6 Mayıs 2013 Pazartesi

'Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi..."

Çözümün konuşulduğu bugün, bundan 41 yıl önce idam edilen ve son sözleri “Kürt ve Türk halklarının kardeşliği” olan 3 fidan anılıyor. Devrimin üç kızıl karanfili Deniz Gezmiş, Hüsyin Aslan ve Yusuf Aslan'ın asılarak katledilişinin üzerinden 41 yıl geçti. Yurdun dört bir tarafında on binler 6 Mayıs 1972'deki katliamın yıldönümünde "Deniz olup alanlara akacak." Deniz'lerin avukatlarından Orhan İzzet Kök ve 68 kuşağının önemli isimlerinden Oktay Etiman BirGün'den Yaşar Aydın’a konuştu.

DARAĞACINDA ÜÇ FİDAN'IN AVUKATLARINDAN ORHAN İZZET KÖK:

HEP DİMDİK DURDULAR
Türkiye'nin hala konuştuğu bir davanın avukatıydınız. Dava sürecini biraz anlatırmısınız?
Denizlerin davasına özel bir hazırlık yaptık. Toplam 11 avukattık. Halit Çelenk ve Niyazi Ağırnaslı dışında genç avukatlardan oluşuyordu. Ya bürolarda ya Halit Abi'nin sendikasındaki odasında ya da evlerdeydik. Dosyalara bakıp, itirazlarımızı konuşurduk. Bu toplantıları defalarca polis bastı. Bu tempo dava devam ettiği sürece sürdü, hiç esnemedi. 

Bugünden geriye baktığınızda savunmada bir eksiklik görüyor musunuz?
Savunmamız 300 sayfa civarındaydı. Bunun yarısı Türkiye'nin tahlili idi. Bu tahlili Halit abi yazdı. Çocuklara istinat edilen suçlar, 146 suçların uygulanmasını da biz hazırladık. Mahkeme başkanı Ali Elverdi, küçük dağları ben yarattım havasındaydı. Ali Elverdi, daha sonra Adalet Partisi'ne geçti. Elverdi, parti propogandasını “komünistleri asan adam” olarak yaptı ve öyle seçildi. Böyle bir mahkeme başkanı vardı. Karar önceden verilmişti.

İnfazlarda yer aldınız mı?
O infazlar ile bizim aramızda trajik bir ortaklık yarattı. Yeni avukatız. 3 tane de infaz var. Kişi başına birer avukat istediler. Kim gelecekse biz sizi gece alacağız dediler. Sıkıyönetimden dolayı gece çıkma yasağı vardı. Halit abi gitti ve bir arkadaşımız gitti. Ben gidemedim, izleyemedim, yapamadım. Sadece müvakkil değil, arkadaşlarımızdı. Her gün hücrede görüyorsunuz, konuşuyorsunuz. Her zaman dimdiktiler, hiç kırılma olmadı.

En son ne zaman görüştünüz?
İnfazlardan iki gün önce. O gün, Halit abi telefon etti, kim gidebilir dedi. Ben gideyim dedim. Her an infaz bekleniyordu. Gergindik. Toplu görüştürülmüyorduk, hücreden tek tek getiriliyordu. Kafes içinde görüştürüyorlardı. Deniz'den sonra Yusuf, Hüseyin geldi. Yusuf, Meclisteki bir tartışmadan bahsetti “topak ve tarım reformuna tedbirler alınıyor” falan dedi. Bana tartışma nedir diye sordu. Toprak reformuna hazırlık yapılıyor ben de tam bilemiyorum basından takip ettiğim kısım sınırlı dedim. Yusuf, “Ne zaman asılacağımız belli değil, bakarsın uzar, sen Meclis'te ki tasarıyı getirebilir misin” dedi. Dehşete kapıldım, okumak istiyordu. Meclise ne geliyor ne gidiyordu. Ölüm beklenirken, o merak içindeydi. Bir şekilde meclisten bu tasarıyı buldum. Götürdüm, verdim, son arzusu diye rica ettim. İnfaz sonrasında eşyalarından çıktı. Okumuş notlar almış altlarını çizmişti.

Yargılamanın hızı da ilginç değil mi?
Mahkeme özel bir husumet duygusu ile hareket etti. Yargılama 83 günde bitirildi. 25 kişiden 18 kişiye idam verildi. Sonra yargıtay 3 kişiye indirdi. 18 idamı asgari yargıtay bozmasına rağmen mahkeme itiraz etti. Böyle bir dava 83 günde bitiriliyor. Avukatlar tehdit altında görev yaptılar. Dört dörtlük faşist bir dönemdi. 12 Mart bir anlamda faşizmin staj dönemiydi. 12 Eylül uzmanlaşmaydı.

Aynı suçlardan bahsedilmesine rağmen neden üç isimde ısrar edildi?
18 idam kararı 3'ü Yargıtay tarafından kabul edildi. 3 idam rastlantısal değil. Deniz, Hüseyin ve Yusuf'un suçları diğerlerinden daha fazla ya da daha eksik değildi. Bunlar lider görülüyordu ve toplum bunları severek tanıyordu. Yoksa suçlar aynı suçlar. Bir de Meclis'te ki 3'e 3 meselesini biliyoruz.

68 KUŞAĞININ DEVRİMCİ LİDERLERİNDEN OKTAY ETİMAN:

ONLAR BUGÜNÜN MÜCADELESİNDE YAŞIYOR
68 kuşağının en temel özellikleri nelerdi?
Bir bütün olarak şu özellikleri taşır diyemem. Benim kişisel tarihim açısından Çukurova'da çelişkileri fark eden, bu çelişkilerin ortadan kalkmasına inanan ve daha sonrada Adana'dan Ankraya geldiğimde kurtuluşun sosyalizmde olacağına karar veren bir gençtim. Örneğin Mahir Çayan, Hüseyin İnan'la, Hüseyin Cevahir'le bir araya gelince birlikte mücadeleye başlayınca ortaya çıkan bir karardı. Daha çok alt orta sınıftan gelen bir kuşaktık.

Silahlı mücadele dönemi nasıl başladı. Buna nasıl karar verdiniz?
1970'li yıllara yaklaştığımız dönemde parlementer sistemle çözümün mümkün olmayacağı, barışçıl bir çözümün artık imkansızlaştığı kafamızda oluşmaya başladı. Benim içinde bulunduğu THKP-C grubu o dönemde silahli mücadeleye başlamadan legal mücadele verme potansiyelini içinde taşıyorudu. Böyle bir yaygınlığa sahipti. Bizim düelloya girmemiz delikanlı olmaktan, genç olmaktan kaynaklı değil. Türkiye'deki konjektüre bakmak lazım. O dönem 1971'le birlikte faaliyette olan örgütler THKP-C, THKO ve hatta TİKKO devlete karşı küçük çaplı bir başkaldırı gerçekleştirdik. Fiziksel olarak yenilmiş olabiliriz ama tarihsel olarak baktığımızda orada yenillgiyi göremezsiniz. Düşündüğümüz gibi davrandık. 

Gündelik hayatınız nasıl geçerdi?
Ben bizim hareketin bir yazanı, çizeni, kuramcısı değildim, daha çok eylemcisi karekterli bir devrimciydim. Ama Mahir Çayan'a baktığımızda, diğer bazı arkadaşlarımız ise hakikaten bir köşeye çekilerek orada okumaya zaman buluyorlardı. Mahir'in yeteneği ve becerisi o zamanlar Türkiye'de sayısı az olan Marksist literatürden çok olumlu sonuçlar çıkarabilmiş olmasıdır. Yani günümüze de ışık tutabilecek sonuçlara varabilmiş olmasıdır. 

Devrimcilerin, devrimci örgütlerin kendi aralarında ilişkileri nasıldı?
Deniz İstanbul'daydı. Ankara'da ODTÜ'de Yusuf Arslan, Hüseyin İnan vardı. Biz Türkiye İşçi Partisi'nden itibaren onlarla Orta Doğu'daki devrimci sosyalist arkadaşlarımıza yakın ilişkilerimiz vardı. Ben şahsen siyasal bilgilerde bulunan bir devrimci olarak ODTÜ'de devrimci sosyalist arkadaşlarımızın varlığından hep güç alırdım. Bizim ilişkimiz çok yakındı. 12 Mart darbesinden önce hatta yıllarca önce iç içe yaşadık, birlikte bir çok eylemimiz oldu. Köylere birlikte gittik. İşçilerin demokratik mücadelelerin yürütüldüğü anda birlikte olduk. Yoldaşlık açısından o zamaan birbirimize daha yakındık. Farklı yapılardada olsak da yakındık. O zamanlar yoldaş sözü bu kadar yaygınlaşmamıştı daha nadiren kullandık, ama yoldaş hissederdik. Büyük bir devrimci dayanışma içerisindeydik.

DENİZLERİN AVUKATI HALİT ÇELENK'İN KIZI SERPİL GÜVENÇ
Devrimciler ve Savunmanlara Dair
“Haksızlığın envaını gördük... Bu mu kanun? / En gamlı sefaletlere düştük... Bu mu devlet? / Devletse de, kanunsa da artık yeter olsun; / Yeter olsun bu deni [alçak] zulm ü cehalet” diyen şair Tevfik Fikret, bu dizeleri yazarken elbette cuntalı yılları ya da AKP’nin on yıllık iktidarında toplumsal, siyasal ve yargı alanlarında yaşanan haksızlıkları düşünmemişti. Ama 1 Mayıs’larda, HES direnişlerinde, adliyelerde, grevlerde, üniversitelerde, cezaevi önlerinde öldüresiye gazlanan ve dövülen emekçileri, köylüleri, gençleri, ana babaları, eşleri gören ya da bu vahşeti yaşayan bir insanın içinde benzer bir isyanın yükselmemesi olanaksız. İronik olan, bütün bunların sorumlusu AKP iktidarının “ileri demokrasi” mimarlığına soyunması!

Bu haksızlıklar ve öldürümler tarihimizin ilkleri değil. Bugün, 12 Mart askeri cuntası döneminde, uygulanmasını istedikleri 1961 Anayasası’nı ortadan kaldırmaktan yani işlemedikleri bir suçtan yargılanan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesinin 4'inci yılı. İki yıl önce ise avukatları Halit Çelenk, eşi Şekibe Çelenk’in sözleriyle “Bizleri terketti ve çok sevdiği çocuklarının yani Denizlerin yanına gitti.”

Denizler ve Çelenk çoğu kez birlikte anılır. Belki de bu durum, Denizleri bedenen yitirdiği ve yasal olarak avukatlığı sona erdiği halde doğanın kanunlarına yenik düşene dek onlara yapılan haksızlığı, davalarını ve mücadelelerinin amacını savunmayı sürdürmesinden kaynaklanmaktadır. Sadece Denizlerin avukatı değil, onların yoldaşıdır Halit Çelenk. O da, Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin dünya görüşünü paylaşmakta yani bilimsel sosyalizm düşüncesinin yol göstericiliğinde sınıfsız ve sömürüsüz bir topluma kavuşmak için verilecek bir bağımsızlık ve demokrasi mücadelesine inanmaktadır. Kitaplarında ve yazılarında sürekli olarak sosyalist bir hukuk anlayışını savunur. Müvekkili olan devrimciler gibi toplumsal ve siyasal alanda mücadele eden, örgütlenen ve örgüt kuran bir kişidir. O da, savunduğu “güzel insanlar” gibi egemenler karşısında başını eğmemiş, verdiği hukuk savaşında da sermayenin saltanatına teslim olmamış, doğru bildiğini sonuna dek savunmuş, yaşamı boyunca emek ve emekçinin yanında yer almıştır. Ne saldırılar ne soruşturmalar ne de yetmişli yaşında götürüldüğü kontrgerilla merkezlerindeki sorgular onu yolundan çevirebilmiştir. Savunan ve savunulan özdeşleşmiş, bir olmuştur.

Bugün Denizler’den, Mahirler’den, Kaypakkaya’lardan ve Halit Çelenk’ten bize kalan, her koşul altında emek mücadelesinin içinde olma inancı ve kararlılığıdır. Emperyalizm ve işbirlikçilerine karşı ödünsüz bir karşı duruştur. Bir emekçi iktidarının kurulması mücadelesidir.

Çağdaş Hukukçular Derneği’nin kurucusu olan Halit Çelenk ve devrimci avukatların 60’lı ve 70’li yıllardan başlayarak benimseyip yaşama geçirdikleri bu ilkeli duruşu sürdüren, cezaevinden ilk mektubunu Halit Çelenk’e yollayan ve ona yüreğinden bir kırmızı karanfil sunan sevgili Taylan Tanay gibi, içerde ve dışarıdaki tüm genç devrimci savunmanlar, direnen diğer toplum kesimleri gibi ağır bedeller ödüyorlar. Ezilenleri savunarak geleneğe sahip çıkıyorlar.

Durumu sual edenlere ise yanıtı, “Göz yumma güneşten ne kadar nuru kararsa/ Sönmez ebedi, her gecenin bir gündüzü vardır” diye seslenen Fikret ve “O duvar o duvarınız / vız gelir bize vız / bizim kuvvetimizdeki hız / ne bir din adamının dumanlı vaadinden / ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır / O / tarihin o durdurulmaz akışındandır” diye haykıran Nazım veriyor.

Fazla söze ne gerek!

Hiç yorum yok: