7 Ocak 2013 Pazartesi

Metin ol anamızın nasihatıdır bize - Ahmet Şık

Kardeşim Metin,

Öncelikle o güleç gözlerinden öperim. Uzun zaman oldu biliyorum. Ve hiç yazmadım sana. O kadar isterken elimin yazmaya hiç varmaması, hayırsızlığımdan değil biliyorsun. Yaz(a)madım işte. Belki zamansız çıktığın, çıkmak zorunda kaldığın o yolculuğa seni hiç uğurlamak istemediğimdendir. Belki de yazarsam eğer, varlığın bile yetmezken hiç birimize yokluğunla kendimizi avutmak zorunda kalacağımızı daha derinden hissedecek olmamdandır. Ya da her ikisi birden desem kendimi affettirir miyim sana? Biliyorum zalimlere öfkeli olduğun kadar dostlarına da affedicisindir. O yüzden bu faslı kısa kesiyorum.

Senin de bildiğin gibi 1990’lar zordu be Metin. Hepimiz ve herkes için zordu. Ama 1996, işte en zoru ve en acısıydı. Haberlerimize konu olan acının gelip de can evimize yerleşeceğini hiç birimiz bilmiyorduk. Çok da uzağımızda tutmazdık ama yine de kendimize konduramazdık, yakıştıramazdık bilirsin. Yanılmışız. Şimdi üzerinden çok zaman geçen, üstüne yenilerini eklediğimiz aynı zorluk aynı acı hala tazeliğini koruyor bizde. Hiç unutmadan. Çünkü böyle öğrendik. Unutmazsak, unutturmazsak hem biz hem bu ülke insana dönüşür değil mi?

O karşı konulamaz merakın içini kemiriyordur kesin. Neler olup bittiğini öğrenmek istiyorsundur. Fazla bekletmeden anlatayım. Neler yaptığımızı soruyorsan eğer, birlikte yaptığımız zamanlardaki gibi hâlâ iğneyle kuyu kazmaya devam ediyoruz. Demokrasi, eşitlik, adalet kavgası öyledir ya bu ülkede. Çok da değişen bir şey yok anlayacağın. Ama bir şey var. Halkın canına okuyan askerler var ya madara edildi. Nasıl olduğunun ayrıntıları için bu mektubun yeri dar. Ama kısaca tıpkı kendilerinin yaptıkları hilelerle, benzer silahlarla oldu desem anlaşılır. Kısacası askeri vesayet gitti yerine sivil diye anılan bir vesayet geldi. Anlayacağın gelenler kravat takıyor ama kafalarının içi apolet dolu. İktidarlarını sağlamlaştırmak için de önlerine kim çıkarsa yok etmeye yeminliler.

Kimileri aksini iddia ediyor. Her şeyin değiştiğinden bahsediyorlar. Kim olduklarının önemi yok. Aslında hepsini tanıyorsun. Eskiden de varlardı şimdi de varlar. Hatta kimisi önceki vesayetin yanında saf tutmuşken iktidar değişince yenisinin yanında da saf tutmaya başladı. Kısaca “iktidar seviciler” denenler var ya, onlar işte. Nereden eserse essin yelkenleri her daim rüzgârla, güç odaklarının rüzgârıyla dolu olanlardan bahsediyorum. Çanağını iktidarın yemiyle dolduran bu sözcüler Türkiye’nin adının önüne de “yeni” diye bir şey uydurdular. Çok seviyorlar bu kavramı. “Yeni Türkiye, yeni yargı, yeni medya” diye ortalıkta bağırıp çağırıyorlar. Onlara bakılırsa bu kadar yeni olan her şey ülkeye “demokrasi” getirmiş. Şu özlemini çektiğimiz demokratikleşme var ya, Adalet ve Kalkınma Partisi adıyla ve yeni dönemin JİTEM’i olarak ünlenen Gülen cemaatinin kolpalarıyla muhalifleri susturmaya çalışarak güya yanına “sivilleşmeyi” de alıp gelmiş.

Memleket hem “demokratik” hem “sivil” ama Kürtlerle savaş hâlâ devam ediyor. Asker ya da gerilla sıfatıyla anılan gencecik bedenlerin kanıyla sulanıyor topraklar. Cumartesi annelerimiz evlatlarının akıbetini sormaya devam ediyor. Parasız, bilimsel, demokratik eğitim isteyen öğrenciler, kendileri gibi demokrasi ve özgürlük talep eden bunun için mücadele edenlerle birlikte yine hapislerde. Kadınların karşı karşıya olduğu erkek şiddeti, taciz, tecavüz vakaları istatistikleri zorluyor. Emekçilerin sömürüsü çocuk işçiliğini de yaygınlaştırarak katmerleşti. Bu sömürüye karşı çıkanları açlıkla terbiye etmek için işsiz bıraktırmalar gırla gidiyor. Bu arada ekonominin büyüdüğü ve zenginleştiğimiz söyleniyor ama vatandaşın alım gücüne yansıyan pozitif bir değişim yok. Devletin gelir bütçesinde emekçilerin ve küçük esnafın vergileri hala en önemli dilim. Gelir vergisi “şampiyonlarına” bakıyorsun üst sıralarda hep bankalar. Üretimden değil rantiyeden kaynaklı büyümeyle istatistik şişiriliyor. Adındaki kalkınma sözcüğünden sadece betonlaşmayı anlayan iktidar partisi doğa talanlarına hız vermiş durumda. Ormanlar katlediliyor, su kaynakları kurutuluyor. Köprülerden otoyollardan tut da en kıytırık kamu arazileri bile ona buna peşkeş çekiliyor. Bunca olumsuzluk muhalefeti büyütüyor diye düşünme sakın. Hem siyaset hem memleket hedef alınanların özel hayatlarını ilgilendiren ses ve görüntü kayıtlarıyla biçimlendiriliyor. Dedikodulara bakılırsa, bu yöntemden nemalananların başında gelen başbakanın dahi kurban olduğu söyleniyor.

Anlayacağın memleket haber kaynıyor. Ama eskisiyle yenisiyle medyanın ilgi alanına girmiyor bunca konu. Niyeyse ana akım denilen medyanın ne gazetelerinde ne de televizyon kanallarında haber bulunamıyor. Sansür hep vardı da oto sansürün bu kadar yaygınlaştığı bir karanlık dönem ben bilmiyorum. Buna karşı durup yazmaya, söylemeye kalkanlar tutuklanmazsa eğer en hafifinden işlerinden oluyor. Kendini padişah sanan, rejimi de diktatörlüğe çevirmeye çalışan başbakan bir ara miting alanlarından talimat vererek gazetecileri, yazarları işinden ettiriyordu. Artık talimat vermesine bile gerek duyulmuyor. Durumdan vazife çıkaran medya patronları gereğini yerine getiriyor. Memleketin en “sivil” iktidarında, en “demokratik” döneminde eskisinden daha yoğun şekilde görmeyen, duymayan, konuşmayan bir medya var artık.

“Hiç mi yazan yok?” diye sormana gerek yok elbette. Çünkü gazeten Evrensel hala ayakta, onca badireden geçmiş Özgür Gündem hâlâ devlet belasıyla boğuşuyor ama haber vermeye devam ediyor. “Bir gün mutlaka…” şiarına inananların arasına bu mektubun yayımlandığı BirGün de eklendi. Şimdi senin de avucun kaşınmıştır yazmak için. Burada olmayı çok istiyorsundur. Korkmazdın, yine korkmazsın, ve yazardın biliyorum. Ama söylemedi deme yazarsan diyetini ödetirler yine. Artık yöntem değiştirdiler, 1990’lardaki gibi değil. Öldürerek toprağın altına değil, diri diri dört duvarla çevrili betona gömüyorlar. Yakın zamana dek hapiste 100’den fazla gazeteci vardı. Şimdilerde sayısı 70’lere gerilese de gazeteci hapsetmede dünya liginde yine bir numarayız. Bu faşizmi yaratanlar da tıpkı öncekiler gibi aynı yalana sığınıyorlar. Her bir meslektaşımız için “terörist” diyorlar.

Şaşırmadın biliyorum. Eskiden sadece hapislere doldurdukları değil öldürdükleri meslektaşlarımıza da “terörist” derlerdi. Senin arkandan da aynı yalanı söylemişlerdi. Ne militanlığın kalmıştı ne teröristliğin. Haklılardı. Sen ki infazlar, işkenceler, gözaltında kayıplar son bulsun diyordun. O zamanların devlet politikası olan köy yakmalara, boşaltmalara karşı mücadele ediyordun. Kimse sömürülmesin diyeydi haberlerin. Halka ait olanların peşkeş çekilmesine karşı çıkıyordun. Haksızlıklara, adaletsizliklereydi isyanın. Zulmedenin karşısına bu yüzden dikiliyordun kaleminle. Ve evet Metin Göktepe demokrasinin, barışın, gelecek güzel günlerin mücadelesinin yanında saf tutuyordu. Kısacası hesabını sormaya çalıştığın zulmün yaratıcılarının gözünde “terörist” olmaktan daha doğal bir şey olamazdı. Şimdi de öyle.

Kardeşim insandın ve insanca yaşayalım istiyordun. İnsanız ve insanca yaşamak istiyoruz. Bunu istemeyenler varsın “terörist” desinler bize. Zulmedene her zaman olduğu gibi aynı yanıtı vermeye devam edeceğiz: “Metin ol anamızın nasihatıdır bize.”

Hiç yorum yok: