3 Kasım 2012 Cumartesi

Halkların Demokratik Kongresi: "Halklar ve İnançlar Konferansı"nı tutuklulara atfetti

HDK'nin düzenlediği "Halklar ve İnançlar Konferansı" sona erdi. Cezaevlerinde 53 gündür açlık grevinde olan Kürt siyasi tutuklularının selamlandığı konferans bildirgesinde, açlık grevi eyleminin, "halkların özgürlük ve demokrasi kavgasının bir parçası" olduğu, tutukluların taleplerinin desteklendiği belirtildi.

HDK'nin, farklı inanç ve halklardan temsilcilerin katılım ile düzenlediği konferans sona erdi.

Anti Kapitalist Müslümanlar adına konuşan Sedat Doğan, "İslamın kadim değerlerinin toplum için önemli olduğunu ve bir devrime dönüştürmesi gerektiğini" düşündüklerini söyledi. Doğan, Kürtler, Aleviler, Ermeniler ve diğer tüm ezilen halk ve ulusların birlikte yürümesi gerektiğine inandıklarını dile getirdi.

Doğan, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Dindar olmasına rağmen toplumun gerçek dinden çok uzak olduğunu düşünüyoruz. Birilerinin, Allah-u Ekber nidaları ile gidip faşizan davranışlar sergilemesi canımızı çok yakıyor. Biz cami istemiyoruz, mescid istemiyoruz. Biz buraya kardeşlik köprüsü atmaya geldik. 1 Mayıs'ta iş cinayetlerinde ölen işçiler için namaz kılmıştık. Din, ibadethanelere sıkıştırılan, kimsenin anlamadığı dillerde yapılan bir şey değildir. Sermaye sınıfına iktidara karşı kimsenin Allah'a inanmaya ihtiyacı yok ama birlikte mücadeleye ihtiyacımız var. Biz bunun için bir araya geldik. Bizim samimiyetimize inanmanızı istiyoruz."

Kürt ulusu adına konuşan Kürt Enstitüsü Başkan Yardımcısı Sami Tan, açlık grevinde olan Kürt tutukluları selamladı.

Kürt dilinin asimile olmaması, yaşaması için mücadele eden bir örgüt olduklarını belirten Tan, anadilde eğitim ve savunma konusunda mücadele eden tüm örgütlerle bir araya gelmek istediklerini belirtti. Tan, "Bugün insanlar bu talepler için bedenlerini ölüme yatırıyorlarsa bu biraz da bizim suçumuzdur. Bunun özeleştrisini pratikte vermeliyiz" dedi.

İktidarların, ezilen halkları, ulusları bir birlerine kışkırtarak iktidarlarını kurduklarını ve koruduklarını vurgulayan Tan, "Bizler, Aleviler, Kürtler ve diğer ezilenler olarak bir araya gelirsek, bu iktidarların kurulmasını, korunmasını engelleriz. O zaman 'tekçi düşünce burada yatıyor' deriz" diye konuştu.

'TC: HALKLAR VE İNANÇLAR HAPİSHANESİ'
Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Bülent Bilmez, "Halklar ve inançlar hapishanesi olarak Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti ve dönüştürme faaliyetleri" konulu bir sunum yaptı.

Bilmez, Türkiye'de, "Türk ve Sünni merkezli yeni bir ulus inşa etme, homojen bir toplum yaratma politikalarıyla, bir avuç elitin kafasında oluşmuş belli bir kategorinin dışında kalan herkesin öteki ilan edildiğini" belirterek, kafalardaki standarda uymayan halkların ve inançların mümkünse asimile, değilse görünmez kılınmaya çalışıldığını söyledi.

Bilmez, 'çoğunluk' olduğu varsayılan Türkler ve Sünnilerin de tepeden inme tanımlar ve düzenlemeler çerçevesinde Türklüklerini ve Sünniliklerini kendi bildikleri ve istedikleri gibi değil devletin tanımladığı ve dayattığı formda yaşamaya zorlandıklarını kaydetti.

"Son yıllarda AKP önderliğinde Kemalist ulus devletin sorgulandığı ve tedrici olarak tasfiye edildiği" iddiasının doğru olmadığını vurgulayan Bilmez, "halklar ve inançlar arasında var sayılan hiyerarşilerden en kısa zamanda vazgeçilmeli, kolektif halklar tanınmalı, demokratik özerklik anlayışıyla bu grupların kendi sorunlarını tanımı ve çözümü sağlanmalıdır" önerilerinde bulundu.

SONUÇ BİLDİRGESİ
Bilmez'in sunumunun ardından, Konferansın sonuç bildirgesi okundu.

"Halklar ve İnançlar Konferansı" sonuç bildirgesi şöyle:

"3 Kasım 2012 günü, Halkların Demokratik Kongresi'nin (HDK) girişimiyle İstanbul'da toplanan "Halklar ve İnançlar Konferansı", farklı halklar ve inanç gruplarından katılımcılarla gerçekleştirdiği konferansta halklarımızın "adalet, eşitlik ve özgürlük arayışları"na ve mücadelelerine ışık tutacak ve ivme kazandıracak önemli bir adım attı.

Geçmişi ve günümüzü kendi tarihsel kimliklerinin özgün toplumsal ve politik varoluş koşulları içinde değerlendiren konferans, özgür bir gelecek tahayyülü bakımından da temel meselelerde görüş birliği içinde olduğunu özellikle belirtir.

Trakya, Mezopotamya ve Anadolu'daki halkların, kültürlerin, inançların iç içe geçtiği, harman olduğu topraklarda yaşıyoruz. Farklı zamanlarda kendini burada var etmiş; kimi sürgünler, göçler, fetihlerle gelerek bu toprakların yerlisi olmuş diller, dinler, kimlikler..

Ne yazık ki, adaletin, eşitliğin, özgürlüğün ikliminde bir halklar bahçesi olabilecek böyle bir coğrafya, savaş, ölüm ve acılarla örtülmüş çorak bir toprağa dönüşmüş bulunuyor. Bunun sebebi yıkılan bir imparatorluktan geriye kalan bu çok etnisiteli, çok kültürlü ve çok inançlı halklar toplamından, Kemalist modernitenin ulus devlet persfektifi doğrultusunda tek ferdi "dünyaya bedel" olan bir "Türk Ulusu" yaratmanın nafile gayretidir.

Bu zorbalıkla "ulus inşası" politikası yüz yıldır kesintisiz devam eden bir insanlık dramına yol açmıştır. Halklar ve inanç toplulukları, sistemli bir baskı, seyreltme, dağıtma ve yok etme uygulaması ile ana dillerini, kültürlerini ve inançlarını inkara zorlanmış, asimilasyon potasında eritilerek egemen Türk kimliği ve Sünni inancı kalıbına dökülmeye çalışılmıştır. Bu bakımdan, Türkiye'nin uluslaşma tarihi bir taraftan da halkları kendi kimliğine, diline ve kültürüne yabancılaştırma, birbirine düşman etme ve kırdırma tarihidir de.

Kendisini Müslüman gören halklar artık topyekûn "Türk" olacaklardı. Asimilasyona yani Türklüğe direnenler ise her türden askeri, politik, sosyal ve kültürel zorbalıkla ezileceklerdi. Koçgiri, Ağrı, Şeyh Sait ayaklanmalarından Dersim katliamına, oradan günümüzde Kürt halkına karşı sürdürülen savaşa kadar uzanan politikalar bu istikrarlı çizginin uzantılarıdır.

Aynı politikalar Pomak, Boşnak, Arnavut, Arap, Laz, Çeçen Adige, Oset, Gürcü, Roman, Azeri halkları, Pontuslular ve Hemşinlileri Türkleşmek, gayri müslim olanları da Müslümanlaştırmak için uygulandı.

Asimile etme imkanı bulamadıkları ve servetlerine göz koydukları gayri müslim halkların soykırımlar, tehcirler, katliamlarla çoktan başlamış fiziki tasfiyeleri tamamlandı, ya da varlıkları minimal düzeye indirildi. Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler, Keldaniler bu başlıkta ele alındı. 1915 Soykırımı, 1923 mübadelesi, varlık vergisi, 6-7 Eylül olayları ve benzerlerini hatırlamak yeterlidir.

Halklarımıza bu deli gömleğini giydirebilmek, "tek ulus, tek dil, tek din" cenderesinde yeni bir şekil verebilmek için yüz yıldır süren işkence, günümüzde de gittikçe şiddetlenen gerilimler ve çatışmalar ortamında devam ediyor. Bu ülkede "Türk-İslam" olandan başkası hala "sözde vatandaş" olarak niteleniyor. Anadilini özgürce kullanamıyor. Kimliğini, kültürünü istediği gibi geliştiremiyor. Şoven baskılar altında kimliğini gizlemek zorunda kalıyor. İnandığı yerde inandığı şekilde ibadet edemiyor, hatta ölülerini bile inandığı gibi defnedemiyor. Alevilik, Zerdüştlük, Ezidilik inancına sahip olanlar bizzat bu ülkenin Başbakanı tarafından nefret suçu işlenerek, toplumun ırkçı ve bağnaz şiddet eğilimleri kışkırtılarak aşağılanmaya çalışılıyor. Halklar arasına nefret tohumları saçmaya çalışan başbakan bu davranışlarıyla aslında insanlık suçu işliyor ve toplumsal bir bölünmenin kışkırtıcılığını yapıyor.

Buna karşılık başta Kürtler olmak üzere bütün halklar özgürleşmek için ağır bedeller ödüyor. AKP iktidarı ise bir yandan türlü demagojiyle demokrasi havarisi kesilirken diğer yandan devletin tüm olanakları; sermayesi, güvenlik güçleri, cezaevleri, medyası ile halka en küçük bir direnme mevzisi bırakmamak için saldırıyor.

Bugün özellikle Kürt Halkının bu imhacı, asimilasyoncu politikalara karşı yürüttüğü direnişin yarattığı imkanlarla, tüm ezilen milliyetler ve inanç toplulukları içinde demokratik taleplerin yükseldiği ve dayanışma ruhunun geliştiği de görülüyor.

Bu tarihsel ve güncel saptamaları yapan konferansımız aşağıdaki talepler doğrultusunda ortak mücadele süreci örmeyi, birlikte hareket etmek için gerekli imkanları yaratamayı bir görev olarak bilir:

-Bütün Halkların eşit haklar ve eşit yurttaşlık temelinde, adil ve demokratik koşullarda, kimliğini özgürce yaşaması, kültürünü özgürce geliştirmesi, anadilinde eğitim yapması ve kendi kendisini yönetmenin idari, iktisadi, siyasi ve güvenlik koşullarının yaratılmasının önündeki her türlü engel kaldırılmalı,

-Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilmeli, devlet okullarında din dersleri kaldırılarak devlet bütünüyle din işlerinden elini çekmeli, bütün inaçlara eşit biçimde yaklaşmalı, bütün inançlara, ibadetlerini özgürce yapabilecekleri, inançlarını istedikleri gibi yaşayabilecekleri koşullar sağlanmalı,

-"Nüfus cüzdanı" ve benzer belgelerden "din hanesi" bölümü kaldırılmalı,

-Devlet, sorumlusu olduğu her türlü inanaçsal, etnik baskı, zulüm ve katliamlardan dolayı halklarımızdan özür dilemelidir. Sürgün, zorunlu göç politikalarına tabi tutulan halklarımızın kendi köylerine, yaşam alanlarına dönüşlerinin yolu açılmalı, el konulmuş olan malvarlıkları iade edilmeli,

-Romanlar, Ermeniler, Rumlar, Ezidiler, Aleviler ve tüm ötekileştirelen halklarımızı aşağılayan, küçük düşürmek isteyen dil, uslup ve yaklaşım, başta eğitim – öğretim ve medya olmak üzere yaşamın tüm alanlarından temizlenmeli, bu kapsamdaki politikalar "nefret suçu" olarak nitelenmeli,

Konferansımız, bu hedeflerin kalıcılaşabilmesi ve anayasal güvenceye kavuşabilmesinin ancak barış ve adaleti, halkların ve inançların eşitliği, özgürlüğü ve kardeşliğini kendisine ilke edinmiş, her dilden, her inançtan ve her kültürden ezilenlerin omuz omuza mücadelesi ile ulaşılabileceği inancındadır.

Bu bağlamda Konferansımız, halklarımızın özgürlük ve eşitlik mücadelesini bu gün Türkiye cezaevlerinde bedenlerini ölüme yatırarak süresiz ve dönüşümsüz açlık grevleriyle sürdüren Kürt siyasi tutuklu ve hükümlülerin direnişlerini selamlar, halklarımızın özgürlük ve demokrasi kavgasının bir parçası olarak görür, tutsakların taleplerini benimser ve destekler."

Hiç yorum yok: