8 Kasım 2012 Perşembe

ÇKP'nin 18. Kongresi: Çin'de yaklaşan fırtına ve devrimcilerin görevleri - Ahmet Devrim

Çin Komünist Partisi kongresi yaklaşırken, BirGün gazetesinde kısaltılmış hali yayımlanan imzalı yazının uzun versiyonunu okurlarımızla paylaşıyoruz. 

Dünya komünistlerinin Çin’deki gelişmeleri iki nedenden ötürü çok yakından takip etmesi gerekiyor. İlk olarak, Çin’in yükselişi kriz halindeki dünya kapitalizminin iç çelişkileri üzerinde belirleyici bir etki yaratıyor. Dünya sanayi üretiminin önemli bir bölümünü gerçekleştiren ve 2010 yılından itibaren dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumunda olan Çin’de yaşanan her yeni gelişme dünya kapitalist sisteminin bütünleşik yapısı nedeniyle diğer kapitalist ülkelerin ekonomilerini ciddi biçimde etkiliyor. Kasım 2008’de başlayan büyük depresyonun seyrini anlamak için Çin ekonomisinin performansını yakından izlemek gerekiyor. Ayrıca, yükselen Çin ile dünya sistemi içerisindeki hegemonyası giderek aşınan ABD emperyalizmi arasındaki ekonomik ve politik çelişkiler yeni bir dünya savaşı riskini barındıracak biçimde artıyor.


İkincisi, Çin’in (19. yüzyıl Britanya’sına benzer biçimde) dünyanın atölyesi haline gelmesine paralel olarak Çin proletaryasının dünya proletaryası içindeki ağırlığı artıyor. Çin proletaryasının mücadeleleri dünya işçilerinin büyük depresyondan devrimci bir çözümle, bir dünya devrimiyle çıkıp çıkamayacağı sorusunun yanıtlanması bakımından kritik önem taşıyor. İçinde bulunduğumuz krizin İkinci Dünya Savaşı’nın çok ötesinde bir barbarlıkla mı yoksa dünya devriminin zaferiyle mi sonuçlanacağı sorusunun yanıtı her şeyden önce Çin’deki gelişmeler tarafından verilecek. 

Çin’in dünya kapitalist sistemi, Çin işçi sınıfının ise dünya devrimi bakımından giderek önem kazandığı bu tarihsel dönemde Çin Komünist Partisi (ÇKP) yeni bir kongreye hazırlanıyor. ÇKP’nin 18. Kongresi 8 Kasım 2012’de toplanacak. Bir tek parti rejimi olan Çin Halk Cumhuriyeti’ni (ÇHC) ÇKP yönetiyor. ÇKP’nin en üst yönetim organı olan, dokuz kişiden oluşan Politbüro Daimi Komitesi (PDK), 1 milyar 300 milyon nüfuslu devasa ülkenin en yüksek yönetici organını oluşturuyor. PDK’nın 1 numarası olan parti genel sekreteri aynı zamanda devlet başkanı oluyor, 3 numarası ise başbakanlık görevini üstleniyor. Bilindiği gibi, Mao Zedong döneminde Çin tek parti rejiminin de ötesinde, bir tek adam rejimi ile yönetiliyordu. Mao’nun 1976’da ölmesinden sonra ÇKP’nin tek parti konumu devam ettirildi ama Mao’ya benzer bir tek adamın yönetimi bir daha söz konusu olmadı. Bunun yerine, seçilen PDK’nin iki kongre boyunca hem partiyi hem de devleti yönetmesi temayülü benimsendi. ÇKP aşağı yukarı her beş yılda bir kongre yaptığına göre bu devlet başkanı ve başbakanın her 10 yılda bir değiştirilmesi anlamına geliyor. Ayrıca, devlet başkanı yardımcısı ve başbakan yardımcısı da yine PDK’nın içinde yer alıyor. Bu kişilerin ileride devlet başkanlığı ve başbakanlık görevlerini devralmaları bekleniyor. Kısacası, PDK seçimleri Çin devletini bugün ve 10 yıl sonra kimlerin yöneteceğinin belirlenmesi anlamına geliyor. Bu nedenle, ÇKP’nin yeni liderliğinin belirlendiği kongrelerin öncesinde parti bürokrasisi içinde çok ciddi çekişmeler (ve zaman zaman tasfiyeler) yaşanıyor. 

Bürokrasi içindeki çatışmaların doğrudan sınıfsal çıkarlara veya politik yönelimlere indirgenemeyecek, kişisel çıkarlar veya dar grup çıkarları ile ilişkili boyutları da var elbette. Ancak, bürokrasi içi çatışma alışıldık düzeyin ötesine geçmiş, anormal ölçüde sertleşmişse bu çatışmaların ardında kişi ve dar grup çıkarlarının ötesine geçen, çatışan sınıfsal çıkarlar veya politik yönelimler ile bağlantılı, ciddi anlaşmazlıkların varlığı aranmalı. ÇKP’nin yakın tarihinde böyle sert bir hesaplaşma 1976-1981 arasında yaşanmıştı. Kültür Devrimi sırasında parti içinde hâkim hale gelen, Mao’nun eşi Jiang Çing’in de aralarında bulunduğu dört lider Mao’nun ölümünün hemen ardından bir saray darbesiyle tutuklanıp tasfiye edilmişlerdi. Bu dört lider, 1981’de (Stalin’in SBKP içindeki muhaliflerini tasfiye ederken kullandığı, 1936-38 arasındaki Moskova Duruşmaları’na benzer) bir gösteri mahkemesinde “Dörtlü Çete” kurarak partiye ve ülkeye ihanet ettikleri suçlaması ile yargılanıp mahkum edildiler. “Dörtlü Çete”nin tasfiyesi sayesinde iktidara yerleşen Dang Şiaoping’in (Deng Xiaoping) başını çektiği kanat, Aralık 1978’de kapitalist restorasyonu başlattı. 

18. Kongre öncesinde ÇKP bürokrasisi içerisinde son otuz yılın en sert hesaplaşması yaşanıyor. Çongçing (Chongching) şehrinin parti sekreteri Bo Şilay’ın (Xilai) Mart ayında tasfiye edilmesi ile su yüzüne çıkan, tasfiyenin hemen ardından yaşanan bir dizi olay ile derinleşen bürokrasi içi çatışma, kişi ve dar grup çıkarlarının ötesine geçiyor. Bu hesaplaşma, bir yandan Çin burjuvazisi içerisindeki derin çatlakları, diğer yandan Çin’de kapitalizmin restore edilmesine paralel olarak artan sınıfsal eşitsizliklerin proletarya ve (proleterleşen) köylülük içerisinde yarattığı derin huzursuzluğu yansıtıyor. Çatışmanın nedenlerini kavramak ve kongre sonrasına ilişkin bazı öngörülerde bulunabilmek için öncelikle Çin’de son otuz yılda yaşanan temel ekonomik ve politik gelişmelerin kısa bir bilançosunu çıkarmak gerekiyor. 

Kapitalist restorasyon, sınıf mücadelesi ve ÇKP (1978-2012) 
Son otuz yılda (neredeyse sürekli olarak) çift haneli rakamlarla büyüyen Çin ekonomisi, dünya tarihinde eşine ender rastlanan bir ekonomik gelişme performansı ortaya koymuştur. Bu süreçte Çin dünya ekonomik hiyerarşisinde giderek yukarıya tırmanmıştır. Toplam ekonomik büyüklük bakımından 2010’da Japonya’yı geçerek dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelmiş, kişi başına düşen milli gelir bakımından ise dünyanın en yoksul ülkeleri klasmanından giderek orta gelir grubuna doğru kaymıştır (Kişi başına düşen milli gelirin kitlelerin gerçek refah seviyesini ölçtüğünü düşünmüyoruz. Örneğin Mao döneminde Çin’de kişi başına düşen milli gelir oldukça düşüktü ama Çin proletaryası ve köylülüğü eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim ile iş güvencesi bakımlarından bugünkünden çok daha iyi koşullara sahipti. Aynı durum, kapitalizmin restore edildiği eski işçi devletlerinin tamamı için geçerlidir. Bu nedenle, kişi başına düşen milli geliri kitlelerin gerçek refahından ziyade, farklı ülkelerin ekonomik gücünü mukayese etmeye yarayan bir gösterge olarak kullanıyoruz. Toplam milli gelir yerine kişi başına düşen milli gelire bakarak Çin’in aslında dünya ekonomik hiyerarşisinin ikinci sırasında olmadığını, alt katmandan orta katmana doğru ilerleyen, nispeten fakir bir ülke olduğunu tespit ediyoruz). 

“Çin mucizesi” veya “Çin’in yükselişi” terimlerinin giderek popülerleşmesini sağlayan bu muazzam ekonomik başarıya rağmen proleter ve köylü kitlelerinin rejimden hoşnutsuzluğu azalmamış, tersine artmıştır. Bunun birkaç temel nedeni var. Birincisi, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi sınıflar arasındaki eşitsizlikleri artırmıştır. Mao döneminde mevcut olmayan zengin-yoksul çelişkisi giderek keskinleşmiştir. İkincisi, devlet işletmelerinin kapitalist yönetim ilkelerine göre yeniden organize edilmesi, bir kısmının özelleştirilmesi ve iş yasalarının değiştirilmesi sonucunda iş güvencesi tamamen ortadan kaldırılmıştır. Hızlı ekonomik büyüme işsizliğin patlayıcı bir sorun haline gelmesini (şimdiye kadar) önlemiştir ama işten atma şantajı sayesinde kapitalist sömürü artmış, kriz dönemlerinde işsiz kalma tehlikesi de (kapitalist dünyanın geri kalanında olduğu gibi) işçi sınıfının tepesinde sallanan Demoklesin Kılıcı haline gelmiştir. Bu ekonomik faktörlerin tek parti rejiminin öteden beri demokratik hakları kısıtlaması ile birleşmesi sonucunda kitlelerin hoşnutsuzluğu artmıştır. 

Kapitalist restorasyona karşı ilk büyük tepki 1989’da Pekin’in Tienanmen Meydanı’nda gerçekleşen dev işçi ve öğrenci protestolarıdır. Haftalarca süren protestolar Haziran 1989’da ordu tarafından kanlı biçimde bastırılmıştır. Tienanmen protestolarının bastırılmasının hemen ertesinde Dang Şiaoping’in onayıyla Jiang Zemin ÇKP genel sekreterliğine getirilmiştir. 1989-2002 arasında parti genel sekreterliği, 1993-2003 arasında devlet başkanlığı yapan Jiang döneminde kapitalist restorasyon nihai aşamaya ulaşmış, Çin tamamen kapitalist bir ülke haline gelmiştir. “Kasaba ve Köy İşletmeleri” olarak bilinen, kırsal bölgelerdeki sanayi işletmelerinin büyük bölümü 1990’ların ortasında ya kapatılmış ya da özelleştirilmiştir. Kentlerdeki büyük devlet işletmelerinin bir bölümü 1990’ların sonunda özelleştirilmiş, bu süreçte aşağı yukarı 50 milyon işçi işini kaybetmiştir. Nüfusun büyük bölümünün yaşadığı kırsal bölgelere ve tarıma verilen devlet desteği azaltılmıştır. Mao döneminde kırlarda yaygınlaştırılan eğitim ve sağlık gibi sosyal hizmetler 1990’larda çökme noktasına gelmiştir. Bu durum kırlarda kitlesel bir huzursuzluğu beraberinde getirmiştir. Tienanmen’in bastırılması 1990’lı yıllarda kentlerdeki protesto hareketlerini bir ölçüde geriletirken, aynı şey kırlar için söz konusu olmamış, kırsal bölgelerdeki eylemler sayı ve katılım oranı bakımlarından astronomik olarak artmıştır. 1990’lı yılların sonuna gelindiğinde, devletin yönetme kapasitesini sınırlayacak düzeyde direnişlere kaynaklık eden bir kırsal krizin varlığı parti ve devlet bürokrasisi tarafından kabul edilmiş, kamuoyunda yoğun biçimde tartışılmıştır (Çin’de bu sorun 1990’lardan bu yana “üç kırsal sorun” başlığı altında tartışılıyor. Bu terim ile kastedilen tarım sorunu, köylü sorunu ve kır sorunudur). 2001’de Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldu. Jiang’ın ortaya attığı “Üç Temsil Teorisi”nin 2002’de yapılan 16. kongrede benimsenmesi ile birlikte kapitalistlerin ÇKP’ye üye olmasına izin verildi. ÇKP bürokrasisi aslında bu tarihten çok önce kendisini burjuvaziye dönüştürmüştü. Bu karar, esas olarak parti dışındaki kapitalistleri partiye çekerek hegemonya altına almayı amaçlayan bir politik açılımdı. 

Hu Jintao-Wen Jiabao (Vın Ciabao diye okunuyor) ikilisinin parti liderliğini Jiang’dan devraldığı 2002’de genel manzara böyleydi. İkilinin önündeki en acil sorun kır sorunuydu. 2006 yılında “Yeni Sosyalist Kır” adında bir politikayı yürürlüğe koydular. Bu politika, tarım vergisinin kaldırılmasını, tarıma verilen sübvansiyonların biraz artırılmasını, kırlarda 7 yıllık zorunlu eğitimi, öğrencilerin ders kitabı, eğitim araç-gereç vb. masraflarının devlet tarafından karşılanmasını, 60 yaşın üzerindeki köylülere her ay belirli miktarda nakit ödeme yapılmasını içeriyor. Sermaye birikimini engellemeksizin kitlelere belirli tavizler vererek toplumsal huzursuzluğu yatıştırmayı amaçlıyor. Kısacası, ÇKP’nin benimsediği “Yeni Sosyalist Kır” politikası Türkiye’de AKP’nin, Brezilya’da PT’nin uyguladığı yoksulluk yardımı politikalarının fazla ötesine geçmeyen bir sosyal politikadır. Hu-Wen döneminin ikinci temel özelliği Jiang döneminden farklı olarak geniş kapsamlı bir özelleştirme programının uygulanmamasıdır. Forbes dergisinin her yıl yayımladığı dünyanın en büyük şirketleri listesinde yer alan Çin şirketlerinin ezici çoğunluğu hâlâ devlete aittir. Buna rağmen, yeni kamulaştırma yapılmaması ve özel sektör yatırımlarının artmaya devam etmesi nedeniyle devletin ekonomideki ağırlığının azalması trendi Hu-Wen döneminde devam etmiştir. 

Kısacası, son on yıl zarfında köylülere verilen sosyal yardımların artırılması haricinde ciddi hiçbir değişiklik gerçekleşmemiştir. İki dönem arasındaki devamlılığın en iyi göstergesi son on yılda gelir dağılımı eşitsizliğinin azalmak bir yana, artmış olmasıdır (Gini endeksi 0 ile 1 arasında değerler alır. 0 mutlak eşitlik, 1 mutlak eşitsizlik demektir. Endeksin 0.4’ün üzerine çıkması yüksek bir gelir dağılımı eşitsizliğini ve toplumsal patlama riskini ifade eder. Çin devleti, ölçüm tekniklerinin iyileştirilmesi için çalışıldığı gerekçesiyle 2000 yılından beri resmi Gini istatistiklerini açıklamıyor. Bürokrasiye yakınlığı sayesinde verilere erişimi olan uzmanlar ise günümüzde Gini endeksinin 0.5 dolaylarına çıktığını açıkça söylüyorlar). Dolayısıyla, Jiang dönemini “neoliberalizm”, Hu-Wen dönemini “popülizm” kavramlarıyla tarif eden, iki dönem arasında büyük farklılıklar olduğunu ileri süren yorumlar yanlıştır. 

2000’lerde artan eşitsizliğin en önemli sonucu alt sınıfların mücadelelerinin yükselmesidir. 1989 sonrasında önemli ölçüde geri çekilen işçi hareketi 2000’lerin ikinci yarısından itibaren bütün haşmeti ve militanlığı ile geri dönmüştür. Daha önce defalarca ifade ettiğimiz gibi, her bölgede ve her sektörde geniş katılımlı, militan grevler ve direnişler gerçekleşmektedir. Sosyal yardım politikaları kırsal bölgelerde mutlak yoksulluktan kaynaklanan eylemlerin sayısını bir ölçüde azaltmıştır. Ancak, gayrimenkul sermayesinin köy topraklarını ucuza kapatma iştahının devam etmesi toprak mücadelelerinin sürmesine neden olmuştur. Grevler ve toprak mücadeleleri haricindeki hareketlerde de ciddi bir canlılık söz konusudur. Örneğin güvenlik görevlileri ve polislerin seyyar satıcılara yaptığı kötü muamelelere, çevreyi kirleten fabrikalara, yerel yöneticilerin yaptığı haksızlık ve yolsuzluklara karşı on binlerce kişinin katıldığı eylemler ve isyanlar gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Nihayet, ÇKP’nin devrimden önce Han ulusu haricindeki uluslara vaat ettiği kendi kaderini tayin hakkının 60 yıldır çiğnenmesinin yarattığı öfke son yıllarda yeniden alevlenmiştir. Çin devletinin büyük bir ısrarla (ve nispeten başarıyla) uyguladığı Han nüfusunu Tibet ve Uygur topraklarına transfer ederek nüfus dinamiklerini değiştirme, ulusal bağımsızlık taleplerini geçersizleştirme politikasına karşı son yıllarda yeni ulusal direnişler gerçekleşmiştir (Bu hareketlerin başındaki önderliklere olumlu hiçbir özellik atfetmiyor, kendi kaderlerini tayin etmelerine izin verilmeyen bu iki ulusun ezilen ulus konumuna işaret etmekle yetiniyoruz). Grev, direniş, protesto, çatışma vb. eylemlerin tamamını kapsayan “kitlesel olaylar”ın sayısı 1993’te 8700’den 2006’da 90 bine, 2010’da ise 180 bine çıkmıştır. Görüldüğü gibi, Çin’in çift haneli ekonomik büyüme oranlarını yakaladığı dönemde toplumsal mücadeleler de astronomik olarak artmıştır. Büyük depresyonun Çin ekonomisini daha fazla etkilemesi ile birlikte (ki son dönemde bütün veriler sürecin bu yönde geliştiğini göstermektedir) toplumsal mücadelelerin daha da artması ihtimali Çinli kapitalistlerin ve bürokratların en büyük kâbusudur. ÇKP’nin 18. kongresi öncesinde Çin’deki genel ekonomik ve politik durum özetle budur. 

Çin’deki muhalif hareketler 
Günümüz Çin’indeki muhalif hareketleri üç ayrı kategoriye ayırarak sınıflandırabiliriz: sağ muhalefet, sol muhalefet ve ulusal kurtuluş hareketleri. Her tip hareketin içinde birbiriyle az veya çok farklılıklar barındıran, irili ufaklı, çok sayıda çevre ve örgüt bulunuyor. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Tibet ve Uygur uluslarının kurtuluş hareketleri bugün de (zaman zaman yükselerek, zaman zaman alçalarak) devam ediyor. Nüfusun yüzde 90’ını Han etnik grubunun oluşturması ve Çin devletinin Tibet ve Uygur topraklarına Han nüfusu transferi politikasının önemli mesafe kaydetmesi nedeniyle bu hareketlerin ülkedeki genel politik atmosfer üzerindeki etkisi sınırlı. Ülkedeki esas politik saflaşma bugünkü ÇKP liderliği ile ona sağ ve soldan muhalefet eden hareketler arasında yaşanıyor. 

Sağ muhalefet, ÇKP’nin kapitalist politikalarına itiraz etmiyor. Tersine, daha fazla özelleştirme yapılarak devletin ekonomideki ağırlığının azaltılmasını talep ediyor. Sağ muhalefet ekonomiden ziyade politik alanda ÇKP ile çatışıyor. ÇKP’nin iktidar tekelinin ortadan kaldırılmasını ve çok partili sisteme geçilmesini talep ediyor. Çok partili bir burjuva demokrasisine geçilmesi fikrinin ülkede ne ölçüde desteklendiğini tam olarak bilmek mümkün değil ama servetini ÇKP’ye borçlu olmayan burjuvalar, beyaz yakalılar, aydınlar ve öğrenciler arasında bu fikrin çok sayıda taraftarı olduğu belli. 

Sağ muhalefetin içindeki en militan grup Falun Gong. Kendisini Budizm ve Taoizmin özel bir sentezi temelinde, bir dizi egzersiz ve meditasyon tekniğini kullanarak ruhani yenilenmeyi amaçlayan bir hareket olarak sunan Falun Gong, lideri Li Hongcı’nın (Hongzhi) 1992’de kamuya açık vaazları ile ortaya çıktı. Tienanmen hareketi henüz üç yıl önce kanlı biçimde bastırılmıştı ve politik örgütlenme üzerinde çok ciddi baskılar mevcuttu. Politik mesajlar vermekten tamamen kaçınan, kendisini apolitik, ruhani bir hareket olarak tanıtan Falun Gong’un varlığına bu dönemde devlet tarafından izin verildi. Ancak, Tienanmen katliamının hemen ertesinde ÇKP’ye tamamen yabancılaşan Çin halkı ÇKP’nin dışında yer alan, varlığına izin verilen her türlü örgütlenmenin saflarını doldurmaya hazırdı. Bu ortamda Falun Gong birkaç yıl içinde milyonlarca taraftarı olan bir harekete dönüştü. Çin’in pek çok kentinde, spor salonlarından cadde ve meydanlara kadar her yerde binlerce kişi Falun Gong’un (egzersiz, meditasyon ve vaazlardan oluşan) faaliyetlerine katılıyordu. ÇKP’nin hegemonyasının epey aşındığı 1990’larda partinin dışındaki bir grubun çok kısa bir süre içinde milyonlarca taraftara sahip olması partiyi giderek rahatsız etmeye başladı. Falun Gong’un politika yapmaktan kaçınması baskıdan kurtulması için yeterli değildi. Apolitik de olsa partiden bağımsız bir hareketin güçlenmesi ÇKP tarafından potansiyel bir politik tehdit olarak algılanıyordu. 1996 ile 1999 arasında devlet ile tarikat arasındaki ilişkiler giderek gerildi. Grubun lideri Li Hongcı’nın 1998’de ülkeyi terk etmesine izin verildi. Nihayet 1999’da Falun Gong yasaklandı ve gruba karşı geniş bir polis operasyonu başlatıldı. Çin devleti, Falun Gong’un “sapkın” ve ”şeytanca” bir örgüt olduğunu ilan etti. Buna karşılık, Falun Gong da ÇKP’nin tek parti yönetiminin sona erdirilmesi talebiyle geniş bir uluslararası kampanya başlattı. Günümüzde Falun Gong’un pek çok ülkede çok sayıda taraftarı bulunuyor. Örgütün liderleri ABD ve Kanada’da bulunuyor ve her iki emperyalist devlet ile de iyi ilişkilere sahipler. Örgütün Çin içerisinde yaygın bir illegal örgütlenme ağına sahip olduğu biliniyor. Falun Gong, ÇKP’ye karşı sağ muhalefet içerisindeki en güçlü ve disiplinli örgüt olmayı sürdürüyor. 

Çin’deki sol muhalefet ise ÇKP’nin kapitalist politikalarının tamamına veya bir kısmına karşı çıkan gruplardan oluşuyor. Çin’de faaliyet yapmaya çalışan bazı devrimci Marksist gruplar var ama bunlar şu aşamada çok sınırlı bir güce sahipler. Çin’de sol muhalefetin ezici çoğunluğu sosyal demokrasi ve Maoculuğun farklı versiyonlarını savunan grup ve çevrelerden oluşuyor. Klasik sosyal demokrasi genellikle aydınlar arasında taraftar buluyor. Klasik sosyal demokratların bir kısmı tek parti yönetimine karşı çıkıyor. Daha geniş bir bölümü ise tek parti yönetiminin devam etmesini ya destekliyor ya da bu hassas konuyu fazla kurcalamamayı tercih ediyor. Bu ikinci grup, ÇKP’yi otantik bir sosyal demokrat parti haline getirmeye uğraşıyor. 

Çin solunun en büyük gücü ise Maocular. Maocu gruplar, 1978 öncesindeki politikaları savunuyorlar ve Dang’ın 1978’de başlattığı kapitalist restorasyon sürecini bir karşı devrim olarak görüyorlar. Tıpkı Mao gibi, bu gruplar da Çin milliyetçiliğini benimsiyorlar. Tibetlilere ve Uygurlara kendi kaderlerini tayin hakkı verilmesine karşılar ve ÇKP’nin ulusal sorun konusundaki şovenist hattına tamamen sahip çıkıyorlar. Çin’in Pasifik’te Japonya, Tayvan, Vietnam, Filipinler gibi ülkeler ile olan sürtüşmelerinde devletin daha şahin politikalar izlemesi gerektiğini savunuyorlar. Maocular, tek parti yönetimine elbette karşı çıkmıyorlar. Ancak, Maocu gruplar arasında bugünkü ÇKP’ye yönelik tavır konusunda belirgin farklılıklar var. Maocuların çok küçük bir azınlığı bugünkü ÇKP’yi tamamen burjuvalaşmış, iflah olmaz bir örgüt olarak görüyor ve yeni bir Maocu parti inşa ederek devrim yapmayı hedefliyor. Çin devleti, zaman zaman polis operasyonları düzenleyerek bu grupları ezmeye gayret ediyor. Maocuların ezici çoğunluğunun ise kafası fena halde karışık vaziyette. Yukarıda değindiğimiz klasik sosyal demokratlar ile devrim yapmayı hedefleyen, klasik Maocular arasında salınıp duruyorlar. Üretim araçlarının yeniden kamulaştırılmasını savunmak yerine, devlet işletmelerinin ekonomideki ağırlığının artırılmasını, devletin özel sermayeyi, özellikle de yabancı sermayeyi daha fazla denetlemesini, işçi ve köylülere yönelik yeniden bölüşümcü politikalara ağırlık verilmesini öneriyorlar. Günümüz Çin’inde Maoculuğu bayrak yapan grupların ezici çoğunluğu, bu Maocu-sosyal demokrat melezi, sınıf uzlaşmacı çizgiyi savunuyor. Mao’nun devrim öncesinde Çin burjuvazisine yönelik olarak benimsediği sınıf uzlaşmacı, işbirlikçi tutum, günümüz Maocuları tarafından bu kez ÇKP’nin yönettiği Çin kapitalizmi karşısında benimseniyor. Üstelik, bu kez ülkeyi herhangi bir burjuva partisi değil, Mao’nun kurduğu ÇKP yönettiği için günümüzün Çinli Maocuları Mao’nun 1949 öncesinde uyguladığından çok daha uzlaşmacı bir çizgiyi benimsiyorlar. 

Maoculuğun her iki kanadı da ilk başlarda daha ziyade eski parti üyeleri ve akademisyenlerden oluşuyordu. Genç işçiler ve entelektüeller arasındaki varlıkları çok sınırlıydı. Ancak 1990’ların sonundan itibaren durum adım adım değişti. İşçi ve köylü eylemlerinde Mao posterleri ve Mao’ya referans yapan sloganlar arttı. İnternet kullanımının yaygınlaşmasına paralel olarak sayısı giderek artan Maocu internet siteleri, genç kuşaklar arasında ÇKP’nin resmi Mao değerlendirmesinden farklı, alternatif bir Mao algısı yaratmaya başladılar. 2008’de başlayan büyük depresyonun ertesinde çok sayıda genç, Maocu literatürü okumaya başladı. Çok partili burjuva demokrasisi taraftarlarının ÇKP’ye karşı muhalefet içindeki gücü pek azalmasa da Maocu muhalefetin sesi daha çok çıkmaya başladı. Maocular, farklı taktikler kullanarak sokağa çıkmaya başladılar. Örneğin ABD’de “Wall Street’i İşgal” hareketinin başlamasının hemen ertesinde Çin’de bu hareket ile dayanışma eylemleri düzenlendi. Görünürde yalnızca ABD’deki eylemlere destek verildiği, ABD devleti hedef alındığı, Çin devletine karşı açıktan tavır alınmadığı için devlet bu gösterilere hemen saldıramadı. Maocular bu taktiği kullanarak epey ajitasyon yaptılar. Bugünlerde de benzeri bir taktik uyguluyorlar. Diaoyu Adaları’nın mülkiyeti konusunda Çin ve Japonya arasında yaşanan diplomatik kriz üzerine Çin’in her yanında Japonya karşıtı, milliyetçi protestolar gerçekleşiyor. Bu protestoların önemli bölümünde Mao posterleri açılıyor, Mao’ya referans veren konuşmalar yapılıyor ve Çin devletinin daha şahin tavır alması talep ediliyor. Kısacası, sosyal demokrasi ile Maoculuğun melezi olan bir sol hareket Çin’de giderek yükseliyor. 

Bo Şilay kimdir? Neden tasfiye edildi? 
ÇKP’nin 8 Kasım’da gerçekleşecek kongresi öncesinde parti içinde yaşanan çatışmaları ve tasfiyeleri yukarıda açıklanan ekonomik ve politik bağlamın içerisine yerleştirerek açıklayalım. ÇKP’deki çatışmanın merkezinde Çongçing şehrinin parti genel sekreteri Bo Şilay’ın tasfiyesi yer alıyor. Bo Şilay, ÇKP’nin en önemli eski liderlerinden Bo Yibo’nun oğlu. ÇKP’nin eski liderlerinin ailelerinin ikinci ve üçüncü kuşak erkek üyeleri “prensler” olarak biliniyor. Bu kişiler parti-devlet hiyerarşisinde çok önemli bir konuma sahipler (Yaklaşan kongrede genel sekreterliğe seçilmesi beklenen Şi (Xi) Jinping de bu prenslerden birisi). 

Bo Şilay’ın bürokrasi içerisinde ne denli önemli bir figür olduğunu anlamak için Çin’in yerel yönetim sistemine ve Çongçing kentinin özelliklerine kısaca değinmek gerek. 1 milyar 300 milyon nüfuslu Çin’in her biri ayrı birer ülke büyüklüğündeki bölgelerini Pekin’den doğrudan yönetmek mümkün değil. Bu nedenle, Çin siyasi sistemi ciddi ölçüde ademi-merkeziyetçi özellikler taşıyor. Yerel yönetimler Türkiye’dekinden çok daha fazla yetkiye sahiptir. Bu nedenle, “yerel hükümet” olarak adlandırılıyorlar. Bu durum, aşağıda göreceğimiz gibi, Çin’in farklı bölgelerinde farklı modellerin uygulanmasını mümkün kılıyor. Çin’de çok büyük ve önemli şehirler eyalet hükümetleri tarafından değil, doğrudan merkezi yönetime bağlı belediyeler tarafından yönetiliyor. Çin’de böyle dört belediye var: Çongçing, Pekin, Şanghay ve Tienjin. Çongçing belediyesinin sınırları içerisinde 28 milyondan fazla insan yaşıyor (yani nüfus bakımından İstanbul’un neredeyse iki katı büyüklüğünde bir belediyeden söz ediyoruz). Çin siyasi sistemindeki parti-devlet hiyerarşisine göre, belediyenin parti sekreteri belediye başkanından daha fazla güç ve yetkiye sahip. Yani belediyeleri esasında parti sekreteri yönetiyor. Dolayısıyla, Çongçing gibi dev bir kentin parti sekreteri olmak Çin bürokrasisinde önemli bir konum edinmek anlamına geliyor. Dahası, Bo Şilay ÇKP’nin 2007’deki yapılan 17. kongresinde 25 kişiden oluşan Politbüro üyeliğine seçilmişti ve 18. kongrede 9 kişilik Politbüro Daimi Komitesi’ne seçilerek Çin’i yöneten çekirdek kadronun içine girmesi kuvvetli bir ihtimaldi. 

Bo, 2007’de Çongçing parti sekterliğine getirildikten sonra kentte Çin’in geri kalanından bazı bakımlardan ayrılan politikalar uyguladı. Çok geçmeden bir “Çongçing modeli”nden söz edilmeye başlandı. ÇKP içinde yakın dönemde yaşanan hesaplaşmanın merkezinde yer alan, Bo’nun tasfiyesinin esas nedeni olan bu modeli ana hatlarıyla inceleyelim. Öncelikle, “Çongçing modeli”nin anti-kapitalist bir model olmadığının altını çizmek gerekiyor. Çin’in geri kalanına benzer biçimde, burada da kapitalist üretim ilişkileri hâkim. Bo döneminde kapitalizme, burjuvazinin sınıf hâkimiyetine karşı hiçbir adım atılmadı. Dahası, ABD’nin ünlü bilgisayar üreticisi Hewlett Packard, Tayvan menşeli, dünyanın en büyük elektronik eşya tedarikçisi Foxconn, Alman menşeli, dünyanın en büyük kimyevi ürün üreticisi BASF ve Ford’un Çin’deki partneri olan Changan Otomobil Şirketi gibi dev kapitalist şirketler, Bo’nun başında olduğu Çongçing belediyesinin vergi indirimleri, arazi tahsisi vb. teşviklerinden yararlanarak üretimlerinin önemli bir bölümünü bölgeye kaydırdılar. Anti-kapitalist bir alternatif modelin uygulandığı bir bölgeye dev şirketlerin muazzam yatırımlar yapması söz konusu olamaz. Fortune Magazinedergisinin Temmuz 2011’de Çongçing’i iş-yatırım iklimi bakımından dünyanın en iyi 15 yeni kenti arasında sayması Bo’nun uyguladığı modelin burjuva niteliğini teyit ediyor. Ayrıca, Bloomberg internet sitesinin 23 Nisan’da yayımladığı ayrıntılı bir habere göre, Bo ailesi şirket hisseleri ve gayrimenkul yatırımlarından oluşan, en az 136 milyon dolarlık bir servete sahip. Diğer ÇKP bürokratları gibi Bo da bir bürokrat-burjuvadır. Bo’nun ve Çongçing modelinin sosyalist olduğunu ileri süren pek çok Çinli ve yabancı solcunun yorumları gerçeği değil, yalnızca onların ideolojik-politik sefaletini yansıtıyor. 

Çongçing modelinin kapitalist niteliğini belirledikten sonra, özgüllüklerini incelemeye geçebiliriz. Çongçing’in ekonomik bakımdan Çin’in geri kalanından en büyük farklılığı devletin gayrimenkul sektörüne hâkim olmasıdır. Bilindiği gibi, günümüzde özellikle orta ve alt gelir grubundaki ülkelerde kentsel dönüşüm projeleri yoluyla gayrimenkul sermayesi çok ciddi bir sermaye birikimi gerçekleştiriyor. Sanayileşme ve kentleşme, dünyanın her yerinde olduğu gibi Çin’de de kır topraklarının giderek kent toprağına dönüşmesine neden oluyor. Çin’de kır toprakları köy kolektiflerine ait (1978-82 arasında kolektif üretim ortadan kaldırıldı ama köy düzeyindeki yönetim birimleri hâlâ “kolektif” adını taşıyor). Köy topraklarının kent toprağına dönüştürülmesi için öncelikle yerel hükümetlerin mülkiyetine geçirilmesi gerekiyor. Yerel hükümet, göreli olarak düşük tazminatlar vererek köy topraklarını istimlak ediyor, buraların altyapısını geliştiriyor ve bir süre sonra bu toprakları kent toprağı ilan ediyor. Bir arazi parçasının kent toprağı olarak ilan edilmesi, üzerinde inşaat yapılmasına izin verilmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla, bu aşamadan itibaren arazinin değeri astronomik olarak artmaya başlıyor. Kır toprağının kent arazisi haline getirilmesi sürecindeki tekel konumları sayesinde yerel hükümetler ucuza istimlak ettikleri arazileri gayrimenkul sektörünün kapitalistlerine çok daha yüksek değerlerden satarak muazzam gelirler elde ediyorlar. Çin’de yerel yönetimler, gelirlerinin büyük bölümünü bu tür gayrimenkul satışlarından elde ediyorlar (Yerel yönetimler ile gayrimenkul sermayesinin işbirliği yaptığı her yerde – örneğin Türkiye’deki kentsel dönüşüm projelerinde- olduğu gibi, Çin’de de devasa yolsuzluklar yapılıyor. Göreli olarak düşük tazminatlar ödenerek topraklarına el konan köylüler daha yüksek istimlak bedeli talebiyle eylemler yapıyorlar). Çin’in genelinde yerel hükümetler, gerekli altyapıyı kurduktan sonra bu yeni kent arazilerini özel gayrimenkul sermayesine satıp kenara çekiliyorlar. Arazinin yeni sahibi olan gayrimenkul sermayesi buralara inşaat yapıyor, bölge daha fazla gelişiyor. Bu süreçte araziler bir önceki aşamadan çok daha fazla değerleniyor. Gayrimenkul sermayesi bu sayede kârına kâr katarken, yerel hükümetler arazileri devredip aradan çekildikleri için bu kârlardan yararlanamıyor. Ayrıca, konut yapımında inisiyatif tamamen özel sektörde olduğu için konut fiyatları ve kiralar astronomik biçimde artıyor (Çin ekonomisinin büyük depresyon sürecindeki en ciddi sorunlarından birisi aşırı derecede artan konut fiyatlarının şişirdiği gayrimenkul balonunun patlama riskidir). Proleterlerin kentlerdeki barınma koşulları giderek kötüleşiyor. 

Çin’in genelinde durum böyleyken, Bo Şilay parti genel sekreterliğine atandığı 2007’den itibaren Çongçing’de daha farklı bir model uyguladı. Çongçing yerel yönetimi, istimlak ettiği kır topraklarını kent toprağına dönüştürdükten sonra bunları özel gayrimenkul firmalarına devretmek yerine, kendi kurduğu firmalar ve yatırım fonları aracılığıyla değerlendirmeye başladı. Bu sayede, önceden aslan payı özel sektöre aktarılan büyük gayrimenkul kârları yerel yönetimin kasasında toplandı. Yerel yönetim/hükümet, bu fonları kullanarak hem gayrimenkul sektöründe hem de bir dizi başka sektörde faaliyet gösteren şirketler kurdu. Çongçing’de Çin’in geri kalanından daha geniş bir devlet sektörü oluştu. Çongçing modelinin bir diğer özelliği devlet sektörünün elde ettiği kârların bir bölümünün ucuz konut yapımı ve sosyal hizmetlerin geliştirilmesi yoluyla proletaryaya aktarılmasıdır. Yerel hükümet, gayrimenkul projelerinin yüzde 10’unu lüks rezidans, yüzde 60’ını ise orta sınıfların ve beyaz yakalı proleterlerin satın alabileceği standart konut yapımına ayırdı. Geriye kalan yüzde 30’luk kısım ise bu projelerden elde edilen gelirler sayesinde inşa edilen ucuz konutlardan oluşuyor. Bu konutlar, Çin proletaryasının en fazla sömürülen kesimi olan göçmen işçilere düşük bedellerle kiralanıyor. 

Bo Şilay’ın Çongçing’deki bir diğer icraatı mafyaya yönelik geniş kapsamlı operasyonlar yapmasıdır. 20 Haziran 2009’da düzenlenen en büyük operasyonda 2915 kişi tutuklanmış ve yüklü miktarda fona el konmuştur. Operasyon, sıradan çete üyelerinin ötesine geçmiş, polis ve bürokrasi içerisindeki üst düzey yetkililer ile bazı burjuvalar da yargılanıp cezalandırılmıştır. Bo’nun ve Çongçing modelinin popülaritesi bu olaydan sonra ülke çapında artmıştır. 

Çongçing modelinin üçüncü temel özelliği, yerel yönetimin Mao dönemine sürekli olarak olumlu referans yapması ve bu dönemde kullanılan bazı yöntemleri yeni koşullara adapte ederek kullanmasıdır. Mao’nun teori ve pratiği ile kapitalist restorasyon döneminde benimsenen yeni teori ve pratikler arasındaki mesafe 1978’den itibaren giderek açılmıştır. Maocu sol muhalefetin son yıllarda parti üzerinde uyguladığı basınç, Maoculuğun ÇKP’nin resmi teori ve söylemine adapte edilmesi işini her geçen gün daha da güçleştirmektedir. Böyle bir tarihsel ortamda Bo Şilay, Çongçing’de Mao’ya olumlu referanslar yapan bir kültürel ve siyasi kampanya başlatmıştır. Bu kampanya çerçevesinde, Mao dönemine ait devrim marşlarını söyleyen korolar kurulmuş, halkın meydanlarda toplanarak bu marşları söylemesi teşvik edilmiş, yerel hükümet Çongçing’deki bütün cep telefonu kullanıcılarına marşların sözlerini ve Mao’nun özdeyişlerini içeren mesajlar göndermeye başlamıştır. Çongçing’in yerel televizyonunda benzer yayınlara yer verilmiştir. Dahası, 1 Mart 2011’den itibaren Çongçing yerel televizyonunda reklam yayımına son verilmiştir. Çin’de diğer tüm televizyon kanallarında reklama yer verildiği gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bunun ne denli radikal bir adım olduğu anlaşılır. Mao döneminin kitle seferberliği yöntemleri de sınırlı bir çerçevede de olsa adapte edilmeye çalışılmıştır. Örneğin yukarıda açıkladığımız mafya operasyonlarına kitlelerin katılımı sağlanmıştır. Operasyonlar sırasında halkın yaptığı 40 bin adet ihbar değerlendirilmiştir. Yapılan ihbarların yüzde 80’inin anonim olmaması, yani kişilerin kimliklerini saklamadan ihbar yapması Mao dönemindeki kampanyaları hatırlatan bir özelliktir. 

Bo Şilay, Çongçing modelini güçlü karizması ile harmanlayarak kitleler tarafından desteklenen, güçlü bir iktidar temeli kurmuştur. Bo’nun politik platformu yukarıda tartıştığımız, Maoculuğun yeniden yükselişinden bağımsız olarak anlaşılamaz. Çin’deki sol muhalefetin büyük bölümü ÇKP’yi içeriden dönüştürme hedefi doğrultusunda Bo’ya destek vermiştir. Bo ise kapitalist restorasyonun toplumda yarattığı hoşnutsuzluğu ve solun yükselişini değerlendirerek ÇKP’nin Politbüro Daimi Komitesi’ne girmeyi amaçlamıştır. ÇKP’nin politikalarını doğrudan karşısına almaktan kaçınmakla birlikte, ülkede eşitsizliğin arttığını ve partinin bu sorunu çözmesi için adımlar atması gerektiğini sürekli tekrarlamıştır (Tasfiye edilmesinden çok kısa bir süre önce yaptığı bir konuşmada Gini endeksinin 0.46’nın üzerine çıktığını belirterek konuya ilişkin gayrıresmi tahminleri doğrulamıştır). Bo’nun politik projesi, Çin burjuvazisinin ve devlet işletmelerinin bürokratlarının bir bölümü ile proletarya ve köylülük arasında kurulacak bir ittifak temelinde devlet işletmelerinin ağırlıklı olduğu bir kapitalist birikim modelini ÇKP’nin politikası haline getirmek olarak özetlenebilir. Bu proje kapitalist nitelik taşımakla birlikte, ÇKP’ye bugün hâkim olan çizginin daha solunda olduğu açıktır. Son dönemde Bo Şilay Çin’in genelinde olduğu kadar dünyanın başka ülkelerinde (örneğin ABD’de) de üzerinde en fazla konuşulan Çinli politikacılardan birisi olmuştur. Bo’nun temsil ettiği, devlet sektörünün ağırlık taşıdığı Çongçing modeli ile ülkenin ihracat platformu olan Guangdong eyaletinde uygulanan, özel sektörün öne çıktığı, daha liberal Guangdong modeli birbiriyle karşılaştırılmış ve Çin’in geleceğine hangisinin damga vuracağı tartışılmıştır. Bo Şilay’ın ÇKP’nin 18. Kongresi’nde PDK’ye seçilmesi halinde Çongçing modelinin ülke genelinde yaygınlaşması ciddi bir siyasi olasılıktı. Bu tartışmalar sürerken Bo’nun artan prestijinden hoşnut olmayanlar da seslerini yükseltmeye başlamıştı. Mao’ya olumlu referanslar yapan kampanyaların ve mafyaya karşı yapılan büyük operasyonda kullanılan sert yöntemlerin Çin’i yeniden Kültür Devrimi dönemine döndürme tehlikesini barındırdığını ileri süren yazılar yayımlanmıştı. 

Bo’nun tasfiyesine neden olan olaylar zinciri bu ortamda başladı. Bo’nun sağ kolu, yukarıda sözünü ettiğimiz büyük mafya operasyonunu yöneten Emniyet Müdürü Vang Licün’ün (Wang Lijun) 6 Şubat 2012’de Çangdu kentindeki ABD Konsolosluğu’nda yaklaşık 24 saat geçirdiği haberi ülke gündemine bomba gibi düştü. Vang’ın ABD diplomatlarıyla 24 saat boyunca ne konuştuğu, neyin pazarlığını yaptığı hâlâ tam olarak bilinmiyor. Yalnızca 24 saat sonra konsolusluk binasından ayrıldığı (konsolosluktan kendi rızasıyla mı yoksa Amerikalıların zoruyla mı ayrıldığı sorusunun cevabı bilinmiyor) ve hemen ardından polis tarafından gözaltına alınıp sorgulanmak üzere Pekin’e götürüldüğü biliniyor. Çin’in resmi medyasında ve uluslararası basında doğru kabul edilen senaryoya göre, Vang Amerikalı diplomatlara 14 Kasım 2011’de Çongçing’deki otel odasında ölü bulunan, o güne değin ölümünde cinayet şüphesi görülmeyen Britanyalı işadamı Neil Heywood’un Bo ile eşi Gu Kaylay’ın (Kailai) organize ettiği bir cinayete kurban gittiğini açıkladı. Buna göre, Heywood yıllardır Bo ailesinin rüşvet ve yolsuzluklardan elde ettiği paraları yurtdışına transfer ederek aklamasına yardımcı oluyordu, yani ailenin kasası konumundaydı. Ölümünden kısa süre önce Bo ailesi ile arası açılmış, ailenin kirli çamaşırlarını ortaya dökme tehdidinde bulunmuş ve bunun üzerine Gu Kaylay’ın planladığı bir komplo ile, zehirlenerek öldürülmüştü. Bo, konsolosluk skandalından bir ay sonra, Mart ayında Çongçing parti sekreterliği görevinden alındı. Nisan’da Politbüro üyeliğinden çıkarıldı. Ağustos ayında Bo’nun eşi Gu mahkemeye çıkarıldı, Heywood’u öldürdüğünü itiraf etti. Gu önce idama mahkum edildi, sonra cezası koşullu olarak hapse çevrildi (tam olarak kaç yıl hapis yatacağı bilinmiyor). Çin’in resmi haber ajansı Xinhua, Bo Şilay’ın 28 Eylül’de partiden atıldığını ve işlediği ağır suçlar nedeniyle yargılanmak üzere otoritelere teslim edildiğini duyurdu. Bo’nun nerede olduğu ve Heywood cinayeti ile ilgili olarak yargılanıp yargılanmayacağı şimdilik bilinmiyor. Rüşvet ve yolsuzluk gibi suçlamalar ile yargılanmasına ise kesin gözüyle bakılıyor. 

Bo skandalı ciddi belirsizlikler ve kuşkular barındırıyor. Çin’in önde gelen bir adli tıp uzmanı internette yazdığı bir blogda Heywood’un zehirlendiğini gösteren somut bir kanıtın mevcut olmadığını açıkladı. Bu blog yazısı, Çin devletinin meşhur internet sansürcüleri tarafından derhal internetten silindi. Bo’nun eşi Gu’nun Ağustos ayındaki jet yargılaması sırasında iddia makamı ortaya somut bir delil koyamadı. Ancak, Gu buna rağmen suçunu itiraf etti. Bo ailesi ile devlet arasında pazarlıklar yapıldığı, Gu’nun suçunu itiraf etmesi karşılığında idam cezasının hapse çevrildiğine inanılıyor. Bo’nun yargılanması sırasında da benzer bir durumun söz konusu olacağı iddia ediliyor. Şu ana kadar kesin olarak bilinen tek şey Bo ailesinin 136 milyon dolarlık bir servete sahip olduğu. Bo’nun aylık maaşının yalnızca 1585 dolar olması bu servetin kaynağının rüşvet ve yolsuzluk olduğunu açıkça gösteriyor. Ancak, bu durum ÇKP bürokrasisi için alışılmadık bir durum değil. Önceki devlet başkanı Jiang Zemin, şimdiki devlet başkanı Hu Jintao, başbakan Wen Jiabao ve PDK’nin iki numarası Vu (Wu) Bangguo’nun oğullarının (devlet işletmeleri ile ticaret ve yatırım ilişkisi bulunan) yerli ve yabancı şirketlerde ciddi hisselere sahip burjuvalar oldukları biliniyor. Bloomberg internet sitesi, yaklaşan kongrede partinin başına geçecek olan Şi Jinping’in kız kardeşi ve bacanağının en az 376 milyon dolarlık bir servete sahip olduğunu belgeledi. 25 Ekim’de New York Times gazetesi Wen Jiabao’nun geniş ailesinin en az 2,7 milyar dolarlık bir mal varlığına sahip olduğunu açıkladı. (Bloomberg ve New York Times’ın bu haberlerine erişim internet sansürcüleri tarafından derhal engellendi). Kısacası, ÇKP’nin mevcut yönetimi Bo’dan daha dürüst kişilerden oluşmuyor. Bo’nun çok sayıda metresinin olduğu iddiaları da yıpratma kampanyasının bir parçası olarak medyada epeyce işlendi. Bu alışkanlığın da parti ve devlet bürokrasisinin tamamı için geçerli olduğu bir sır değil. Bo’nun tasfiyesini ne aldığı rüşvetlerle, ne yaptığı yolsuzluklarla, ne de cinsel yaşamı ile açıklamak mümkün değil. 

Bo’nun tasfiyesini destekleyenler de karşı çıkanlar da konunun kişisel olmadığının farkında. Tasfiyenin temelinde Çongçing modelinin merkezinde yer aldığı politik saflaşmanın yattığı biliniyor. Bu süreçte yapılan açıklamalar ve yaşanan somut olaylar da bunu kanıtlıyor. Merkez Komitesi’nin kontrolündeki Guangming Günlüğü gazetesi Bo’ya yönelik saldırısını yalnızca kişisel konularla sınırlı tutmayarak Çongçing modelini “Çin’i eşi görülmedik bir felaketin eşiğine getiren bayatlamış bir politik model” olarak niteledi. Benzer biçimde, başbakan Wen Jiabao, Bo olayının Çin’in Kültür Devrimi günlerine dönme tehlikesine işaret ettiğini söyledi. Bo’nun tasfiyesinin ertesinde Çongçing televizyonunda reklam yayınlarının yeniden başlatılması da olayın politik niteliğini gösteriyor. 

ÇKP yönetimi ve sağ muhalefet Bo’ya cephe alırken, Çin’in sosyal demokrat-Maocu alaşımı solunun büyük bölümü bürokrat-burjuva Bo’yu savunmak için seferber olmuş durumda. Çok sayıda solcu internet sitesinde Bo’yu savunan pek çok yazı yayımlandı (Bu sitelerin çoğuna erişim engellendi). Kızıl Çin (Red China) sitesinde yayımlanan bir yazıda “Hu ve Wen’ı uyarıyoruz: yurttaşların Bo’yu savunmaya hakkı vardır” deniyor. Aynı sitede yayımlanan, iki emekli üst düzey bürokratın da aralarında bulunduğu 1600’den fazla kişinin imzaladığı bir bildiride ise başbakan Wen’ın geniş çaplı bir özelleştirme programını planladığı, “büyük hatalar yaptığı ve suçlar işlediği” söyleniyor ve görevinden alınması talep ediliyor. İmzacıların büyük bölümü diyaspora üyelerinden değil, Çin’de yaşamını sürdüren kişilerden oluşuyor. Bir tek parti diktatörlüğünde başbakanın görevden alınmasını talep etmek ciddi bir risk almak demek. Tek başına bu durum bile Çin’deki politik kamplaşmanın ne kadar arttığını gösteriyor. Yakın dönemde yayımlanan bir başka bildiride ise Ulusal Halk Kongresi’ne Bo’yu üyelikten atmaması çağrısı yapılıyor. Özetle, ÇKP’nin 18. Kongresi öncesinde ülkedeki siyasi gerilim epey artmış durumda. Bo’nun tasfiyesi sürecinde ÇKP’nin içinde yaşanan anlaşmazlıklar nedeniyle kongre tarihi bir ay geç açıklandı. Şi Jinping’in Eylül ayında yaklaşık iki hafta boyunca ortalıkta gözükmemesinin nedeni de belirsizliğini koruyor. 

Çin’de yaklaşan fırtına ve devrimci siyaset 
Çin Komünist Partisi’nin Aralık 1978’de “reform ve dışa açılma” politikasını benimsemesinin ertesinde başlayan kapitalist restorasyon, otuz yılı aşkın süre içinde adım adım ilerleyerek Çin’in ekonomik ve toplumsal yapısını köklü biçimde değiştirdi. Yaklaşık yirmi yıl süren restorasyon süreci 21. yüzyılın eşiğinde Çin’i kapitalist bir topluma dönüştürdü. ÇKP’ye kapitalistlerin üye olmasına 2002’de izin verilmesi aslında uzun süreden beri devam eden bir sürecin adını koymaktan ibaretti. Günümüzde burjuvazinin ÇKP içindeki varlığı yalnızca resmi olarak kapitalist sayılan üyeler ile sınırlı değil. Yukarıda örnekleriyle açıkladığımız gibi, resmi olarak burjuva sayılmayan üst düzey parti ve devlet yöneticileri de devlet işletmeleri üzerindeki kontrolleri sayesinde ve çeşitli ortaklıklar yoluyla ciddi bir sermaye birikimi yapmış durumda. ÇKP’yi bir burjuva-bürokrat kadrosu yönetiyor. 

ÇKP’nin başında bulunduğu burjuva rejimi, son dönemde giderek sıkışıyor. Dış politika alanında başta ABD emperyalizmi olmak üzere bir dizi devlet ile ciddi gerilimler yaşıyor. İçeride ise bundan daha beter sorunlarla boğuşuyor. Burjuvazi ile alt sınıflar arasındaki eşitsizliğin giderek artması, sınıf mücadelelerini 1989 sonrasındaki en yüksek seviyesine çıkarıyor. 2000’lerin ikinci yarısında yeniden yükselişe geçen işçi sınıfı hareketi, 2008’de başlayan büyük depresyon sürecinde giderek militanlaşıyor. 200 milyonun üzerindeki göçmen işçi kitlesi her gün yeni grevlere ve direnişlere imza atıyor. 1990’larda başlayan köylü direnişleri sürüyor. 

Burjuvazi ile proletarya ve köylülüğün alt sınıfları arasındaki sınıf mücadelesi keskinleşirken, Çin burjuvazisinin kendi içinde de bölünmeler yaşanıyor. Burjuvazinin bir fraksiyonu devlet işletmelerinin ağırlığının korunmasını ve sosyal harcamaların dramatik olarak artırılması yoluyla proletarya ve köylülüğün huzursuzluğunu yatıştırmayı öneriyor, diğer fraksiyon ise daha fazla özelleştirme yapılmasını ve sosyal harcamaların belirli bir düzeyde tutulmasını savunuyor. Bo Şilay’ın başını çektiği ÇKP’nin sol kanadı, proletarya ve köylülüğün huzursuzluğunu arkasına alarak burjuvazinin ekonomik bakımdan daha liberal kanadına karşı son yıllarda mücadeleye girişmişti. Bo’nun kurduğu Çongçing modeli, ÇKP’nin sol kanadının en büyük kozu ve sembolü haline gelmişti. Maoculuğun reformist bir yorumunu kabul eden Çin solunun büyük bölümü de Çongçing modelini bayraklaştırarak Bo’nun temsil ettiği burjuva fraksiyonuna destek veriyordu. Bo’nun 18. Kongre’de PDK’ya seçilmesi bu kanadın ciddi bir mesafe alması anlamına gelecekti. Burjuvazinin neoliberalizme daha yakın duran fraksiyonlarını temsil eden ÇKP’nin merkez ve sağ kanatları, Bo’yu tasfiye ederek bu olasılığı ortadan kaldırdılar ve mücadelede üstünlük sağladılar. Ancak, Çin solunun ÇKP yönetimini ağır bir dille suçlayarak Bo’ya destek vermeyi sürdürmesi yaşanan saflaşmanın kolaylıkla üstesinden gelinemeyeceğini gösteriyor. ÇKP’nin 18. Kongresi ve kongre sonrasındaki gelişmeler bu nedenle dikkatle izlenmeyi gerektiriyor. 

Gelişmelerin yönü ne olursa olsun, yakın dönemde Çin’de suların durulmayacağı, büyük politik mücadelelerin kapıda olduğu belli. Proletarya bu sürece önderliksiz giriyor. Maoculuğun reformist bir versiyonunu benimseyen, Çin milliyetçiliğini hararetle savunan, Bo’nun temsil ettiği burjuva fraksiyonuna destek veren bugünkü Çin solunun işçi sınıfını burjuvaziden bağımsızlaştırarak devrime önderlik etmesi mümkün değil. Çinli devrimciler, yeni bir özelleştirme dalgasına karşı mücadele etmek veya bazı grev ve direnişleri örgütlemek için diğer sol gruplarla ortak hareket edebilirler. Ancak, Çin işçi sınıfının önderlik sorununun çözümü için bugünkü Çin solundan medet ummak veya onların reformist programına destek vermek işçi sınıfına ihanet etmek demektir. Çin işçi sınıfının reformist ve milliyetçi politikalara değil, devrimci ve enternasyonalist bir önderliğe ihtiyacı var. Dünya çapındaki devrimci mücadeleleri yönetecek bir enternasyonale bağlı olan Leninist bir partinin Çin’de inşa edilmesi yalnızca Çinli devrimcilerin değil, dünyadaki tüm devrimcilerin önündeki acil bir politik görevdir. (sendika.org)

1 yorum:

İşçi Partisi dedi ki...

İşçi Partisi, Çin Komünist Partisi XVIII. Kongresi’ne Kutlama Mesajı Gönderdi

İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Hasan Basri Özbey, 8 Kasım 2012 tarihinde 18. Kongresi’ni toplayan Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri Hu Jintao’ya bir mesaj göndererek, Kongre’ye başarı dileklerini iletti.

Çin Komünist Partisi’nin 18. Kongresi’nin dünya barış ve güvenliğinin ağır saldırı ve tehditler yaşadığı günlerde toplandığını belirten Özbey, bu tehdit ve saldırıların Avrasya merkezli Gelişen Dünya’nın başarılı çabalarıyla caydırıldığını Avrasya’daki bu caydırıcı gücün güçlendirilerek inşa edilmesi gerektiğini söyledi.

Türkiye’nin ABD emperyalizmine karşı mücadelede Asya’nın ön cephesi olduğunu söyleyen İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Özbey ABD’nin Suriye’ye karşı yürüttüğü kirli savaşta Türkiye’nin ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin aracı haline getirilmesi çabalarının boşa çıkartılacağını belirtti. Özbey, “Türkiye çapında ayağa kalkan ve Atatürk Devrimi temelinde birleşen Türkiye halkı buna izin vermeyecektir” dedi.

Özbey mesajında Çin Komünist Partisi’nin kapitalist sisteme karşı canlı alternatif sosyalist sistemin yaratılmasındaki deneyimlerini büyük önem taşıdığını belirterek, 18. Kongre’ye başarılar diledi.