7 Aralık 2012 Cuma

Batı dünyasının sosyalizm korkusu devam ediyor

2008 krizi seyrederken, piyasalara inanılmaz boyutta paralar saçıldı, merkez bankası işlemleri ile paraların bir kısmı geri emildi, bazı firmalar battı, ekonomiler çöküşe geçti, siyasiler makamlarını kaybetti, vs. Önceleri işsizlik geri plana atılarak bütçe disiplini kuralına sıkı sıkıya bağlanıldı. Şimdilerde ise, işsizlik sorununa da çare yaratma eğilimi gelişti. Bana öyle geliyor ki, işsizlik sorununa yönelik çözüm arayışları kapitalizmin ve onun karar merkezini oluşturan sermayenin anlayışlı ve insancıl davranışının bir neticesi olmayıp, komünizmin çöküşte olmasına rağmen yaşanan derin sosyalizm korkusunun sonucudur. Hatta diyebiliriz ki, Sovyetler dağıldıktan sonra, komünizme karşı kurulmuş olan NATO hâlâ niçin korunuyorsa, bugün ileri ekonomilerin işsizliğe çare aramaya koyulmaları da aynı nedene dayanmaktadır.

İşsizliğin büyük boyutlara ulaştığı Yunanistan, İspanya ve İtalya gibi derin çöküşteki ülkeleri bir tarafa bırakarak, İsveç, Finlandiya, Danimarka, hatta Almanya ve Hollanda’da dahi yaşanan % 5 ve üzerinde işsizlik bu ekonomileri ne kadar sarsıyorsa, siyasetçilerini de o denli kuşkuya atıyor. Bunun nedeni, Afrika’daki ve Türkiye’deki sessiz ve zararsız işsizliğin tehlike oluşturma kapasitesizliği ileri ülkelerde söz konusu olmamasıdır. İleri ülkelerde emekçiler bizlerde olduğu gibi kırsal bağlantılı olmayıp, gerçek proleterdir. Üstelik söz konusu ekonomilerde sömürüye rağmen mutlak ölçülerle fena olmayan ücret düzeyinde yaşamış olan emekçilerin günümüzde yaşadıkları durumu algılamaları bizdeki işsizlerin algılamasından çok farklıdır. İnsanlar yavaş geçişleri ya da durağan halleri değil, ani değişiklikleri algılar. Dolayısıyla Batı dünyası, sosyalist devletlerin dağılmış olmasına rağmen Marx hayalini kafasından silememektedir.

Marx’ı kafada yaşatmak ya da silmek salt hayallerle alakalı değildir. Hayallerden kovulsa da, Marx tüm gerçekliği ile yaşamın içinde yansımaktadır. Önü alınamayan kriz ve bir türlü çözülemeyen işsizlik kapitalist sistemin yapısal sorunlarının göstergeleridir. Sorunlar yapısal olunca, çözüm de yapısal olmalıdır. Bu konuda terslik şurada ki, aralarında birlik oluşturamayan ufak üniteler ve yaygın halk kütlesinden oluşan kriz mağdurlarının karşısında, krizden yararlanarak cesametini ve piyasa payını büyüten büyük sermaye grupları yer almaktadır. Hal böyle olunca, sisteme dokunmadan işleri idare etmekten başka çare kalmamaktadır.

İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında Batı dünyasında uygulanan sosyal devlet politikalarının temel hedefi istihdamı yükseltmek idi. 1970’lerin sonlarına kadar yirmibeş yıllık sürede sosyal devlet politikaları oldukça başarılı bir şekilde uygulandı. O kadar ki, sanki Marx yenilmiş Keynes sahneye çıkmıştı. 1970 ortalarından itibaren bilinen uygulamaları ile neoliberal politikalar devreye girdi. Bu aşamada da sanki Keynes yenilmiş von Hayek sahneye çıkmıştı. Nasıl olsa her sahneye çıkanı alkışlayacak anlamsız eller bulunur. 2008 yılında kriz oldu ve Hayek da silindi sahneden. İşin komik yanı şurada ki, her geleni paşam diye alkışlayan eller bu kez kimseyi paşalığa yakıştıramadı ya da utancından alkışlayamamakta.

Geçici ve yoksullaştırıcı önlemlerle, yani insanları ölmeyecek kadar ücretle çalışmaya zorlayarak işsizlik biraz önlenebilir. Ne var ki, böyle bir politika yeni bir krize girme aralığını geçmişe göre çok daha kısaltır. İşsizlik ile kriz arasındaki derin ilişki çift yanlıdır. Kriz işsizliği büyütür, işsizlik de piyasaları daralttığından kriz oluşumuna zemin hazırlar.

Prof. Dr. İzzettin Önder
Odatv.com

Hiç yorum yok: