2 Mart 2013 Cumartesi

İmralı tutanaklarının siyasal ve tarihsel anlamı / Merdan Yanardağ

İmralı görüşmeleri ve sızdırılan tutanaklar Türkiye gündemini meşgul etmeye devam ediyor. "Görüşme tutanaklarını kim sızdırdı?" tartışmaları sürerken, Merdan Yanardağ tartışılmayan bir tehlikeye dikkat çekiyor.
Yanardağ'ın haber analizi şöyle:
Abdullah Öcalan’ın küçük tavizler karşılığında kendi özgürlüğü için Türkiye’nin bütününü dikkate almayan, dahası onu feda eden bir yola girmeye başladığı görülüyor. Kendisi dâhil cezaevindekilerin özgürlüğü ve AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki şerhin kaldırılması karşılığında Türkiye’de bir diktatörlük rejimine evet demeye hazırlanıyor.

Abdullah Öcalan ile üç BDP’li milletvekili arasında İmralı’da yapılan görüşmelerin tutanakları sızdırıldı ve deyim uygunsa çarşı karıştı. Bu tutanakların nasıl ve hangi amaçla sızdırıldığı ayrı bir tartışma, ama yayınlanmasının bir gazetecilik başarısı olduğu da ortada.

Çünkü bu tutanaklar tartışmasız olarak tarihsel bir önem ve değer taşıyor. Bu bakımdan ayrıntılı ve serinkanlı bir analizi hak ediyor. Bir ön değerlendirme çerçevesinde yapılacak ilk tespit şudur; Yurt Gazetesi’ndeki yazılarımda işaret ettiğim gibi süreç, Kürt sorununun ilerici çözümü yönünde değil, gerici çözümü yolunda ilerliyor. Ortaya bir AKP-PKK ekseni ya da daha doğru bir ifadeyle Tayyip Erdoğan-Abdullah Öcalan ittifakı çıkıyor.

Bu ilk tespitin ardından bir ön değerlendirme çerçevesinde ayrıca şunlar söylenebilir;

1- Öcalan, BDP’li milletvekilleri Pervin Buldan, Altan Tan ve Sırrı Süreyya Önder’den oluşan heyete söylediklerini, daha önce bir ekiple tartışıp görüştüğünü (hükümetin MİT mensuplarından oluşturduğu bir ekip olduğu anlaşılıyor ) birkaç kez tekrar ediyor. Dolayısıyla Öcalan’ın sözlerini AKP Hükümeti ile sağladığı asgari bir uzlaşma zemininden hareketle söylediğini var sayabiliriz.

2- Öcalan, Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını destekleyeceklerini ilan ediyor. Oysa AKP’nin öngördüğü başkanlık sistemi yetkilerin tek elde toplandığı, hukuk devletine son veren, yargıyı yürütmenin (başkanın) emrine sokan, güçler ayrılığı ilkesini yok eden bir diktatörlük rejimine işaret ediyor. Öcalan’ın bu konudaki eleştirileri dikkate almadığı anlaşılıyor.

3- Öcalan, “Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz” diyerek,  bütün eleştirileri bir kenara bıraktığı gibi esas olarak Türkiye’nin ilerici, aydınlanmacı, modernleşmeci ve demokratik tarihsel birikimi, geleneği ve damarıyla da bağlarını koparacak ciddi bir adım atıyor. AKP ile uzlaşarak, Türkiye solunun bu gerici ve faşizan iktidara karşı yürüttüğü mücadeleyle -zaten çok zayıflayan- bağını da kesiyor. AKP dışında bütün siyasal çevre ve güçleri eleştiriyor. CHP’yi “faşist parti” diyerek MHP ile aynı yere koyuyor. Böylece karşısında AKP ve MİT dışında muhatap bırakmıyor.

4- Öcalan, AKP’nin hiçbir uzlaşma aramadan, hiçbir eleştiriyi dikkate almadan ve esas olarak temelleri atılan gerici-faşizan dikta rejimini hukuksal olarak tamamlayacak yeni anayasaya da destek veriyor.

5- Erdoğan, başkanlık sisteminin merkezinde olduğu yeni diktatörlük rejimi için ulusalcı ve cumhuriyetçi çevrelerin yanı sıra Kürt siyasetçilerinin muhalefetini de yatıştırmak istiyor. İmralı’da tutulan Abdullah Öcal’ın da devreye girebilmesi için gerekli ortamın yaratılması da bu anlama geliyor. Zaten görüşme tutanaklarının içeriği de bu yorumu doğruluyor. Öcalan’ın bu uzlaşma arayışına olumlu yanıt verdiği anlaşılıyor.

6- Öcalan’ın küçük tavizler karşılığında kendi özgürlüğü için Türkiye’nin bütününü dikkate almayan, dahası onu feda eden bir yola girmeye başladığı görülüyor. Kendisi dâhil cezaevindekilerin özgürlüğü ve AB Yerel Yönetimler Özeklik Şartı’ndaki şerhin kaldırılması karşılığında Türkiye’de bir diktatörlük rejimine evet demeye hazırlanıyor. Oysa Türkiye’nin batısında gerici ve faşizan bir diktatörlük varken Güneydoğu’sunda özgürlük ve demokrasi olmayacağı görülmüyor.

7- Öcalan’ın görüşme tutanaklarında kullandığı dilin muhafazakâr ve liberal bir dille büyük bir benzerlik taşıdığı görülüyor. Ergenekon ve Gladyo / ‘Yeşil Gladyo’ kavramlarını birbirinin yerine geçecek şekilde kullanıyor. Bu konuda daha önce yaptığı özeleştiriyi geçersiz kılacak bir yaklaşım sergiliyor.  Öcalan’ın Türkiye’nin aydınlanmacı, cumhuriyetçi, laik ve sol güçleri ile toplumsal kesimlerinin duyarlılıklarının hesaba katmadığı anlaşılıyor. Oysa modern Türkiye’nin taşıyıcı gücü olan bu kesimler olmadan Kürt sorununun çözümü imkânsız değilse de, bunun “gerici çözüm” olacağı açık. Böyle bir “çözüm” den de kimseye hayır gelmez.

8- Öcalan’ın milletvekili ve eski Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü’ye gönderme yaparak kendisinin “40 yıllık Dev-Genç geleneğine bağlı olduğunu” söylemesi de Türkiye’nin ilerici birikiminden uzaklaşma durumunu değiştirmiyor.

9- Öcalanın, özgürlükçü ve demokratik gerekçelerle olsa da gerici, faşizan, şövenist, işbirlikçi ve halk düşmanı bir iktidara destek verilemeyeceği ilkesini de hiç dikkate almadığı görülüyor. Fethullah Gülen Cemaati ile PKK’nın bütün bağlarını kopardığı ve esas olarak AKP ile yola devam edilmek istendiği anlaşılıyor.

10- Öcalan’ın Sırrı Süreyya Önder’e yeni anayasaya konulmak üzere yazdırdığı “vatandaşlık” tanımı ise uzlaşmanın zeminini oluşturuyor. Bu tanım üzerinden geniş bir mutabakatın sağlanacağı söylenebilir. Ancak İmralı sürecinin Türkiye’de Kürt sorunundan sonra bir de “Türk sorunu” yarattığı söylenebilir.

11- Öcalan’ın sözleri, BDP’nin Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Bize en yakın parti AKP” şeklindeki değerlendirmesini destekliyor. Türkiye’nin laik, aydınlanmacı ve ilerici toplum kesimlerinden kopmaya yol açacak ve Ortadoğu’daki gerici ve Amerikancı “Sünni ekseni” ile de paralellik taşıdığı görüntüsünü verecek bir oluşumun bu topraklarda barışı sağlaması zor. Örneğin BDP’nin yeni anayasada “kamuda türban” düzenlemesine destek vermesi böyle bir kaygı yaratıyor.

Bu yol Tükiyeyi selamete değil felakete götürür.

Son olarak belirtelim; görüşme tutanakları konusundaki spekülasyonların önlenmesi için Abdullah Öcalan’ın AKP Hükümeti’ne, Kandil’e ve BDP’ye gönderdiği mektuplar açıklanmalıdır. Bunu yapmak hem açıklık ilkesinin gereğidir hem de toplumu sürece dahil etmenin ilk adımını oluşturacaktır.

Ancak öyle bir ortam oluştu ki, sürece yönelik dostça eleştirilere bile bazı çevreler, “Ne yani siz akan kanın durmasına, silahların susmasına karşı mısınız? Siz Mehmet Ağarlar’ın mı yanındasınız?” diye saldırılıyor. Bu tutum tam bir ahmaklık olduğu gibi, entelektüel ve siyasal tartışma ortamını da terörize ediyor. Asıl bu yaklaşım “barış sürecine” hizmet etmiyor.
Kaynak: Yurt

Hiç yorum yok: