29 Ocak 2013 Salı

Mustafa Suphi ve Türkiye Komünist Partisi üzerine

İLK YILLAR 
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Sosyalist gruplar olmasına rağmen bunlar geniş kitle örgütlerine dönüşememişlerdi. Bu gruplar genelde küçük ve sosyalist düşüncenin taşıyıcıları oldular. Özellikle Selanik ve İstanbul merkezli idiler. Bir kısmı kurulacak olan TKP'ye katılmıştır. Özellikle de Şefik Hüsnü'nün liderlik ettiği Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF) bunlardan biridir.

MUSTAFA SUPHİ VE 15'LER
İttihat ve Terakki Hükümeti'ne muhalefetten Sinop'a sürgün edilen Mustafa Suphi buradan Çarlık Rusyası'na geçti ve burada Ruslara esir düştü. Esirliği sırasında tanıştığı mahkûm devrimcilerin ve Ekim Devrimi'nden sonra Bolşevizm'in etkisi ile 1918 yılında Sosyalist Müslüman Doğu Halklar Kurulatayı'nın ardından sürgündeki askerler ve Türkiye'deki gruplarla beraber 10 Eylül 1920 yılında Bakü'de yapılan kongre ile TKP (TKF) kuruldu. Musta Suphi ve arkadaşları Anadolu'da gerçekleşen Kurtuluş Savaşı'na destek vermek için önce Mustafa Kemal ile irtibat sağlamışlardır. Mustafa Kemal'in daveti ile Ankara'ya gelmek için yola çıkmışlardır. TKP'nin Azerbaycan'da oluşturulmuş bir grup silahlı birliği de Kurtuluş Savaşı'nı desteklemek için gönderilmişlerdir. TKP üyelerinin yurda girmeleri ile protestolar gerçekleşmiştir. Kimi kaynaklarda bu protestoların 9. Kolordu (?) Komutanı Kâzım Karabekir tarafından tertiplendiği iddia edilmektedir. Kars ve Erzurum'dan sonra Kazım Karabekir'in yönlendirmesi ile Trabzona geçmişlerdir. Mustafa Suphilerin amacı buradan gemi ile Samsun'a geçip Ankara'ya ulaşmaktadır. Ama Kazım Karabekir'in ise Rusya'ya geri göndermeyi istediği iddia edilmektedir. Gemi Karadeniz'e açıldıktan sonra Trabzon kabadayılarından Yahya Kahya ve adamları gemiye arkadan yetişip Mustafa Suphi ve arkadaşlarını öldürmüşlerdir. Bu cinayette genel kanı planlayanın Kazım Karabekir olduğudur. Başka bir iddia ise bizzat Stalin'in Sultan Galiyev ve milli komünistler ile hücre kurduğu iddiasıyla Mustafa Suphi'yi o dönem desteklediği Enver ve İttihatçıların tertibiyle ortadan kaldırmış olabileceğidir. Zira daha sonra Stalin tarafından yargılanan Sultan Galiyev'e yöneltilen suçlamalardan biri Mustafa Suphi'yle birlikte yasadışı Pan-Türkist ve Turancı bir fraksiyon kurduğu iddiasıydı.

Gizli yazışmalar / telgraflar ancak bunu kanıtlayabilir ki bunlar hala açıklanmamıştır. Bir süre sonra Yahya Kahya, Muhafız Alay Komutanı İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürülmüştür. Bu cinayeti işleyenlere karşı tepkiler artınca Kahya Yahya, Sivas'ta kurulan göstermelik bir mahkemede 'yargılanır' ve 'delil' yetersizliğinden beraat eder. Kahya Trabzon'a döndüğünde üzerindeki psikolojik baskılar devam edince, suç ortaklarını tehdit etmeye başlar. Sağda solda 'Sanki bütün işlerde ben tek başına mı idim. Daha üstüme varırlarsa her şeyi olduğu gibi ortaya dökerim' demesi Kahya Yahya'nın arkasındaki güçleri rahatsız eder. Kahya'nın ortadan kaldırılmasına karar verilir. Ansızın Trabzon kışlasına yakın bir yerde Kahya Yahya, adamlarıyla birlikte pusuya düşürülür ve öldürülür." TKP'nin kurucusu Mustafa Suphi ve (aralarında parti sekreteri Ethem Nejat'ın da bulunduğu) on dört yoldaşı Ocak 1921 yılında Bakü'ye giderken öldürüldü. Bu olay TKP’nin siyasi iktidara karşı yasadışı mücadelesinin de başlangıcını oluşturdu. 1920’li ve 1930’lu yıllarda TKP yasadışı mücadeleyi devam ettirdi. 15 Ağustos 1922'de hükümetin yasaklaması üzerine Ankara'da gizli olarak gerçekleştirilen 2. Kongre'de Genel Sekreterliğe Salih Hacıoğlu getirildi. Kongreden yaklaşık üç hafta sonra 12 Eylül 1922'de, Ankara Hükümeti o güne kadar yasal çalışma yürüten TKP'yi kapattı.

BASKI YILLARI
Ana madde: 1927 Tevkifatı Yasal çalışma olanağı ortadan kaldırılan TKP'nin 3. Kongresi 31 Aralık 1924-1 Ocak 1925'de İstanbul Akaretler'de yasadışı olarak toplandı ve Şefik Hüsnü genel sekreterliğe getirildi. Kongreden sonra, Şeyh Said İsyanını bahane eden hükümet Takrir-i Sükun kanununu çıkartarak ülkedeki CHP harici tüm siyasi oluşumları kapattı. TBMM tutanaklarına bakıldığında bu zaten görülecektir. Çok geniş tutuklamalar ve yargılamalar yapıldı.1925'de yapılan tutuklamaların yol açtığı dağınıklığı, kargaşayı durdurmak üzere, 1926 yılının mayıs ayında, Şefik Hüsnü'nün girişimiyle, Viyana'da bir parti konferansı yapıldı. Yeni bir faaliyet programının taslağı hazırlandı ve Vedat Nedim Tör genel sekreterliğe getirildi. Vedat Nedim Tör, burjuvazi ve Kemalizm ile uzlaşarak ılımlı bir politika izledi. 1927 yılında Vedat Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir partiden ayrılarak Kemalist Kadro dergisini çıkardı. Ayrılışları parti kayıtlarına, parti arşivini emniyete teslim ettikleri gerekçesi ile ihanet olarak geçti. Parti işçi sınıfı içerisinde belli bir örgütlenme yakaladıysa da (tütün işçileri ve demiryolu işçileri), parti içi problemler daha güçlü bir etki yaratmasının önüne geçti. Komünist şair Nazım Hikmet partiye üye oldu ve partiye olduğu kadar Türkiye'deki 'Komünizm Hareketi'ne de önemli katkılarda bulundu.

II. DÜNYA SAVAŞI
Parti, 1940'ların başında yeniden örgütlendi. Reşat Fuat Baraner'in Teşkilat Sekreterliğinde II. Dünya Savaşı boyunca faşizm karşıtı bir politika izledi. 1950'lere kadar Dr. Şefik Hüsnü denetiminde faaliyetlerine devam etti. 1951 tutuklamalarını ve Şefik Hüsnü'nün 1959 yılında hapis sonrası sürgüne gönderildiği Manisa’da ölmesini takiben, Yakup Demir, (Zeki Baştımar) ve bazı TKP kadroları 1960 yılında yurtdışına çıkarak partiyi yurtdışında yeniden örgütlediler.

1960'LAR: YÜKSELEN DEVRİMCİ HAREKET
1960'ların en önemli olaylarından biri bir sosyalist partinin, TİP'in, kuruluşu ve ülke genelinde yarattığı etkidir. 1960 ile 1970 arası, TKP'nin ülke içindeki kadroları TİP'i desteklediler. Milli Demokratik Devrim–Sosyalist Devrim tartışmalarının başlangıcı yine bu döneme denk düşer. Zeki Baştımar'ın (Yakup Demir) ölmesinin ardından 24 Mayıs 1973 tarihinde İsmail Bilen'in TKP genel sekreteri olması ile birlikte ülke içinde örgütlenme faaliyetlerine hız veren TKP, Marksist-Leninist dünya görüşü doğrultusunda, bilimsel sosyalizmi esas alan bir politik çizgi izledi. İşçi sınıfı içinde örgütlenmeyi ana hedef olarak koyan TKP, SSCB ile de ideolojik ve politik bir yakınlık içindeydi. 1970'li yıllar boyunca parti, tarihinin en hızlı gelişme dönemlerinden birini yaşadı. TKP bu tarihlerde bir diriliş yaşayarak Türkiye'de önemli bir yasadışı siyasi güç haline dönüştü. Sendika, gençlik, memur, köylü, kooperatif ve kadın hareketi içinde kitleselleşti. 1972 yılında TKP'nin Sesi Radyosu kuruldu. 1974 başında Atılım Dergisi yayınlanmaya başladı. Yeni bir program ve tüzük hazırlandı. 1977'de yapılan Parti Konferansında Program ve Tüzük onaylandı. 1 Mayıs İşçi Bayramı'nın kitlesel olarak kutlanmasında, Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ne karşı direnişte, aşırı sağcı teröre karşı kitlesel direnişlerin örgütlenmesinde, kapitalist sınıfa karşı güçlü grevler düzenlenmesinde, 1 Mayıs komiteleri ve can güvenliği komiteleri gibi yapıların yaratılmasında, 141. ve 142. maddelerin kaldırılması kampanyasında, barış hareketinin örgütlenmesinde, Marksizm-Leninizm propagandasında, sosyalist ülkeler ve ulusal kurtuluş hareketleriyle dayanışma kampanyalarının geliştirilmesinde TKP önemli görevler üstlendi. Basın-yayın, kültür ve sanat cephelerinde etkili çalışmalar yürüten TKP, aydınların işçi sınıfıyla bağlaşmasında önemli etkenlerden biri oldu.

1980'LER: ASKERİ DARBE VE LİKİDASYON
12 Eylül darbesiyle birlikte sol ağır bir yara aldı. 12 Eylül döneminde TKP'nin yurtiçindeki kadroları tutuklandı. 1983'de TKP Genel Sekreterliği'ne Haydar Kutlu (Nabi Yağcı) getirildi. Ardından gelen yıllarda Sovyetler Birliği’nin tüm dünyadaki kendine bağlı sosyalist örgütleri likidasyona sürüklemesiyle eş zamanlı olarak Türkiye Sosyalist Hareketi de likidasyon sürecini yaşadı. Diğer taraftan, 7 Ekim 1987'de yapılan TKP'nin 6. Kongresi ve TİP'in 8. Kongresi'nde alınan birleşme kararları gereğince, her iki partiden eşit sayıda delegenin katılımıyla aynı yılın Ekim ayında Türkiye Birleşik Komünist Partisi kurularak 1. Kongresi toplandı. TBKP progamını eleştiren ve bu oluşumun Sovyetler Birliğin'de yaşanan likidasyonun bir parçası olduğunu savunan muhalif bir grup TKP'li Eylül 1989 yılında 10 Eylül Dergisi'ni çıkarmaya başladı. 4 Haziran 1990 yılında yasal olarak da kurulan TBKP, Ocak 1991'de "Sosyalistlerin geniş birliği" çalışmaları doğrultusunda, gerçekleşen kongresinde aldığı kararla Sosyalist Birlik Partisi (SBP) oluşumuna katıldı.

TASFİYE SONRASI
1996 yılında TBKP ve SBP süreçlerine muhalif olan 10 Eylül grubu farklı çevrelerin de birleşimiyle Ürün Sosyalist Dergi'yi yayınlamaya başladı. Bu dergi TKP çizgisiyle yayınlarına devam ettirdiklerini savundu. 11 Kasım 2001 yılında Sosyalist İktidar Partisi gerçekleştirdiği olağanüstü kongresiyle Türkiye Komünist Partisi adını aldı. Böylelikle anayasada geçen isminde komünizm kelimesi geçen siyasi oluşumların kurulması yasaktır ibaresini fiilen delindi. Kuruluş tarihi olarak 10 Eylül 1920’de gerçekleştirilen Bakû Kongresi’ni esas aldığını ilan eden parti, Türkiye'de 'Komünist' ve 'Devrimci Hareket'in 1920'den günümüze ulaşan bütünsel tarihinin mirasçısı olduğunu savundu. Bu sürecin öncesinde ve sonrasında geçmişte TKP saflarında mücadele etmiş birçok kişi yeniden partili mücadeleye katıldı. 2011 yılında ise likidasyon öncesinde Türkiye Komünist Partisi saflarında mücadele etmiş bazı bireylerin ve grupların ortak iradesiyle, Ürün Sosyalist Dergi'nin de dahil olduğu Suphi'den Bilen'e Gelenek Yaşıyor Girişimi kurulmuş ve girişim partileşmeye gideceğini ilan etmiş, TKP 1920 adını alarak partileşmiştir.


DIŞ BAĞLANTILAR
Yurdun Sesi TKP Merkez yayın organı arşivi

Not: Mustafa Suphiler Kurtuluş Savaşı'na yardım edemeseler de Sovyet Rusya'nın (1924'e kadar böyle adlandırılmaktadır) silah ve altın yardımını sağlamıştır. Daha sonra Türkiye'deki kadrolar Kemalizm'e karşı direkt bir tavır almasalar da bu cinayetlerden dolayı mesafeli durmuşlardır. Ayrıca mevcut TKP ve TKP 1920 dışında, TKP adıyla faaliyet yürüten (Savaş Yolu Dergisi ve çevresini de sayarsak) toplam üç girişim daha vardır. Bunlar arasında öne çıkan iki oluşum TKP.Net ve TKP/Atılım isimleridir.

26 Ocak 2013 Cumartesi

Grup Yorum elemanı Seçkin Aydoğan ‘Açlık Grevi’nde

Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Hapishanesinde bir seneyi aşkın süredir hukuksuz bir şekilde tutuklu bulunan Seçkin Aydoğan açlık grevinde.

Hapishanelerde tecrit işkencesi ve keyfi uygulamalar devam ediyor. Bunun son örneği Tekirdağ F Tipi Hapishanesinde yaşandı. Devrimci tutsak Emrah Uygur keyfi bir şekilde arkadaşlarının yanından alınıp zorla ve işkenceyle bağımsızların koğuşuna alındı. Bunun üzerine Emrah Uygur, Deniz Şah ve Deniz Kabak'ın başlattığı açlık grevine destek için 21 Ocak 2012 günü, Fikret Kara, Sadık Çelik, İlyas Arguvan, Seçkin Aydoğan, Özcan Bayram adlı tutsaklar da açlık grevine başlamışlardır.

F Tiplerinde bu keyfi uygulamalar ne ilk nede sondur. 19 Aralık katliamıyla başlayan bu işkence 13 yıldır kesintisiz bir şekilde sürüyor. Ama tutsak alıp tecrit etmeleri teslim almalarına yetmedi. Özgür tutsaklar şehitler pahasına direnmeye üretmeye devam ettiler. Ve devam ediyorlar. Biz Grup Yorum olarak tecriti ve direnişi anlatmaya direnmeye devam ediyoruz. Biz bu bedeli göze aldık. Seçkin bu bedeli göze aldı. Grup yorum elemanı Seçkin Aydoğan'ın ve diğer devrimci tutsakların talepleri derhal kabul edilmeli hapishanelerdeki keyfi uygulamalar ortadan kalkmalıdır. 7 yıl boyunca şehitlikler pahasına devam eden ölüm orucunu, Almanya’da tek tip elbiseye tek başına direnen ve zafer kazanan Şadi Özbolat’ı hatırlatırız. Boyun eğmezliğimizi tarihimizden çok iyi bilirler. Bu uygulamalar bizi yıldıramaz. Tüm devrimcileri tutsakta etseler biz o hapishaneleri başınıza yıkarız.

Keyfi uygulamalar son!
Baskılar bizi yıldıramaz!
Devrimci tutsaklar onurumuzdur!
Türküler susmaz, halaylar sürer!
Grup Yorum | Sanat Cephesi

25 Ocak 2013 Cuma

Yeni İçişleri Bakanı'nda Hrant gölgesi...

İstanbul valisiyken AKP’nin goygoyculuğunu yapıp İstanbul’u Kadir Topbaş’la parsel parsel talan eden ve Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in ölümünün sorumluları arasında yer aldığı ifade edilen Muammer Güler İçişleri Bakanlığına terfi ettirildi.

Hrant Dink 19 Ocak 2007 tarihinde gazetesinin önünde silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybetmişti. Dink davası avukatlarının mahkemede daha önce Hrant Dink'in kendisinin de yazdığı üzere, İstanbul Valiliğinde 2 kişi tarafından tehdit edilmiş olduğu dile getirildi.

‘Yardım ve yataklık’ ile ‘kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesi’ nedeniyle Dink’in avukatları dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler’in ve İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın da aralarında bulunduğu toplam 24 kamu görevlisinin yargılanmasını talep etmişti. Ancak İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Dink davasını ‘Örgüt yok’ diyerek kapatmıştı.

Hrant’a dokunan yükseldi
Hrant Dink cinayetinin sorumluları arasında geçem Muammer Güler’in İçişleri Bakanlığına getirilmesini tepkiyle karşılayan avukatı Ergin Cinmen, ‘Hrant’a dokunan yükseldi’ dedi.

“Yeni hazırlanan 4’üncü Yargı Paketinin içinde yer alan kamu görevlileri yargılanır hükmü çıkacak mı, çıkmayacak mı belli değil. Edilecek tek bir kelime vardır o da Hrant’a dokunan yükseldi”, Hrant Dink’in arkadaşı olan gazeteci Hayko Bağdat ise; “Hepiniz piçsiniz pankartının altında duran İdiris Naim Şahin ile Hrant’ın makamında tehdit edildiği Muammer Güler arasında tercih yapmak zorunda kaldığımız bir ülkede yaşıyoruz” açıklamalarında bulundu.

24 Ocak 2013 Perşembe

Katledilişinin 40. yılında

Öğrencilik yıllarında devrimci mücadeleyle tanıştı ve 1972 yılında TKP-ML Hareketi’nin kuruluşu çalışmalarını omuzladı. Ali Haydar Yıldız yoldaş, İbrahim Kaypakkaya yoldaş ile TKP/ML Hareketi kurucu militanıdır.

24 Ocak ‘73 Türkiye proletaryasının önderlerinden İbrahim Kaypakkaya yoldaşın yaralandığı ve Ali Haydar yoldaşın katledildiği ve tarihe Vartinik direnişi olarak geçen gündür.
Anıları mücadelemize rehber olsun!

23 Ocak 2013 Çarşamba

Grup Yorum: Eşkiyalar işbaşında!

Grup Yorum'un da çalışmalarını yürüttüğü İdil Kültür Merkezi Perşembeyi Cumaya bağlayan gece sabaha karşı 04.30'da basıldı. Bu baskının yapılış şekli ve gözaltı süreci, AKP'nin ve onun kolluk kuvvetinin nasıl bir hukuk dışı ve akıldışı kafaya sahip olduğunu açıkça bir kez daha gösterdi.

Bu sürecin adı esas olarak eşkıyalıktır
Eşkıyalıktır çünkü, baskın adı altında yağma ve talan vardır.

Eşkıyalıktır çünkü, arama adı altında kırıp dökme, yıkıp dağıtma vardır.

Eşkıyalıktır çünkü, medya eliyle yürütülen yalanlar ve iftiralar vardır.

Eşkıyalıktır çünkü, işkenceler ve kurulmak istenen komplolar vardır.

Yağma ve talan vardır;
Çünkü arama baştan sona hukuksuzdur. Yasadışıdır. Yağmalama ve talan etme üzerine kurulmuştur.

1 – Kapının zili çalınmamış, doğrudan koçbaşlarıyla yıkılmaya çalışılmıştır.

2 – İçeri girilir girilmez içeride bulunan herkese gaz sıkılmış, İdil çalışanları dipçik darbeleri eşliğinde yerlerde sürüklenerek gözaltına alınmıştır.

3 – Arama başladığında kurum çalışanı hiç kimse olmadığı gibi, arama avukat nezaretinde de yapılmamıştır.

4 – Arama saatler sürmesine rağmen ortada on dakikalık bir kayıt vardır.

5 – Bütün harddiskler alınmıştır. Her birinin birer kopyası alınıp asıllarının bırakılması gerekilirken tek bir kopya bırakılmamıştır. Bunların içinde Grup Yorum''un stüdyoda bulunan ve albüm kayıtlarını içeren harddisk de vardır. Yorum şarkılarına daha yayınlanmadan el konulmuştur. Bunun adı gasptır.

6 – Hiçbir eşya bulunamamaktadır. El tabletlerinden, müzikçalarlara, fotoğraf makinalarından, ceplerdeki paralara kadar değerli hiçbir şey ama hiçbir şey bulunamamaktadır. Ortada adeta bir yağma vardır.

7 – Tavır Yayınları'ndan çıkarılan ve Türkiye'nin pekçok ülkesindeki kitapevlerinde hala satışı yapılan kitaplarımızın pekçoğuna el konulmuştur. Tavır Dergisi'nin son sayısının hepsi balya balya alınmıştır. Kafeteryamızın kitap standı bölümünde yeralan satış amaçlı konulan  çeşitli yayınevine ait tüm kitaplar alınmıştır. Amaç tamamen maddi zarara uğratmaktır.

Kırıp dökme vardır;
Çünkü ortalık savaş alanına dönmüştür.

1 – Tüm odalardaki tüm eşyalar yerlere saçılmış ve parçalanmıştır.

2 – Elektronik eşyalar kasıtlı olarak parçalanmıştır. Bilgisayarlarımız ekranları, kasaları dâhil her şey kullanılamaz hale getirilmiştir. Amaç arama yapmak değil adeta darmadağın etmek ve kullanılamaz hale getirmektir.

3 – Parmak izi alınacak diye tüm eşyalar siyah tozla kirletilmiştir. Enstrümanlarımızda dahi parmak izi aranmıştır.

Bütün bu uygulamalar sadece İdil Kültür Merkezine yapılmamıştır. Kültür Merkezimizle aynı anda basılan Gençlik Federasyonu ve Yürüyüş Dergilerinde de benzer şeyler yaşanmıştır.

Yürüyüş Dergisine itfaiye merdiveniyle camdan girilmiştir.

Gençlik Federasyonuna çatıdan girilmiş, balkona çıkan öğrencilerin üzerine çatıdan kaynar su dökülmüştür. Yine pencereden baktıklarında kurşun sıkılmıştır. Dışarıdan binanın içinde kendi etrafında dönen, alevler çıkaran gaz bombası atılmıştır. Bu gaz bombası bazı eşyaları yakmıştır.

Yalan ve iftira vardır;
Çünkü 11 çelik kapının arka arkaya kırılarak içeri girildiği söylenmiştir. İçeride bir kozmik oda olduğu söylenmiştir.

1 – Bugün de tüm basını çağırıp gösterdiğimiz gibi sadece 1 giriş kapımız vardır. Bir de en arkada tüm kurumlarda olduğu gibi acil çıkış kapımız vardır. Arka arkaya 11 çelik kapının olduğu adice bir yalandır.

2 – 'Kozmik oda' yani özel olarak izole edilmiş oda dedikleri, FOSEM'e ait sinema ve fotoğraf işlerinin yapıldığı odadır. Diğer odalardan hiçbir farkı yoktur. Kapısı da diğer odalar gibi ahşaptır ve aynı koridora açılmaktadır. İçeridede görsel materyaller, sinema dergileri, kitapları ve görüntü arşivi yer almaktadır.

İdil Kültür Merkezi'nde halk için sanat üretiyoruz. Gizli odalara ihtiyacımız yok. Gece yarısı çekilen görüntülerle, çelik kapı, kozmik oda gibi yalanlarla “gizli işler” çevrilen yerler gibi göstermek, terörize edip şaibeler yaratmak amacını güdülmektedir. Bu ülkeden kapalı kapılar ardında, halktan gizli bir şekilde ve halk aleyhine kimlerin, kimlerle ne kararlar aldığı tahmin edilemez bir şey değil. Bu yalanları kimseye yutturamazlar.

İşkence vardır;
Gözaltında geçen süreç; ilk saniyeden, çıktığımız son saniyeye kadar hen an titizlikle hazırlanmış işkencelerle doludur.

1 – Otobüste koltuklarda ters kelepçelenmiş halde 13 saat bekletildik.

2 – Nereye götürürlerse götürsünler ters kelepçelemeye devam ettiler. Adliyeye getirildiğimizde de, nezarethanede bile saatlerce ters kelepçeli bir halde beklettiler. Avukatlarımızın yoğun itirazı üzerine, nezarethanede hiçbir şekilde kelepçe takılamayacağı söylenmesine rağmen, ters kelepçeyi çözerek önden kelepçelediler. Kelepçe elimizde her zaman kaldı.

3 – Kelepçeler özellikle sıkılarak bileklerimizin kesilmesi ve yaralanması sağlandı. Avuçlarımız şişti. Ama bu uygulama değişmedi.

4 – Gözaltı süresinde susuz bırakıldık. Avukatlarımızın getirdiği sular verilmedi. Kendilerinin getirdikleri suları içmemizi istediler. Onlara güvenmediğimizi ve kendi paramızla alınmasını istedik, yapmadılar. Adliyenin içindeyken bile su içmemiz, avukatlarımızın getirdikleri suların bizlere verilmesi sorun oldu.

5 – Tuvalete gitmek işkenceye çevrildi. Saatlerce geciktirildi. Geciktirmek, saatlerce bekletmek rutin bir uygulama haline getirildi.

Yani her saniyeyi işkenceye çevirmek, sistematik olarak devam ettirildi.

Komplolar vardır;
Hazırlanan iddianamelerde ya anayasal hak olan basın açıklamaları suçmuş gibi gösterilmiş, ya da tamamen gerçek dışı olduğu her satırından belli olan komplolar kurulmuştur.

İdil Kültür Merkezi çalışanı Veysel Şahin de böyle bir komployla tutuklanmıştır. Veysel Şahin Tavır Dergisi çalışanıdır. Aynı zamanda İdil Tiyatro Atölyesi'nin oyuncusudur. Yıllardır kültür merkezinin çalışmaları içinde, tüm sanatsal üretim süreçlerinde aktif olarak çalışmıştır. Gün olmuş Yorum'un şarkı sözünü yazmış, gün olmuş İstanbul'un mahallelerinde sokak tiyatrosu yapmıştır. Yılların eskitemediği bir devrim emekçisidir. Ne hapishaneleri, ne işkenceleri durduramamıştır onu. Ona olan öfkeleri bundandır. Hakkında bir 'gizli tanık' ifadesi üretilmiş, bu ifadeye göre örgütün Türkiye Komitesi içinde yer aldığı iddia edilmiştir. İddianın bu kadar gerçeğe aykırı, bu kadar mesnetsiz olmasına rağmen, bu iddianın hiçbir kanıtı olmaması bir yana, aksi yönde  yüzlerce kanıt varken, bütün bu gerçekler hiçe sayılmış ve Veysel Şahin tutuklanmıştır. Bu ülkenin hakimleri, savcıları Veysel için söylenenlerin kanıtlarına ihtiyaç duymadan tutuklamıştır onu.

Veysel Şahin'le birlikte tutuklanan 11 kişinin yanı sıra, ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, ÇHD İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay ve Halkın Hukuk Bürosu avukatlarının da aralarında bulunduğu 9 avukat yine benzer bir komployla tutuklanmıştır.

Bilgisayarlarımızı kopya bırakmadan alanlar, yeni komplolar kurabilir. Kendi istedikleri bilgileri istedikleri bilgisayara yükleyebilir.

Kurumumuzun dört bir tarafında, pencerelerde, buzdolabında, çamaşır makinasında, enstrümanlarda, kısacası her yerde parmak izi taraması yapmışlardır. Nedeni nedir? Yine hangi komplonun peşindedirler? Yine hangi suçu üretme sevdasına düşmüşlerdir?

Bildikleri tek şey budur.

Talan et, dağıt, yağmala, işkence yap, komplo kur...

Hak ve özgürlük mücadelesini böyle durduracaklarını sanıyorlar. Sosyalizm mücadelesini böyle bastıracaklarını sanıyorlar. Yıllardır beyinleri aynı, yöntemleri aynı... Zerrece ilerleme yok...

Ama şu  yalın gerçeği tarih sahnesine defalarca kez yazacağız:

Bu ses hiç susmayacak!
Veysel Şahin serbest bırakılsın!
Komplolarla tutuklananlar serbest bırakılsın!
Halkın Avukatları serbest bırakılsın!
Grup Yorum

Efkan Bolaç: 'Tutuklanmadığım için ezilmişlik yaşıyorum!'

12 avukatla birlikte gözaltına alındıktan sonra dün serbest bırakılan avukat Efkan Bolaç, Skytürk360'a konuk oldu.

Skytürk 360’ta yayınlanan Şimdi Söz Sizde’de Hilmi Hacaloğlu’nun sorularını yanıtlayan Bolaç,“benim için onların orada olması büyük bir üzüntü; onları yalnız bırakmak ve bir şey yapamamak ise benim için ezilmişlik” diye konuştu.

Efkan Bolaç, serbest bırakıldıktan sonra savcının tutuksuz yargılanma kararına itiraz ettiği iddialarının gerçeği yansıtmadığını söyledi. Avukat Bolaç, gazeteci Tuğçe Tatari’ye gözaltındayken kendi cep telefonunda gönderilen mesajla ilgili de bilgi verdi.

“Tuğçe Tatari’ye atılan mesajdan haberim yok çünkü sabah benim telefonuma el konularak kapatıldı. Ben nezarette göz altında iken kullanmam mümkün değil ama daha sonra kardeşim de dahil bazı arkadaşlarım aramış ve telefonum çalıyormuş. Bu demek ki telefonum şifreli olmasına rağmen açılmış bu nasıl olabilir? Telefonum hala emniyette.”

‘Ajanlık ve Suriye ile ilgili soru sorulmadı’
Hilmi Hacaloğlu’nun “bazı basın yayın organlarında tutuklamaların Suriye’ye yönelik ajanlık faaliyetiyle ilgili olduğu yazıldı. Buna ilişkin size soru yönetilmedi” şeklindeki sorusuna şöyle yanıt verdi.

“Ajanlık ve Suriye ile ilgili tek bir soru dahi sorulmadı. Biz ajanlık faaliyetlerinden haberdar değildik içerde olduğumuz için. Kozmik odadan şifreleme ile mesaj atıyorlar diye haberler çıkmış ama bununla ilgili de soru sorulmadı. Tutuklanmaya sevk edilme sebebim ise gerçekten komik. ÇHD Başkanı olmaktan dolayı tutuklamaya sevk edildim bu inanılmaz ve kabul edilemez. ÇHD legal bir kurum.1974’ten beri örgütlenmiş, birçok il de şubeleri olan bir derneğiz.”

ÇHD olarak patriotlarla ilgili legal direniş yapmaya hazırlanıyorduk
Bolaç, Çağdaş Avukatlar Derneği’ne operasyon yapmasını ise şu sözlerle açıkladı.

“ÇHD net olarak hak ihlaline karşı çıkan, işçi ve emekçinin yanında olan bir örgüt. İnsanlara suçlar ve yasalarla ilgili eğitim seminerleri verdik. Engin Çeber davasını sonuna kadar takip eden, DGM’leri kapattıran ÇHD’dir. Bize yönelik bir operasyon yapılacağını düşünüyorduk. Patriotlar için legal bir direniş için hazırlanıyorduk aslında. Bu operasyon tamamen ÇHD’nin aktivasyonuna yönelik yapılmıştır”.

‘Nezarethanede kelepçe takıldı’
Emniyet’te su şeket temininde yaşanan sorunların bir süre sonra aşıldığını belirten Avukat Efkan Bolaç, Çağlayan Adliyesi’ndeki nezarethanedeki koşulları eleştirdi.

“Avukatlar olarak bize diğer gözaltındakilere göre farklı farklı muamele yaptılar. Nezarette 30 kişiydik oturacak yer yoktu ıslak fayansların üzerinde oturduk.Bizim elimizde kelepçe yoktu ancak gözlatındaki bazılarının eli kelepçeliydi. Nezarette takılamayacağını söyledik ama şüpheli olduğumuz için siz karışmayın dediler. Bazılarımız çorapla geldi üçünki apar topar ayakkabılarını giymelerine bile izin vermeden alındılar”.

İstanbul Barosu avukatları ile İstanbul ve İzmir Barosu Başkanlarına teşekkür eden Bolaç, “bu destek bizi fazlasıyla memnun etti.

22 Ocak 2013 Salı

RedHack: Sanal ortamdan gerçek gündem - Murat Dural

İnternetin fenomeni, Robin Hood’u, V for Vendetta’sı, halk kahramanı, hacktivistler, devrimciler… Suavi onlar için marş yaptı, 15 Şubat tarihinde Red! İsimli bir belgesel vizyona girecek, tweetleri bol bol retweetleniyor, Facebook’ta haberleri-belgeleri paylaşılıyor, sözlüklerde yazılıyor, çiziliyor, hayranları artıyor… Ve RedHack sözcüsü bir radyo röportajında bu desteğe çok teşekkür etmekle beraber ekliyor:

“Bu desteğin ötesinde destek bekliyoruz. Popülarite bizim kişisel olarak hiçbir işimize yaramıyor ve biz bunu istemiyoruz zaten. Bizler Robin Hood değiliz. Bizler kahraman hiç değiliz. Bizler sadece insanların daha iyi yaşayabilecekleri, insan onuruna yakışır şekilde devam edebilecekleri bir hayatın test edilmesi için sadece neferiz. Sadece birer nefer. Aynı durakta dolmuş beklesek bizi tanırlar. Bizim istediğimiz sadece bir parça daha bilinç ve direnç.”

En genel ve yüzeysel Wikipedia bilgisiyle Redhack (Kızıl Hackerlar, Kızıl Hackerlar Birliği), 1997 yılında kurulan, kendilerini marksist ve sosyalist olarak tanımlayan hacker grubu. Şubat 2012′de Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün internet sitesini çökerterek adlarını duyuran grup aynı zamanda Türkiye genelinde yaklaşık 350′ye yakın emniyet müdürlüğü sitesini geçici bir süreliğine çalışamaz hale getirdi. Grubun çekirdek kadrosunu oluşturan üye sayısı 12. (Nisan 2012′deki röportajlarına göre) Kendilerini yakalatmayan şeyin onurları olduğunu ve kendilerine önder olarak Şirin Baba’yı aldıklarını söylüyorlar.  Emniyet Müdürlüğünü, İçişleri Bakanlığını, Dışişleri Bakanlığını, TSK’yı, ÖSYM’yi, AKP’yi, Diyanet İşleri’ni ve son olarak da YÖK’ü hacklediler.

YÖK sitesini, ebys.yok.gov.tr’yi hacklemeleri ülke çapında gündem yarattı. 60bin belgeyi ele geçirdiklerini duyurdular. ODTÜ direnişi gündeminin ilerleyen günlerinde, direnen üniversiteye bir kanal daha açtılar. Ele geçirdikleri belgelerden; harçlarla alınan makam arabalarını, sahte diplomaları, ihale fesatlarını, temizlik malzemelerinden kazanılan fazladan milyonlarca lira parayı, yurt yapılacak yere AVM yapıldığını öğrendik. Basın ilgisizliğine rağmen sarsıcı etkileri oldu. Son olarak 18 Ocak’ta kendisini ilk Türk hacker olarak tanıtan Tamer Şahin’in iddiaları yer aldı basında. Şahin örgütün; yurt dışındaki aşırı sol örgütler tarafından yönlendirildiğini, PKK’yla organik bağı olduğunu ve devleti halkın gözünde küçük düşürmeye çalıştığını ileri sürmüş. Hızını alamayan Şahin; 60 ülkenin gizli bilgilerinin 5 yıldır virüsler aracılığıyla ele geçirildiğini ifade ederek uluslararası bir internet virüsü şebekesinin resmi kaynaklara saldırıp bilgileri Çin merkezine ilettiğini söyledi ve RedHack’in de içlerinde olduğunu ima etti. Yandaş hacker, alışılan genel AKP politikasından bir örnek vermiş oldu: “Terörist Çin’de de olsa arayınız.” Yani genel bir kıyılaştırma, köşeleştirme, uçlaştırma açıklaması. Haberde Şahin’in başarılarına dair kesin bir bilgi yok. Daha çok yalan üzerine kurulmuş eksik bir Tamer Şahin halkla ilişkiler çalışması gibi.

Finaller zamanı üniversitelilere ders notlarını okutmayı bırakıp rektörlerin ve üniversitelerin yolsuzluk belgelerini okutan RedHack’in son eyleminden sonra, tiyatrolardan dizilere kadar her konuda içi boş söylemlerde bulunma başarısındaki Tayyip Erdoğan, RedHack hakkında açıklama yapamadı. YÖK başkanı Gökhan Çetinsaya -sanki ODTÜ öğrencilerine ve öğretim görevlilerine alenen soruşturma talimatı kendilerine verilmemiş gibi- soruşturmaların gizliliği açısından belgeleri açıklayamadıklarını belirtti. Belgelerin ‘gizli’ olmasından dolayı haber yapan gazetecilere işlem başlatılacağı tehditi yapıldı. Dahası iddialara dair karşı kanıt sunamayan rektörler, absürt ve içi boş yalanlamalar yaptı, yemekhanesine yüzde 85 zam yapan İÜ rektörü Söylet, 1milyon 537 bin liralık muhasebe kayıtları hakkında konuşamadı. Sonra devreye kolpa hacker Tamer Şahin girmiş oldu.

Demokratik süslemeli toplumlarda seçime ve seçim mitinglerine katılmak dışında demokratik protesto kanallarının da halka açık olması gereklidir. Demokrasi süsünün de çok parlatamadığı krizli kapitalist yönetimlerde ise, toplum içerisine kanallar halinde yayılmış olan gizli faşizm, sık sık şiddet aygıtı olarak açığa çıkar ve protestoları hak olmaktan çıkarır.  Demokrasinin denetim mekanizmalarından biri olması gereken medya, susturucu işlevi görür -ki liberal kuramlara göre meyda 4. kuvvettir ve halkı bilgilendirmekte yükümlüdür. Büyük ustalık döneminde gazetecileri alenen hedef gösteren ve internetteki iletilere dahi dava açan bir ortamda böylesi bir görev, gerçekleştirilmesi mucizeleşen bir durum olur.  Bizzat Tayyipçe itiraf edilen gündem değiştirme  politikalarına rağmen RedHack; merkezi kurumlardaki oyunların küçük bir parçasını ortaya koyarken kendi gündemini yaratan eylemleri ile, -hackerlığın Türkçe çevirisi ‘kırıcılık’ gibi- yenilmez iktidar algısında da kırılma yarattı. Gerçeklikten sanal gündemler çıkararak gerçeği örtbas edenlere karşı sanaldan gerçek gündemler çıkararak gerçeği su yüzüne çıkardı.

Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nde akademisyenlik yapan Yar. Doç. Dr. Ufuk Eriş; ‘Türkiye’de kırıcı (hacker) kültürü’ isimli çalışmasında konuyu akademik bir temele oturtuyor. Eriş, hackerlığı üç temelde inceliyor: Kurumlarla beraber çalışan, problem çözme odaklı ‘üstat’ hackerlar; yaptıkları suç olarak nitelenen ‘yasadışı’ hackerlık yapan korsanlar ve de toplumsal bir amaçları olan hacktivistler. Eriş; iletişim teknolojileri sayesinde Zapatistaların yerel bir direnişten dünya çapında gündem oluşturmalarını ve küreselleşme karşıtı hareketlerde internetin rolünden bahsederken kırıcıları, iktidar-bilgi ilişkisini yeniden yapılandıran rolleriyle de ele alıyor. Bianet.org’a yaptığı bir açıklamada Eriş RedHack’in yaptıklarını şöyle özetliyor: “Bir monolit üstünde küçük bir çatlak yaratmak, hayatın başka türlü de olabileceğini kısa bir an için de olsa insanlara göstermek.” Eriş, Redhack’in eylemlerinin yeni toplumsal hareketler kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ve bu grupların amacının egemenlerin iktidarının kırılmaz olmadığını insanlara göstermek olduğunu belirtiyor.

RedHack, aynı zamanda, iktidarın sürekli kurmak zorunda olduğu hegemonyasını parçalayan, karşı-hegemonik hatta karşı ‘hackemonik’ bir mücadele veren örgütlenmedir. Arkasında gizlenecek bir gerçeğin de var olmadığı ‘simülasyon’a rağmen sanal alanda gerçeği arayan bir örgüttür. RedHack aynı zamanda, Mahir Çayan’ın ortaya koyduğu mücadeleyi, suni dengeyi kırılganlaştıran öncü mücadeleyi veren bir örgüt olarak değerlendirilmeli. RedHack’in yaptığı, suni dengeyi sağlayan, merkeziyetçi devletin bilgi tekelini güç olarak kullanmasını ve yenilmez devlet algısını yaymasını engellemektir. RedHack; aynı zamanda, hackerlığı, devletin koruyucu hackerlarından ve faşistlerden alan devrimci bir örgüttür. Politik, akademik, güncel anlamlarıyla incelenmesi; ama putlaştırılmadan ya da fetişleştirilmeden örnek alınması gereken örgüttür. Sosyal portallarda var olan RedHack’in, haklarında çıkan son haberi Tamer Şahin’in açıklamaları ile ilgili twitter’da dolaşan yorumlarla yazımızı bitirelim:

-RedHack Bir ezik (T.Şahin) daha sayenizde iş güç sahibi oldu ya helal olsun, emniyete,bilgisayar açma kapama,fişe takma dersleri veriyor.

-Günlerdir RedHack’ in açıkladığı belgelerin haberlerini yapıyorum. Bu adamlar terörist diyenin twitter kuşu kadar aklı yoktur.

-RedHack ‘in yaptığı teröristlikse, hemen 2-4 yıllık terörist bölümleri açmak lazım ünilerde.

-LamerSahin kendine “turkiyenin ilk hackeri” diyormus, demek “ilk hacker” olmak icin “ilk” eylemde yakalanmak gerekiyormus. ;) Lame sux.

-millliyetdeki RedHack haberi t.şahin reklamı ve pi-ar kokusu yayıyor.hiç bir bilimsel veri ve bilgi içermiyor.bok kokuyor açıkçası.

-AKP basedemeyince, tetikci yollamis. Ama yolladigi tetikci keske “hack dunyasinin” AJDAR’i olmasaymis;)

-RedHack siyasi olmasaydı da, kızların face şifresini mi kırsaydı ? boş konuşma sanat gibi teknolojide halk içindir..

-Yolsuzluk yapanlar için çalışıyorum, yalakayım demiyor da ’etik hacker’ felsefesiyle hareket ediyormuş.

-RedHack ‘in ne için mucadele ettiği açıkça görülüyor.Görülmeyen tek şey Lamer Şahin’nin kimin maşası olduğudur, önce onu açıklasın…

-Grup_YORUM terorist, RedHack terorist Gazeteciler zaten terotist, eee avukatları da unutmayalım,. Askeri saymıyorum bile. Peki sen?
Murat Dural-Anadolu Üniversitesi-İletişim Bilimleri Fakültesi Kolektif Yürütme Kurulu Üyesi
(Not: Yazı blog.radikal.com.tr’de de yayımlanmıştır.)

21 Ocak 2013 Pazartesi

RedHack'in 'Şirin Baba'sı konuştu...

RedHack’in “Şirin Baba” lakaplı kurucusu Vatan gazetesinden Salih Köksal’a konuştu. “Şirin Baba”, amaçlarını, planlarını, nerede yaşadıklarını ve nasıl geçindiklerini anlattı.

İşte o röportaj:

“İçişleri Bakanlığı, Ankara Emniyeti, Dışişleri Bakanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı, ÖSYM, YÖK, Yargıtay gibi kritik kurumların sitelerini hackleyerek, önemli belge ve bilgileri elde eden Redhack, hakkında merak edilen soruların yanıtlarını verdi.

YÖK’ü (Yükseköğretim Kurulu) hackleyerek, yankıları hala süren üniversitelerdeki yolsuzlukları ortaya seren Redhack’in “Şirin Baba” lakaplı kurucusu, “Yolsuzluk yapan tüm kurumlar ve kişiler hedefimizde” dedi. YÖK’ü ODTÜ olayları sonrasında yaşananlara tepki olarak hacklediklerini söyleyen “Şirin Baba”, “Belgeleri maalesef keserek aldık. Lazım olanlar varsa, söylesinler gönderelim” diyerek, YÖK’e çağrı da yaptı.

‘FBI, Interpol peşimize düştü’
Bizlere karşı siber ordu kuruyorlar. MGK bünyesinde Siber Güvenlik Kurulu kuruldu. MGK gündemine alınmışız. Geçen aylarda bir TÜBİTAK yetkilisi, “RedHack’i yakalamak için FBI ile anlaştıklarını” açıkladı. Aynı şeyi uluslararası DEFCON konferansında FBI yetkilisi de söyledi... Bizi yakalamak için Interpol’e iki defa başvuru yapılmış... Bu derece ciddi bir sorun görmelerinin nedeni sadece hack yapmamız mı? Hiç sanmıyoruz. Asıl olay, “devlet imajını” hacklememiz. Biz onların ‘dokunulabilir’ olduğunu gösterdik. Açıkçası mouse ve klavyelerimizden başka kaybedecek birşeyimiz yok. Biz bir avuç dürüst insanız.

- RedHack’i nasıl tanımlıyorsunuz?

Redhack 1997 Mayısında “siyah ve beyaz” diye dayatılan hack türlerine bir tepki olarak, “KIZIL hack” felsefesini teorize ederek, etrafında birleşen insanlar tarafından bir ‘ihtiyaç ürünü” olarak kuruldu. O günden bu yana da hedefinden sapmadan “halk için hack” ilkesinden hareketle bugünlere kadar başarıyla geldi. “Hacktivizm” kavramını ilk kullanan gruplardanız, an itibariyle de halen faal olan dünyanin en eski hacktivist grubuyuz.

- Türkiye’de mi yaşıyorsunuz?

Elbette ülkemizdeyiz, aksi halde sorunlara nasıl bu kadar vakıf olabilir, bu denli kaygı duyabilirdik? Elbette yurtdışında da üyelerimiz vardır. Vardır diyorum çünkü üyelerimizin nerede yaşadığını sormayız, bilmeyiz. Üyelerimiz sanıldığından çok. Türkiye’deki kilit noktalara yerleşmiş çoğu eski birçok üyemiz, dostumuz var... Artık Redhack’i grup olmaktan çıkararak, genel bir örgütlenme modeline gideceğiz. Yazacağımız Redhack Manifesto’sunu kabul eden herkes kendi hücresini bağımsız olarak kurabilecek. Redhack adına Redhack ilkeleriyle bizlerden bağımsız olarak ama “ana ilkeler ışığında” eylem yapılabilecek.

- “Şirin Baba” kaç yaşında? Grubun içinde kaç kadın var?

Grubumuzda kimsenin adını, yerini, yaşını, cinsiyetini bilmeyiz. Kadın üyelerimizin olduğunu tahmin ediyorum. Bana gelince, 1997’de bu grubu kuranlardan biri olduğuma göre ve 1997’den önce de hacking dünyasının içinde olduğuma göre yaşımı aşağı yukarı tahmin edebilirsiniz. Yani “Şirin” miyim bilmem ama “Baba” tanımını hak edecek yaşa geçtim sanırım.

- Sürekli bilgisayar başında mısınız? Nasıl geçiniyorsunuz?

“Nasıl geçinemiyoruz” desek daha doğru olur. Üyelerimiz çoğunlukla eğitim düzeyi yüksek olan insanlardan oluşmasına karşın önceliklerimizi halkımızın sorunlarına endeksli belirlediğimiz için geçinmekte zorlandığımız açıktır. Milyon dolarlık sistemlerle oyuncakla oynar gibi oynuyoruz ama çoğu zaman yiyecek ekmeğimiz, içecek çayımız olmayabiliyor. Bundan utanmıyoruz, aksine onur duyoruz.

- Amacınız nedir?

Çok basit aslında. Öyle filmlerde, macera romanlarındaki gibi kahramanlıklar değil amacımız. Kitleleri harekete geçirebilmek, kitlelerin bir koyun, onları yönetenlerin de çoban olmadığını farkedebilmesini sağlamak, bu aptal tiyatroda “bir figüran olarak” yaşamını tüketmesinin saçmalığını insanlara gösterebilmek. Bize göre asıl kahraman biz değiliz, halkın kendisi, bizim yaptığımız bunu onlara hatırlatmaktan ibaret. Bunu hatırladıkları an, dünya daha yaşanılabilir olacak ve işte o zaman eşit, adil, sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya kurabileceğiz. Özetlersek, Nazım ustanın dediği gibi “Bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçe” yaşanmasıdır, asıl amacımız.

- Birbirinizle nasıl haberleşiyorsunuz?

Birçok haberleşme yöntemi kullanıyoruz ama bunlara güvenlik nedeniyle giremem. Ama öyle herkesin aklına gelen türden olmadığını söyleyebilirim. Grup üyeleri gerçek kimlikleriyle birbirini tanımadığı gibi, çoğu üyemiz internet dünyasında da birbirini tanımaz. Belirli mesajlar verilir ve grup üyesi bu mesajı görür, çalışmaya başlar, başarılı olan üye aynı şekilde mesajı gönderir ve eylem gerçekleştirilir. Bu kullandığımız yöntemlerden sadece biri.

- Kamudan destek aldığınız kişiler var mı?

Bireysel anlamda, niyet ve temenni eksenli çok destek var. Elinde yolsuzluk vb. belge olanların mail adresimize göndermelerini istiyoruz. İsim vermeden bunları yayımlarız.

- Savcılık tarafından “terörist” ilan edildiniz?

Tutuklanan 7 kişi için birçok eylem yaptık, hatırı sayılır bir kamuoyu oluştu, akademisyenler, milletvekilleri davayla yakından ilgilendi. Ve sonunda savcılık “silahli terör örgütü” iddasıyla aldığı 7 masum genci bırakmak zorunda kaldı. Bu gençlerin Redhack haberlerini paylaşmak dışında başka pratikleri olmadı.

- Dışişleri Bakanlığı’ndan ele geçirdiğiniz 65 GB’lik dosya olduğunu söylediniz?

Dışişleri Bakanlığı’na ait dosyalar elimizde. Fakat bu dosyalar daha çok yurtdışı görevlendirmeleri, atamalar, kurum içi yazışmalar temelinde. Yani bu yazışmaların yayınlanması halk için bir şey ifade etmez, ama Dışişleri Bakanlığı’nı yabancı devletler nezdinde zor durumda bırakabilir.”
Kaynak: odatv.com

Ölümsüzlüğünün 89. yılında

Ölümsüzlüğünün 89. yılında yoldaş Lenin yol göstermeye devam ediyor…

Kanuni oğullarına da torunlarına da acımadı - Rıza Zelyurt

Osmanlılar çağında; Osmanlı Devleti'nin adı Devlet-i Aliyye, yani Yüce Devlet idi.  Bu devlette tek hanedan vardı: Al-İ Osman denilen Osmanlı Ailesi.

Bu aile; yönetime o kadar sıkı tutunmuştu ki koskoca imparatorlukta ikinci bir ailenin ortaya çıkmasına izin vermedi. Dış ülkelere yapılan yağma savaşlarından elde edilen gelirle Top Kapısı Sarayı'nda müthiş bir gösteriş içinde yaşıyordu bu hanedan.

Ama hanedan içinde ikinci bir başa asla izin yoktu. Padişahlar; bu konuda çok zalimce davrandılar. Muhteşem Süleyman'ın babası Yavuz Sultan Selim, saltanat uğruna babası ile savaştı; ilkinde bozguna uğradı, kaçtı. Sonra babası tahtı ona bıraktı. Ama bu oğul; babasını zehirleterek onun gölgesinden kurtulmuş oldu. Elbette ki diğer kadeşlerini de bu arada boğazlatmıştı. Bu Osmanlı politikasını; Esirciler Hanı isimli romanımda İstanbul Kadısı'nın konuşmalarında çok derinlemesine gösterdim.

MUSTAFA BOĞULUYOR
Kanuni Sultan Süleyman, babasından bu kan dökücülüğü miras olarak almıştı. Onun bu saltanat tutkusunu bilen Hurrem Sultan; amacına bu duyguyu kışkırtarak gitmeye karar verdi. Dört oğlunun (Cihangir, Mehmed, Beyazıd, Selim) karşısındaki en büyük rakip olan Şehzade Mustafa'yı artık ortadan kaldırtabilirdi.

Batı'da Roxalana  ismiyle bilinen Hürrem Sultan;  bu amaçla damadı Rüstem Paşa ile işbirliği yaptı. Bunlar; 'Ordu, Şehzade Mustafa'yı istiyor!' diyerek padişahı korkuttular. Sultan Süleyman,1553'te  İran seferine çıkmıştı.  Şehzade Mustafa'yı Konya'daki ordugahına çağırttı.

Mustafa, babasının otağına girip selam verince Sultan Süleyman; 'Ah köpek, sende hala beni selamlayacak cesaret var mı?' deyip arkasını döndü. Bu işareti alan Zal Mahmud'un başkanlığındaki cellatlar  büyük çabalardan sonra Mustafa'yı yıktılar; boğdular. 39 yaşındaki bu yiğit ve sevilen şehzadenin başına gelenler çok tepki çekti. Yeniçeri ordusunun ayaklanmasından korkan Sultan Süleyman,  Rüstem Paşa'yı Veziriazam'lıktan almak zorunda kaldı. Halk; Rüstem Paşa'nın arkasından 'Domuz Çobanı!' diye küfrediyordu. Buna karşın o bir buçuk yıl sonra  geri gelecektir.

Mustafa'nın karısını Bursa'ya sürdüler ama Hurrem durmadı.  Mustafa'nın küçük bir oğlu vardı. Kocasına, 'O çocuk ileride büyür; saltanatı tehdit eder. Saltanat; dinin korunması için vardır. Bu yüzden dini korumak uğruna o çocuğu öldürmek gerekiyor.' diye fit verdi. Oraya bir vezir yolladılar; bu vezir kadını kandırıp çocuğunu boğdu; hemen kaçıp İstanbul'a geldi.

ŞEHZADE BAYAZİD DE!
Hurrem Sultan 1558'de ölünce bu kez onun oğulları arasında saltanat mücadelesi başladı. Şehzade Bayezid; Şehzade Selim ile 1559'da savaştı, yenildi; İran'a sığındı. Sultan Süleyman;  İran Şahı Tahmasb'ı tehdit etti; olmayınca büyük paralar verdi. Bu baskılara dayanamayan Şah; 1562 yılında Şehzade Bayezid'i Osmanlı tarafına teslim etti. Şehzade Selim; hemen onun kellesini kestirdi.

Şehzade Bayezid'in yanında 4 oğlu vardı. Osmanlı tarafına verilen bu dört şehzadenin başı da Sivas'ta kesildi. Cesedleri de sur dışına gömüldü.

Bayezid'in bir de küçük oğlu vardı. O'nu da anasıyla birlikte Bursa'ya sürmüşlerdi. Muhteşem Süleyman güvendiği hadımağalarından birini Bursa’ya gönderdi ve küçük torununu da boğdurdu. Cellat; çocuğun yanına vardığında; çocuk onun boynuna sarılıp kucaklamış, öpmüştü. Buna dayanamayan cellat bayılmış, ama yardımcısı gelerek o ufak yavrunun işini bitirmişti.

Böylece Sultan Süleyman'ın 5 oğlundan Mehmet hastalıktan, Cihangir ise ağabeyinin katledilmesinden duyduğu dehşetli korkudan ölmüştü. Mustafa ile Bayezid da idam edildiğinden meydan Sarı Selim veya Sarhoş Selim denilen 2. Selim'e kalmış oldu.    

'VALİDE SULTAN' OLAMADAN ÖLDÜ
Entrikalarla oğullarını tahta varis yapmayı başaran Hürrem Sultan, Valide Sultan olamadan 15 Nisan 1558'de (Sultan Süleyman'dan yaklaşık 8 yıl önce) İstanbul'da hayatını kaybetti. Hürrem Sultan'ın zehirlenerek ya da kadın hastalığı sonucu öldüğü düşünülür. Son senelerini kulunç hastalığı sebebiyle rahatsız geçiren Hürrem Sultan, son kışını Kanuni ile birlikte Edirne'de geçirmiş; rahatsızlığı artınca İstanbul'a dönmüştü. Büyük bir cenaze töreninin ardından Süleymaniye Camisi avlusuna gömüldü. Mezarı üzerine türbesi eşi Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırıldı.

ÖLÜMÜ AYRI BİR ROMAN
Kanuni Sultan Süleyman 1565'te dönemin en becerikli veziri olan Sokullu Mehmet Paşa'yı veziriazam yaptı. Ertesi sene de onunla birlikte Zigatver seferine çıktı. Çünkü Akdeniz'den başarısızlık haberleri gelmiş; halk homurdanmaya başlamıştı. Sultan; bu son sefere giderken hastaydı. Nikristen acı çekiyordu. Kanuni Sultan Süleyman; kapalı araba içindeydi. Ancak şehirler geçilirken ata bindiriyorlardı. Bu sırada, Kanuni'nin atın eyerine çakılan bir tahta parçasına bağlandığı söyleniyor. Ordu Komutanı Sokullu Mehmet Paşa, padişahın hasta olduğunu belli etmemek için her şeyi yapıyordu.

Kuşatılan Zigatver kalesinin bir türlü alınamaması hasta padişahın daha da kötüleşmesine yol açmıştı. Son günü, 'Şu ocağı yanası yer daha alınmadı mı?' diye inlemişti. Ve gece yarısı ölmüştü.

Veziriazam Sokullu Mehmet Paşa padişahın öldüğü duyulur ise askerin moralinin bozulacağını düşündüğünden haberi gizledi. Öyle ki çadırda bulunan Hekimbaşı'nı bile boğdurdu. Hemen, güvendiği bir ulakla Kütahya’da vali olan Şehzade Selim'e haber yolladı.

Ertesi gün çok kuvvetli bir saldırı ile Zigatver kalesi ele geçirildi. Veziriazam Sokullu; ancak fethedildikten sonra ölüm haberini sadece vezirlere söyledi.

YERİNE TAKLİDİ GEÇİRİLDİ
Sokullu Mehmed Paşa; asker durumu öğrenirse kargaşa çıkar diye düşündü. Padişah'a çok benzeyen birisini buldurdu. Dönüşte; padişahın arabasına onu yerleştirdi. Kendisi ve diğer vezirler ara sıra arabaya yanaşıp padişahla konuşuyormuş gibi yaptılar. Sahte Süleyman da ikide bir elini örtülü pencereden çıkartıp askeri selamlar gibi yaptı.

Bu arada Şehzade Selim İstanbul'a dönmüş, cülus töreni yapılmış; sonra da gidip Eyüb Sultan'da kılıç kuşanmıştı. Peşinden de alayla yola çıkmış Belgrad'a gelmişti.

Kanuni'nin cenazesi Belgrad'a ulaştırılınca durum halka açıklandı. Burada cenaze namazı kılındı. Bir tabur eşliğinde cenaze İstanbul'a gönderildi. Padişah'ın naaşı Süleymaniye Camii yanındaki mezarına defnedildi. Burada da Hürrem ile yan yana yatıyordu artık.

Evet; Muhteşem Süleyman da ölmüştü. Diğer padişahlar gibi... Bu süreçte o kadar çok olay, o kadar çok insan var ki hangisini ele alsanız yıllarca süren diziler yapabilirsiniz...

Radikal İslamcılığın dönüşümü Laisizmi restore mi etti? - Özkan Şahin

 “Siyasal İslam’ın iflası,
eksiğiyle fazlasıyla
İslam’ın sekülarizasyonundan başka bir şey değildir.”
Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası
.
Radikal İslam’ın diğer politik İslam prototiplerine göre modern unsurları bünyesinde sindirebilmiş olması, İslam’ın Batı ile yaşadığı krize karşı çözüm tartışmalarında Radikal İslamcılara büyük bir literatür zenginliği sundu. Lakin literatür zenginliğine sahip yeni entelektüeller ve yamakları, usul ve kaynak konusunda saltık bir buhrana düşmüştü. Teori ve söylem konusundaki bu buhran üç şekilde tecelli ediyordu:

1- Radikal İslamcı söylem fazla elitistti ve geniş toplum yığınlarına ulaşamıyordu.
.
2- Radikal İslamcı söylemin tartışma çemberi aslında saldırılarına karşı kenetlendikleri Batı devletleri ve ideolojilerinden ziyade, marjinalliklerinin karşılarına aldığı kendi ülke ve milletlerinin Gelenekselci İslamcıları oluyordu. Bu şekliyle Radikal İslamcıların tutumları, westernizasyonun soyut ve somut ataklarına karşı bir tepkisellikten ziyade, kısır bir içsel çekişmeye dönüşüyordu.
.
3- Radikal İslamcılar, karşılarına çıkan gelenekselcilikle mücadele çabası sonucu bütün geri kalmışlığın sebebi olarak gördükleri geleneğin başlıca nüvelerini, ikincilleştirme yoluna gittiler. Bu şekilde özellikle İhvan ekolünde görülen tasavvuf, karşıcılık ve Şeriati örneğinde görülen Marksizm ve Egzistansiyalizmin kavrayış usullerini İslami tartışmalar bünyesinde kaynaştırma süreci, Radikal İslamcılığın metot ve söyleminin belirgin bir “siyasette dünyeviliğe” doğru evrildiği noktayı başlattı.

Yaklaşık yarım yüzyıl önce başlayan bu somutlaşma süreci, İslam dünyasında kesin bir zaferin uzaklığı konusundaki umutsuzluğun artması ve gelenekçi grupların kitlesel çözümlerden ziyade bireysel çözümler üretmede başarılı olması, Radikal İslamcılığın kavrayış ünitelerine sızmış sekülerizasyonu belirginleştirdi. Söylem, din, kavramlar ve dini literatürü muhafaza etse de, dini hareket metodu söylemin içinde buharlaşıyordu. Elbette burada bahsettiğimiz Sekülerizasyonun nitelik olarak Türk, Mısır, Tunus elitlerinin resmi ideolojisi olan ve her şeyi ile din karşıtı, sekülerizasyonu olarak algılamamız lazım. Radikal İslamcıların seküler tutumları sadece gerileyişin sebeplerini anlama adına daha somut yargılar üretmek isteyen ve bunu anlarken de düşman Batı ideolojisinin birikiminden faydalanma arzusunun bir sonucuydu. Bu sonuç ilk başta, Radikaller ile Gelenekselciler arasında sert bir “Sahih din” tartışmasını doğurdu. Bu tartışma ardından, başta hadis olmak üzere ilimlerin birikiminin ve başta mezhep ve tasavvuf olmak üzere de usuller konusunun nitelikleri üzerinden ilerledi. Süreç içerisinde kimi gruplar gelenek ile tekrar pozitif bir bağ kurarken, kimi ülkelerde süreç, Türkiye örneğinde olduğu gibi AKP tipi geleneksel nüvelerden iz taşımamak bir yana, her şeyi ile Batılı-Modern kavramlarla kaynaşmış ve söyleminin hammaddesi “demokrasi” olan ilginç örneklere evrildi.

Şimdi!

Özellikle Türkiye tipi her an totaliter yüzünü belirginleştirebilen ilkel demokrasilerde İslami bir devrim-dönüşüm konusunda umutsuzluğa kapılan kitleler için, sistemi İslamize etme gayesi, İslami tutumları demokrasi çemberi içerisinde sisteme enjekte etme ve kamusal alanı Müslümanlar için özgürce yaşanabilme alanı haline getirme gayesiyle yer değiştirdi. Çünkü İran örneğinde olduğu gibi, ne Müslüman tabanın laik elitleri tasfiyeye gücü yetiyordu, ne de Mısır örneğinde olduğu gibi devlet kaba bir idealizmle İslam’ı popüler ve politik arenada tamamıyla sindirmek için faaliyete geçme kudretini bulabiliyordu. Bu sürüncemenin etrafında kesin bir dönüşümden umut kesen ve sistemle uyuşma konusunda gönülsüz gruplar, kendi abanoz kulelerine çıktılar ve kimileri de İslami idealizmin daha somut bir şevkle dillendirilebileceği Çeçenistan, Irak, Afganistan gibi coğrafyalara aktılar. Lakin bu hal kaosu, gerek demokrasi ile uyuşan Radikal İslamcılar ve gerekse diğerleri açısından, malum bir sonuçsuzluğu ihtiva ediyordu. Bu ihtivanın unsurları bugünkü çözümsüzlüğün parlak nüveleridir.
.
Geniş İslamcı kitlelerin sekülerleşmesinin altında, geleneğin moderniteye karşı sinmişliğinden ziyade, “geleneğin” geniş kitlelerin arzuladığı yaşam tipinin dışlamışlığı geliyordu. Çünkü geleneğin alt yapısı belirgin bir zühtçülüğü kapsarken moderne evrilmiş İslamcılık, karşılarındaki laikler gibi bol kaynaklı, ihtişamlı, ekonomik kudretle donanmış bir yaşamı arzuluyordu. Özellikle avamın, İslamcılığın politik kudretinden beklentileri karşılığını, hukukun veya kültürün dışında ekoni şubesinde buluyordu. Bu arzu, hem yüzyıllık ezilmişliğe karşı taaruzun bir neticesi, hem de moderne karşı modern unsurlarla savaşmış olmanın doğurduğu postmodern bir duraktı. Böylece İslamcılar, Mustafa Kemal ve cumhuriyet elitlerinin amaçlayıp başaramadığı bu değişimi kendi politik vasıfsızlıklarının eliyle kanıksadılar. Daha da garibi kapitalist bir alt yapı ile değişen bu güruhun varsallarından pay alamayan ama bir çıkış yolu arayan yoksul İslamcı yığınlar ise, sınıfsal başarıları olan kendi üst prototiplerinin hedeflerine yöneldiler.

Bu şekil 1920’lerde başlayan laiklik sürecini tamamladığı gibi, süreci devam eden laikliğin de geniş halk yığınları için makul olmayan şeklini makul bir şekle dönüştürdü. İslamcılarla laiklerin kesin ayrımları olan kozmetik unsurların siyasal bir değerden gündelik bir değere indiğini gördük. Ara ara bozulan ağızları ile İslam’ın saldırgan dengesini temsil eden kara sakallı köşe yazarları yerlerini Palanhuik ve Kerouac tarzı romanlar yazan, medeniyetler ittifakının geleceği hakkında sayfalarca tahliller sunan, konuşmalarındaki referanslar ayet ve hadislerden ziyade Avrupalı yazarların vurucu cümleleri olan sinekkaydı Müslüman yazarlara bıraktı. Said Nursi’nin koskoca bir devrimci kadroyu karşısına alan antiseküler cemaati bünyesinden, Dünya İslamcılığı’nın şaşkınlıkla izlediği ex üçüncü dünyaya Amerikancılık transfer eden tanımsız bir İslamcılığa dönüştü.

28 Şubat sürecinde, okullarının çeşitli kısımları kapatılan kızlar özgürlüklerini kocalarının dizlerinin dibinde değil, televizyon kanallarının renkli stüdyolarında kamusal alan tartışmalarında buldular. En garibi de artık etkisiz birer azınlık olan Antiseküler İslamcı grupların entelektüel enerjilerini akıttıkları mecra sekülerleşmiş kitlelerin tutum ve gayelerinin eleştiri arenaları oldu. Sağcılaşan Müslüman avamın kozmetizmle doymuş duyarsızlığı, İslamcı havası bu kitle karşısında solculaştırdı ve Müslüman Sol tartışmasının başladığına şahit olduk.

Bugün, İran savaşının arifesindeki kaos ortamında seküler İslamcıların demokrasi kaygısı ile Amerika’nın mı, İran’ın mı yanında olacağı malum. Malum olmayansa İslamcı maceranın modernizmle olan aşk hikayesinin ne şekilde sonuçlanacağı. Tayyip Erdoğan yeni seküler sürecin Mustafa Kemal’i mi olacak yoksa Türkiye bu sınırları belirsiz paradoksun sonucunda kendi Taliban’ını mı doğuracak, izleyeceğiz.

Bu evrim bir elit grubun uzun vadeli stratejisinin bir sonucu muydu yoksa Radikal İslamcıların bilinçaltı, gözler önünde rücü mu etti başka bir makalenin konusu. Lakin makalalelerde bile tartışılmayacak kadar bariz bir gerçeklik var ki artık İslamcılar devleti dönüştürmek yerine, devleti ve devletin resmi ideolojisini global ihtiyaçlar doğrultusunda takdir edilesi bir huşu ile restore ediyor.
Bu yazı, Sayın Özkan Şahin tarafından FKBC’ye gönderilmiştir. Ayrıca yazı Futuristika! Dergisinde 12 Nisan 2010 tarihinde, Komplo bölümünde Chuck Palanhuik, Enteresan, İhvan, Jack Kerouac, Komplo, Marksizm, Radikal İslam, Siyasal İslam, tasavvuf konuları altında yayımlanmıştır. (fk●birleşikcephe!)

18 Ocak 2013 Cuma

Grup Yorum: Muhalefetin öncüsüdür!

Son 10 yılı aşkın bir süredir AKP iktidarı hoyratça davranmakta, %50’lilik ‘oy’ gücüne güvenmekte ve şuursuzca eline geçirdiği kolluk kuvvetleri (polis-asker) ve yargı eliyle, deyim yerindeyse yazılı ve görsel medyayı da kullanarak, kendisine ‘oy’ verenleri de ‘hiç’e sayarak, toplumsal belleklere saldırarak beyinleri yıkamakta ve sersemce hareket etmektedir.

Ergenekon üzerinden ‘ulusalcıları’, Devrimci Karargâh Örgütü üzerinden ‘devrimcileri' ve KCK davaları üzerinden de ‘Kürtleri’ tasfiye eden AKP iktidarı, dün de üniversiteler üzerinden ODTÜ'ye, TMMOB’a, KESK ve DİSK'e saldırıyordu...

Bugün ise, (18 Ocak 2013 sabahı) İstanbul ve Ankara’da Çağdaş Hukukçular Derneği’ne ve Halkın Hukuk Bürosu’na, İdil Kültür Merkezi’ne ve Grup Yorum’a yapılan operasyonlarla yeni bir saldırı ile AKP adına goygoyculuk yapan, liberal ve İslam'ilerin 'ileri demokrasi'siyle bir kez daha karşı karşıyayız.

İşte bu AKP’nin ‘Milli İrade’ye saygı duyma biçimidir.

Bugün başlayan ve 17 yerde 100 gözaltı ile halen devam etmekte olan bu anti-demokratik saldırılar bunun göstergesidir.

Buradan açıklamak istiyoruz: Daha önce tıpkı SEKA, TEKEL, Şişecam işçilerinin yanında ve ODTÜ, TMMOB, DİSK ve de KESK’in yanında nasıl durduksa bugünde Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), Halkın Hukuk Bürosu (HKB), İdil Kültür Merkezi (İKM) ve Grup Yorum’un yanında da durduğumuzu dosta düşmana duyurmak istiyoruz.

Bu operasyonların altında en küçük mücadeleye karşı, muhalefet etmeye, eleştirilere tahammülsüzlük vardır.

AKP’nin tercihleri hukuksuzdur, faşizandır, sınırsız ve keyfidir.

Tüm işçileri, emekçileri ve ezilenleri bu faşist polis terörüne sessiz kalmamaya çağırıyoruz.

Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC)

Ortak metin imzacıları şurada:

Adalet İçin Hukukçular: 'Meslektaşlarımız serbest bırakılsın'

ÇHD'ye yönelik operasyona ve ÇHD'li avukatların gözaltına alınmasına karşı Adalet İçin Hukukçular açıklama yayınladı. Açıklamada, "Meslektaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, AKP'ye karşı mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz" denildi.

soL - Adalet İçin Hukukçular, Çağdaş Hukukçular Derneği'ne yönelik baskınlara ve ÇHD'li avukatların gözaltına alınmasına ilişkin açıklama yayınladı.

Açıklamada, "Gözaltına alınan meslektaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, AKP iktidarının tüm uygulamalarına karşı direncin artırılması ve ülkemizin karanlığa sürüklenmesine izin vermemek için bir kez daha mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz" denildi.

Adalet İçin Hukukçular'ın, "Hukuksuzluğa karşı mücadeleyi yükseltelim" başlıklı açıklaması:

"Ülkemiz AKP iktidarı boyunca, özellikle polis ve yargı eliyle, iktidara boyun eğmeyen toplumsal kesimlere karşı birçok saldırıya tanıklık etmiştir. Bugün, 18 Ocak 2013 sabah saatlerinde İstanbul ve Ankara’da Çağdaş Hukukçular Derneği’ne (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu’na yapılan operasyonlar yeni bir saldırı ile daha karşı karşıya olduğumuzu gösterdi.

Bugün başlayan ve halen devam etmekte olan operasyonlarla Çağdaş Hukukçular Derneği yönetici ve üyeleri ile Halkın Hukuk Bürosu çalışanları gözaltına alınmıştır.

Avukatlara yapılan operasyonun aslında bütün hukukçulara ve adalet mücadelesi yürütenlere karşı yapıldığı açıktır. AKP bir kez daha kendi siyasi tercihleri doğrultusunda hukuksuzca hareket ettiğini göstermiştir.

Adalet İçin Hukukçular olarak, yapılan operasyonlar neticesinde gözaltına alınan meslektaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, AKP iktidarının tüm uygulamalarına karşı direncin artırılması ve ülkemizin karanlığa sürüklenmesine izin vermemek için bir kez daha mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz.

Adalet İçin Hukukçular"

17 Ocak 2013 Perşembe

Hrant’ın gerçek dostları ve katilleri! - Merdan Yanardağ

Gazeteci Hrant Dink cinayetinin üzerinden tam 6 yıl geçti. Yargıtay “cinayette örgüt yok, suç kişisel” diyen yerel mahkemenin kararını bozdu. Eminim bu yıl 19 Ocak’ta yine, kendisine “Hrant’ın Dostları” diyen bazı çevreler değerli gazeteci dostumuz üzerinden büyük bir sahtekârlıkla küçük hesaplarını görmeye çalışacaklar. Artık bu duruma bir son vermek gerekiyor. 

Liberal ezbere dayanan, zihinsel bir çaba içermeyen ve entelektüel hayat üzerinde estirilen muhafazakâr terörün baskısı altında yapılan yüzeysel değerlendirmelerin artık ötesine geçilmeli. Bu cinayetin işlenmesinden politik olarak yararlanan çevrelerin gerçekte kimler olduğuna yeniden bakılmalı.

Çünkü Dink'in öldürülmesinden sonra oluşturulan hava henüz tam olarak değişmedi. İkna ediciliğinden ve gücünden çok şey yitirse de egemen yaklaşım hâlâ şöyle; Dink'i, Türkiye'de kaos ortamı yaratarak AKP Hükümeti’ne karşı askeri darbe yapılmasının koşullarını oluşturmak isteyen milliyetçi ya da "ulusalcı" denilen güçler, yani Ergenekoncular öldürttü.

Oysa bütün verilerin ortaya koyduğu gerçek şudur; Hrant Dink, tam da bu algıyı toplumda oluşturmak, “Hrant’ın katili Ergenekon” düşüncesini yerleştirmek isteyen güçler tarafından öldürtüldü.

Bu nedenle; olgular, çok güçlü kanıtlar ve cinayetin siyasal analizinin ortaya koyduğu sonuçlarla desteklenen bir iddiayı artık yüksek sesle ifade edebiliriz; Hrant Dink’in katili AKP-Cemaat iktidarının oluşturduğu yeni derin yapıdır.

Çünkü bu cinayetin işlenmesiyle Ergenekon operasyonlarının başlatılması için gerekli toplumsal ve psikolojik iklim oluşturuldu. Dahası bu cinayetin yarattığı derin acı, öfke ve protesto eylemleri üzerinden AKP-Cemaat koalisyonunun yürüttüğü siyasal projeye güçlü bir toplumsal onay üretildi. Bu kirli projenin başarı kazanmasında en büyük pay ise liberallere aitti.
***

Anımsanacağı gibi, geçen yıl Dink Davası sonuçlanınca, 19 Ocak 2012 günü İstanbul’da büyük bir protesto eylemi düzenlendi. On binlerce gösterici Taksim’den Şişli’ye, Agos Gazetesi’nin bulunduğu binanın önüne yürüdü. Ben de oradaydım. Değerlendirmemi o dönemde Sol Portal’da yazdım. Söz konusu yazı güncelliğini fazlasıyla koruyor. O nedenle burada bazı izlenim ve değerlendirmelerimi yeniden ele alacağım.

Geçen yıl yapılan anma töreni ve protesto yürüyüşüne katılanların bileşimine bakıldığında ilginç bir tablo gözleniyordu. Belli ki mahkemenin verdiği karara karşın kafalar hâlâ çok karışıktı. Devlet karşıtı sloganlar yoğunlukla atılsa bile AKP iktidarına karşı belirgin, protestoya karakterini veren bir hava gözlenmiyordu. Ortama şaşkınlık hali egemendi.

Oysa tablo açıktı; ülkeyi demokratikleştirmesi, darbecilerden hesap sorması ve derin devleti tasfiye etmesi beklenen AKP-Cemaat iktidarı cinayeti örtbas edivermişti.

Bilindiği gibi, mahkeme kararında cinayetin arkasında bir örgütün bulunmadığı vurgulanmış, Emniyet’teki Fethullahçı ekibin muhbiri ve cinayeti azmettirmekten yargılanan Erhan Tuncel beraat ettirilmişti.

Ekranlara çıkan kimi liberal, sol liberal aydınlar ve ‘çok demokrat’ yandaş gazeteciler, davanın Ergenekon’la ilişkilendirilmediğini belirtiyor ve mahkeme kararını eleştiriyorlardı. Onlar bu davadan açık bir Ergenekon mahkûmiyeti çıkmasını bekliyorlardı. Onların “örgüt” diye aradığı yapı Ergenekon’dan başka şey değildi. Akıllarına başka bir örgüt gelmiyordu.

Oysa bu karambolde, asıl katiller, cinayetin arkasındaki güç ve o gücün somutlaşmış ifadesi olan bir örgütlenme paçayı kurtarmıştı.

CİNAYETİN ARKASINDAKİ GÜÇ
Hrant Dink davasında gizlenen Ergenekon değil, cinayetin arkasındaki Cemaat örgütlenmesi ve AKP iktidarıydı. Daha açık ifade edersek eğer, kurtarılanlar Fethullahçı polis şefleri ve AKP iktidarının sorumluluğuydu. Kurtarılan bu polis şefleri, aynı zamanda Ergenekon soruşturmasını yürüten ekibi oluşturuyordu.

Sonuç olarak, “Yeni Gladyo”, AKP-Cemaat iktidarının yarattığı adli düzen tarafından aklanmıştı. Öyle bir akıl tutulması yaşanıyorduki, bugüne kadar yapılan anma ve protesto eylemlerinde Hrant’ın katillerinin arkadaşlarıyla, kendilerine “Hrant’ın Dostları” diyen çevreler aynı kortejdeydi. Gerçekte AKP’nin ve Cemaatin dostları olan bu çevreler, büyük bir ikiyüzlülük ve utanmazlıkla bu eylemlere geliyorlar, uzatılan mikrofonlara utanmazca “Ergenekon” diyorlardı.

Oysa biliyoruz ki, Dink cinayetini aydınlatmaya çalışan gazeteciler Ergenekon davasında tutuklu ya da tutuksuz olarak halen yargılanıyorlar.

Bu nedenle Hrant’ın katillerinden hesap sormak isteyen gerçek dostları, öncelikle bu cinayetin işlenmesinde sorumluluğu olan, katillere yol veren AKP, Cemaat ve onların yandaşlarıyla yollarını ayırması gerekiyor.

***

Dil, ideolojik bir araçtır. Kullandığınız kavramlar, seçtiğiniz üslup sizin hayata bakışınızı, dünya görüşünüzü, toplumsal konumunuzu ifade eder. Politikacıların, aydınların, toplum önderlerinin, kitle örgütlerinin, sendikaların, partilerin, gazetelerin seçtiği dil, onların tutumlarını ve felsefi duruşlarını da ortaya koyar.

Bu topraklarda derin devletin ve faşizan iç savaş aygıtının adı ‘Ergenekon’ değil, Kontrgerilla’dır. Ergenekon soyut bir iddia, Kontrgerilla ise bu ülkenin tarihinin açıkça gösterdiği gibi somut bir gerçekliktir. 

Aydınların ve sağlı sollu liberallerin bir bölümü Ergenekon ismini, Kontrgerilla ya da derin devletle aynı anlamda kullanmaktadırlar. Bunların önemli bir bölümünün iyi niyetli olduklarından da kuşku yok.

Ancak açık ki bu arkadaşlarımız kurulan ideolojik hegemonyanın dilini kullanıyor ve böylece tuzağa düşüyorlar. Böylece yeni hegemonyanın güçlendirilmesine katkıda bulunuyorlar. Bu ülkede biz Kontrgerilla’yı tanırız. Eskisini de yenisini de…

Bu nedenle İktidarın ve Cemaatin sözcülerinin dilini kullandığımız sürece Hrant Dink cinayetinin ört bas edilmesine katkıda bulunuyoruz.

Yargıtay’ın, “örgüt var” gerekçesiyle yerel mahkemenin kararını bozması önemli. Ancak yerel mahkemenin bütün zorlamalara karşın cinayeti Ergenekon davasına bağlayamadığı anımsandığında, yeniden yargılamada gerçek örgütü mü bulacakları, yoksa kurulan tertibe teslim mi olacakları henüz belli değil.

Bu arada, AKP ve Cemaat arasındaki kavgayı anımsadığımızda çok zayıf bir olasılık da olsa bir sürpriz bekleyebiliriz; kim bilir belki bu dava Emniyet’teki Cemaat örgütlenmesine yönelik bir tasfiyenin gerekçesi haline de getirilebilir.