7 Ocak 2013 Pazartesi

Türk sağının mümtaz lideri!

Devrin başbakanı Adnan Menderes’e, “Benim yaptıklarımı yapanlara hükümetler ve rejimler servetlerini ve nimetlerini yağdırır, ben cinnet buhranları içinde çırpınmaktayım” diye mektup yazıp para isteyen Necip Fazıl Kısakürek, Türk sağının en önemli fikir babaları arasında parıl parıl parıldıyor!..

Malum, geçtiğimiz hafta ortaya çıkan belgeler, Peyami Safa, Yusuf Ziya Ortaç, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Cemal Kutagibi şahsiyetlerin yanı sıra Türk sağının ve dinci akımlarının idolleştirdiği Necip Fazıl Kısakürek’in de Adnan Menderes iktidarından yardım dilendiğini gösteriyor. Üstelik ‘iktidarın ideolojik ihtiyaçlarını karşılamak’ vaadiyle, yani zihnini satılığa çıkararak! Sefil pek çok ifadenin içinden bir örnek olsun: “Reklam ve sair ihtiyaçlarım için 10 bin lira lütfedilirse... Ayda 6 bin lire tahsis olunursa... Akis, Kim, Form gibi mecmuacıklarla bütün muhalefet matbuatını saf fikirle çürütücü, muazzam bir içtimai ve edebi, ideoloji bina edici, kaalara ve yüreklere nüfuz edici bir mecmua kuracağıma emin olunabilir. Bu da olmazsa tam altı aydır bir tek yardım görmeyen beni vazife günüme kadar her amuayyen ve mukarrer bir mikyas altında kurmaktan ve göz yaşları içinde yalnız ibadet ve mücerret eserler kaleme almaya terk etmekten başka iş kalmaz.” İşte fikri haysiyeti bu kelamla özetlenebilecek Necip Fazıl’ı, bu konuda doktora yapmış olan Atılım Üniversitesi Öğretim Görevlisi Burak Sönmezer ile konuştuk...

‘Gizli ödenek’ faslına geçmeden evvel, Necip Fazıl nasıl bir kimsedir, size göre en karakteristik yanı nedir, kısaca özetler misiniz?
Cemil Meriç benzer bir soruya, “Kumarbazlığı dolandırıcılığı muhakkak bir tezatlar mahşeridir. Bir trajedidir Necip,” diye cevap verir. Aslında meselenin genelini ortaya koymuştur. Gerisi ayrıntıdır. Bu bakımdan ortaya çıkan mektuplar, Necip Fazıl’dan az çok haberdar olanları çok şaşırtmamış olsa gerek. Zira, mektupların içeriklerini bir tarafa koyalım, 50’li yıllarda Necip Fazıl’ın örtülü ödenekten para tırtıkladığını bilmeyen yok. Nasıl bir kişidir derseniz... Bir kere çok ciddi psikolojik problemleri olan bir kişidir. Hayatı boyunca çelişkiler ve bunalımlar içinde yaşamıştır.

‘SÜPER MÜRŞİD’İN HERZELERİ
Biraz daha açarsak?..
1940’lı yılların sonuna kadar, Yalçın Küçük’ün deyimiyle Kemalist entelijensiya içinde yer almıştır. 30’lu yılların başında örneğin onu Halk Fırkası’nın yayın organı niteliğindeki Hakimiyeti Milliye gazetesinde kâh Latin alfabesini öven, kâh cennet cehennem inancını ‘aptallık’ olarak gören yazılarıyla görürüz. 40’lı yılların ortalarında ise karşımıza dönemin yakıştırmasıyla ‘süper mürşid’ olarak çıkar. Çok güvenilir biri olmadığı da açıktır. Yazılarını şiirlerini telif için birkaç gazeteye birden yutturmasına ilişkin anektotlar, zamanın dedikoduları vs. bir tarafa, Mina Urgan’ın Bir Dinazorun Anıları’nda gösterdiği gibi şiirlerinde intihallere rastlanır. Yalçın Küçük’ün deyimiyle kendi üzerini örten bir kişidir. ‘Süper mürşid’ olmadan evvelki hayatını yok sayar, hatta öyle ki vasiyetinde o dönemki yaşamının ve yazılarının araştırılmasını bile yasaklar.

CHP’Yİ DE TIRTIKLAMIŞ!
Ortaya çıkan belgelere gelirsek... Belli ki Adnan Menderes iktidarının örtülü ödeneği, eli kalem tutan insanlara iktidarı desteklemeleri için bir tür rüşvet olarak gidiyormuş. Ne dersiniz?
Bu çok acayip bir durum değil. Aslına bakarsanız Halk Fırkası Hükümetleri de farklı değildir. Yanlız orada bir sistematik vardır. Özellikle gazetecilerin iktidara eklemlenmesinin en belirgin yöntemi milletvekili olarak Meclis’e sokulmalarıdır. Necip Fazıl da mesela o dönem meclise girmeyi çok istemiştir. Pek kimse bilmez, 1939’da Necip Fazıl Halk Fırkası listesinden Meclis’e girmek için Haber gazetesinde İsmet İnönü’ye övgüler düzmüştür, onu ‘örnek şef’ ilan etmiştir ama İsmet İnönü’yü ikna edememiştir. Yine Cemil Meriç Necip Fazıl’ın ‘süper mürşit’ haline gelmesinde İnönü tarafından üstünün çizilmesinin etkili olduğunu söyler.
Yani o zamanki CHP pek iltifat etmemiş Necip Fazıl’a...

Maalesef öyle değil... Halk Fırkasından da dolaylı olarak kimi yardımlar aldığını söylemek lazım. 1936’da çıkarttığı Ağaç mecmuası büyük ölçüde İş Bankası tarafından finanse edilmiştir. Necip Fazıl’a para, reklam karşılığında verilmiştir. Ama o kısa sürede dergiyi kapatıp gidince para üzerinde borç olarak kalmıştır. Tabii ondan sonra Necip Efendi’yi ara ki bulasın. Banka parasını yasal yollardan da alamayınca 1945’de takipten vazgeçmiş, borcu silmiştir. Anlaşılan o ki, Menderes döneminde maksat aynı olmakla birlikte yöntem biraz sulandırılmış, mektupla ‘isteyiciliğe’ kadar düşmüş, hatta pazarlık konusu bile olmuş. 

Necip Fazıl’ın dinciliği iktidarla iç içe geçmişken, antikomünist ve Amerikancı bir nitelik taşıması da gayet tabii görünüyor, bu konuda belirgin örnekler var mı?
Şimdi bakın Türkiye’de bütün iktidarlar antikomünisttir. Dolayısıyla zamanında tek parti iktidarının, sonra Menderes’in eteğine yapışmış Necip Fazıl’ın bütün dönemlerde antikomünist olması gayet normaldir. Onun bu tutumu ta Hakimiyeti Milliye yazılarından itibaren takip edilebilir. 1945 yılındaki ‘Tan baskını’ sırasında o gerici güruha hitap eden ve hedef gösteren yine Necip Fazıl’dır. Tüm sağ hükümetlerin ve belli başlı partilerin eteğine sürtünmüşlüğü vardır. Amerikancılık meselesi ise Necip Fazıl’da 1940’ta ortaya çıkar. O dönem Son Telgraf’taki yazılarında Filozof Bergson’un mistik ruhçu perspektifi ve Anadoluculuk olarak tanımlanabilecek milliyetçi anlayışla ‘Büyük Doğu’ diye bir kavram üretir. Bu çerçevede Türkiye’nin ABD’yle birlikte dünya savaşına katılması gerektiğini ortaya atar. Necip Fazıl burada savaş çığırtkanlığına soyunmaktadır. Hedefinde ise Nazi Almanyası ve Sovyetler vardır. İşi ABD’yle birlikte Türkiye’nin Batı’ya ve Doğu’ya hümedecek agresif bir koalisyon kurması gerektiğine kadar götürür.

DİNDAR VE KİNDAR SÜRPRİZ
Bu ‘Büyük Doğu’nun, bizim ‘dindar-kindar’ sürprizle bir ilgisi olsa gerek!..
Tam üstüne bastınız, orada durabilirsiniz!.. 50’li yıllarla birlikte Kısakürek’in ‘Büyük Doğu’ dediği kavram ve siyasi proje, ‘milli’ olmanın yanı sıra git gide daha fazla din/islam vurguları taşımaya başlar. İşin aslı, rejimin komünizmle mücadele için kabaca 1948-49’da ‘milliyetçi ve manevi olarak da güçlü bir gençlik yetiştirmek’ için harekete geçmesindedir. ‘Büyük Doğu’ bu politikanın ilk ürünüdür. 50’li yıllardan itibaren Necip Fazıl’ın ‘Büyük Doğu’su gayet kaba ifadelerle Amerikan politikalarının övüldüğü, islami vurguları yoğun, kültürel olarak ırkçı bir pozisyona oturmuştur.

Bugünden bakınca, Necip Fazıl’ın bayraklaştırılacak bir ideolojik lider olarak görünmesi mümkün mü?
Bayraklaştıranlar var. Benim burada söylediklerim Necip Fazıl’ı sahiplenen kesimlerce de biliniyor. Ama yine de ona İslamcı bir karşı çıkışın ilk temsilcisi gözüyle bakılıyor. Aslında bütün mevzu ne biliyor musunuz? Necip Fazıl’ın başardığı şey, Bergsoncu ruhçu bir perspektifi ve ondan kaynaklı kültürel bir milliyetçilik anlayışı olan Anadoluculuğu rejimin tarihsel olarak ortaya çıkan ihtiyaçlarına uyarlayabilmesidir. Bu sayede hep sesinin gür çıkmasını sağlamış hem de iktidarları maddi olarak tırtıklamanın koşullarını yaratmıştır.

MUHTEREMDE ‘HER YOL’ VAR!
Tabii gayet mümin bir ideolojik yaklaşımın sahibi olan bu zatı muhteremin bazı kötü huyları varmış, uyuşturucu, alkol ve kumar gibi, değil mi?
Evet, tabii psikolojik problemlerinin en önemli göstergelerinden biridir kumar meselesi. Hayatı boyunca kumar oynamaması mümkün değildir. Üstelik genel olarak da kaybettiği bilinir. Yalnız bakın bu öyle böyle bir alışkanlık değildir. Fransa’ya bursla eğitime gönderilen bu adam, kumardan fırsat bulup gün yüzü görmemiştir mesela. ‘Süper Mürşid’liği zamanında da kumarhanelerde yakalanmışlığı vardır. Bilinen bir anektottur, polis baskınında yakalandığında kumar oynamadığını, kumar alehinde yazı kaleme almak için gözlem yaptığını ileri sürmüştür. Geceleri oynadığı bakara herhalde en sevdiği oyundur. At yarışı diğer bir tutkusudur. 30’lu 40’lı yıllardaki yakın arkadaşı Fikret Adil’in anılarında Kısakürek’in eğlenceli kumar hikayelerine rastlanır. Fikret Adil’in anıları başka hikayeler de barındırır. Örneğin Asmalı Mescit’teki pansiyon odasında ya da Çallı İbrahim’in atelyesinde, ki Çallı da ‘örtülü ödenekçi’dir, yaşanan bohem hayatı ve onun ayrılmaz parçası sayılan kokain partileri gibi. Gerçi kokain mevzusunu Kısakürek de anlatır ama kendisini özenle dışarıda bırakır. Adil’e göreyse Kısakürek dışarıda değildir. Hatta bohemin de bohemidir Kısakürek.

Örtülü ödenek bir parça bu alemcilik ve kumar işlerine de hizmet etmiştir o halde!
Tabii bu konuda bir kayıt bulmak söz konusu değil. Ama Kısakürek’in bakara masasında, “Gözlem yapıyordum” dediği ola1951 yılında gerçekleşiyor...

KİŞİ KENDİNDEN BİLİR İŞİ
Necip Fazıl’ın Nazım Hikmet’e, Nazım Hikmet’in Necip Fazıl’a yaklaşımları nasıldır?
Bir kere tahmin edileceği gibi yıldızları hiç barışmamıştır. Ancak Nazım Hikmet’in Kısakürekle pek özel sorunu da yoktur. O daha çok Bergsoncu mistik bir anlayışı ortaya koyan çevreler ve onun bayraktarlığını yapan Peyami Safa’yı hedef almıştır. ‘BaMistik’ başlığıyla eleştirdiği bu grup içerisinde Safa’yla birlikte Yusuf Ziya Ortaç da vardır. Bunların hepsinin iktidarın gizli ödeneklerinden nemalandığı ortaya çıktı. Ve ilginç olan şu ki, ismi anılan şahıslar Nazım Hikmet’i Sovyetler’den para almakla suçlamaktadır. Tabii kişi kendinden bilir işi demek lazım. Kısakürek’e gelince... Nazım Hikmet’le kendi şiirini hep karşılaştırma çabalarından başka daha çok hakaret ve aşağılama içerikli yazılar yazmıştır. Büyük Doğu dergisinde Nazım’ı hedef alan ‘Kızıl Çocuğa Mektuplar’ başlıklı yazıları da burada belirtmek gerekir. Marksizmi ve Nazım’ı eleştiren bu yazıların iler tutar tarafı yoktur. Ama Kısakürek’in hakkını da yememek lazım 38’de Nazım’ın Sultanahmet Cezaevi’nde ziyaretine gittiği bilinmektedir.
Yurt Pazar / Hakan Gülseven

Hiç yorum yok: