16 Mayıs 2013 Perşembe

Reyhanlı ve sahtekar 'solcular' / Can Soyer

Toplumların tarihinde kimi önemli uğraklar, mevcut iktidarın ve ülkeyi yöneten siyasal kadronun gerçek kimliğini, iç yüzünü ya da saklı niyetlerini açığa çıkarmak gibi özelliklere sahiptir. Belki de uzun bir tarihsel süreç boyunca görece durgun ve yerleşik bir biçimde iktidarı elinde tutan güçler, o uğraktan sonra çok zor duruma düşer, toplumun tepkilerini dindiremez, hatta giderek ülkedeki tüm muhalif enerjinin baskısına dayanamayıp çözülebilir.
Deyim yerindeyse, bu tür tarihsel uğraklarda ak koyun kara koyun belli olur.
Reyhanlı’da yaşanan patlama da, böylesi bir uğrak olarak değerlendirilebilir elbette.
Ama bir farkla: bu defa gerçek kimliği, iç yüzü ya da saklı niyetleri açığa çıkan, iktidardaki siyasal kadro, yani AKP olmamıştır. AKP, zaten çok uzunca bir süredir halk düşmanı politikalarıyla, emperyalizme taşeronluğuyla ve gerici adımlarıyla açık seçik bir profil sergiliyor. Reyhanlı, bu anlamda, en fazla AKP’nin kimliğinin “altını çizebilir”.
Reyhanlı patlamasıyla birlikte açığa çıkan ise, Türkiye’de çeşitli sıfatlarla “solcu” ya da “sosyalist” olduğunu iddia eden sahtekarlar olmuştur.
Sözlükler sahte sözcüğü için, “bir şeyin aslına benzetilerek yapılan düzmece” tanımını veriyor. Sahtekar ise, bu durumda, sahtecilik fiilini gerçekleştiren oluyor.
Demek ki, sahtekar “solcular” dediğimizde, esasında solcu olmayıp da kendisini solcuya benzetenler, solcuymuş gibi görünüp/davranıp, düzmece bir solculuk faaliyeti yürütenleri kast ediyoruz.
Bu sahtekar “solcular” arasında bir sıralama yapmak mümkün değil. Adeta aralarında gizli bir yarış varmışçasına, kimi gündemlerde biri bayrağı alıp en öne geçebilirken, kimi gündemlerde bir başkası diğerine tur bindirerek şaşırtabiliyor.
O yüzden, Reyhanlı’daki patlama gerçekleşir gerçekleşmez, yani kelimenin gerçek anlamıyla patlamadan sadece birkaç dakika sonra kendini sahneye atan Ufuk Uras, sahtekar “solcular” arasında “number one” olduğu için ele alınmıyor burada.
Ama kabul etmek gerekir, Uras’ın “iyi hazırlandığı” belli olan son gündemde, daha ilk dakikalarda skora ulaşması etkileyici olmuştur. O kadar etkileyici ki, ardından koşturan diğerleri, tüm çirkinliklerine ve cehaletlerine rağmen, Uras’la olan mesafeyi kapatmak konusunda başarı kazanamamışlardır.
Bu türden etkileyici sahne performansları kolay kolay unutulmaz; o yüzden herkes hatırlıyordur Uras’ın Reyhanlı hakkındaki sözlerini. Buyurmuş ki Uras, Reyhanlı’da patlayan bombalar “Esad’ın son çırpınışları” imiş.
Peki.
Ufuk Uras, bildiğimiz kadarıyla elbette, herhangi bir gizli servisle bağı olmadığına ya da doğrudan devletin güvenlik ve içişleri birimlerinden kişisel olarak bilgi almadığına göre, nasıl oluyor da üzerinden ancak birkaç dakika geçtikten sonra patlamanın faili olarak Suriye’yi işaret edebiliyor?
Demek ki, ortada bir istihbarattan ziyade, Uras’ın yürüttüğü bir mantık silsilesi, hadi Uras’a kıyak geçelim, bir çözümleme var. Yani Uras, yaşanan patlamayı ülke içi ve bölgesel dengeler açısından değerlendirmiş ve sonuç olarak bu patlamanın Esad tarafından gerçekleştirildiği sonucuna ulaşmış diyelim.
Ancak ortaya dökülen sözler, bırakın herhangi bir mantıksal ya da analitik çözümlemeyi, basbayağı zırva ya da saçmalıktan ibaret. O halde, belki de Uras bir çözümleme yapmaktan çok, inandığı, güvendiği, içinden geçen bir fikri ifade etmiş olabilir.
Gerçekte olan da işte bundan ibarettir.
Yani Uras, ne kendisine ulaştırılan “top secret” bilgileri ne de yürüttüğü analitik çözümlemenin sonuçlarını dile getirmiştir. Uras, açıkça kendisine doğru geleni, kendisinin inandığını, kendisinin arzuladığını söyleyivermiştir.
Uras’ın beyninde ve ruhunda, ne AKP iktidarının ne de ABD emperyalizminin böyle bir şey yapma ihtimali yoktur. Bunlar, Türkiye’nin ve bölgenin olumlu bir anlamda yeniden biçimlendirilmesine yönelik çabaların yürütücüleri olarak, Uras’a göre, zinhar halka zarar verecek şeyler yapmazlar.
Uras, hem AKP’ye hem de ABD’ye, körü körüne, kara sevda ile inanmakta ve güvenmektedir.
Böylesi bir inanç ve güvenden sonra, ortada hiçbir somut kanıt yokken, üstelik siyasetin dinamikleri açısından Suriye’nin böylesi bir saldırıya girişmesi hiç ihtimal dahilinde görünmezken, Uras’ın “kesin Suriye yapmıştır” deyivermesi garip gelmiyor.
Ülkede sola her daim “ombudsmanlık” yapmayı görev bilen, kendisini solun “akıl hocası” sanan, türlü başlıklarda üstten üstten konuşarak sola işini öğreten zavallıların, mesela şeriatçı ve yobaz Malum-Der’in raporuna “hımmm, çok vahim iddialar var” diyerek prim vermesi garip gelmiyor.
Kendisine solcu diyen sahtekarlar ortada böyle arsızca cirit atarken, islamcı bir faşist olan Hakan Albayrak’ın çıkıp, utanmadan ve elini kolunu sallaya sallaya “Reyhanlı’da sünni halka eziyet ediliyor, aleviler Suriyelileri linç ediyor” demesi garip gelmiyor.
Hatta Uras’ın en büyük rakibi Doğan Tarkan’ın önce Esad’a Sedat deyip, ardından da “Sedat da oğlu Esad da katildir” sözleriyle Enver Sedat’ı Beşar Esad’ın babası sanmasındaki cehalet de garip gelmiyor.
Cehalet, bu sahtekarlar söz konusu olduğunda, en sempatik sözcük bile olabilir.
Karşımızda ihanet, teslimiyet ya da rezalet varken, kepazelik almış başını yürümüşken, cehalet bile anlayışla karşılanabiliyor.
Çok mu ayıp ya da ağır konuşuyoruz?
Tam tersine, terbiyemiz bu kadarına el veriyor.
Efendiliğimizi bozmuyoruz.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

adam doğru konuşmuş sonuna kadar, haklı.