti’ni hacklediğimizin hemen ertesinde "suça göre suçluyu" yaratmak amacıyla, Emniyet tarafından namuslarını ve çizilen karizmalarını kurtarmak için, operasyonla 17 kişi gözaltına alınıp 7'si tutuklanmıştı. O günden sonra bizleri korkutmak için Özel savcılık, Terörle mücadele, MİT ardından Interpol ve FBI gibi kurumları karşımıza çıkardılar.

Bugün yayınladığımız videoda da Özel savcılık, Terörle mücadele, MİT ardından Interpol ve FBI gibi kurumları karşımıza çıkardılar. Bugün yayınladığımız videoda da görüldüğü üzere, FBI'dan bir yetkili "RedHack için Türk Emniyeti’ne yardım ettik" diyordu. Tabi bize yönelik baskı bunla da bitmedi. Karşımıza Fethullahçı hackerları çıkarıp, takipçilerimizi korkutmaya çalıştılar, bize yönelik siteler kurup itibar zedelemeye çalıştılar. O da yetmedi, Duygu, Alaittin ve Cihan adlı gençler bizlere tehditler yaptılar, rehin alarak durmamızı istediler. Fakat durmadık! Korkmadık, Yılmadık, El etek öpmedik, "tamam bu davayı bırakıyoruz" demedik! Aksine eylemlerimizi arttırdık.

Onların asil korktuğu eylemlerimiz değil, "olabilecek bir" Anadolu Baharı fırtınasıydı! İnsanların "yeter ulan" deme ihtimalleriydi. Biz halkımıza bir söz verdik, "bizim yanımızda olan kimseyi yalnız bırakmayacağız" dedik! Bize güvenin dedik ve buna uygun yasadık.

Simdi ise 9 ay sonra binlerce defa "bizimle alakaları yok" dediğimiz gençler serbest bırakıldı! Onların bu 9 Ay'ini kim telafi edecek? Kim onların gençliğinden alınan bu zamanın yerine birşeyler koyabilecek? Hiç kimsenin bunu yapabileceğini sanmıyoruz sadece "pardon" denildi. Bu dava'ya bakarak "hukuk isliyor" denilmesin! Evet, hukuk işliyor ama "bizlerin zoruyla" örgütlü çalışmamızla, utana sıkıla isliyor!

Bu davayla annelere, babalara "çocuğunuz twitterda örgütlere bulaşabilir" denmek istendi ama başarılamadı örgütlü gücümüzle bunu altüst ettik. Demek ki korkmamalıymışız, örgütlü olarak savaşmalı, korkularımızdan kaçmamalıymışız. Çünkü örgütlü bir gücü kimse yenemez, AKP adaleti bile. Çünkü bu davada yargı bize merhamet etmedi, biz adaleti dişlerimizle söke söke aldık! Ve bu örgütlü duruş artık büyümeli, sokaklara taşmalı.

Bu davada bizlerle yan yana olan, onurlu insanlara, doğruyu yazmaktan çekinmeyen değerli basın emekçilerine, sanatçı ve aydınlara, basta Veli Ağbaba, Özgür Özel, İlhan Cihaner, CHP Gençlik Kolları ve Ertuğrul Kürtçü olmak üzere tüm "halkın" vekillerine, bizleri hiçbir koşulda bırakmayan, korkmayan, yılmayan değerli RedHack ailesine, devrimci sosyalist kamuoyuna, kurumlara ve örgütlere ve fedakâr, cefakâr, yiğit Anadolu halkına teşekkür ediyoruz! Canımız halkımıza feda olsun! Canımız onurlu yolumuzda son bulsun!

Biliyoruz, tutuklu ailelerinin, annelerin ve babaların acısını dindiremeyeceğiz fakat bu 9 Ay'ın da hesabını soracağız! Bundan emin olunsun! Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, RedHack olarak ezber bozmaya devam edeceğiz! Hak yerini bulana değin, HACK yerini bulacak!"

RedHack davasında 9 ay sonra gelen özgürlük

RedHack üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanan Duygu Kerimoğlu, Uğur Cihan Okutulmuş ve Alaaddin Karagenç’in de aralarında bulunduğu 9 kişi bugün hakim karşısındaydı. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada; 9 aydır tutuklu yargılanan Uğur Cihan Okutulmuş ve Alaaddin Karagenç tahliye oldu.

"Terör örgütü üyesi olmamakla beraber, silahlı terör örgütü adına suç işlemek" suçlaması ile yargılanan sanıklar bugün ilk kez hakim karşısına çıktı. Davada, Duygu Kerimoğlu, Alaittin Karagenç, Uğur Cihan Oktulmuş 20 Mart 2012 tarihinden bu yana tutuklu olarak yargılanıyor. Hakkında yakalama kararı bulunan sanık Reşit Pınaroğlu da İstanbul'dan jandarma eşliğinde duruşmaya getirildi.

Ankara 13. Bölge Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davayı sanıkların yakınları, arkadaşları ile çok sayıda kişi izliyor. CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner, Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, Manisa Mİlletvekili Özgür Özel, İzmir Milletvekili Erdal Aksünger ile CHP Gençlik Kolları Başkanı Emre Doğan da takip ediyor. Duruşmada kimlik tespitlerinin ardından haklarında düzenlenen iddianaem özetlenerek okundu. İddianamenin okunmasından sonra söz alan sanıklar savunmalarını yaptı.

Savunmalar
Tutuklu sanık Alaittin Karagenç savunmasında "Yasadışı herhangi bir terör örgütü ve oluşuma üye değilim. Böyle bir örgütlere de yardımcı olmadım. Ankara Emniyet sitesine yasadışı olarak da girmedim. Böyle bir eylemim yok. Ankara emniyet sitesine girdiğime, ya da belgeleri çaldığım ilişkin herhangi bir delil yoktur. Merak en temel insan özelliğidir. Küçücük çocuklar meraktan ellerini ateşe sokar. Bizler bugün bilişim çağında yaşıyoruz. İnternette her türlü bilgiye ulaşabiliyoruz. Günde yüzlerce siteye giriyorum. RedHack’i de bu şekilde tanıştım. Manyak'la da bu şekilde tanıştım. Zaman zaman sohbet odalarını girmişliğim oldu. Yalnız bunlarla ilgili hiçbir talimat ve emir almadım. Bu soruşturma ihbar üzerine başlıyor. İhbarcının güvenirliği nedir? Benim için Maraşlı Alaittin diyor. Çok asılsız ihbar yapılmıştır. Delillerden değil, ihbarlardan biz tutuklandık" dedi. 

‘NTV haberini youtube'a yükledim’
Tutuklu sanıklardan lise öğrencisi Uğur Cihan Okutulmuş ise savunmasında "Herhangi bir silahlı örgüte üye değilim, örgüt adına da suç işlemedim. Ankara Emniyeti’nin sitesine, izinsiz girip siteyi çökertmedim. Bilgisayar kullanma becerim de siteyi çökertecek kadar değildir. Zaten bilgisayarımda da siteyi çökertecek programlar yoktur. Benim bilgisayarımdan Ankara Emniyeti’nin sitesine girdiğime ilişkin delil de yoktur. Kızılcan Yıldız rumuzunu ben kullanmıyorum. Bu ismini kullanan kişi aynı zamanda Manyak ismini kullanan şahıstır. Ankara Emniyeti’nin sitesine girildiğini ben Facebook’tan öğrendim. Hakkımdaki bilirkişi raporunda da siteye girdiğime ilişkin bir suçlama yoktur. Ankara Emniyeti’nin sitesine girildikten sonra internetteki bir sohbet sitesinde Manyak isimli kişi ile konuştum. Bu konuşmam, emniyetin sitesinin çökertilmesinden sonra oldu. Aramızdaki konuşma NTV’nin yaptığı bir haber videosunun Youtube’ye yüklenmesiyle ilgilidir. RedHack’in bir tüzüğünün olduğunu da savcılıkta öğrendim. Sanıkların hiçbirini tanımıyorum" dedi.

"RedHack üyelerini tanımıyorum"
Mersin Üniversitesi Bilgisayar Teknolojileri ve Programlama Bölümü öğrencisi Duygu Kerimoğlu ise savunmasında "Derslerimi takip etmek için iki bilgisayar var. Hakkımda yapılan soruşturma iki diz üstü bilgisayarıma ve masaüstü bilgisayarıma el konulmuştur. Bana yönelik suçlamalar bazı yazılar, okuduğum bazı haberlerdir. Hakkımdaki suçlamalar asılsızdır. RedHack üyelerini internet ortamında bile tanımıyorum. Ben Ankara Emniyet müdürlüğünün sitesini hacklemedim. Hack yapmak üst düzey bilgisayar bilgisine sahip  olmak gerekir. Ben hack yapmayı bilmiyorum. Hack yapacak bilgisayar programlarına dahi sahip değilim. Bu düzeyde bilgisayar bilgim olsa iki yıllık okulun, beşinci yılında olmazdım. Benim tek yaptığım hackle ilgil haberleri okumaktı. Bunu da bilgi sahibi olmak için yaptım. Facebook’ta bir yorumum çarpıtılarak delil yapılmıştır.  Bu yorumumdan, RedHack’i tanıdığım iddia ediliyor. Ancak bu iddia doğru değildir. RedHack’in tüzüğünü bilmiyorum. Ben 20 Şubat’ta yaptım. Bu tarihte dava konusu emniyetin sitesine girilme olayı dahi olmamıştır. Yılmaz Güney ve Deniz Gezmiş’in fotoğrafları var sayfamda. Bunların hiçbiri terör örgütü üyesi değildir" dedi.

Tüm sanıkların savunmasını tamamlamasının ardından görüş açıklayan savcı tutuklu sanıkların tahliyesini istedi. Taleplerin alınmasından sonra mahkeme tutuklu sanıkların tahliyesine karar verdi.

BirGün'ün çok konuşulacak Erdoğan manşeti

Sosyalist gazete BirGün, ilk sayfasını Erdoğan'ın bir fotoğrafına ayırdı ama...

Gazetelerdeki köşelerini ve televizyonlardaki programlarını hükümeti eleştirdiği için yitiren 6 gazeteci artık resmen BirGün gazetesinde yazacak.

Bir süre önce bir atılım yapacağını ve muhlif kimlikleri nedeniyle köşe ve televizyon programlarını kaybeden, işsiz kalan ya da gazete yönetimleri ile anlaşamadığı için istifa eden 6 gazeteciyle, Banu Güven, Ertuğrul Mavioğlu, Nuray Mert, Ahmet Şık, Ece Temelkuran, Yıldırım Türker ile anlaşma aşamasına geldiğini açıklayan BirGün gazetesi bugün o isimleri birinci sayfasından anonsladı. 

Yeni yazar kadrosunu okuyucularına duyuran BirGün'ün kapağı ise Erdoğan çok kızdıracak gibi görünüyor. 

ERDOĞAN'IN GÖZLERİNE SİYAH BANT
Sosyalist gazete BirGün, kapak sayfasına Erdoğan'ın bir fotoğrafını bastı. İşin ilginç yanı Erdoğan'ın fotoğrafında gözlerinin üzerine siyah bant çekilmiş olmasıydı. 

MUHALİF YAZARLAR İLK KEZ ANONSLANDI
Gazete, yakında kendi bünyesinde yazmaya başlayacak muhalif yazarların isimlerini siyah şerit üzerine yerleştirdi. O isimler ise ilk kez gazeteden anonslandı: Banu Güven, Ertuğrul Mavioğlu, Nuray Mert, Ahmet Şık, Ece Temelkuran, Yıldırım Türker...

Fakat Nuray Mert, Banu Güven ve Ece Temelkuran, Yıldırım Türker ve Ahmet Şık o ilana tepki gösterdi. BirGün'ün bugün ilk sayfasında gazeteye yeni katılan 6 muhalif yazarın isminin Başbakan'ın gözüne çekilmiş siyah bir band ile anonslanmasına o yazarlardan tepki geldi. Nuray Mert "bu ekiple devam etmek istemiyorum" derken, Banu Güven ilan için "kabul edilemez" dedi. Ece Temelkuran'ın tepkisi belirsiz kalırken, Yıldırım Türker "o Türker ben değilim" dedi. Ahmet Şık ve Ertuğrul Mavioğlu ise kararını gazetede çalışmaktan yana kullandı. 

İşte o yazarların gazetenin ilanına verdiği  tepkiler:
BU EKİPLE DEVAM ETMEK İSTEMİYORUM 
Nuray Mert Medyatava'ya yaptığı açıklamada  Birgün'ün ilanına sert çıktı: "Bana danışılmadan yapılmış bir iştir. Lanse ediliş şeklini tasvip etmiyorum. Ortada netleşmemiş bir durum varken emrivaki diye nitelendiriyorum bu durumu. Çok yadırgadım. Bu anlayışta olan gazete ve ekiple devam etmek istemiyorum."

BANU GÜVEN VE TEMELKURAN DA TEPKİLİ
İlanda gazetede yazacağı açıklanan Banu Güven, Twitter hesabından: "BirGün'ün ilanindan yeni haberdar oldum. Bizim işimiz gözleri açmak. Gazeteci olarak derdimiz, sadece başbakana muhalefet değildir. Olmadı... BirGün'de adımın geçtiği ilandan bugün haberdar olmam da kabul edilemez" açıklamasını yaptı.

TEMELKURAN: BENİM YAZILARIM BAŞBAKAN İLE SINIRLI DEĞİL
Ece Temelkuran da ilana bu sözlerle tepki gösterdi: "Birgün'ü şimdi gördüm, hiç hoş bulmadım. Yazmak kimsenin gözüne bant çekmek değildir. Benim yazılarım da Başbakan'la sınırlı olmadı, olamaz." dedi ve ekledi: "Birgün'e verilen tepkiler lince dönüşmeye başladı. Adil değil. Ortak akılla çözmeyi deneyebilirdik ama arkadaşlar kararlarını açıklamışlar. Hep beraber çıktığımız için yol anlamlıydı hâlbuki. Cok üzgün olduğumu söylemek isterim."

MAVİOĞLU DEVAM DİYOR
Bir süredir gazetede muhabirlere eğitim veren Ertuğrul Mavioğlu ise BirGün'ünde yayınlanan ilanın reklamcı gözüyle hazırlandığının altını çizip devam kararını Twitter'da ilan etti.

BirGün'ün Başbakanlı reklamı maksadını aşmış görünüyor. Burada asıl dert kalemlere yönelik yasağa vurgu yapmaktı ama algılar bin bir çeşit 

Banu ve Ece doğru yazmışlar, gazetecinin işi sadece Erdoğan'a muhalefet değil, gerçekleri eğip bükmeden yazmak.Bant çekmek değil göz açmak

Reklamcı, gazeteci gibi bakamıyor. Ama reklamdaki asıl amaç da çok sayıda gazeteciyi işsiz bırakan sansürün kaynağına vurguydu. Sadece bu!

Yani demem o ki, maksat biraz zorlanmış oldu, herkes başka bir anlam çıkardı. Sansüre, gazeteciler üzerindeki zorbalığa karşı durmaya devam
 
Tüm bunlar BirGün yönetimiyle paylaştığım görüşler. Derdim tepkiden ziyade meseleyi anlaşılır kılmak, benim açımdan bir geri adım yok

Hasılı kelam, memleketin asıl meselesi bir reklam afişi değil, sansürsüz, gerçeklerin adresi olan, cesur ve iyi bir gazete yapmayı başarmak.

AHMET ŞIK: MAKSADI AŞAN KÖTÜ BİR ÇALIŞMA
Gazeteci Ahmet ŞıkT24'e, BirGün reklamının maksadını aşan, kötü bir çalışma olduğunu söyleyerek şöyle konuştu: "BirGün'deki reklamın meramını anlıyorum; susturulanların yeri olarak gazete, susturan kişi olarak da sistemi temsil eden Başbakan Erdoğan gösteriliyor. Ancak Başbakan bir figür, sistemin kendisi değil ve eleştirinin de tek kişiye indirgenmesi doğru değil. Ayrıca, eğer temsilden gidilecekse gazetecileri susturan medya patronlarının da, gazete yöneticilerinin de, bu susturulmayı sessiz kalarak onaylayan gazetecilerin de fotoğrafları o karede yer almalıydı. Birgün'ün reklamı anlatmak istediğini anlatamayan, maksadını aşan, kötü bir çalışma. Böyle bir reklam kullanılıyorsa, muhataplarının fikrini almamak da saygı sınırını aşan bir durum."

YILDIRIM TÜRKER: "O TÜRKER BEN DEĞİLİM"
Yıldırım Türker ise Medyatava'ya yaptığı açıklamada: "Bugün Birgün Gazetesi'nde dev Erdoğan fotoğrafının gözlerini örten kara bantın üstündeki isimlerden Türker ile bir ilişkim yoktur. Hayatım boyunca kendimi kimsenin gözüne kara bant olma işleviyle tanımlamadım. Tanımlanmasına da izin verecek değilim. Pek dahiyane bulunduğu anlaşılan bu tanıtım faaliyeti için ne demeli? 'Deve cilvesi' mi yoksa  'Reklamcıdan al haberi' mi? Her halükarda bu erken uyarı için belki de müteşekkir olmalıyım" dedi.

İşte BirGün’ün o ilanı:

25 Kasım 2012 Pazar

“Büyük Türkiye” Milliyetçisi Cengiz Çandar…

Cengiz Çandar, Mezopotamya Ekspresi, 2012, İletişim, 640 sayfa

Devletlerarası ilişkilere, ayak oyunlarına, casuslar savaşına, çizilen sınırlara, ülkelerin küçülmesine, büyümesine, kırpılmasına, ufalmasına, yayılmasına, birbirlerinin kuyusunu kazmasına, ittifaklarına, anlaşmalarına, antlaşmalarına, birbirlerini haklamalarına hiçbir zaman kafam basmadı. Yoksa ortaokul tarih dersinde, tarih hocamız, beni tahtaya kaldırıp, “Karlofça antlaşması”nın şartlarını sorduğundan beri mi böyle bu? Ece Ayhan, Meçhul Öğrenci Anıtı şiirine, Maveraünnehir’in yanında bir de şu Karlofça Antlaşmasını ekleseydi ne iyi ederdi.

Galiba Cengiz Çandar, benim tam anti-tezim ya da ben onun anti-teziyim; umarım Marksist diyalektik bu sefer yanılır da bu durumdan bir sentez doğmaz. Elbette Cengiz Çandar gibi, dünya imparatorluklarının en tepelerinde cirit atan, saraylardan,  beyaz saraylardan, devlet adamlarının konaklarından çıkmayan, Pentagon’un ikinci adamlarıyla, Irak savaşının ve işgalinin gerçek mimarlarıyla düşüp kalkan, onlarla evlerinde yaptığı dostça sohbetleri “ona, bak Paul dedim’ diye nakleden, bir fotoğraf karesinde yan yana gözükmeyi bile tahayyül edemeyeceğim bir “diplomat-gazeteci”yle aşık atacak değilim, haddime düşmez. Burada “tez” “anti-tez” formülünü, durumun vehametini anlatmak için kullandım. Yani ben ne kadar devletler arasındaki hinoğluhin ilişkilerin cahiliysem, Cengiz Çandar’ın da bu işlerin o kadar ustası olduğunu anlatmak için. Öyle ki, sonunda bütün ustalar gibi, kendi konusunda bir teori bile üretmiş: “Büyük Türkiye teorisi.” Bu adı teorisine kendisi vermiş değil, isim babalığı bana ait.

Büyük Türkiye Projesi
Ulusalcılar, Cengiz Çandar’ı istedikleri kadar “hıyanet-i vataniye” ile suçlasınlar, bence Cengiz Çandar esaslı bir Türk milliyetçisi. Gerçi o kendisini böyle tanımlamıyor, “kültürel” olarak “Müslüman”, “ideolojik-siyasi” olarak da “özgürlükçü-demokrat” (s. 321) olarak tanımlıyor ama, Marx’ın dediği gibi, insanların kendilerini nasıl tanımladıklarından değil, ne olduklarından hareket etmek en doğrusu. Evet, birazdan da göreceğimiz gibi, elimizdeki kitap, Cengiz Çandar’ın, “Büyük Türkiye Projesi”ne sahip esaslı bir milliyetçi olduğunu göstermektedir. Ulusalcılar bol bol Amerika’nın “Büyük Ortadoğu Projesi”nden (BOP) söz ederler; gerçekten böyle bir proje var mıdır, varsa nedir, bilmem ama artık Cengiz Çandar’ın ortaya koyduğu “Büyük Türkiye Projesi” adlı büyük bir milliyetçi projeden haberdarım, bunun ne olduğunu, kitabı hatmederek öğrendim.

Ulusalcıların, Cengiz Çandar’ın milliyetçi olamayacağını, esasen koyu bir Amerikancı olduğunu söylediklerini duyar gibiyim. İşte bu da ulusalcıların büyük yanılgılarından biridir, çünkü milliyetçiler, büyük çoğunlukla zaten Amerikancıdır; ya da o sırada dünya emperyalist-kapitalist sisteminde hangi devlet hakim konumdaysa o devletten yanadırlar. Neden? Çünkü milliyetçilik, her ne kadar bir “idealmiş” gibi görünürse de, somut durumda bir devleti büyütme ve yayma projesidir. Bu projenin hayata geçmesini can-ı gönülden isteyen milliyetçiler ister istemez devletlerini o süper devletin izlediği dünya çapındaki stratejileriyle uyumlu hale getirmek zorundadırlar. Ulusalcılar, “biz neden öyle yapmıyoruz, tam tersine ABD emperyalizminin karşısına dikiliyoruz; Mustafa Kemal de Türk milliyetçisiydi ama o da öyle yapmadı” diyebilirler.

Bu soruya, Mustafa Kemal konusunda yanıldıkları cevabını vererek başlayayım. Mustafa Kemal de, Türkiye devletinin başkanı olarak ister istemez reelpolitik trendleri izleyen bir liderdi ve her ne kadar emperyalizme karşı zaman zaman esip gürlüyor gibi gözükse de, aslında büyük batılı devletlerin, özellikle de İngiltere’nin dümensuyunda siyasetler izledi. Öte yandan, diyelim ki, ulusalcılar günün birinde hasbelkader iktidara geldiler, onların da, eğer ABD o sırada hâlâ dünya emperyalist imparatorluğunu temsil etmeye devam ediyorsa, somut durumda ABD ile iyi geçinmenin yollarını arayacaklarına kalıbımı basarım. Pek sevdikleri Çin’in durumu ortada.

Neyse. Biz gelelim kitaba ve Cengiz Çandar’ın “Büyük Türkiye Projesi”nin ne olduğuna.

Sanırım ilk kez başıma geliyor bu. Kitabın bu temel tezini ortaya koyacak aktarmaları yapabilmem için kitabın en sonundaki sayfalara gitmek zorundayım. Gerçi kitabın başında da var projenin ipuçları ama Çandar, projesini net cümlelerle esas sonlarda açıklıyor:

Bu doğrultuda, Türkiye’nin de Kürtlerin haklarını tanıyarak ve bunun gereğini yaparak, bölünmek bir yana, büyüyeceğini tasavvur ettim… Türkiye’nin büyümesi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırların iptaliyle ve bu çerçevede Kürtlerin kimliklerinin inkârına son verilerek, üç ayrı devlet içinde bölünmüşlük durumlarının ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşebilirdi… Türkiye’nin Irak Kürdistanı ile entegrasyona gidecek bir rotaya girmesini savundum.” (s. 617)

(Diplomat Feridun Sinirmioğlu’dan naklen) “Suriye’de rejim yıkıldıktan sonra sınırların önemi kalmayacak ki! Türkiye ile bölge, sınırları önemsiz hale getirecek bir ekonomik entegrasyona gidecek.” (s.619)

Türkiye ise, öncelikle Kürtler ile kuracağı federal ya da konfederal ilişkiler ile, bir anlamda ‘demokratik Doğu Roma’ olarak tarih sahnesinde yeniden yükselebilirdi.” (s. 624)

Tabii ki, burada yükselenin aslında Türkiye sermayesi ve sermaye sınıfı olduğu anlaşılabilmektedir. Kürtlere duyulan “muhabbetin” sebebinin ise, gerçekten Kürtleri sevmek değil, onları “Büyük Türkiye” projesinde piyon olarak kullanmak olduğu da. Şimdi yeniden kitabın başlarına dönerek bu büyümenin ayrıntılarına girelim.

Irak’a Doğru Genişleme: Kürt ve Türkmen kartları
Bu büyüme, yayılma projesinin ilk durağı Irak’tır. Cengiz Çandar’ın danışmanlığını yaptığı o zamanın cumhurbaşkanı Turgut Özal da bu genişleme ve büyüme projesinin peşindeydi ki, zaten Cengiz Çandar’ı da bu noktadaki görüşlerini tuttuğu için danışmanı yapmıştı. Irak’a adım atmak, Kürt kartını iyi kullanmakla mümkündü:

Turgut özal’ın bu stratejik düşüncesinin bölgesel koordinatlarının başında Irak Kürtleri geliyordu. Irak Kürtleriyle, etle tırnak gibi bir ilişkiye kavuşulmadan, Türkiye’nin Irak’ın geleceği üzerinde söz sahibi olması da, nüfuzunu Körfez’e yayması da mümkün olamazdı.” (s. 102)

Sadece Kürt kartı da değil. Musul ve Kerkük’ün yolunun Türk devletinin yayılmacılığına açılması için Türkmen kartının da kullanılması gerekiyordu:

Cumhurbaşkanı Özal, Türkiye’nin Irak’ta Kürt kartı kadar güçlü biçimde Türkmen kartını da elde bulundurması gereğine inanıyordu.” (s. 171-172)

Türkmenleri mutlaka fotoğrafın içine sokmanın ve Irak’taki Saddam’ın katı Arap milliyetçisi Baas diktatörlük rejimine karşı Kürt-Türkmen ittifakının önemine ve değerine inanıyordum.” (s. 173)

Irak’da bu kartların kullanılması için, “Kıbrıslı soydaşlarımız” deyiminden daha da komik bir deyim olan “vatandaşlarımızın soydaşları” deyimi icat edildi Turgut Özal tarafından ve bu deyimi aynen benimseyen Cengiz Çandar, Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) için hazırladığı “Çözüm Önerileri”nde bunu kullandı:

Yeni Demokrasi Hareketi, Kürt vatandaşlarımızı, Türkiye’nin fiziki ve beşeri coğrafyasının ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü için, Irak’ın Kürt ve Türkmen halkını da, ‘vatandaşlarımızın soydaşları’ olarak görür ve onların esenliği ile ilgilenmeyi manevi bir borç sayar… Türkiye’nin, hemen tümü Irak’ın kuzeyinde, Türkiye sınırlarına komşu kesiminde yaşayan Kürt ve Türkmenlerle ‘özel’ ve ‘imtiyazlı’ ilişkilerinin bulunduğuna ve bulunması gerektiğine inanır.” (s. 559)

Tipik yayılmacı dildir bu. Önce başka bir ülkenin içinde yaşayan birileriyle bir akrabalık ilişkisi kespedersiniz, sonra bu ilişkinin özel ve imtiyazlı bir ilişki olduğunu söyler ve himayeci bir tutuma girersiniz, ardından da o ülkeye bu imtiyazlar adına müdahale edersiniz. Aynısını Hitler, Çekoslovakya’nın Südet bölgesi için uygulamıştır.

Dolayısıyla, Cengiz Çandar’ı, Amerikan saldırganlığının en şahin kanadıyla birlikte Irak’ın üzerine çullanma taraftarı yapan şeyin, Amerikancılıktan önce, yukarda alıntılarla özetlenen “Büyük Türkiye” milliyetçiliği olduğunu ileri süreceğim. Tabii ki, Amerikancılıkla yayılmacı bölgesel milliyetçiliğin hiçbir şekilde çelişmediğini, tam tersine bir bütünün ayrılmaz iki parçası olduğunu bir kere daha belirterek.

Ancak, Amerika’nın gölgesinde savaş ve işgal kışkırtıcılığı yapma olayının ayrıntılarına girmeden, Cengiz Çandar’ın o zamanki Irak’ta hüküm süren Saddam rejimine karşı ileri sürdüğü bir takım “devrimci” gerekçeleri de ele almakta fayda var.

“Totalitarizm Karşıtı” Çandar,
“Devrim” ihracı Peşinde!
 Tabii ki, “totalitarizm” karşıtlığı, aşağılarda değineceğim “Amerikan düşünce kuruluşlarının” ürettiği bir bahane. Bu kuruluşlarla içli dışla bir çalışma içinde olan Cengiz Çandar’ın da bu ucuz gerekçeyi ileri sürmesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşırtıcı olan, Cengiz’in, Saddam’a “kızgınlığının”, “İran Devrimi” taraftarlığından kaynaklandığını ileri sürmesi:

Devrim’i daha bir yaşındayken boğmak üzere, İran’a karşı sekiz yıl sürecek ve yüz binlerce insanın hayatına mal olacak kanlı bir savaş başlatması, ister istemez, Irak’a ilgimi yoğunlaştırırken, kendisine ilişkin karşıtlığımı da derinleştirdi.” (s. 302)

Ama bir adım sonra, İran-Irak savaşının esas sebebinin, Irak’ın saldırganlığından çok, İran’ın “devrim ihracı” olduğunu öğreniyoruz Cengiz Çandar’dan. Üstelik Çandar, çağdaş bir “Troçki” edasıyla, bol keseden devrim lafazanlığı yaparak bu “ihracı” destekler havada şu şaşırtıcı sözleri sarf etmektedir:

Bütün büyük devrimleri devrim yapan temel özelliklerden birisi, o devrimin cihanşumul niteliğidir. Bir başka deyimle, gerçekleştiği sınırların dışına taşabilme ve benimsenme kapasitesidir. Yani, devrimler ihraç edilmek zorundadırlar. 1789 Büyük Fransız Devrimi, Napolyon Savaşları aracılığıyla tüm Avrupa’yı yalamıştı. 1917 Ekim Devrimi de Komünist Enternasyonal’i (Komintern) üretmişti. İhraç edilemeyen, gerçekleştiği ülkenin sınırları içine hapsolan devrimler çok geçmeden istimini tüketir, büyük yangın alevleri giderek söner ve kül haline gelirler. İran Devrimi de, ihraç edilebilme kapasitesine ilk gününden itibaren haizdi.” (s. 313)

Meğer İran-Irak savaşı da böyle bir “devrim ihracı”nın sonucuymuş. Savaş durunca “devrim ihracı” da durmuş ve hatta “devrim” bitmiş:

Böylesine kanlı bir savaşın durması, çok sevindirici sayılması gereken bir gelişmeydi. Siyasi açıdan ise, benim gözümde, İran Devrimi’nin sona erişiydi. İran Devrimi, artık, 1789 Fransız Devrimi ve 1917 Rus Devrimi gibi büyük devrimler ailesi zincirinin son halkası olmaktan çıkmıştı. Bütün büyük devrimlerin başına er geç gelen kaçınılmaz sonuç, 1988 yılında Irak’la imzalanan ateşkesle İran Devrimi’nin başına da gelmişti. İran artık ‘devrim’ değil, bir ‘devlet’ idi.” (s.317)

İnanın, bu kadar çok yanlış, bu kadar çok tenakuz karşısında eli ayağı birbirine dolanıyor insanın. Nereden başlayacaksınız, hangi birini eleştireceksiniz?

Totalitarizmin sadece Saddam’dan ibaret olmadığını mı anlatsam; Humeyni diktatörlüğünün de ondan geri kalmadığını, onun da Halkın mücahitlerini ve İran Devrimi’ne omuz veren binlerce devrimciyi katlettiğini mi belirtsem; İran Devrimi’ni esas boğmak isteyen İsrail’e karşı Çandar’ın tek kelime etmemek için özel dikkat gösterdiğine mi dikkat çeksem; örneğin pek dost olduğun Mesut Barzani çok demokratik biri mi diye mi sorsam; totalitarizme karşı o kadar cengaverce çıkışlar içinde olan Çandar’ın koca kitapta Suudi totalitarizmine tek kelime etmemesine mi dikkat çeksem; Napolyon savaşlarının devrim değil, karşıdevrim ihraç ettiğinden mi dem vursam, “devrim ihracı” denen, savaş yoluyla “devrimi” yayma girişiminin tarihte tek örneğinin, Rusya’daki iç savaş sırasında, Lenin tarafından, Kızıl Ordu’nun Polonya’nın üzerine sürülmesiyle denendiğini ve kısa sürede bozgunla sonuçlandığını mı anlatsam; Komintern’in esas görevinin, bırakın “devrim ihracı”nı, Stalinist-milliyetçiliğin aleti olarak dünyadaki devrimci gelişmeleri denetim altına almak, var olan devrimci girişimleri bastırmak ve dünya devrimci güçlerini Sovyet dış politikasının aletleri haline getirmek olduğunu mu ortaya koysam; yoksa savaşçı yayılmacılığın devrime değil, sermayeye ait bir özellik olduğunu mu belirtsem; artık 1917 Devrimi sonrasındaki bu safdil görüşü Troçkistler de dahil hiçbir devrimcinin uzun yıllardır savunmadığına dikkat çekip, Çandar’ın bu eski argümanı hangi sandık odasındaki küflü sandıktan çıkartıp ortaya sürdüğünü mü; yoksa “devrim” olan İran’ı “devlet” olduğu için kınarken kendisinin devletin en tepesinde danışman olmasını nasıl izah ettiğini mi sorsam?

Neo-Con’larla El Ele,
Savaş ve İşgal Cephesinde
İşin söylem faslını geçip olaya bakacak olursak şunu görürüz: Cengiz Çandar’ın “Büyük Türkiye” projesi esasen savaş yoluyla yayılmacılığa dayanmaktadır. En azından Turgut Özal’ın danışmanlığından bu yana oluşturduğu teorinin icabı olan strateji bu. Ama bu savaş, dünyanın en büyük emperyalist gücü Amerika’nın yedeğinde girilecek bir savaştır. Daha doğrusu ABD, Irak’ı işgal edecek, onu savaşta destekleyen, tezkereler yoluyla ABD askeri birliklerine ve uçaklarına topraklarını açan, hatta işgale askeri güç de veren Türkiye, işgal sonrasında Irak pastasından en büyük parçayı almayı hak edecektir. Teorinin de, stratejinin de özü budur. 1991’deki Birinci Körfez Savaşında bu yayılmacılığın mimarı Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve danışmanı Cengiz Çandar’dır:

Turgut Özal, Amerikan yönetiminin bir süre yaptırım ile savaş seçeneği arasında gidip gelmesine rağmen, bütün yolların nihai olarak savaşa çıkacağından, Amerikan Başkanı George Bush ile geliştirdiği ve neredeyse günlük telefon konuşmalarıyla sürdürdüğü ilişki nedeniyle emindi.” (s. 95)

Bir süre sonra, ABD Başkanı George Bush’tan telefon geldi. Özal’ın ‘Hi George’ diye giriştiği diyalog birkaç saat sürdü… Televizyonun uzaktan kumandasıyla kanallar arasında gidip gelirken, sürekli CNN International’ı kolluyor ve ‘Nerede kaldı bunlar?’ diye söyleniyordu. Dayanamadım ve sordum: ‘Kim nerede kaldı?’ Özal, çok az kişinin bildiği ‘sırrı’ kolaylıkla ortaya döküverdi: ‘Kara savaşının başlaması gerekiyordu. Hâlâ başladığı haberi gelmedi de…’ – Kara savaşı bu sıralarda mı başlayacak? Size bildirildi mi? – Bush söyledi!” (s. 156)

Turgut özal öldü ama danışmanı Cengiz Çandar, azgın savaş taraftarlığını ikinci Körfez Savaşı ve nihayetinde Irak’ın Amerika tarafından işgali sırasında da sürdürdü. Hem de yüz binlerce insanın ölümüne yol açan savaşın ne zaman çıkacağını, Pentagon’un ikinci adamı, o zamanki Savunma sekreteri yardımcısı, Amerikan neo-conlarının ve şahinlerin en başında gelen, cumhuriyetçi-muhafazakâr, İsrail yanlısı Siyonist Paul Wolfowitz’e, “kokteyl parti ne zaman başlıyor?” diye soracak kadar. Yüz binlerce insanın ölümüne yol açacak bir savaşı böylesine hafif bir deyimle adlandırmak tabii ki, Cengiz Çandar’ın ruhsal ve vicdani boyutları konusunda da bir fikir veriyor.

Nitekim, savaş çıksın da ne olursa olsun, Irak işgal edilsin de gerisi önemli değil diye düşünen Cengiz Çandar, Irak’ın işgali için ABD tarafından üretilen yalanlara da aldırış etmemiş (daha doğrusu, bunları benimsemiş diyelim):

Amerikan yasama organında savaş kararının alınmasında meşruiyet temeli oluşturan kitle imha silahlarının bulunamamış olması beni çok ilgilendirmedi ve ilgilendirmemeye de hep devam etti. Bu konuyu, ABD’nin teknik-hukuki sorunu olarak gördüm.” (s. 341)

Uluslararası hukuk da önemli değilmiş:

Keza, savaşın BM Güvenlik Konseyi’nin bu yönde bir kararı olmadan başlatılmasının, uluslararası hukuk yönünden sakıncalı olduğu tartışmaları da, açıkçası beni çok ilgilendirmedi.” (s. 343)

“Ahlaki” ve “insani” bir savaş görmedim diyorsanız, bu da var Cengiz Çandar’da:

Irak Savaşı’nın ahlaki ve insani açıdan da savunulması gereken bir savaş olduğu kanısındaydım.” (s. 357)

Hele hele Çandar’ın Irak Savaşı’ndaki ölü sayısıyla ilgili yaptığı tartışma gerçekten savaş müzesinde yer almayı hak etmektedir:

Savaş sonrasının can kayıplarına bakılarak, Irak’taki savaş, ahlaki ve insani açıdan da sorgulanıyor ve şu basmakalıp soru sürekli gündeme getiriliyor, gündemde tutuluyordu: ‘Irak şimdi Saddam döneminden daha mı iyi?’… Tabii söz konusu soru, en büyük ölçüde, Irak’ta savaşın başından bu yana bir milyon insanın hayatını kaybetmiş olduğuna dair kocaman bir yalana dayanıyordu…” (s. 366-367)

Oysa Cengiz Çandar’a göre “gerçek” rakam, “100 bin ile 112 bin” arasındadır. (s. 367)

Artık bunu da okuyunca kızayım mı, ağlayayım mı, güleyim mi bilemedim gerçekten. Sanki gerçek rakam 1 milyon değil de 100 bin olunca savaşın haklılığı ortaya çıkacakmış gibi bir mantık nasıl bir şeydir acaba? İşte “kokteyl başlamıştır” ve diyelim ki, 1 milyon insan değil de, Cengiz Çandar’ın verdiği rakamlarla 100 bin insan ölmüştür. Cengiz Çandar’ın bu savunması, bizim 1968 döneminin bir başka hilkat garibesi, Stalinist Garbis Altınoğlu’nun, Stalin devrinin kurbanlarıyla ilgili sözlerini hatırlattı bana. O da, 10 milyon rakamının abartma olduğunu, “topu topu” yüz bin kişinin öldürüldüğünü yazmıştı.

Bir de şu “Ajanlık” Mevzuu Var
Cengiz Çandar’ı bu kitabında biraz telaşlı buldum. Argümanları çok aceleci, gelişigüzel, iyi temellendirilmemiş. Çoğu zaman, argümanını güçlendirmek için eline ne geçerse kullanmaya kalkmış ki, bu da her şeyden önce kendi tezlerine zarar vermiş. Örneğin Cengiz Çandar, muarızı ulusalcılara kara çalabilmek, örneğin Doğu Perinçek’in “ajan” olduğunu ispatlayabilmek için epeyce alâkasız kanıtlara yer vermeye kalkışmış.

Bu konuda birbirine bağlı gibi görünen üç “kanıt” ileri sürmüş. Birincisi şu: Cengiz Çandar, Amerikalılar tarafından Süleymaniye’de kafalarına çuval geçirilen “özel kuvvet” mensubu subayların yanına “geçmiş olsun” demeye gider. Sohbet esnasında “Binbaşı Aydın” adlı “özel tim” mensubu, Çandar’a, “Sağ olsun Doğu Perinçek abimizin bizim için yaptıklarından haberimiz var” (s. 284) der. Hemen ardından Çandar şu yargısını ileri sürüyor:

O anda, hızla zihnimden geçen düşünce, Doğu Perinçek’in Özel Kuvvetler, JİTEM gibi askeri güvenlik kuruluşları ve istihbarat örgütleriyle özel ilişkileri bulunduğu oldu. Birkaç yıl sonra Ergenekon Davası’nın en önemli sanıkları arasında yer almasını, biraz da bu tür anekdotlar sayesinde hiç garipsemeyecektim.” (s. 285)

İkinci nokta: Hemen buradan bir anısına geçiyor Cengiz Çandar ve El Fetih yöneticisi Abu Halid’in kendisine özel olarak söylediklerini sayfalara taşıyor:

Süleymaniye’deki ‘çuval olayı’nın Özel Kuvvetler mensubu olan başlıca kahramanının ‘Doğu Perinçek abisi’nden şükranla söz etmesi, yıllar önce, 1973’te Beyrut’tan ayrılırken sevgili arkadaşım, Fetih yöneticisi Abu Halid’in bana yapmış olduğu uyarıyı aklıma düşürdü. Abu Halid, bir daha birbirimizi göremeyebileceğimiz düşüncesiyle vedalaşırken (nitekim 1976’da Lübnan İç Savaşı’nda şehit düştü) benden bir söz almıştı. ‘Gün gelir Türkiye’ye dönersen, kesinlikle hapisten çıkmış olan arkadaşlarınla birlikte olup, eski örgüt ilişkilerini tazelemeyeceksin. Bana söz ver, demişti… ‘Çünkü konuştular’, ‘bir gizli örgütün lider kadrosu konuşursa o örgüt bitmiştir artık. Polisle mi çalışıyordur bilemezsin.” (s. 285)

Üçüncü nokta ise Melek Ulagay’ın sözleri. Cengiz Çandar, kanıt bulma telaşı içinde, Bora Gözen ve arkadaşlarının, İsrail komandoları tarafından öldürülecekleri Filistin gerilla kampına, “Doğu Perinçek’in adamlarının ‘kirli pazarlıkları’“ sonucunda yerleştirildiği iddiasını, Melek Ulagay’ın, İki Kadın kitabındaki şu sözlerine dayandırmaya çalışmış:

Yapılan teklif gayet açıktı. Bizim arkadaşlar kampta askeri eğitim alacaklar, bunun karşılığında Almanya’da terör eylemlerine katılacaklardı. Kara Eylül grubuyla karşı karşıya olduğumuzu anlamıştım… Bizim böyle bir plan içinde olamayacağımızı söyledim… Bora o yeni kampa gidecek, ben Beyrut’ta kalacaktım… Gidecekleri kamp, Trablusşam kentine yakın, deniz kenarındaki Nahr el-Bared mülteci kampıydı. El Fetihli dostumuz Abu Halid bana bu kampın Kara Eylül ve benzeri örgütlerin etkisi altında olduğunu, güvenilir bir yer olmadığını söylemişti…” (adı geçen kitapta: s. 243-245; Çandar’ın kitabında: s. 287)

Şimdi bu üç iddiayı baştan alıp tek tek analiz edelim:

Cengiz Çandar’ın ideolojik yakınlıkla ajanlığı birbirine karıştırdığı ya da kasten karıştırdığı kanısındayım. Doğu Perinçek’in, ulusalcı fikirleri nedeniyle “özel kuvvetler”le, Jitemle vb. yakınlık içinde bulunduğunu söyleseydi, belki buna Doğu Perinçek’in bile itirazı olmazdı.

Öte yandan, “Yüzbaşı Aydın”ın Doğu Perinçek’ten böyle açık açık söz etmesi, Perinçek’in ajan olduğunu değil, olmadığını kanıtlar. Çünkü hiçbir özel istihbarat teşkilatı kendi ajanlarını, üstelik isim vererek açık etmez. Kaldı ki, bütün istihbarat örgütü mensuplarının, hele Perinçek gibi “üst düzey” bir “ajanın” teşkilatlarının mensubu olduğunu bilmeleri olacak şey değildir.

Bütün bunlar bir yana, acaba cumhurbaşkanlığı danışmanlığı ile istihbarat örgütü ajanlığı arasında aşılmayacak çok büyük bir mesafe mi vardır? Nihayetinde bu tür danışmanlar da, örneğin MİT’le bir “mahremiyet” (bkz. S. 532) ilişkisi içinde değil midir? Tabii ki ben, Cengiz Çandar’ın “ajan” olduğunu falan ileri sürecek değilim. Beyaz Saray’dan ve Köşk’ten çıkmayan, ABD’nin ve Türk devletinin en üst yöneticileriyle al takke ve külah ilişkiler içinde olan (hele kitabın 75. Sayfasındaki o fotoğraf yok mu… Cumhurbaşkanı Turgut Özal,  zekâ geriliğiyle malûl birisinden farksız görünen Cengiz Çandar’dan bir makas alırken çekilmiş, komik mi, yoksa ibret dolu mu olduğuna karar veremediğim fotoğraf) Cengiz Çandar’ın “ajan” olduğunu söylemek, bir başbakanın nahiye müdürü olduğunu ileri sürmek kadar tuhaf bir şey olurdu.

İkinci nokta olarak, Abu Halid’in Cengiz Çandar’a özel olarak söylediği sözlere gelelim. Abu Halid, kendi tecrübesinden yola çıkarak bunları Çandar’a bir arkadaşı olarak, tavsiye niteliğinde söylemiş, Çandar da buna uymuş olabilir. Ancak kendisine özel olarak söylenmiş bu sözleri, yalnız Doğu Perinçek’i de değil, o örgütün önder kadrosu içinde yer alan herkesi töhmet altında bırakacak bir şekilde, üzerinden kırk yıl geçtikten sonra kamuya taşıması, sadece bir “şaşkın ördek” durumuyla izah edilebilir ancak.

Bu bir yana, o zaman genç bir insan olduğu anlaşılan Abu Halid’in idealize edilerek, söylediği her şey yüzde yüz doğruyu temsil ediyormuş gibi ileri sürülmesi de oldukça tuhaftır. Bir kere Abu Halid’in ileri sürdüğü düşünce, tipik Komintern geleneğinin Filistin mücadelesi saflarına sızmış halidir. Komintern geleneğine göre, polise düşen herhangi bir komünist otomatikman parti üyeliğinden çıkarılırdı ve yeniden partiye alınması için uzun bir süre kendisinin “sağlam” olduğunu, polisin eline geçmediğini kanıtlamak zorundaydı. Bu, Stalinist kuşkuculuğun tipik bir ürünüdür ve geçmişte bu yüzden nice canlar yanmış, çok yakın zamanlarda bile, Türkiye hapishanelerinde ya da gerilla kamplarında, örgütler, bu anlayışın sonucunda, nice devrimci genci infaz etmişlerdir. Cengiz Çandar’ın bu Stalinist mantığı yeniden ısıtıp gündeme getirmesi gerçekten “hayretlere seza” bir durumdur.

Kaldı ki, söz konusu örgütün ve o sırada olup bitenlerin o kadar uzağında bulunan Abu Halid, poliste kimin ne derece konuştuğunu, ne ifade verdiğini nasıl ve nereden bilebilirdi ki? Bırakın Abu Halid’i, Cengiz Çandar’ın bile o sırada kulaktan dolma duyumların ötesinde ne gibi bir bilgisi olabilirdi ki?

Bırakın o kadar uzakta olmayı, biz cezaevindekiler bile olayın esasını çözebilmek için akla karayı seçmiştik. Ben Mamak Cezaevinde, “İfadeleri inceleme komisyonu”ndaydım, buna rağmen “çözülme”nin nerede başladığı, ifade verir gibi gözüküp önemli bilgilerin ne kadarının saklandığı konusunda net bir şey söylemem bugün bile mümkün değildir. Havariler’de bu konuyu uzun uzun anlatmıştım.

Son olarak, Melek Ulagay’ın yukarda alıntılanan sözlerinde, Çandar’ın ima ettiği türden bir suçlama yer almamaktadır. Bu sözlerden anlaşılan şudur: Bora Gözen ve arkadaşlarının kalacakları gerilla kampı, Kara Eylül örgütüne aittir ve bu örgüt, kampta kalan Türkiyelilerden bazı eylemlerinde yararlanmayı düşünmektedir ama Melek zaten verdiği cevapta bunun mümkün olmadığını belirtmiştir. Kaldı ki, İsrail’in kampa baskın yaptığı sırada Doğu Perinçek epey zamandır hapisteydi, dolayısıyla, Çandar’ın iddia ettiği gibi, Doğu Perinçek’in “adamlarına” “kirli pazarlıklar” için talimat vermesi mümkün değildi.

Yazıyı bitirirken, kitapta 19 yerde sözü edilen Amerika’daki ya da Washington’daki “düşünce kuruluşları” hakkında da birkaç söz etmek isterim. Cengiz Çandar’ın, burs aldığı, eğitim gördüğü, dergilerinde yazılar yazdığı bu “düşünce kuruluşlarının”, örneğin Pentagon’un ikinci adama Paul Wolfowitz’in dekanlığını yaptığı bir takım kuruluşlar olduğu anlaşılıyor. Çandar bunların adını vermiş ama inanın şu anda adlarını bile buraya almaya üşeniyorum, bırakın haklarında araştırma yapmayı. Zaten araştırma yapacak da pek bir şey yok. Bunlar CIA ve Pentagon bünyesinde kurulmuş, Amerikan emperyalizminin dünyada izleyeceği siyasetler için stratejiler üreten merkezlerdir ve doğrudan CIA ve Amerikan hükümeti tarafından finanse edildikleri bilinmeyen bir gerçek değildir. Fakat beni esas şaşırtan, kitapta Cengiz Çandar’ın biyografisini yazan İletişim Yayınlarının da aynı “düşünce kuruluşları” kamuflaj deyimini benimsemiş olması oldu. 
Gün Zileli