21 Kasım 2012 Çarşamba

AKP'nin Suriye'ye karşı kirli savaşı - Ernesto Gómez Abascal

Bazı analistler, eğer müzakereler kendini gösteremiyorsa, çok taraflılık ve uluslararası hukuk ilkelerine saygı duyulmuyorsa, bir üçüncü dünya savaşının, fakat yeni bir türünün, başlangıcında olabileceğimize inanıyorlar. Umarım akıl galip gelir.

Şam hükümetine karşı kirli savaşı teşvik eden ana faktörlerden biri gibi davranan Körfez İşbirliği Konseyi'nin petrol monarşilerinin olası finansmanını ve suç ortaklığını yanına alıp, Türk halkının çoğunluluğunun ciddi muhalefetini karşısına alan (Hürriyet gazetesi gibi ciddi kuruluşlar tarafından yürütülen son anketler bu maceracı politikaya karşı çıkmanın doğal olduğunu söylüyor) AKP hükümetinin Avrupa Birliği ve ABD tarafından görevlendirildiği bir gerçek.

“Laik” devletin dinci iktidarı
Türkiye’deki mevcut anayasanın buna izin vermemesi nedeniyle ilan edilmese de, AKP olarak bilinen bu partinin Hükümeti, Mısır, Ürdün ve bölgenin diğer ülkelerindeki Müslüman Kardeşler gibi dincidir. Tam da bu nedenle (İslami karakteri nedeniyle), çeşitli vesilelerle yasaklanma girişimleriyle karşı karşıya kalmıştı. Onun selefi Saadet Partisi, ki AKP onun mirasçısıdır, 90'lı yılların sonunda bu sebeple yasaklanmıştı.

1923 yılında, Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan ve bugünlerde henüz 89 yaşını dolduran Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğunu Müslüman dünyasının en üst düzey lideri olarak kabul edilen "halife" sıfatıyla yöneten sultanlar zamanına kadar içine gömüldüğü cehalet ve gericiliğin uzağında, inşa etmeye kararlı olduğu modern devletin laik niteliği üzerinde önemle durdu.

İki Türkiye var
Bugünkü Türkiye yaklaşık 75 milyon nüfusu ile şüphesiz büyük bir ülke. Karadeniz ile Akdeniz arasındaki deniz ulaşımının kontrolü elinde tutuyor. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu ile bağlantılı, stratejik olarak Avrupa ve Asya arasında yer alan geniş bir bölgede bulunuyor. NATO'nun tek Müslüman üyesi ve asker sayısına göre bu organizasyonun en büyük ikinci ordusu olarak kabul edilir. Türkiye ekonomisi, neoliberal ilkelere dayanmaktadır. GSYİH (gayri safi yurt içi hâsıla) değerine göre dünyada 17. sırada yer almakta ve son yıllarda giderek büyümekte, Avrupa’yı sallayan krizin şimdilik kıyısında durmaktadır. Bununla birlikte, resmi olmayan rakamlara göre yüzde 20 civarındaki yüksek işsizlik oranı gibi endemik sorunlardan, finansal ve cari açıktan muzdariptir ve bunlar nedeniyle geleceği risktedir. Ekonomik ve sosyal kalkınma açısından bakıldığında, iki Türkiye mevcuttur, Avrupa’ya benzer gelişim seviyesi gösteren batı şehirleri ve eksiklikleri geri kalmış ülkelerle karşılaştırılabilir doğu vilayetleri.

Enerji sorunu
Ayrıca, enerji temininde dış bağımlılık şeklinde bir zayıflığı var, Enerjinin neredeyse tamamı petrol ve doğalgaz boru hatları vasıtasıyla komşu ülkelerden geliyor ve bu komşulardan Rusya, Irak, İran ile şu anda Suriye’ye karşı sürdürdüğü eylemleri nedeniyle ciddi politik farklılıklar yaşıyor. Fakat Batı Avrupa yörüngesinde bu enerjiler için önemli bir geçiş yolu.

Bölünmüş bir ülke
Diğer taraftan, Türkiye çok bölünmüş bir ülke. İlk ve en büyük bölünmenin bir tarafını muhtemelen devletin laik veya seküler karakterini destekleyenler oluşturuyor. Atatürk çizgisini devam ettirenler ve bunu daha fazla dini motiflerle beslemek isteyenler arasında bir bölünme var, ki bunun öncüsü AKP’dir. Muhalefetten bazıları AKP’yi dini kuralları ve yasaları yavaş yavaş hile ile kabul ettirmek yönünde gizli bir gündeme sahip olmakla suçluyor.

Türkiye nüfusunun yüzde 98'inin Müslüman olduğu tahmin ediliyor, ancak bunun yaklaşık yüzde 20’si yani 15 milyonu Alevi ya da bir Alevi mezhebinin taraftarı. Alevilik, onları yanlış ilkeleri teşvik etmekle suçlayan Sünnilerin tersine, çok esnek dini uygulamaları olan Şiiliğin bir dalıdır. Bunlar devletin laik niteliğinin destekçileri ve AKP'nin politikalarına karşı karşılar; inançlarını yaşamak için gerekli imkânların kendilerine sunulmamasını ayrımcılık olarak kabul ediyor ve çeşitli vesilelerle resmi politikalara karşı protestolarla isyan ediyorlar ve kendilerinin Sünni olmaya zorlandıklarını düşünüyorlar.

Kürt sorunu
Diğer önemli bir iç bölünme ise, yaklaşık 12 milyon nüfusu olduğu tahmin edilen (kimileri daha yüksek bir rakam olduğuna inanıyor) Kürt halkının şu taleplerinden kaynaklanıyor: ulusal haklarının tanınması, kendi dillerini kullanma, onunla eğitim alma hakkı; en azından bir özerkliğe izin verilmesi (Kuzey Irak'taki üç sınır illinde uygulanmakta olan gibi); ya da 1920 yılında yapılan Sevr Antlaşması ile öngörülen ve onlara bağımsızlık hakkında yorum yapma fırsatı veren bir referandum düzenleme imkânı. Bu çelişki ülkeyi Kürt gerillalar ile uzun bir düşük yoğunluklu savaşın içine soktu. 80'li yılların başlarından bu yana, başlangıçta Marksist olan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) liderliğindeki askeri eylemler İran ve Irak ile sınır olan güneydoğu bölgesinde sürdürülmekte. Bu çatışmalar nedeniyle yaklaşık 40 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Türkiye'de milliyetçi eğilimler çok güçlü ve Kürtlere herhangi bir tavizin verilmesine karşı çıkıyorlar.

Türkiye’deki Kürtler mecliste Barış ve Demokrasi Partisi tarafından temsil ediliyor, sık sık yasaklanma tehdidi ve taciziyle karşı karşıya kalıyor çünkü etnik temelli siyasi örgütlerin varlığı yasak. Bu parti 2007 seçimlerinde 20 milletvekili ve 54 belediye başkanlığı elde etmişti. (2009-2011 seçimlerinde bu sayılar yaklaşık ikiye katlandı; sendika.org’un notu.)

Kürt sorunu Suriye’yle derinleşirken
Şimdi durum, Suriye’de yaşayan (Demokratik Birlik Partisi (PYD) etkisi altındaki) yaklaşık iki milyon Kürt nedeniyle daha da karmaşık olma eğiliminde. Türkiye sınırı boyunca yaklaşık 19 bin kilometre karelik bir arazi şeridi olan kendi bölgesinde bir tür özerklik elde etmek için, Şam hükümetine karşı yürütülen kirli savaştan faydalanıyorlar. Suriye hükümeti, son bir yıl içinde gerçekleştirdiği reformların bir parçası olarak, 200 binden fazla Kürde yoksun oldukları vatandaşlık hakkını verdi ve özellikle Halep bölgesinde Türkiye'den sızan terör çetelerine karşı mücadeleyi yükseltmeleri için PYD milislerine silah sağladığı ileri sürülüyor. PYD’nin, Türkiye PKK’sinin bir müttefiki olduğu ve aynı zamanda Irak Kürtleri ile ilişkilerini sürdürdüğü biliniyor. Bunların tümü Ankara hükümetinin endişelerini artırıyor ve kendi topraklarında yoğun çatışmalarla yüzleşmekten korkuyor.

Bağımsız bir varlıkta (devlet vb; ç-n) Kürt birliği olasılığı, Batı ve hatta İsrail için kötü bir fikir değil. Onlar stratejik bir coğrafi konumda Arap olmayan bir devletin ortaya çıkışını memnuniyetle karşılayacaklardır. Bu ülkelerin (bölgede Kürtlerin yaşadığı ülkeler; ç-n) önemini azaltmak ve sürekli mücadele ile zayıflatmak, mezhep veya etnik devletler halinde bölgeyi bölmek için ABD ve NATO tarafından yapılan planlar veya senaryolar artık açığa çıkmıştır.

AKP dış politikası nereden nereye?
Genel olarak, Türk halkı İsrail ve ABD politikalarının reddi açısından ilk sırada yer almakta. Batılı kurumlar tarafından yapılan anketler böyle gösteriyor. Yaklaşık iki yıl öncesine kadar AKP hükümeti, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Komşularla Sıfır Sorun” politikasını uyguluyordu ve bu kapsamda Suriye ve İran ile yakın ilişkiler içindeydi. Bu, ABD’nin kamu endişesini öyle bir seviyeye kadar kışkırttı ki muhafazakâr basın, NATO’da Türkiye’nin kalıcılığını sorgulatacak makale ve analizler yayınlamaya başladı.

Şimdi savaştıkları Beşar Esad'ın kendisi Türk liderleri tarafından büyük coşku ile karşılanıyordu. Bazı olaylar, İsrail ile geleneksel olarak iyi giden ilişkilerin bozulmasına ve krize sebep oldu, bu olay Arap halklarının sempatisini çekti ve hükümetin iç popülaritesini artırdı.

Ancak, Türkiye muhalefeti AKP’yi, Türkiye’yi NATO’nun bir tür Truva atına (onlar için modern ve ılımlı İslami hükümet modeli) dönüştürmek için Washington ile mutabık kalınan plan nedeniyle uyardı. Plana göre, bir kez Ortadoğu ülkeleri tarafından kabul görür ve buraya girerse, "Yeni-Osmanlıcılık" olarak tanımlanan, egemen bir bölgesel güç olarak kendisinin tanınması karşılığında, onların çıkarları lehine daha aktif bir rol oynayacaktır.

İşbirlikçi-Sünnici koalisyon
Bu, gerçek ya da değil. Son iki yıl içinde Türkiye’nin politikasındaki değişiklik dikkat çekici. Yanlış adlandırılan “Arap Baharı” girdabı ortasında, AKP hükümeti Müslüman Kardeşler'in partileri veya Mısır, Tunus, Fas ve Libya'da hükümet olmalarına izin verilen diğer benzer dini eğilimli-siyasi partiler ile ilişkilerini ve işbirliğini artırdı. ABD, İngiltere, Fransa ve bölgede daha aktif Batılı güçler ile onların faaliyetlerini koordine etmeye başladı ve onların özel servisleri Suriye'ye yönelik kirli savaşı geliştirmek için Türkiye toprakları üzerinde operasyonel üsler kurdular. Aynı şekilde, Körfez’in petrol monarşileri ile bir Sünni mezhebi koalisyonu oluşturdu, Pratik olarak iktidar olan Hizbullah’ın askeri gücünün bulunduğu Lübnan’a ulaşmak için İran’dan Suriye ve Irak’a kadar uzanan "Şii egemenliği koridoru"nu parçalamaya ve yok etmeye çalışarak bölgeyi gerdi.

Çatışmalar başladığında Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın Suriyeliler için ilk taleplerinden biri, Suriye nüfusun çoğunluğunun bu mezhebe ait olması dolayısıyla bir Sünni partinin yaratılmasına olanak sağlanması oldu.

En önemli belirleyenlerden biri de enerji
Enerji faktörü; gelecek on yılların en önemli yakıtları olan, özellikle gaz ve petrol alanları ve bunların ihraç güzergâhlarının kontrolü, bütün bu siyasi ve askeri stratejik etkileşimin merkezidir. Komşu ülkelere doğru genişleyen ve etkileyen Suriye'de olup bitenlerin sonucu birçok şeyi belirleyebilir.

Şu an için, Türkiye’nin tek başına, Suriye'yi işgal ederek açık bir savaş başlatması mümkün görünmüyor. Hatta kendi silâhlı kuvvetlerinden şüpheleri bile var, çünkü ordunun üst kademesi mevcut hükümetten ağır bir darbe aldı, onlarca üst düzey subay yargılandı ve hapsedildi. Onlar geleneksel güçlerinin azaldığını ve kendilerini aşağılanmış hissediyorlar. Şayet hükümet bu işi onlara verirse, itaat etmeye hazır bile olmayabilirler. Ama şimdiye kadar destekledikleri savaş gibi bu kirli savaş da, Şam’ın direncini yıpratmaya çalışmak ve düşüşünü teşvik etmek için uzatılabilir.

Suriye gibi AKP de yıpranıyor
Fakat AKP hükümeti de içeride yıpranma yaşıyor ve Kürdistan’da yaşananlar durumu içinden çıkılmaz hale sokabilir. Tahran hükümeti gibi Bağdat’ın Şii hükümetinden de Ankara’ya, kendi çıkarlarına karşı eylemlere yanıt verebilecekleri, sınırları açısından onu uyarmak için endişe mesajları gönderilmiş olmalı.

Rusya ve Çin, siyasi bir çözüm arayışı içindeler ve yabancı askeri müdahaleye karşı sağlam duruyorlar. Çıkarlarına ve topraklarına karşı bir kuşatma olduğunun farkındalar. Bu durum tırmanacak gibi görünüyor ve durdurulması gerekir, sadece Batılı hegemonik eylemler değil, aynı zamanda sınırlara saygı duymaksızın kanser gibi metastaz eğiliminde olan dini fanatizmin ve terörün sorumsuz şekilde kullanımının durdurulması gerekir.

Bazı analistler, eğer müzakereler kendini gösteremiyorsa, çok taraflılık ve uluslararası hukuk ilkelerine saygı duyulmuyorsa, bir üçüncü dünya savaşının, fakat yeni bir türünün, başlangıcında olabileceğimize inanıyorlar. Umarım akıl galip gelir.
*Ernesto Gómez Abascal: Bölge konusunda uzmanlaşmış analist, gazeteci ve yazardır. Yakın Doğu’nun çeşitli ülkelerinde ve Ankara’da Küba Büyükelçiliği görevinde bulundu.
[Rebelion'daki İspanyolca orijinalinden Atiye Parılyıldız tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir.]

Hiç yorum yok: