30 Aralık 2012 Pazar

İktidar bloku dağılıyor mu? - Merdan Yanardağ

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hafta içinde katıldığı iki televizyon programında söyledikleri, AKP-Cemaat çatışmasının artık geri dönülemez bir aşamaya geldiğine ilişkin yorumların çoğalmasına yol açtı. Erdoğan, NTV ve Star televizyonlarının ortak yayınında evinin alt katındaki özel ofisinin dinlendiğini, yapılan aramada “böcek” diye adlandırılan bir dinleme cihazı bulunduğunu açıkladı. TRT’nin bütün kanallarında ortak yayınlanan programında ise, “Eğer dinleniyorsanız bunu en yakınınızdakiler yapar” dedi. Başbakanın bu sözleriyle Cemaati hedeflediği açıktı.

Geçen ay 4 emniyet müdürü 300 polisten oluşan özel koruma birliğinin tamamını değiştiren Erdoğan’ın Cemaatin operasyonlarına karşı tedbir aldığı anlaşılıyordu. Ancak bütün olan bitenler AKP-Cemaat koalisyonunun dağılmaya başladığı ve iktidar blokunun çöktüğü anlamına gelir mi? İslamcı, muhafazakâr ve liberallerden oluşan gerici tarihsel blok sadece bu iki gücün çatışmasıyla dağılır mı?

Öncelikle belirteyim; AKP-Cemaat koalisyonunun bozulduğunu söylemek çok erken bir yorum olur. Ancak yine altını çizerek saptamak gerekiyor, iktidar blokunun henüz bozulmasa bile, derinden sarsıldığı da açık. AKP’nin merkezinde yer aldığı 10 yıllık muhafazakâr-İslamcı iktidar, yolun sonuna gelmese bile o sona hızla yaklaşıyor.

Çünkü AKP ve Cemaat arasındaki itişme -ki bir tür saray içi iktidar mücadelesi olarak da değerlendirilebilir- artık fantastik bir “komplo teorisi” olmaktan çoktan çıkmış durumda.

Tarihsel gerici blokun kendi içinde yeniden güçlendirilmiş bir birlik sağlaması, ancak yükselecek toplumsal ve siyasal muhalefetin gücüne, iktidarı sarsıcı etkisine bağlıdır.
***
Bölgedeki gelişmeler, PKK sorunu ve özellikle Suriye’ye yönelik müdahale hazırlıkları bütün hesapları altüst etmiş görünüyor. Bilindiği gibi, AKP-Cemaat çatışması tepe noktasına MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo’da PKK yöneticileriyle yapılan görüşmeler nedeniyle ifadeye çağrılmasıyla çıktı. Erdoğan’ın özel temsilcisi sıfatıyla bu görüşmelere katılan Fidan’ın ifadeye çağrılması açıkça Başbakanı hedefliyordu. Nitekim Erdoğan da “Hedef benim” dedi.

Çatışmanın ikinci tepe noktasını ise Özel Yetkili Mahkemelerin (ÖYM) kaldırılması sırasında yaşanan tartışmalar oluşturdu. Çünkü bu mahkemeler, 2007 yılından itibaren tam anlamıyla bir operasyon aygıtı ve iktidar aracı olarak kullanılıyordu. Cemaat bütün operasyonlarını Polis-Adliye örgütlenmesi üzerinden yürütüyordu.

Geçen mayıs ayında Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ çıktı ve gündemde böyle bir tartışma yokken, birden bire, “Hukuk devletlerinde Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM) olmaz, bunları gözden geçireceğiz” demişti. Bu sözler üzerine Cemaatin sözcüleri panik halinde bir karşı saldırı başlattı. Cemaat yazarları AKP’yi Ergenekoncularla uzlaşmaya çalışmakla bile suçladı.

Asıl kapsamlı ve “derin” değerlendirmeyi ise Fethullah Gülen’in sözcüsü kabul edilen Zaman Gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce yaptı. Gülerce’nin yazısı birçok bakımdan önemliydi. Gülerce şunları söylüyordu:

“Özel yetkili mahkemelerin kaldırılacağı yolundaki açıklamalar, ‘Ak Parti nereye gidiyor?’ sorularını arttırıyor. Hele Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın; ‘Özel Yetkili Mahkemeler hukuk devletlerinde olmaması gereken mahkemelerdir. Gereken yapılıyor, yapılacak’ sözleri, gözleri fal taşı gibi açtı.” (Zaman, 6 Haziran 2012)

Öyle anlaşılıyor ki, Cemaat, AKP’nin nereye gittiği konusunda ciddi bir kuşkuya sahipti. Özel Yetkili Mahkemeler bütün itirazlara karşın kaldırıldı. Ancak yine de bir orta yol bulunmuştu; Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi davalar bitene kadar bu mahkemeler görevlerini yapacaktı.

Son dinleme krizi nedeniyle bütün parmakların Cemaati işaret etmesi üzerine, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden (ODTÜ) yükselen öğrenci ve öğretim üyesi protestosunun yarattığı siyasal atmosfere dikkat çeken Hüseyin Gülerce, AKP’yi bir kez daha uyarma ihtiyacı duydu:

“Lütfen Artık şiddeti ve terörü, iktidar oyununda, üniversite öğrencilerinin idealist duruşuna kimse yıkmaya kalkmasın. Darbecilerin tetikçilerine, siyasi hesap adına kimse öğrenci muamelesi yapmasın. Oyun, sadece Ak Parti’yi bitirme planının devam ettiğini anlatmıyor. Ak Parti yönetiminin unutmaması gereken şudur; yalnız kalırsanız, pusuda bekleyenlerin işini kolaylaştırırsınız…” (Zaman, 26 Aralık 2012)

ODTÜ öğrencilerinin, öğretim üyeleri tarafından da desteklenen demokratik protesto eylemini “darbe tetikçiliği” diye niteleyen Gülerce, esas olarak AKP Hükümeti’ni ve Erdoğan’ı uyarıyor. Gülerce ‘Bizi uzaklaştırır ya da harcarsanız sol sizin işinizi bitirir” diye korkutmaya çalışıyor. Gericiliğin tarihsel kodlarını hatırlatıyor.
***
Cemaatin kuşkusu yerinde görünüyor. Çünkü siyasal ve toplumsal hedeflerine ulaştığını ve gücünün sınırlarına geldiğini gören, dolayısıyla daha fazla ilerlemesi halinde sert bir kırılmanın yaşanacağını sezen AKP, sınırlı da olsa, ortamı “normalleştirmeye” çalışıyor.

Rejimin, Amerikancı ılımlı İslam modeli yönünde dönüşümünün büyük ölçüde tamamlandığını düşünen; başka bir anlatımla Cumhuriyetin başlangıç ilkeleri ve kuruluş varsayımları ile İslam’ın şeriatı arasında ortalama alma sürecinin bir ölçüde sonuçlandığını gören AKP, bu düzenin sağlamlaştırılması gerektiğinin farkında. Bu ihtiyaç, her durumda bir uzlaşma arayışı demektir. Tıpkı devrim ya da karşı devrim yıllarının hızı, temposu ve ritminin bir süre sonra yerini sükûnete, sağlamlaşma ve yerleşme dönemine bırakma zorunluluğu gibi…

AKP, Suriye ile savaşın eşiğine geldiği bir dönemde askerle daha fazla kavga etmek istemiyor. PKK ile bir ateşkes arıyor. Çünkü hem askerle kavga edip hem de savaşa hazırlanamayacağını ve PKK ile mücadele edemeyeceğini anlamış görünüyor.

Üstelik Suriye’ye askeri bir müdahalenin, bölgesel bir yangına, ardından da nükleer silahların kullanıldığı bir dünya savaşına yol açabileceği ortadayken, çatışmayı daha fazla tırmandırmak istemiyor.

AKP Hükümeti, Suriye’ye müdahale ihalesinin üzerine kalması ve yalnızlaşması durumunda, iktidarını koruyamayacağını görüyor. ABD ve İsrail’in çıkarlarını bire bir gözeten Cemaat ise bu nedenle AKP’ye yükleniyor.

Cemaatin gelişmelerden büyük bir endişe duyduğu ve korktuğu görülüyor. Derin bir korku bu. Suç işleyenlerin, haksızlık yapanların, hile ve sahtekârlıkla rejimi değiştirmeye çalışanların, masum insanların hayatlarını karartanların ve bir öfke birikimine yol açtıklarını bilenlerin duyduğu, iliklere işleyen bir korku… Rövanş tedirginliği!

Hüseyin Gülerce’nin Zaman Gazetesi’ndeki başka bir yazısının her satırına bu korkunun sindiği görülüyor. Cemaat, AKP’nin ‘Birinci Cumhuriyet artığı’ güçlerle uzlaşması halinde, bir öfke patlamasının altında ezilebileceğinden korkuyor.

Bu nedenle Cemaat, Cumhuriyet kurumlarının tasfiye operasyonuna devam edilmesinden, geri dönüş eşiği ve olasılığı aşılana kadar programın sürdürülmesinden yana. Hüseyin Gülerce şunları yazıyor:

“Şimdi ne oldu da, Ak Parti yöneticileri, sanki onlar gitmiş de başkaları gelmiş gibi davranıyor? Evet, ne oldu? Ak Parti kendi kurduğu mahkemelere, şimdi ‘hukuksuz’ diyor… Ne oldu, nasıl oldu, neden oldu?

“Demokrasi yokuşundan düzlüğe henüz çıkmadık. ‘İktidar gevşemesin, aman bütün kazanımlar yok olmasın’ diye düşünmeyelim mi? Allah korusun, ‘ya ters bir rüzgâr eserse’ diye huzursuz olmayalım mı?” (Zaman, 6 Haziran 2012)

Gülerce’nin korkularını ilk kez bu açıklıkla ortaya koyduğu ve AKP’yi uyardığı yazısının, Hasdal Askeri Cezaevi’ndeki ortam dinlemesinin hemen sonra yayımlanması dikkat çekiciydi.

Öyle anlaşılıyor ki, bu korku Cemaati tedbir almaya yöneltti. Bu nedenle bir yandan Başbakan Erdoğan’ı dinlemeye ve onun siyasal hayatını bitirebilecek ya da güçlü şekilde şantaj yapmalarını sağlayacak bir dosya oluşturmaya başladılar. Bir yandan da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yaklaştılar.

Soner Yalçın’ın tahliye edildikten sonra, “Başbakan Erdoğan’ın ofisine dinleme cihazı yerleştirenler kimlerse, bize bu komployu kuranlar da onlardır” şeklindeki sözleri gerçeği yansıtıyor.

Ancak; bütün bunlar AKP-Cemaat koalisyonunun hemen bozulacağı anlamına da gelmiyor. Cemaat yazarlarının yaptığı uyarıların yer yer etkili olduğu anlaşılıyor. Örneğin, Başbakan Erdoğan önceki gün (28 Aralık) TRT’de katıldığı programda AKP-Cemaat çatışmasına ilişkin bir soru üzerine, bir yandan “sizi ancak en yakınınızdakiler dinler” derken diğer taraftan da şunları söylüyor:

“Buna gülerim. (…) Biz bunları yazılı ve görsel medyadan öğreniyoruz. Hatta zaman zaman bazı arkadaşlarım inanmaya da başlıyor. ‘Aman ha’ diyoruz. Çünkü böyle bir şeye inanmaya başladığınız anda biz kaybederiz.”

Erdoğan’ın yükselen toplumsal muhalefete karşın gerici tarihsel bloku her şeye karşın korumaya çalıştığı anlaşılıyor. Gerçek tablo da budur. Gelişmeleri dikkatle izlemek, ancak bu çatışmaya gereğinden fazla anlam yüklememek gerekli.

Hiç yorum yok: