12 Ocak 2013 Cumartesi

Katil bellidir - Ahmet Kahraman

Sakine Cansız, son isyanın ilk kadınlarından biri, PKK’nin kuruluş bildirisinin okunduğu kongrenin üyesi, sivil kanat çalışmalarına geçmiş bir gerilla lideriydi. Taşıdığı niteliklerle, Kürdistan devriminin sembol kadınlarındandı.

Pusuculuğu hayat biçimi olarak seçmiş, güçsüzken “ver öpim abi” diyerek, her gelene eğilen, el ayak öperek dalkavukluk eden, güçlenince dil yasaklayacak kadar vahşileşenlerin anlam veremedikleri, kendini inkarla dön babam döncü olmuş devşirme pusucuların anlaması da imkansız bir düellocuydu, o.

Gültan Kışanak’ın anlatımıyla, zindancıbaşı Türk subayının yüzüne tükürecek kadar “serden vazgeçti” idi. Cesurdu. Cesaret ve sevdasına adanmışlıkla, Kürt kadınları için devrimci duruşun sembollüydü.

O halkı ve ülkesine sevdalı, halkı ona aşıktı. Bütün serveti, halkının sevgi ve saygı haresiydi. Başkaca bir şeyi yoktu.

Her kadının doğasında vardır: Bir odası, değer verdiği hediyeler, anıların izlerini sakladığı bir sandığı, dolabı, en azından çekmecesi olsun ister.

Sakine Cansız, Kürdistan davasının öncü savaşçılarındandı.  Onun, hiç bir zaman evi, evinde özel odası, sandığı, dolabı olmadı. Bütün varlığı, her an omuzlamaya hazır bekleyen sırt çantasından ibaretti. Paris’te, iki yoldaşı Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’le oturdukları odada kurulan pusuda katledilirken, yanında duran çanta…

Kimileri, katliam haberi duyulduğu an, suç üstü yakalanmışların telaşı ve savunma refleksiyle “ben yapmadım” anlamında bir tepkiyle, suçu başkasına yükleme teri döküyor, hedef şaşırtıp, iz kaybetmeye çalışıyordu. Başbakan Erdoğan Afrika’da ses veriyor, “Kürtlerin iç hesaplaşması” diyordu, katliam için.

Kürtlüğünden pişman Hüseyin Çelik, ondan kaptığını aktarıyor, din satıcısı, ırkçısıyla Türk medyası aynı teraneyi işliyordu.

Oysa cellatların yüzü şimdilik peçeli, saklı ama kiralayan efendileri ayandır. Kürdistan onları çok iyi tanıyor. Hepsini yakından biliyor.

Birilerinin övünç tarihi, insan evladının utancı olan kan dökmedir, çünkü. İnsanlığa karşı suç işleme sabıkası ve sabıkalarını inkar çabası, künyeleridir.

Uzağı bırakıp, yakın geçmişe gelelim: Ortalık cinayet izleri, katliam manzaralarıyla doludur.

MHP ülkücülüğünden Mafya şefliğine evrilen Abdullah Çatlı ve çetesi Avrupa’da, Ermeni militanlara (ASALA) karşı pusucu olarak kullanılmıştı. Aynı çeteye aktarılan öteki mafya şefi Alaettin Çakıcı hizmetleriyle övünmüş, Abdullah Öcalan’a sukast için Suriye’ye gönderilen bir diğer kiralık katil olan Yeşil’in başarısızlığı ise dönemin devlet şefleri hesabına yazılmıştı. 

Gelelim 1990’lara: Devletin kiralık katilleri, Hizbullah namlı satırcılar, sokakta yürüyenin ardından yaklaşıp, ensesine kurşun sıkan itirafçılardı. Hepsine birden JİTEM deniyordu. İşledikleri cinayetler, Sakine Cansız ve arkadaşları olayında olduğu gibi, o dönemde de “iç hesaplaşma” olarak sunuluyor, medya bu yalanı işliyordu.

Mesela Musa Anter’i bir türlü tuzağa çekemedikleri için, eski bir itirafçı ve istediğini alamadığı her yerden pişmanlıkla ayrılıp, ihbara başlayan Orhan Miroğlu’nu kullanmışlardı. Miroğlu, Anter’i koluna takıp ölüm yerine götürmüş, bu arada çetelerin geride delil bırakmama kuralına kurban olmuş, iki kuşun yemişti. Miroğlu, şimdiki itirafçılığında, AKP’ye hizmet veriyor, Erdoğan’ın “Sakine Cansız iç hesaplaşmada öldü” tezini işliyordu.

Oysa celladın yüzü peçeli, endamı karanlıktı ama gerçek katil bellidir. Türk medyası, daha yakın tarihte, “artık, dünyanın hiç bir yerinde onlara rahat yok” diyen sesin gölgesinde atışlar yapıyor, Türk halkına, “havadan, teröristlerin tepelerine inecek timler (katiller) göreve hazırdır” müjdesi veriyordu.

Onlara göre bütün dünya terörle mücadele alanıydı. Bu manşetlerden bir kaç ay önce, gerilla komutanı Bahoz Erdal’ın aralarına karışıp, geçeceği inancı ile çoğunluğu çocuk olan Kürt köylüleri bir araya toplanmış, havadan bombalanmıştı. Bu, failleri meçhul Roboskî katliamıydı.

Açıklanmış planlar, manşetlere geçmiş niyetler ortadayken, son katliamı başka tarafa çekmek, hele hele sanki güçleri kalmış gibi yer altı çeteciliği olan derin devlet yapılanmasını hala Kemalistlere yüklemek AKP rejimini aklamaktır.

Biliyoruz ki, orduların dinamik beyni subaylardır. Subaylar ise paralı askerdir. Emir ve komuta kimdeyse efendileri odur. İran Şahı, Saddam, Hüsnü Mubarek, hatta Kaddafi’nin başına gelenlerde görüldüğü gibi maaşlarını ödeyen kimse, onlar o rejimin hizmetindedir.

Günümüz Türk ordusu, yeraltı kolu “derin devlet”i ve öteki unsurlarıyla AKP’nin emrindedir. Mesela rejimin Genelkurmay Başkanı eski psikolojik savaşçı, kara kuvvetleri komutanı Sincan’da dincilere karşı yürüyen tankların komutanı, İkinci Ordu Komutanı da namı Kıbrıs’a varmış, bir Gladio elemanıdır.
                                          
Bir devlet projesi olan Paris katliamı'nın, Kürtlerle barış müzakeresini sabote etme amaçlı olduğu, beyhude bir düzmecedir. AKP’nin, Kürtlere onurlu bir gelecek ön gören planı, projesi yok ki, birileri görüşmeleri sabote etmeye kalkışsın.

Erdoğan’ın üstüne basa basa “siyaseten görüşme ve terörle mücadele” diyerek teslimiyete (silah barıkma) çağırıp, ülkeyi terk için dış kapıyı göstermesi onurlu bir barış mı?

Hangi barış atılımı var da, birileri sabote mi etti? Kesintisiz Kürt tutuklamaları, Lice ve Hakkari’dekinin benzeri katliamlar barışı hançerleme değilse, nedir?

Hiç yorum yok: