25 Kasım 2012 Pazar

“Büyük Türkiye” Milliyetçisi Cengiz Çandar…

Cengiz Çandar, Mezopotamya Ekspresi, 2012, İletişim, 640 sayfa

Devletlerarası ilişkilere, ayak oyunlarına, casuslar savaşına, çizilen sınırlara, ülkelerin küçülmesine, büyümesine, kırpılmasına, ufalmasına, yayılmasına, birbirlerinin kuyusunu kazmasına, ittifaklarına, anlaşmalarına, antlaşmalarına, birbirlerini haklamalarına hiçbir zaman kafam basmadı. Yoksa ortaokul tarih dersinde, tarih hocamız, beni tahtaya kaldırıp, “Karlofça antlaşması”nın şartlarını sorduğundan beri mi böyle bu? Ece Ayhan, Meçhul Öğrenci Anıtı şiirine, Maveraünnehir’in yanında bir de şu Karlofça Antlaşmasını ekleseydi ne iyi ederdi.

Galiba Cengiz Çandar, benim tam anti-tezim ya da ben onun anti-teziyim; umarım Marksist diyalektik bu sefer yanılır da bu durumdan bir sentez doğmaz. Elbette Cengiz Çandar gibi, dünya imparatorluklarının en tepelerinde cirit atan, saraylardan,  beyaz saraylardan, devlet adamlarının konaklarından çıkmayan, Pentagon’un ikinci adamlarıyla, Irak savaşının ve işgalinin gerçek mimarlarıyla düşüp kalkan, onlarla evlerinde yaptığı dostça sohbetleri “ona, bak Paul dedim’ diye nakleden, bir fotoğraf karesinde yan yana gözükmeyi bile tahayyül edemeyeceğim bir “diplomat-gazeteci”yle aşık atacak değilim, haddime düşmez. Burada “tez” “anti-tez” formülünü, durumun vehametini anlatmak için kullandım. Yani ben ne kadar devletler arasındaki hinoğluhin ilişkilerin cahiliysem, Cengiz Çandar’ın da bu işlerin o kadar ustası olduğunu anlatmak için. Öyle ki, sonunda bütün ustalar gibi, kendi konusunda bir teori bile üretmiş: “Büyük Türkiye teorisi.” Bu adı teorisine kendisi vermiş değil, isim babalığı bana ait.

Büyük Türkiye Projesi
Ulusalcılar, Cengiz Çandar’ı istedikleri kadar “hıyanet-i vataniye” ile suçlasınlar, bence Cengiz Çandar esaslı bir Türk milliyetçisi. Gerçi o kendisini böyle tanımlamıyor, “kültürel” olarak “Müslüman”, “ideolojik-siyasi” olarak da “özgürlükçü-demokrat” (s. 321) olarak tanımlıyor ama, Marx’ın dediği gibi, insanların kendilerini nasıl tanımladıklarından değil, ne olduklarından hareket etmek en doğrusu. Evet, birazdan da göreceğimiz gibi, elimizdeki kitap, Cengiz Çandar’ın, “Büyük Türkiye Projesi”ne sahip esaslı bir milliyetçi olduğunu göstermektedir. Ulusalcılar bol bol Amerika’nın “Büyük Ortadoğu Projesi”nden (BOP) söz ederler; gerçekten böyle bir proje var mıdır, varsa nedir, bilmem ama artık Cengiz Çandar’ın ortaya koyduğu “Büyük Türkiye Projesi” adlı büyük bir milliyetçi projeden haberdarım, bunun ne olduğunu, kitabı hatmederek öğrendim.

Ulusalcıların, Cengiz Çandar’ın milliyetçi olamayacağını, esasen koyu bir Amerikancı olduğunu söylediklerini duyar gibiyim. İşte bu da ulusalcıların büyük yanılgılarından biridir, çünkü milliyetçiler, büyük çoğunlukla zaten Amerikancıdır; ya da o sırada dünya emperyalist-kapitalist sisteminde hangi devlet hakim konumdaysa o devletten yanadırlar. Neden? Çünkü milliyetçilik, her ne kadar bir “idealmiş” gibi görünürse de, somut durumda bir devleti büyütme ve yayma projesidir. Bu projenin hayata geçmesini can-ı gönülden isteyen milliyetçiler ister istemez devletlerini o süper devletin izlediği dünya çapındaki stratejileriyle uyumlu hale getirmek zorundadırlar. Ulusalcılar, “biz neden öyle yapmıyoruz, tam tersine ABD emperyalizminin karşısına dikiliyoruz; Mustafa Kemal de Türk milliyetçisiydi ama o da öyle yapmadı” diyebilirler.

Bu soruya, Mustafa Kemal konusunda yanıldıkları cevabını vererek başlayayım. Mustafa Kemal de, Türkiye devletinin başkanı olarak ister istemez reelpolitik trendleri izleyen bir liderdi ve her ne kadar emperyalizme karşı zaman zaman esip gürlüyor gibi gözükse de, aslında büyük batılı devletlerin, özellikle de İngiltere’nin dümensuyunda siyasetler izledi. Öte yandan, diyelim ki, ulusalcılar günün birinde hasbelkader iktidara geldiler, onların da, eğer ABD o sırada hâlâ dünya emperyalist imparatorluğunu temsil etmeye devam ediyorsa, somut durumda ABD ile iyi geçinmenin yollarını arayacaklarına kalıbımı basarım. Pek sevdikleri Çin’in durumu ortada.

Neyse. Biz gelelim kitaba ve Cengiz Çandar’ın “Büyük Türkiye Projesi”nin ne olduğuna.

Sanırım ilk kez başıma geliyor bu. Kitabın bu temel tezini ortaya koyacak aktarmaları yapabilmem için kitabın en sonundaki sayfalara gitmek zorundayım. Gerçi kitabın başında da var projenin ipuçları ama Çandar, projesini net cümlelerle esas sonlarda açıklıyor:

Bu doğrultuda, Türkiye’nin de Kürtlerin haklarını tanıyarak ve bunun gereğini yaparak, bölünmek bir yana, büyüyeceğini tasavvur ettim… Türkiye’nin büyümesi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilen sınırların iptaliyle ve bu çerçevede Kürtlerin kimliklerinin inkârına son verilerek, üç ayrı devlet içinde bölünmüşlük durumlarının ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşebilirdi… Türkiye’nin Irak Kürdistanı ile entegrasyona gidecek bir rotaya girmesini savundum.” (s. 617)

(Diplomat Feridun Sinirmioğlu’dan naklen) “Suriye’de rejim yıkıldıktan sonra sınırların önemi kalmayacak ki! Türkiye ile bölge, sınırları önemsiz hale getirecek bir ekonomik entegrasyona gidecek.” (s.619)

Türkiye ise, öncelikle Kürtler ile kuracağı federal ya da konfederal ilişkiler ile, bir anlamda ‘demokratik Doğu Roma’ olarak tarih sahnesinde yeniden yükselebilirdi.” (s. 624)

Tabii ki, burada yükselenin aslında Türkiye sermayesi ve sermaye sınıfı olduğu anlaşılabilmektedir. Kürtlere duyulan “muhabbetin” sebebinin ise, gerçekten Kürtleri sevmek değil, onları “Büyük Türkiye” projesinde piyon olarak kullanmak olduğu da. Şimdi yeniden kitabın başlarına dönerek bu büyümenin ayrıntılarına girelim.

Irak’a Doğru Genişleme: Kürt ve Türkmen kartları
Bu büyüme, yayılma projesinin ilk durağı Irak’tır. Cengiz Çandar’ın danışmanlığını yaptığı o zamanın cumhurbaşkanı Turgut Özal da bu genişleme ve büyüme projesinin peşindeydi ki, zaten Cengiz Çandar’ı da bu noktadaki görüşlerini tuttuğu için danışmanı yapmıştı. Irak’a adım atmak, Kürt kartını iyi kullanmakla mümkündü:

Turgut özal’ın bu stratejik düşüncesinin bölgesel koordinatlarının başında Irak Kürtleri geliyordu. Irak Kürtleriyle, etle tırnak gibi bir ilişkiye kavuşulmadan, Türkiye’nin Irak’ın geleceği üzerinde söz sahibi olması da, nüfuzunu Körfez’e yayması da mümkün olamazdı.” (s. 102)

Sadece Kürt kartı da değil. Musul ve Kerkük’ün yolunun Türk devletinin yayılmacılığına açılması için Türkmen kartının da kullanılması gerekiyordu:

Cumhurbaşkanı Özal, Türkiye’nin Irak’ta Kürt kartı kadar güçlü biçimde Türkmen kartını da elde bulundurması gereğine inanıyordu.” (s. 171-172)

Türkmenleri mutlaka fotoğrafın içine sokmanın ve Irak’taki Saddam’ın katı Arap milliyetçisi Baas diktatörlük rejimine karşı Kürt-Türkmen ittifakının önemine ve değerine inanıyordum.” (s. 173)

Irak’da bu kartların kullanılması için, “Kıbrıslı soydaşlarımız” deyiminden daha da komik bir deyim olan “vatandaşlarımızın soydaşları” deyimi icat edildi Turgut Özal tarafından ve bu deyimi aynen benimseyen Cengiz Çandar, Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) için hazırladığı “Çözüm Önerileri”nde bunu kullandı:

Yeni Demokrasi Hareketi, Kürt vatandaşlarımızı, Türkiye’nin fiziki ve beşeri coğrafyasının ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü için, Irak’ın Kürt ve Türkmen halkını da, ‘vatandaşlarımızın soydaşları’ olarak görür ve onların esenliği ile ilgilenmeyi manevi bir borç sayar… Türkiye’nin, hemen tümü Irak’ın kuzeyinde, Türkiye sınırlarına komşu kesiminde yaşayan Kürt ve Türkmenlerle ‘özel’ ve ‘imtiyazlı’ ilişkilerinin bulunduğuna ve bulunması gerektiğine inanır.” (s. 559)

Tipik yayılmacı dildir bu. Önce başka bir ülkenin içinde yaşayan birileriyle bir akrabalık ilişkisi kespedersiniz, sonra bu ilişkinin özel ve imtiyazlı bir ilişki olduğunu söyler ve himayeci bir tutuma girersiniz, ardından da o ülkeye bu imtiyazlar adına müdahale edersiniz. Aynısını Hitler, Çekoslovakya’nın Südet bölgesi için uygulamıştır.

Dolayısıyla, Cengiz Çandar’ı, Amerikan saldırganlığının en şahin kanadıyla birlikte Irak’ın üzerine çullanma taraftarı yapan şeyin, Amerikancılıktan önce, yukarda alıntılarla özetlenen “Büyük Türkiye” milliyetçiliği olduğunu ileri süreceğim. Tabii ki, Amerikancılıkla yayılmacı bölgesel milliyetçiliğin hiçbir şekilde çelişmediğini, tam tersine bir bütünün ayrılmaz iki parçası olduğunu bir kere daha belirterek.

Ancak, Amerika’nın gölgesinde savaş ve işgal kışkırtıcılığı yapma olayının ayrıntılarına girmeden, Cengiz Çandar’ın o zamanki Irak’ta hüküm süren Saddam rejimine karşı ileri sürdüğü bir takım “devrimci” gerekçeleri de ele almakta fayda var.

“Totalitarizm Karşıtı” Çandar,
“Devrim” ihracı Peşinde!
 Tabii ki, “totalitarizm” karşıtlığı, aşağılarda değineceğim “Amerikan düşünce kuruluşlarının” ürettiği bir bahane. Bu kuruluşlarla içli dışla bir çalışma içinde olan Cengiz Çandar’ın da bu ucuz gerekçeyi ileri sürmesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşırtıcı olan, Cengiz’in, Saddam’a “kızgınlığının”, “İran Devrimi” taraftarlığından kaynaklandığını ileri sürmesi:

Devrim’i daha bir yaşındayken boğmak üzere, İran’a karşı sekiz yıl sürecek ve yüz binlerce insanın hayatına mal olacak kanlı bir savaş başlatması, ister istemez, Irak’a ilgimi yoğunlaştırırken, kendisine ilişkin karşıtlığımı da derinleştirdi.” (s. 302)

Ama bir adım sonra, İran-Irak savaşının esas sebebinin, Irak’ın saldırganlığından çok, İran’ın “devrim ihracı” olduğunu öğreniyoruz Cengiz Çandar’dan. Üstelik Çandar, çağdaş bir “Troçki” edasıyla, bol keseden devrim lafazanlığı yaparak bu “ihracı” destekler havada şu şaşırtıcı sözleri sarf etmektedir:

Bütün büyük devrimleri devrim yapan temel özelliklerden birisi, o devrimin cihanşumul niteliğidir. Bir başka deyimle, gerçekleştiği sınırların dışına taşabilme ve benimsenme kapasitesidir. Yani, devrimler ihraç edilmek zorundadırlar. 1789 Büyük Fransız Devrimi, Napolyon Savaşları aracılığıyla tüm Avrupa’yı yalamıştı. 1917 Ekim Devrimi de Komünist Enternasyonal’i (Komintern) üretmişti. İhraç edilemeyen, gerçekleştiği ülkenin sınırları içine hapsolan devrimler çok geçmeden istimini tüketir, büyük yangın alevleri giderek söner ve kül haline gelirler. İran Devrimi de, ihraç edilebilme kapasitesine ilk gününden itibaren haizdi.” (s. 313)

Meğer İran-Irak savaşı da böyle bir “devrim ihracı”nın sonucuymuş. Savaş durunca “devrim ihracı” da durmuş ve hatta “devrim” bitmiş:

Böylesine kanlı bir savaşın durması, çok sevindirici sayılması gereken bir gelişmeydi. Siyasi açıdan ise, benim gözümde, İran Devrimi’nin sona erişiydi. İran Devrimi, artık, 1789 Fransız Devrimi ve 1917 Rus Devrimi gibi büyük devrimler ailesi zincirinin son halkası olmaktan çıkmıştı. Bütün büyük devrimlerin başına er geç gelen kaçınılmaz sonuç, 1988 yılında Irak’la imzalanan ateşkesle İran Devrimi’nin başına da gelmişti. İran artık ‘devrim’ değil, bir ‘devlet’ idi.” (s.317)

İnanın, bu kadar çok yanlış, bu kadar çok tenakuz karşısında eli ayağı birbirine dolanıyor insanın. Nereden başlayacaksınız, hangi birini eleştireceksiniz?

Totalitarizmin sadece Saddam’dan ibaret olmadığını mı anlatsam; Humeyni diktatörlüğünün de ondan geri kalmadığını, onun da Halkın mücahitlerini ve İran Devrimi’ne omuz veren binlerce devrimciyi katlettiğini mi belirtsem; İran Devrimi’ni esas boğmak isteyen İsrail’e karşı Çandar’ın tek kelime etmemek için özel dikkat gösterdiğine mi dikkat çeksem; örneğin pek dost olduğun Mesut Barzani çok demokratik biri mi diye mi sorsam; totalitarizme karşı o kadar cengaverce çıkışlar içinde olan Çandar’ın koca kitapta Suudi totalitarizmine tek kelime etmemesine mi dikkat çeksem; Napolyon savaşlarının devrim değil, karşıdevrim ihraç ettiğinden mi dem vursam, “devrim ihracı” denen, savaş yoluyla “devrimi” yayma girişiminin tarihte tek örneğinin, Rusya’daki iç savaş sırasında, Lenin tarafından, Kızıl Ordu’nun Polonya’nın üzerine sürülmesiyle denendiğini ve kısa sürede bozgunla sonuçlandığını mı anlatsam; Komintern’in esas görevinin, bırakın “devrim ihracı”nı, Stalinist-milliyetçiliğin aleti olarak dünyadaki devrimci gelişmeleri denetim altına almak, var olan devrimci girişimleri bastırmak ve dünya devrimci güçlerini Sovyet dış politikasının aletleri haline getirmek olduğunu mu ortaya koysam; yoksa savaşçı yayılmacılığın devrime değil, sermayeye ait bir özellik olduğunu mu belirtsem; artık 1917 Devrimi sonrasındaki bu safdil görüşü Troçkistler de dahil hiçbir devrimcinin uzun yıllardır savunmadığına dikkat çekip, Çandar’ın bu eski argümanı hangi sandık odasındaki küflü sandıktan çıkartıp ortaya sürdüğünü mü; yoksa “devrim” olan İran’ı “devlet” olduğu için kınarken kendisinin devletin en tepesinde danışman olmasını nasıl izah ettiğini mi sorsam?

Neo-Con’larla El Ele,
Savaş ve İşgal Cephesinde
İşin söylem faslını geçip olaya bakacak olursak şunu görürüz: Cengiz Çandar’ın “Büyük Türkiye” projesi esasen savaş yoluyla yayılmacılığa dayanmaktadır. En azından Turgut Özal’ın danışmanlığından bu yana oluşturduğu teorinin icabı olan strateji bu. Ama bu savaş, dünyanın en büyük emperyalist gücü Amerika’nın yedeğinde girilecek bir savaştır. Daha doğrusu ABD, Irak’ı işgal edecek, onu savaşta destekleyen, tezkereler yoluyla ABD askeri birliklerine ve uçaklarına topraklarını açan, hatta işgale askeri güç de veren Türkiye, işgal sonrasında Irak pastasından en büyük parçayı almayı hak edecektir. Teorinin de, stratejinin de özü budur. 1991’deki Birinci Körfez Savaşında bu yayılmacılığın mimarı Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve danışmanı Cengiz Çandar’dır:

Turgut Özal, Amerikan yönetiminin bir süre yaptırım ile savaş seçeneği arasında gidip gelmesine rağmen, bütün yolların nihai olarak savaşa çıkacağından, Amerikan Başkanı George Bush ile geliştirdiği ve neredeyse günlük telefon konuşmalarıyla sürdürdüğü ilişki nedeniyle emindi.” (s. 95)

Bir süre sonra, ABD Başkanı George Bush’tan telefon geldi. Özal’ın ‘Hi George’ diye giriştiği diyalog birkaç saat sürdü… Televizyonun uzaktan kumandasıyla kanallar arasında gidip gelirken, sürekli CNN International’ı kolluyor ve ‘Nerede kaldı bunlar?’ diye söyleniyordu. Dayanamadım ve sordum: ‘Kim nerede kaldı?’ Özal, çok az kişinin bildiği ‘sırrı’ kolaylıkla ortaya döküverdi: ‘Kara savaşının başlaması gerekiyordu. Hâlâ başladığı haberi gelmedi de…’ – Kara savaşı bu sıralarda mı başlayacak? Size bildirildi mi? – Bush söyledi!” (s. 156)

Turgut özal öldü ama danışmanı Cengiz Çandar, azgın savaş taraftarlığını ikinci Körfez Savaşı ve nihayetinde Irak’ın Amerika tarafından işgali sırasında da sürdürdü. Hem de yüz binlerce insanın ölümüne yol açan savaşın ne zaman çıkacağını, Pentagon’un ikinci adamı, o zamanki Savunma sekreteri yardımcısı, Amerikan neo-conlarının ve şahinlerin en başında gelen, cumhuriyetçi-muhafazakâr, İsrail yanlısı Siyonist Paul Wolfowitz’e, “kokteyl parti ne zaman başlıyor?” diye soracak kadar. Yüz binlerce insanın ölümüne yol açacak bir savaşı böylesine hafif bir deyimle adlandırmak tabii ki, Cengiz Çandar’ın ruhsal ve vicdani boyutları konusunda da bir fikir veriyor.

Nitekim, savaş çıksın da ne olursa olsun, Irak işgal edilsin de gerisi önemli değil diye düşünen Cengiz Çandar, Irak’ın işgali için ABD tarafından üretilen yalanlara da aldırış etmemiş (daha doğrusu, bunları benimsemiş diyelim):

Amerikan yasama organında savaş kararının alınmasında meşruiyet temeli oluşturan kitle imha silahlarının bulunamamış olması beni çok ilgilendirmedi ve ilgilendirmemeye de hep devam etti. Bu konuyu, ABD’nin teknik-hukuki sorunu olarak gördüm.” (s. 341)

Uluslararası hukuk da önemli değilmiş:

Keza, savaşın BM Güvenlik Konseyi’nin bu yönde bir kararı olmadan başlatılmasının, uluslararası hukuk yönünden sakıncalı olduğu tartışmaları da, açıkçası beni çok ilgilendirmedi.” (s. 343)

“Ahlaki” ve “insani” bir savaş görmedim diyorsanız, bu da var Cengiz Çandar’da:

Irak Savaşı’nın ahlaki ve insani açıdan da savunulması gereken bir savaş olduğu kanısındaydım.” (s. 357)

Hele hele Çandar’ın Irak Savaşı’ndaki ölü sayısıyla ilgili yaptığı tartışma gerçekten savaş müzesinde yer almayı hak etmektedir:

Savaş sonrasının can kayıplarına bakılarak, Irak’taki savaş, ahlaki ve insani açıdan da sorgulanıyor ve şu basmakalıp soru sürekli gündeme getiriliyor, gündemde tutuluyordu: ‘Irak şimdi Saddam döneminden daha mı iyi?’… Tabii söz konusu soru, en büyük ölçüde, Irak’ta savaşın başından bu yana bir milyon insanın hayatını kaybetmiş olduğuna dair kocaman bir yalana dayanıyordu…” (s. 366-367)

Oysa Cengiz Çandar’a göre “gerçek” rakam, “100 bin ile 112 bin” arasındadır. (s. 367)

Artık bunu da okuyunca kızayım mı, ağlayayım mı, güleyim mi bilemedim gerçekten. Sanki gerçek rakam 1 milyon değil de 100 bin olunca savaşın haklılığı ortaya çıkacakmış gibi bir mantık nasıl bir şeydir acaba? İşte “kokteyl başlamıştır” ve diyelim ki, 1 milyon insan değil de, Cengiz Çandar’ın verdiği rakamlarla 100 bin insan ölmüştür. Cengiz Çandar’ın bu savunması, bizim 1968 döneminin bir başka hilkat garibesi, Stalinist Garbis Altınoğlu’nun, Stalin devrinin kurbanlarıyla ilgili sözlerini hatırlattı bana. O da, 10 milyon rakamının abartma olduğunu, “topu topu” yüz bin kişinin öldürüldüğünü yazmıştı.

Bir de şu “Ajanlık” Mevzuu Var
Cengiz Çandar’ı bu kitabında biraz telaşlı buldum. Argümanları çok aceleci, gelişigüzel, iyi temellendirilmemiş. Çoğu zaman, argümanını güçlendirmek için eline ne geçerse kullanmaya kalkmış ki, bu da her şeyden önce kendi tezlerine zarar vermiş. Örneğin Cengiz Çandar, muarızı ulusalcılara kara çalabilmek, örneğin Doğu Perinçek’in “ajan” olduğunu ispatlayabilmek için epeyce alâkasız kanıtlara yer vermeye kalkışmış.

Bu konuda birbirine bağlı gibi görünen üç “kanıt” ileri sürmüş. Birincisi şu: Cengiz Çandar, Amerikalılar tarafından Süleymaniye’de kafalarına çuval geçirilen “özel kuvvet” mensubu subayların yanına “geçmiş olsun” demeye gider. Sohbet esnasında “Binbaşı Aydın” adlı “özel tim” mensubu, Çandar’a, “Sağ olsun Doğu Perinçek abimizin bizim için yaptıklarından haberimiz var” (s. 284) der. Hemen ardından Çandar şu yargısını ileri sürüyor:

O anda, hızla zihnimden geçen düşünce, Doğu Perinçek’in Özel Kuvvetler, JİTEM gibi askeri güvenlik kuruluşları ve istihbarat örgütleriyle özel ilişkileri bulunduğu oldu. Birkaç yıl sonra Ergenekon Davası’nın en önemli sanıkları arasında yer almasını, biraz da bu tür anekdotlar sayesinde hiç garipsemeyecektim.” (s. 285)

İkinci nokta: Hemen buradan bir anısına geçiyor Cengiz Çandar ve El Fetih yöneticisi Abu Halid’in kendisine özel olarak söylediklerini sayfalara taşıyor:

Süleymaniye’deki ‘çuval olayı’nın Özel Kuvvetler mensubu olan başlıca kahramanının ‘Doğu Perinçek abisi’nden şükranla söz etmesi, yıllar önce, 1973’te Beyrut’tan ayrılırken sevgili arkadaşım, Fetih yöneticisi Abu Halid’in bana yapmış olduğu uyarıyı aklıma düşürdü. Abu Halid, bir daha birbirimizi göremeyebileceğimiz düşüncesiyle vedalaşırken (nitekim 1976’da Lübnan İç Savaşı’nda şehit düştü) benden bir söz almıştı. ‘Gün gelir Türkiye’ye dönersen, kesinlikle hapisten çıkmış olan arkadaşlarınla birlikte olup, eski örgüt ilişkilerini tazelemeyeceksin. Bana söz ver, demişti… ‘Çünkü konuştular’, ‘bir gizli örgütün lider kadrosu konuşursa o örgüt bitmiştir artık. Polisle mi çalışıyordur bilemezsin.” (s. 285)

Üçüncü nokta ise Melek Ulagay’ın sözleri. Cengiz Çandar, kanıt bulma telaşı içinde, Bora Gözen ve arkadaşlarının, İsrail komandoları tarafından öldürülecekleri Filistin gerilla kampına, “Doğu Perinçek’in adamlarının ‘kirli pazarlıkları’“ sonucunda yerleştirildiği iddiasını, Melek Ulagay’ın, İki Kadın kitabındaki şu sözlerine dayandırmaya çalışmış:

Yapılan teklif gayet açıktı. Bizim arkadaşlar kampta askeri eğitim alacaklar, bunun karşılığında Almanya’da terör eylemlerine katılacaklardı. Kara Eylül grubuyla karşı karşıya olduğumuzu anlamıştım… Bizim böyle bir plan içinde olamayacağımızı söyledim… Bora o yeni kampa gidecek, ben Beyrut’ta kalacaktım… Gidecekleri kamp, Trablusşam kentine yakın, deniz kenarındaki Nahr el-Bared mülteci kampıydı. El Fetihli dostumuz Abu Halid bana bu kampın Kara Eylül ve benzeri örgütlerin etkisi altında olduğunu, güvenilir bir yer olmadığını söylemişti…” (adı geçen kitapta: s. 243-245; Çandar’ın kitabında: s. 287)

Şimdi bu üç iddiayı baştan alıp tek tek analiz edelim:

Cengiz Çandar’ın ideolojik yakınlıkla ajanlığı birbirine karıştırdığı ya da kasten karıştırdığı kanısındayım. Doğu Perinçek’in, ulusalcı fikirleri nedeniyle “özel kuvvetler”le, Jitemle vb. yakınlık içinde bulunduğunu söyleseydi, belki buna Doğu Perinçek’in bile itirazı olmazdı.

Öte yandan, “Yüzbaşı Aydın”ın Doğu Perinçek’ten böyle açık açık söz etmesi, Perinçek’in ajan olduğunu değil, olmadığını kanıtlar. Çünkü hiçbir özel istihbarat teşkilatı kendi ajanlarını, üstelik isim vererek açık etmez. Kaldı ki, bütün istihbarat örgütü mensuplarının, hele Perinçek gibi “üst düzey” bir “ajanın” teşkilatlarının mensubu olduğunu bilmeleri olacak şey değildir.

Bütün bunlar bir yana, acaba cumhurbaşkanlığı danışmanlığı ile istihbarat örgütü ajanlığı arasında aşılmayacak çok büyük bir mesafe mi vardır? Nihayetinde bu tür danışmanlar da, örneğin MİT’le bir “mahremiyet” (bkz. S. 532) ilişkisi içinde değil midir? Tabii ki ben, Cengiz Çandar’ın “ajan” olduğunu falan ileri sürecek değilim. Beyaz Saray’dan ve Köşk’ten çıkmayan, ABD’nin ve Türk devletinin en üst yöneticileriyle al takke ve külah ilişkiler içinde olan (hele kitabın 75. Sayfasındaki o fotoğraf yok mu… Cumhurbaşkanı Turgut Özal,  zekâ geriliğiyle malûl birisinden farksız görünen Cengiz Çandar’dan bir makas alırken çekilmiş, komik mi, yoksa ibret dolu mu olduğuna karar veremediğim fotoğraf) Cengiz Çandar’ın “ajan” olduğunu söylemek, bir başbakanın nahiye müdürü olduğunu ileri sürmek kadar tuhaf bir şey olurdu.

İkinci nokta olarak, Abu Halid’in Cengiz Çandar’a özel olarak söylediği sözlere gelelim. Abu Halid, kendi tecrübesinden yola çıkarak bunları Çandar’a bir arkadaşı olarak, tavsiye niteliğinde söylemiş, Çandar da buna uymuş olabilir. Ancak kendisine özel olarak söylenmiş bu sözleri, yalnız Doğu Perinçek’i de değil, o örgütün önder kadrosu içinde yer alan herkesi töhmet altında bırakacak bir şekilde, üzerinden kırk yıl geçtikten sonra kamuya taşıması, sadece bir “şaşkın ördek” durumuyla izah edilebilir ancak.

Bu bir yana, o zaman genç bir insan olduğu anlaşılan Abu Halid’in idealize edilerek, söylediği her şey yüzde yüz doğruyu temsil ediyormuş gibi ileri sürülmesi de oldukça tuhaftır. Bir kere Abu Halid’in ileri sürdüğü düşünce, tipik Komintern geleneğinin Filistin mücadelesi saflarına sızmış halidir. Komintern geleneğine göre, polise düşen herhangi bir komünist otomatikman parti üyeliğinden çıkarılırdı ve yeniden partiye alınması için uzun bir süre kendisinin “sağlam” olduğunu, polisin eline geçmediğini kanıtlamak zorundaydı. Bu, Stalinist kuşkuculuğun tipik bir ürünüdür ve geçmişte bu yüzden nice canlar yanmış, çok yakın zamanlarda bile, Türkiye hapishanelerinde ya da gerilla kamplarında, örgütler, bu anlayışın sonucunda, nice devrimci genci infaz etmişlerdir. Cengiz Çandar’ın bu Stalinist mantığı yeniden ısıtıp gündeme getirmesi gerçekten “hayretlere seza” bir durumdur.

Kaldı ki, söz konusu örgütün ve o sırada olup bitenlerin o kadar uzağında bulunan Abu Halid, poliste kimin ne derece konuştuğunu, ne ifade verdiğini nasıl ve nereden bilebilirdi ki? Bırakın Abu Halid’i, Cengiz Çandar’ın bile o sırada kulaktan dolma duyumların ötesinde ne gibi bir bilgisi olabilirdi ki?

Bırakın o kadar uzakta olmayı, biz cezaevindekiler bile olayın esasını çözebilmek için akla karayı seçmiştik. Ben Mamak Cezaevinde, “İfadeleri inceleme komisyonu”ndaydım, buna rağmen “çözülme”nin nerede başladığı, ifade verir gibi gözüküp önemli bilgilerin ne kadarının saklandığı konusunda net bir şey söylemem bugün bile mümkün değildir. Havariler’de bu konuyu uzun uzun anlatmıştım.

Son olarak, Melek Ulagay’ın yukarda alıntılanan sözlerinde, Çandar’ın ima ettiği türden bir suçlama yer almamaktadır. Bu sözlerden anlaşılan şudur: Bora Gözen ve arkadaşlarının kalacakları gerilla kampı, Kara Eylül örgütüne aittir ve bu örgüt, kampta kalan Türkiyelilerden bazı eylemlerinde yararlanmayı düşünmektedir ama Melek zaten verdiği cevapta bunun mümkün olmadığını belirtmiştir. Kaldı ki, İsrail’in kampa baskın yaptığı sırada Doğu Perinçek epey zamandır hapisteydi, dolayısıyla, Çandar’ın iddia ettiği gibi, Doğu Perinçek’in “adamlarına” “kirli pazarlıklar” için talimat vermesi mümkün değildi.

Yazıyı bitirirken, kitapta 19 yerde sözü edilen Amerika’daki ya da Washington’daki “düşünce kuruluşları” hakkında da birkaç söz etmek isterim. Cengiz Çandar’ın, burs aldığı, eğitim gördüğü, dergilerinde yazılar yazdığı bu “düşünce kuruluşlarının”, örneğin Pentagon’un ikinci adama Paul Wolfowitz’in dekanlığını yaptığı bir takım kuruluşlar olduğu anlaşılıyor. Çandar bunların adını vermiş ama inanın şu anda adlarını bile buraya almaya üşeniyorum, bırakın haklarında araştırma yapmayı. Zaten araştırma yapacak da pek bir şey yok. Bunlar CIA ve Pentagon bünyesinde kurulmuş, Amerikan emperyalizminin dünyada izleyeceği siyasetler için stratejiler üreten merkezlerdir ve doğrudan CIA ve Amerikan hükümeti tarafından finanse edildikleri bilinmeyen bir gerçek değildir. Fakat beni esas şaşırtan, kitapta Cengiz Çandar’ın biyografisini yazan İletişim Yayınlarının da aynı “düşünce kuruluşları” kamuflaj deyimini benimsemiş olması oldu. 
Gün Zileli

Hiç yorum yok: