5 Şubat 2013 Salı

Meram 132: Umut ilkesi - Express

Astrolog olmaya ne hacet, Türkiye 2013’te de fetih burcunda. İşaret çok; bir kare as yapalım. Kronolojik sırayla: ODTÜ olayları, Diyarbakır’daki cenaze töreni, Çağdaş Hukukçular Derneği’ne (ÇHD) yapılan “operasyon”, Birgül Ayman Güler… Dördü de fetih burcunu imliyor. Ama bu kare as, fatihlerden kurtuluşun ipuçlarını da veriyor. Hele araya sıkışmış bir “güzel onlu” var ki, asıl “umut ilkesi” onda vücut buluyor.

ODTÜ’den başlayalım. Hadise neydi?
“Sömürgeci saldırganlık Kürdistan’a nasıl giriyorsa, ODTÜ’ye de öyle giriyor. Üniversitenin bütün gelenek göreneklerini, edinimini, kültürünü polis gücüyle ayaklar altına alabileceğini düşünen güç, karşısına dikilen bir öğrenci kitlesi görüyor. Belki polisle karşı karşıya gelenler ODTÜ öğrencilerinin yüzde biriydi. Ne fark eder? Sonuçta, bütün üniversitenin vicdanı ayağa kalktı. Akademik kadrosu ve öğrencileriyle, yüzlerini bundan kırk yıl önce oraya yazılmış olan “Devrim” sözüne döndüler. Orada bir kere daha, kendi kararlarını kendilerinin alabileceği bir forumu topladılar. Bu şu açıdan önemli: ‘Çok eskide kalmış’ denen pek çok şey, uyanmak için yeni koşul ve uyaranları bekliyordu.” (Ertuğrul Kürkçü, Express 132, sayfa 15)
Peki, Diyarbakır’da yüz binlerin katıldığı cenaze töreni nasıldı? Bilemiyoruz. Medya Birand’ın vefatına dört elle sarıldı, görkemli tören es geçildi. Ama sansür varsa, “samizdat” da var. O tarihî gün toplumsal hafızaya kaydedildi. Kürt halkı, Gültan Kışanak’ın Sakine Cansız için kullandığı deyişle söylersek, “Kürt hareketinin ruhu”na sahip çıktı. Güler’in tarihî ifadesindeki “Türk ulusu” için, kendisiyle “eşit ve eşdeğer” olmayan “Kürt milliyeti”nin “millet-i hâkime”ye meydan okuyan bir “ruh”la hemhal olması yenir yutulur gibi değil tabii. Ama, realite bu. Meselenin özü de bu: Kürt realitesi ve Türk sorunu.
Güler’in sözleri için “tarihî” dedik; bu sorunu bugüne dek kimse bu denli veciz ifade etmemişti. Hem de Meclis kürsüsünden. Ne zamandır ilk defa, bir CHP milletvekili “geniş kesimlerle kucaklaştı”. Ulusalcısından ümmetçisine, milliyetçisinden muhafazakârına, o geniş kesimin dilinin altındaki baklayı ortaya çıkardı. Şimdi gelsin tevil, mugalata, akademik lagaluga. Ve tabii “kardeşlik” edebiyatı. Ne denirse densin, Türkiye’nin önündeki soru gayet net: Eşitlik mi, üstünlük mü? Hâkim millet mi, eşdeğer millet mi?
Peki, mesele sadece “Türk sorunu” mu? Demirel’in vecizesiyle: “Kürtlere kötü davrandık da, Türklere iyi mi davrandık?” Soru retorik, cevabı malûm. Ama somutlamakta, güncellemekte fayda var. Hak-hukuk adına ne varsa çiğnenerek ÇHD’li 15 avukatın derdest edilip gözaltına alınmasını müteakip dernek başkanı Selçuk Kozağaçlı’nın yaptığı açıklamada, ÇHD’nin kimlerin avukatlığını üstlendiği sıralanıyordu: “Patronundan maaş alacağını istediği için sokaklarda dövdüğünüz işçilerin… Okuldan attırdığınız, okuyamaz hale getirdiğiniz öğrencilerin… HES projeleri, siyanürlü altın madenleri, dev çimento fabrikaları, nükleer santrallerle yaşanmaz hale getirdiğiniz bu güzel ülke için çevre davalarının… Evini başına yıkıp ‘buradan git’ dediğiniz kentsel dönüşüm mağduru gecekondu halkının…”
Kozağaçlı’nın açıklamasında sıralananlar bu kadarla kalmıyor tabii. Ama bu kadarı bile manzarayı çizmeye, 2013’e nasıl girdiğimizi göstermeye yetiyor.
Ama bu manzara, ufku da gösteriyor. ODTÜ’de olduğu gibi, Diyarbakır’da olduğu gibi, Güler’e tepkilerde olduğu gibi, ÇHD’nin yürüttüğü mücadelede olduğu gibi… “Araya sıkışmış bir ‘güzel onlu’ var” demiştik. Kastımız, 2013’ün başlangıcına alttan alta damgasını vuran işçi direnişleriydi. Bunlardan sadece üçü bile “umut ilkesi”ni ete kemiğe büründürmeye yetiyor: Hey Tekstil, BEDAŞ, Şişe-Cam…
Bir toplum yasası bu. Tarihçi Foucault’nun formülüyle, “nerede tahakküm varsa, orada rezistans var”. Ve tabii direnişin halleri var. Kuvve halinde olan var, kuvveden fiile çıkan var, çıkmanın eşiğinde olan var.
Kuvveden fiile çıkan sadece eylemin, direnişin, rezistansın kendisi olmuyor. Onunla birlikte başka bir şey de kuvveden çıkıyor. O şeyin ne olduğunu, BEDAŞ işçisi Alişan Doğan, değme kalem erbabına parmak ısırtacak şekilde tanımlıyor: “İçindeki cevheri dışarı çıkarıyorsun.” Tıpkı ODTÜ’de olduğu gibi, Diyarbakır’da olduğu gibi, “Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit, eşdeğer olamaz”a isyandaki gibi, ÇHD’nin mücadelesindeki gibi, cevher dışarı çıkıyor.
Cevher dışarı çıkmakla kalmıyor, işleniyor. BEDAŞ işçisi Özcan Yılmaz, sendika tercihlerini şöyle anlatıyor: “Biz üç arkadaş Enerji-Sen’e girerken bunu sorguladık. İşçi meclislerinin olacağına, bu sendikayı işçi meclislerinin yöneteceğine inandıktan sonra girdik.”
Evet, “umut ilkesi”: İşçi meclisleri. Evet, “çok eskide kalmış denen pek çok şey, uyanmak için yeni koşul ve uyaranları bekliyordu”.
“Geniş kesimler” demiştik. Onlar kadar kalabalık olmayan bir başka kesim var. Egemen rejime direnen, başkaldıran bir azınlık. Ama, ne gam. ODTÜ’deki azınlık nasıl bütün üniversitenin vicdanını ayağa kaldırdıysa, egemen rejime direnen emek ve özgürlük dinamikleri de sessiz çoğunluğu ayağa kaldırabilir. Bunun şartı belli: Emek ve özgürlük dinamiklerinin birbirine bakması, birbirinden esinlenmesi, bir araya gelmesi. Ve cevheri dışarı çıkararak birlikte işlemeye başlaması. Geçen sayıda sözünü ettiğimiz “umut küpesi”nin mesnedi bu: Umut ilkesi…
Express, sayı 132

Hiç yorum yok: