27 Ağustos 2013 Salı

Che, Bolivya’da 344. Gün / Sinan Doğru

CHE VE DEVRİM YÜRÜYÜŞÜ -ı-
'DEVRİM KARŞISINDA HAYATLARIMIZIN HİÇBİR DEĞERİ YOKTUR'

8 Ekim 1967, Bolivya dağlarındaki 344'üncü günüydü. 7 Ekim'de Bolivya notlarını yazmaya başladığında adı 'Ramon'du. Saçlarının üzerine kazıtmış, kalın gözlükleri, şapka ve pardüsesi ele Bolivya sınırlarını bir Amerikan derneğinin temsilcisi ağır bir 'bürokrat' havasında geçiyordu. Yıllardır merak edilen “Che nerde” sorusunun yanıtı 'hiçbir yerde' olurken bu aynı zamanda 'her yerde' olabileceğini işaret ediyordu. Che, Kongo'daydı ve sonra şimdi Bolivya'da 'Latin Amerika devrimi' için sarp dağlara doğru yürüyordu.

Küba devrimi için henüz yola çıkarken, Fidel'e devrimden sonra özgürlüğünün kendi elinde olacağını ve başkaca yerlere 'mütevazı katkılar' vererek Latin Amerika devrimini örgütleyeceğini söylemişti. Che, Bolivya'da kendi fikirleri ve hayalleri için adım atıyordu. Ardında kazanılmış olan bir hayatı geri bırakıp, 'Comandante Che Guevara' yerine 'Ramon' oluyordu! 

Che, her zaman dile getirdiği 'yeni insanın' mükemmel bir örneği, devrimci ahlakın en yüksek temsilcisiydi.

Kendisiyle ilgili olan her şeyi bir yana bırakıp, hayatının geri kalanını nasıl yaşayacağına dair zerre bir düşüncesi olmaksızın 'devrim karşısında hayatlarımızın hiçbir değeri yoktur' diyordu. Fidel, “Onun davranışlarını derinden etkileyen insanların tarihte göreceli bir değeri olduğu, davaların insanların ölümüyle yenilgiye uğramadığı, tarihinin güçlü yürüyüşünün lider düştüğü zaman durmayacağı fikriydi” diyor.

O yüzden Che, kendisinden önce 'davaya' ve 'fikre' inanmıştı.

Che'nin Bolivya'da gerilla mücadelesini örgütleme çabası bunun bir sonucuydu. Bu sürece ilişkin Che'nin Küba'dan çıkmak zorunda kaldığı yönündeki bir yanıyla spekülatif olan kimi tartışmalar da yapılmakla birlikte bütün bunların Che'nin fikri ve hayallerinden bağımsız olarak değerlendirilmesi doğru olmayacaktır. Yeni devrimler için yola çıkmak, Che için o gün yaşanan bir zorunluluğun yol açtığı bir sonuç değil onun bilinçli bir eyleminin sonucuydu.

23 Ağustos 2013 Cuma

Mısırlı Devrimci Sosyalistler'den mektup

Mısırlı Devrimci Sosyalistler'in mektubunda, 'Mısır'da hedefleri gerçekleşmemiş olan devrim için Devrimci Cephe'nin hayata geçirilmesinin önem taşıdığı' belirtildi.

Mısırlı sosyalist örgüt Devrimci Sosyalistler, destekçileri için bir mektup yayımlayarak Mısır’daki askeri darbe sonrasındaki gelişmeleri değerlendirdi.

Mısır'da bir 'Devrimci Cephe' oluşturulması önerisinin dile getirildiği mektup şöyle:

Korkunç katliamlar ve şiddetli baskı, Mısırlı Hıristiyanlara ve onların kiliselerine yapılan saldırılardaki önemli tırmanış, baskıcı askeri devletin sertleşmesi tüm hızıyla devam ediyor.

Bütün bunlar devrim için büyük zorluklar oluşturuyor, ama aynı zamanda geleceğin devrimci dalgalarını hazırlama fırsatlarını da içeriyor. Devrimci Sosyalistler değişen koşullarla başa çıkabilecek taktikler geliştirmek koşuluyla, bu fırsatları bir hareket inşa etmek için etkin bir şekilde kullanabilirler.

R4BİA işareti Masonik bir sembol mü? / Eren Erdem

Mısır’da Müslüman Kardeşler’e destek vermek için yapılan ve siyasetçilerin de sıkça kullandığı R4bia işareti ile ilgili yeni iddialar ortaya atıldı.

Aydınlık gazetesi yazarı Eren Erdem bu işaretin Masonik bir sembol olduğu ile ilgili çarpıcı bir yazı kaleme aldı. “Mason tokalaşmalarında, 4 parmak dik iken, baş parmak kıvrık ve içe doğrudur. Tamamen. Rabia işareti şeklindedir.” Diyen Erdem “Hatta bir mason, karşısındaki kişinin mason olduğunu bu özel iletişim yöntemi sayesinde anlar” dedi.

İşte Eren Erdem’in o yazısı:

“Eski pagan kültüründe RAB-İN-A, Rabbi reddederim manasına gelir. Arapçada rabia, dört demektir. Dört ve dördüncü. Ortadoğu sembolizminde, çok eskilere dayanan Rabia işareti, pagan geleneğinde kullanılmıştır. Yaratılışın 4 enerjisinin (açık olan 4 parmak) düşmüş enerjiye (kapalı baş parmak) biat edişini sembolize eden bu harekete "Car i-yek" de denir. Car i, dört köleyi simgelerken, "yek" esir edene işaret eder. Tavla oyununu oynayanlar bu kavramı bilirler. Car'i-yek, 4-1 zarının karşılığıdır. Arapçadaki "cariye kelimesi" buradan gelir. Tek sahibe hizmet eden köle (cariye), bu kavramın anlamıdır. Lakin bu sembolü eski "Sümer tabletlerinde ki karanlık ruhlarda görebilirsiniz. Asurlardan Sümerlere kadar, karanlık ruhları temsil eden, savaşılması gereken ruhlan simgeleyen heykellerde ki hemen hemen bütün '"el figürlerinde" bu işaret vardır.

Masonlarda, 4 parmağın açık bırakılması ve baş parmağın içe doğru bükülmesi ile birlikte, elin kalp hizasında “ceketi baş parmakla, açık parmaklar arasına" almak sureti ile bu hareket yapılır. Mason tokalaşmalarında, 4 parmak dik iken, baş parmak kıvrık ve içe doğrudur. Tamamen. "Rabia işareti şeklindedir." Hatta bir mason, karşısındaki kişinin mason olduğunu bu özel iletişim yöntemi sayesinde anlar. Baş parmak, karşıdaki kişinin baş parmağı ile işaret parmağı arasındaki deriyi sıkıyor ise, kişinin mason olduğu kanısına varılır. Paganlar ayinlerinde bu işareti kullanırlar. Ünlü sümeroloğumuz Muazzez İlmiye Çığ ın ilgili Sümer heykellerinde bu tür sembollerin varlığı hususunda bizleri daha derinlikli bilgiye sahip kılmasını önemli buluyorum...

Bu sembolün "masonik" olması, meydana çıkanları mason kılmaz. Benim şahsi kanaatim, kapitalist modernite çağında sembollerin güçlü bir iletişim aracı olduğudur. Yani esasen, geniş kitleleri kuşatan her sembol, büyük bir iletişim aracıdır. Bir mesajı, semboller ile verebilirsiniz. Bu nedenle "eşi Nasa'da" çalışan Mursi'nin, küresel lordlara çaktığı bir selam olarak görebileceğimiz türden bir sembolün yaygınlaştırdığını görüyoruz. Her ne kadar "Mısır'da yaşanan askeri darbeye karşı isek, bu darbe öncesinde, kadınların suratına kezzap döken muhafazakar saplantılarını din sayarak, insanlara müdahale eden ihvancı şizofreniye de karşıyız." Bu anlamda, karşıtlığımızın en temel nedenlerinin başında da îhvan'ın küresel lordlara olan yakınlığı gelmektedir.

Bir süredir "dış mihrak" edebiyatıyla bezenen cümleler kuran muhafazakar halk yığınları, ekseriyetle, ADL ödüllü, Yahudi üstün cesaret madalyalı "muktedirin" emperyalizmle olan bağına nedense hiç dokunamıyor. Nedeni belli. Daha önce de söylemiştim, rant kokusu almadan 300 metre yol yürümezler. Ramazan ayı içerisinde 719 Şii’nin ölümüyle sonuçlanan Irak'ta ki El Kaide terör saldırılarında ölen Esma'lardan hiç bahsedilmiyor. Elbette, Mısır'da şehid olanlardan bahsedilmeli. Ama ikiyüzlülük, İrak'ta şehit olandan, Sivas'ta yakılandan bahsetmemektir. Öyle ya, insanları; demokratlar ve darbeciler diye ikiye ayırmışlar. İnsanlar, demokrat ve darbeci diye ikiye ayrılmazlar. Ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılırlar. Eğer kategorizasyonu doğru zeminde yapmazsanız, bir zulme itiraz edeyim derken; başka bir zulmün ortağı olursunuz.

Sembollerin dünyasına değinmemin nedeni, bir sembol ya da işaretten yola çıkarak "bazı komplo teorisyenleri gibi" bir kitleyi itham etmek değildir. Yapılan işaretin manasını sorgulamaksızın yapan, okuduğu metnin iç anlamını düşünmeksizin okuyan aklı eleştirmektir. Bu eleştiriyi yaptığımızda da "darbeci" oluyoruz. En sonunda darbeli matkap dükkânı açacağım.

odatv.com

20 Ağustos 2013 Salı

FKBC: Tüm iktidar Mısırlılara!

Mısır’da (samimiler dışında) piyonlar meydanları dolduruyor, Nahda ve Adeviye Meydanı’nda Amerikan emperyalizmi General Sisi ile birlikte koordineli şekilde işlevini yerine getiriyor. Bunu dün Müslüman Kardeşler (Mursi) İHVAN üzerinden yapıyorlardı, bugünse el değiştiren Sisi üzerinden yapıyorlar. Muhalifler ve kazananlar ortada yok, tek kazanan emperyalistler.

Bugün emperyalistler (sözüm ona) %50’lik oy almış alan ve Filistin’deki geçiş tünelerini lağımla dolduran Müslüman Kardeşler’in oyuncaklarını kırmış, yerine yenisini getirmiştir, talep budur. Eski ve yeni sahiplerin yer değişimi söz konusudur. Köleler aynıdır: Kaybeden Mısır'ın mazlum halkıdır.

Bunun farkına varmayanlar için de bizce bu bir faciadır. Durum ise Mursi ve yandaşlarının aldığı oy oranına bakılarak gericiler tarafından demokrasi diye yutturulmaktadır. %50’ye bakmaktadırlar, oysa aldığı oy %25’tir, %42 sandığa gitmemiştir, bunun adına %50 diyorlar. Oranda matematik ve rakamsal durum budur, muhalefet konumundadırlar.

Peki, Mısır’da %50 değil de %25 oy aldı diye Mısır halkı bu acıyı çekmek zorunda mıdır?

Müslüman Kardeşler %99 oy alsa bile bu Mısır halkına reva değildir.

Fakat şöyle bir durum vardır: Rabia’cılar 4 işareti yaparak bir kadın olarak Rabia’yı hem keşif etmişlerdir hem de katletmişlerdir. Saygıları yoktur, mazlumun yanında olmak adına onların yanında Rabia yoktur. Olamaz! Rabia vardır ama bir nevi yoktur, stoklarını kullanmışlardır.

Peki, Rabia kapıya gitmiş midir, gitmemiştir – gidemez. Rabia’nın ses kaydı yoktur, görüntüsü yoktur, türbesi vardır, çünkü hareket halinde değildir. Bir hanımefendi olarak türbesine gizlenmiştir ve şikâyet etmektedir. Rabia onların değildir, ama etiyle kemiğiyle, renk olsun diye kekiğe bulanmıştır. Şimdilik onlarındır.

Edindikleri Amerikan kültürüyle, Müslüman zihniyeti Rabia gibilerini yemekte ve yermektedir. Onlar için 2 yıllık Suriye’deki “Tekbir” getiren katliamcıların kitabında Rabia yoktur Rabia şu an Mısır’dadır.

Peki, Rabia Muhammed midir(?) değildir ama bugün için Muhammed görevi görmektedir.

Zorunlulukları yoktur ama zoraki görev yüklenmiştir. Elbette zorunluluk değildir çünkü Mısır’da katledilenlerin kanı emperyalistlerin üzerinedir. Suriye'de de böyledir. Mursi, Sisi, Müslüman Kardeşler gibi Suudlarla birlikte Katar ve AKP’de ortaktır bu kana, kanın farkı pis kokmasıdır, zehirli kandır bu. Onların o pis elleri mazlum Mısır halklarının üzerindedir.

İşte burada Rabia yoktur, Muhammed yoktur. Olamaz!

Emperyalizm her zaman ki gibi pratiğini ortaya koymuştur. Kopuktur, halkın desteğinden yoksundur, iradesi yoktur. Yıkılacak olanı kurmuşlardır ve tıpkı Türk iktidarı AKP gibi yıkılmaya mahkûmdurlar. O yüzden ortada pis kan vardır, pis iktidar da, zehirde vardır, çünkü pis ilişkiler ağı mevcuttur.

İşte yıkılmadan önce Rabia ve Muhammed bir nevi yıkılacak olanı göstermiştir.

Rabia ve Muhammed’in işi odur, yıkılacak olanı kurmak değil yıkılmak üzerinde olan konusunda bizleri ikna etmektir.

Yıkılacaklar!

Neden yıkılacaklardır, ekonomik, sosyal olarak bütün emperyal kamusal hizmete imza atmışlardır.

Mısır’daki Amerikancı Mısır ordusu Mübarek’i devirdiği an “Devrim” diye alkışlayan aynı ordu tarafından alaşağı edilince “Darbe” diye kriz yaşayanları sınıf mücadelesinden bi’haber olarak tanımlıyoruz.

İkiyüzlülerdir.

Emperyalist ABD’nin geri adım atması söz konusu değildir fakat çökmüşlerdir: BOP (Ilımlı İslam) projesi iflas etmiştir. Bu 100 yıllık projede yeni piyonlar bulacaklardır, bulmak zorundadırlar.

Fakat bu proje artık “Ilımlı İslam” değildir, kim bilebilir karşımıza “Modern İslam” olarak sunulabilirler. Muhtemeller arasındadır, başka formasyonlar altında elden ele sunulacak ve önümüze sunulacaktır. Biçimsel olarak durum budur.

Tespitimiz nettir: Aşiretçilerdir, feodallerdir, işbirlikçilerdirler ve kriz yaşamaktırlar, kriz yaşamaları doğaldır. Kaynağı ise, sınıf perspektifliğinin yoksunluğudur. Mısır’da sınıf mücadelesi yoktur, proleterler etkin değildir. Mısır’daki devrim heyulasında “Emek” yoktur, emekçiler yoktur. İlericilerin talebi yoktur. Salt gericilerin kendi için lojistik çıkarları söz konudur. Emperyal çıkarlar söz konusudur.

Ol(a)madığı için, Mursi ve Müslüman Kardeşler emperyalist Amerika’nın tedarikçileridir, 11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezi saldırıya uğrarken emperyalist ABD ekonomisine rol biçmiştirler, rol çalmaya çalışmışlardır. Rol, Mursi başta olmak üzere gerici iktidar odaklarıdır: Katar’dır, Suudi Arabistan’dır, Türkiye’dir.

Mısır’da alaşağı edilen sapık Mursi iktidarı katliamcı General Sisi’ye devir edilmiştir. Bugün uygulanan katliam söz konusu olduğunda emperyalist Amerika'nın Mursi ile birlikte "Oyuncaları"nı kırması söz konusudur ve yeni oyuncak kırılanın yerini doldurmak adına, ümmetçi ve işbirlikçi karşı Müslüman zihniyetin ne yazık ki işbirlikçi başka yeni adımı olacaktır. İlk adımlar her zaman böyledir. Bizler kuşkusuz saldırıya uğrayan Mısırlı Hristiyanlara da sadece Sisi'ye hizmet edecek kanlı projelere de karşı olduğumuz gibi bu kontra ittifaklara da dikkat çekmek istiyoruz.

Kendisini liberal veya solcu olarak tarifleyen pek çok kesim Sisi hükümetine destek vererek Mısır halkına ihanet etmiştir. Ne acıdır ki dünde gerici Mursi kliğine destek vermişlerdir. General Sisi, Mursi şu anda elleri kan içinde-dir.

Hepsi işbirlikçidir, darbecidir, katildir.

Mısır’da ne Mübarek devrildiğinde devrim olmuştur ne de işbirlikçi Mursi iktidara getirilip zafer çığlıkları atılıp “Şerri” talepler yürütüldüğünde ve ne de emperyaller müdahale ettiğinde bir “Devrim” dönemi yaşanmıştır. Mısır’da ilerici bi’şey yoktur, bu ne Mursi devrildiğinde ne de Amerikancı Mısır Ordusu iktidara geldiğinde böyle olmuştur.

Mısır (Mursi) söz konusu olduğunda ortaya "Süllük" gibi dökülen sıçanlar Suriye’de, Rojava ve Laskiye’de ki katliamlara sessiz kaldıkları için bizim nazarımızda Mısır için ne kadar yırtınsalar da bu emperyalist katliamların uygulayıcısıdırlar, nazarımız da Mısır’da emperyalistlere uygun olarak iktidara oturtulan Müslüman Kardeşler adlı kontra örgüt neyse Amerikancı Sisi’de o dur.

Mursi rejimi ve yandaşları, bugün Sisi yanında yer alanlar da dahil, hepsi nazarımızda emperyalist Amerika’nın ve Avrupa’nın işbirlikçileridirler. 

FKBC olarak tavrımız nettir: Müslüman Kardeşler ihanetçi, ordusuysa katildir.

Tüm iktidar Mısırlılara!
Yaşasın sosyalist Ortadoğu!
Yaşasın devim ve sosyalizm!

FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe

16 Ağustos 2013 Cuma

Taksim Dayanışması: 17 Ağustos'u unutmadık demek için parklarımızdayız

Taksim Dayanışması'nın, 17 Ağustos Depremi’nin 14. yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamada “16 Ağustos’u 17 Ağustos’a bağlayan gece 'unutmadık, unutturmayacağız' demek ve kaybettiğimiz canları anmak için parklarımızdayız" dedi.

Taksim Dayanışması 17 Ağustos depreminin yıldönümünde parklara çağırdı.

Taksim Dayanışması'nın, 17 Ağustos Büyük Marmara Depremi’nin 14. yıldönümünü dolayısıyla yaptığı açıklamada “16 Ağustos’u 17 Ağustos’a bağlayan gece “unutmadık, unutturmayacağız” demek ve kaybettiğimiz canları anmak için parklarımızdayız. Bu gece her yer Gölcük, her yer Düzce, her yer Van. Unutmadık, unutturmayacağız” denildi.

Açıklamada, Taksim Dayanışması’nın farklılıkları kucaklayan barışçıl demokratik yöntemlerle taleplerini dile getiren 124’ü aşkın meslek odası, sendika, siyasi parti, mahalle derneği, taraftar grubu ve inisiyatiften oluştuğu belirtilerek şu görüşlere yer verildi:

“Bu gece 17 Ağustos 1999 büyük Marmara Depreminin 14. yıldönümü. Ancak aradan koskoca 14 yıl geçmesine karşın henüz etkilerini silemediğimiz 17 Ağustos 1999 depreminin hemen ardından yaşadığımız 12 Kasım 1999 Düzce depremini tekrar yaşatırcasına; Van bölgemiz 9 Kasım 2011 de 5,6 büyüklüğünde bir depremle tekrar sarsılmış ve bu depremde 32 insanımız daha yaşamını kaybetmiştir. Felaket kapitalizminin kuşatması altında, yağmurların bile felakete dönüşebildiği yurdumuzda yapılan bütün bilimsel ve mesleki uyarılara rağmen, yerel ve merkezi iktidarlar, kendi siyasal ve ekonomik çıkarlarını korumak ve egemenliklerini sürdürmek adına, yüz binlerce insanı tehlikeye atmaktan hala çekinmiyorlar. Nükleer tehdidin çok acı sonuçları yaşanan bir dünyada hala nükleer santraller kurmak için inat ediyorlar. Parklarımız, bostanlarımız, tarım alanlarımız, ormanlarımız, derelerimiz, tepelerimiz yağmaya açılıyor, otopark çatı katlarına ve AVM alanlarına dönüştürülmeye çalışılıyor. Bu da yetmezmiş gibi fırsat bu fırsattır denilerek deprem olgusu ile insanlar korkutularak dönüşüm projeleriyle yerlerinden ediliyor. Okullarımız, hastanelerimiz, mezarlarımız özelleştiriliyor, rant alanı ilan ediliyor.”

Taksim Dayanışması’nın açıklamasında, kıyılarda yapılan dolgu çalışmalarına ve deprem gibi doğal afetlerde parkların toplanma alanı olarak önemine değinilerek şöyle denildi:
“1999’daki Değirmendere denizin dibinde dururken, kıyı alanlarımız milyonlarca kare dolgu alanı ilan edilerek, halkımıza kamusal alan, toplumsal alan olarak gösterilmeye çalışılıyor. Tarihi stadyumlar, sinemalar yıkılıp yerine AVM’ler, oteller, rezidanslar, kışla ve saray bozuntuları inşa edilmeye çalışıyor. Üstelikle yaşam hakkı kadar kutsal bir hakkı savunan insanların üzerine polisler salınıyor, insanlar öldürülüyor, sakat bırakılıyor, tutuklanıyor, gözaltına alınıyor. Beyoğlu bölgesinin yegane toplanma ve çadır alanı olan Taksim Gezi Parkı vali emri ile keyfi bir şekilde bir açılıyor bir kapatılıyor. Bu durum hiç bir demokratik ve uygar ülkede kabul edilemez ve etmiyoruz. Yüzde 98’i deprem bölgesinde bulunan ve yakın geçmişte on binlerce canını kısa süreli ekonomik ve siyasal çıkarları esas alan kent politikaları nedeniyle kaybetmiş olmanın acısını hâlâ taşıyan bir coğrafyanın insanları olarak bugün özellikle deprem gibi doğal afet ve insan kaynaklı olarak yaratılan afetler sırasında sığınabileceğimiz tek alanlardır parklar ve meydanlarımız. Ayrıca parklarımız Haziran’dan beri hep beraber yeni bir yaşamı kurmak için filizlenen demokrasi çiçeği forum alanlarımızdır da artık."

Mısırlı Devrimci Sosyalistler: Ordu yönetimi bıraksın! Karşı devrimci Sisi istifa etsin!

Devrimci sosyalistler bugün bir bildiri yayınlayarak "Ordu yönetimi yıkılsın! Eski rejim geri dönmesin! Müslüman Kardeşleri istemiyoruz! Tüm iktidar halka!" dedi.

Yayınlanan bildirinin tam metni;

"Nahda ve Adeviye Meydanlarında yapılan kanlı müdahaleler katliamdan başka bir şey değil. Buradaki amaç Müslüman Kardeşleri tasfiye etmek; ancak bu süreçte Mısır devriminin de sonu getiriliyor. Mübarek rejiminin ordu-polis devleti yeniden inşa ediliyor.

Devrimci Sosyalistler, bir gün olsun Muhammed Mursi'yi ve Müslüman Kardeşleri desteklemedi. Bizler her zaman hırsızlara karşı, Mısır devrimine ihanet eden yozlaşmış rejime karşı yürütülen muhalefette en ön saflarda yer aldık. Bu rejim, Mübarek döneminin güvenlik güçlerini, ordusunu, hırsız iş adamlarını dahi korudu, kolladı. Bizler 30 Temmuz'daki isyanda da yer aldık. Fakat yine Müslüman Kardeşlerin yerine tekrar Mursi rejiminin iktidara gelmesini bir gün olsun istemedik.

Bugün yaşananları değerlendirirken bu ordunun işçi grevlerini engellemek amacıyla kullanıldığını göz ardı etmemeliyiz. Aynı şekilde yeni rejimin yönetim kademelerinde yer alanların, polis ve ordu yöneticilerinin, büyük çoğunluğunun eski rejimden kalanlar olduğunu da unutmamalıyız. Bu süreçte General Sisi'nin yürürlüğe koyduğu politikalar da atlanmamalı. Sisi'nin icraatlarının özgürlük, haysiyet ve toplumsal adalet karşıtı olduğuna kuşku yok.

Bugün uygulanan vahşi katliamı failleri işte bunlardır. Bu süreçte Mısır devrimi alaşağı ediliyor. Amaç hakları uğruna mücadele veren yoksul işçilerin ve devrimci gençlerin yani Mısır halkının devrimle bağlarını koparmaktır. Bunun için uygulanan yöntem ise devlet teröründen başka bir şey değil.

Ancak burada Müslüman Kardeşlerin ve Selefilerin yaptıkları da atlanmamalı. Onlar, Hıristiyanlara ve kiliselerine saldırdılar. Yapılanlar ancak karşı devrimci güçlerin palazlanmasına hizmet eder. Mısır'daki Hıristiyanların hedef haline getirileceği kirli bir iç savaş başlatmak isteyen gerici Müslüman Kardeşler Mübarek veya Sisi rejiminden farksızdır. Bunların tamamı suç ortağıdır. Onlar, hiçbir zaman Kıptileri ve kiliselerini savunmadılar.

Bizler Sisi'nin katliamına ve Mısır devriminin sonunu getirme gayretlerine kesinlikle karşıyız. Bugün uygulanan katliam, karşı devrimin ilk adımlarıdır. Bizler kuşkusuz saldırıya uğrayan Mısırlı Hıristiyanlara da sadece Sisi'ye hizmet edecek kanlı projelere de karşıyız.

Kendisini liberal veya solcu olarak tarifleyen pek çok kesim Sisi hükümetine destek vererek Mısır devrimine ihanet etti. Onlar ordunun akıttığı kanı aklamaya çalışarak karşı devrime hizmet ettiler. Şu anda elleri kan içinde.

Bizler, Devrimci Sosyalistler olarak, bir an bile Mısır devriminin yolundan sapmayacağız. Devrim şehitlerinin akıttığı kana asla ihanet etmeyeceğiz. Mübarek'i destekleyenler, ordu yönetimini onaylayanlar, Mursi rejimi yandaşlar ve bugün Sisi'nin yanında yer alanlar-onun köpekleri... Hiçbir zaman onlar gibi olmayacağız.

Ordu yönetimi yıkılsın!
Eski rejim geri dönmesin!
Müslüman Kardeşleri istemiyoruz!
Tüm iktidar halka!"

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Ölümünün 38. yılında Harun Karadeniz aramızda!

“Amerika’nın sınırları Kars’tan başlar” diyen
ABD başkanın askerlerine alkış mı tutmalıydık?”
(Harun Karadeniz, 6. Filo’ya Hayır Bildirisi’nden.)

Harun Karadeniz 1942’de Giresun’da doğmuştur, 1960’lı yılların devrimci gençlik hareketlerinin öncülerinden biridir.

1962’de İTÜ İnşaat Fakültesine girdi. Öğrencilik yıllarında Öğrenci Derneği başkanlığı ve İTÜ Öğrenci Birliği başkanlığı yaptı. Kısa süre içinde anti-faşist oluşumların militan kadrolarına girdi. Birçok anti-emperyalist eylemin en ön saflarında, boykotlarda, okul işgallerinde kitleleri yönlendiren isimlerden biriydi. Köylü ve işçi direnişlerinin içinde yer aldı.

Dönemin en büyük öğrenci yürüyüşü olan “Özel okullar devletleştirmelidir” yürüyüşünde yer aldı ve kampanyasında etkin rol oynadı. Eğitim sistemindeki reformları gerçekleştirmek için yapılan üniversite işgallerinden biri olan İTÜ’nün işgalinde öncü oldu. Altıncı Filo’yu Protesto Olaylarında etkin rol oynadı ve bu eylemde yakın arkadaşı Vedat Demircioğlu'nu kaybetti. Ancak özelikle bu eylemle birlikte, dönemin diğer öğrenci liderleriyle ve yakın arkadaşlarıyla fikir ayrılığına düştü. Diğer öğrenci hareketi liderlerinden farklı olarak, Gençlik hareketlerinin sınıf hareketinden bağımsız olamayacağını söylüyor ve öğrenci eylemlerini emekçilerle buluşturmak için yoğun çaba sarf ediyordu.

12 Mart Darbesi (1971) sonrası TKP ve Dev-Genç davalarından yargılandı. 12 Mart mahkemelerinde yargılanırken yaptığı savunmalar mahkeme heyetince de hayranlıkla dinlenen devrimci. Hatta bir keresinde hakim, Harun Karadeniz konuşurken kapıyı açıp kapayan görevliyi “Kapıyı niye açıp kapatıyorsun, beyefendi konuşuyor görmüyor musun” şeklinde bağırıp azarlamıştır. DEV-GENÇ davasından tutukluyken hapishanede ciddi bir hastalığa yakalandı, ölmeden önce Londra’da bir kolu ameliyatla kesilmiş ama hayatı kurtarılamamıştır (15 Ağustos 1975). Kurtarılamamasının en önemli sebebi ise tedavi için uzun süre yurtdışına çıkış izni verilmemesidir.
Ölümü üzerine Refik Durbaş aşağıdaki şiiri yazmıştır.
ölüm ilgilendirmiyor artık seni, cinayet ilgilendirmiyorbir dağ yamacında, pınarlar kadar berrak bir şafaktaköylüler geçiyor zap suyu’ndan ve tanıyor seniölüm geçiyor atardamarlarından ve tanıyor senikuşların, ağaçların ve toprağın sesini dinliyorsunölüm ilgilendirmiyor artık seni, işkence ilgilendirmiyor
ışıklar içinde yüzünyüreğinde tarifsiz bir telaşsabah, vardiyasız bir dokuma tezgahındaöğle, bir yürüyüştesin pankartlar afişlerle dalga dalgaakşam, nöbetini tutuyorsun bir grev çadırında onurunrüzgar tanıyor seni, bulut tanıyorelini uzatıyorsun bir dağ yamacında, bir kolun kesik
bir mermi daha sürüyorsun ve basıyorsun tetiğebir dağ yamacında, yüreğinde tarifsiz bir telaşölüm de tükenmiş ölümsüzlük de, kolun kesik değil ama…
Olaylı Yıllar ve Gençlik, Eğitim Üretim İçindir, Devrimcinin Sözlüğü, Yaşamımdan Acı Dilimler ve Kapitalsiz Kapitalistler gibi dönemi anlatan teorik kitapları kaleme almıştır. En fazla tanınan kitabı, Olaylı Yıllar ve Gençlik’de 1968 gençliğini ve deneyimlerini anlatmıştır.


Mahir yaşıyor, savaşıyor!

Yoldaş ki Mahir’dir Deniz’ler için vuruşan
ve İbrahim'dir ‘1949'da doğan’,
düşmanlarının pis ve kirli yüzüne vurarak direnen!
68. yaş günün kutlu olsun Mahir yoldaş,
mücadelen ve anın bizlere rehber olsun!
Mahir Çayan, 15 Mart 1945 tarihinde Samsun'da doğdu: Sırasıyla, Üsküdar Halil Güçlü İlkokulu, Paşakapısı Orta okulu, Haydarpaşa Orta okulu, Haydarpaşa Lisesi'nde okudu. Lise eğitimini tamamladıktan sonra, bir süre Tıp ve Hukuk Fakültelerine devam etti ve son olarak Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okudu.

Siyasal Bilgiler Fakültesindeki öğrenciliği sırasında bir süre Fikir Kulübü'nün çalışmalarını izleyen Mahir Çayan, 8 Kasım 1965 günü üyeliğe girdi. 23 Aralık 1965 günü yapılan genel kurulda ikinci başkanlığa, Ocak 1966'da ise başkanlığa seçildi. 1970'lerde gelişen DEV-GENÇ Hareketi içerisinde yetişen Mahir Çayan, bu hareket içinde filizlenen, Devrimci Hareket'in teorisyeni ve önderi oldu. 1969 ortalarında filizlenmeye başlayan ve 1970'in ikinci yarısında netleşen THKP-C'nin kurucusu ve yöneticisi oldu. Ülkemiz solunun, geleneksel, revizyonist kalıplarının parçalanmasında ve ülkemizde proletaryanın bağımsız siyasi eyleminin yaratılması doğrultusundaki gelişmelerde önemli bir rol oynadı. Türkiye Devrimi hakkındaki tespitleri Devrimci Yol'a ışık tuttu.

30 Mart 1972'de Kızıldere'de dokuz yoldaşıyla birlikte oligarşinin kolluk kuvvetleri tarafından katledildi.

13 Ağustos 2013 Salı

Baş edilemeyen devrimci: Fidel Castro

Fidel Castro, dünya kamuoyunun yakından tanıdığı baş edilemeyen devrimci. 87. yaş günü kutlayan Commandante, belki de yeryüzünün en uzun süre görev yapan devlet başkanı. Bugün Küba'nın efsanevi lideri Fidel Castro'nun doğum günü. Bu büyük "Barbudo"nun doğum günü tüm dünya halklarına kutlu olsun. Castro, ülkesinin ABD’ye karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinin önderi ve ilham kaynağımız.

Liderlik yaptığı bu zamanda içinde Castro dünyaya bir olguyu ispat etti. ABD emperyalizminin burnunun dibinde bir minik adada bu süper gücün bin bir entrikasına karşı boyun eğmedi. Tam bağımsız olarak Küba varlığını sürdürdü, sürdürüyor.

Küba halkı aç kaldı, susuz kaldı. Ama sömürge olmadı. Fidel Castro bu bağımsızlıkçı tavrını sadece kronik karşıtı ABD emperyalizmine karşı değil, tüm egemenlere karşı sürdürdü. Bu tavrını gün geldi sosyalist olduğu halde SSCB’ye, gün geldi Başkan Mao’nun Çin Halk Cumhuriyeti’ne gösterdi. Halkı bir çok şeyden mahrum kaldı. Ama ulusal onuru ayaklar altına alınmadı. Küba halkı parya muamelesi görmedi.

Fidel Castro’yu Fidel Castro yapanda bu onurlu tavrı oldu. O’na sadece dostları değil, karşıtları da saygı ile bakmak zorunda kaldı.

Önemli bir lider
1926 yılında doğan Fidel Castro hukuk eğitimi aldığı sırada iktidar karşıtı öğrenci hareketlerinde aktif olarak rol aldı. Batista diktatörlüğünü yıkmak için bir kaç başarısız girişimde bulunduktan sonra Castro devrim mücadelesini kazanarak 1959’da başkent Havana’ya girdi.

Bu süreçte kardeşi Raul Castro ve Ernesto Che Guevara en büyük destekçileri oldu. Önce Başbakan sonra da Devlet Başkanı olan Castro, köklü değişikliklerle ülkede sosyalizmi hayata geçirdi. Küçük bir ülkenin başkanı olmasına rağmen Castro Amerikan karşıtı tutumu ve kişisel karizmasıyla dünya politikasında önemli bir yer edindi.

638 suikast girişimini atlattı
Küba’da, 1959′dan, sağlık nedenleriyle iktidardan ayrıldığı 2006 arasındaki döneme kadar 638 suikast girişimiyle karşı karşıya kalan Fidel Castro, “en çok suikast girişimine maruz kalan kişi”,  bu açıdan ‘sakallarından ödün vermeyen komutan’ olarak da bilinir.

Başta ABD olmak üzere emperyalistler ise Castro'nun fiziki yaşamının son bulmasını dört gözle bekliyorlar. Oysa Castro ve mücadelesi çoktan ölümsüzleşti.

Çok yaşa büyük komutan, yaşadığın her gün dünya halklarına bir kazanım çünkü.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Süreç, Gezi, Rojava, Mısır / Ragıp Duran

Geçtiğimiz yılın aralık sonunda başlayan “Süreç”, sekizinci ayını tamamlamak üzere. Bu sekiz aylık süre içinde taraflar ne yaptı? Önce PKK’den başlayalım: Öcalan bu yıl Diyarbakır Newroz’unda okunan bildirisi ile aslında 1925’te, ama son dönem itibarıyla 1984’te başlayan Kürt Meselesinin özüne ilişkin tayin edici bir kararı açıkladı: Silahlı mücadele dönemi kapanmış, artık siyasî mücadele dönemi başlamıştır. Konuya ilişkin bütün verilerin yeniden değerlendirilmesine neden olan bu açıklama aslında mücadelenin sadece yöntemine ilişkin bir tutum değişikliği değildi. Newroz açıklaması kısa süre içinde somut ifadesini de buldu ve PKK, silahlı güçlerini Türkiye topraklarından çekmeye başladı. Bu geri çekiliş PKK kaynaklarına göre büyük ölçüde gerçekleşti. Son sekiz ay içinde bölgede PKK ile TSK arasında silahlı çatışma yaşanmaması, Öcalan’ın Newroz bildirisi ve bu bildirinin gereklerinin yerine getirilmesi sayesinde hayat buldu. Cizre, Lice ve Yüksekova’da PKK’nin denetimi dışında gerçekleşen bazı silahlı gösterilerle, geri çekilme sürecini engelleyen nedenlerle meydana gelen tek tük silahlı eylemleri hesaba katmamak gerekir.

Suriye Kürtlerinin, PYD önderliğinde, Esad ile muhalifler arasında uzun süre tercih yapmaması ve bilahare bir üçüncü güç olarak kendi bölgelerinde özerk bir yapıyı inşaya başlaması, Ankara’yı çok tedirgin etti. Öcalan da, bu durumdan yararlanarak, Süreci başlatan hamlesini yapmıştı. Erdoğan, zaten bu durumda Türkiye içinde ve dışında, Kürtlere karşı topyekûn bir mücadele sürdüremezdi. Aslında eskiden kırmızıçizgi olarak anılan yaklaşımlardan da vazgeçmek zorunda kaldı. Ne var ki, 2012 Aralık sonunda başlayan süreç bence baştan beri sorunluydu. Çünkü Kürt tarafı Barış Süreci’nden söz ederken, Erdoğan Terörizme Karşı Mücadele’den söz ediyordu. Üstelik Erdoğan, iki tarafı ilgilendiren bir ihtilafı tek taraflı olarak, sadece kendi iradesiyle çözmek amacındaydı. Her şey Erdoğan’da başlayıp Erdoğan’da bitmeliydi. İmralı’ya hangi BDP’linin ne zaman gideceğine o karar veriyordu. İmralı’da yapılan konuşmaların nasıl yorumlanması gerektiğine de yine o karar veriyordu. Birinci aşamanın bitip bitmediği konusundaki son söz yine Erdoğan’a aitti.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Sol liberalizmin son hali / Yaşar Ayaşlı

Murat Belge daha düne kadar desteklediği Başbakanı Gezi’deki tavrından sonra eleştirmeye başladı. “Akil adam”lıktan bu gerekçeyle istifa etti.

Yanlışından dönene diyeceğimiz olmaz. Ancak ağzından tek bir özeleştiri cümlesi çıkmadı.

Tersine, daima doğru yerde durduğunu öne sürdü. Taraf’taki köşesinde, “Başından beri nerede idiysek, bugün de oradayız” diye yazdı. Geçmişiyle ilgili, “Yani ben ve benim gibiler, biz değişmedik”, “Değişen, Başbakan ve onu izleyen kitle” diyecek kadar iddialı konuştu. (Taraf, 27. 07. 2013)

Gerçekten değişen AKP ve R.T. Erdoğan mı, yoksa Birikim çevresi ve M. Belge mi?

En az bir düzine yıl geriye gitmeden bunu anlayamayız.

12 yıl önce…

2001 yılında Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşadı. Bu kriz, siyaset dünyasını da salladı. Hızla taban kaybeden geleneksel partiler halk nezdinde “umut” olmaktan çıkmışlardı. Bunun dışında kalabilen yalnız PKK ve dinci muhafazakârlık oldu.

ABD ve AB, Türkiye’de sistemin tıkandığının farkındaydı. Cumhuriyetin resmi ideolojisi Kemalizmin miadını doldurduğu her vesileyle dile getiriliyordu. Ulusal-devletin inşası ve Soğuk Savaş sürecinde şekillenmiş “I. Cumhuriyet” neoliberal parametrelere uymuyordu. Ortadoğu’yla başı dertte olan ABD “ılımlı İslam” projesi üzerinde çalışıyordu.

İçteki büyük sermaye de AB’ye giriş, özelleştirmeler, Kürt açılımı, radikal İslam gibi sorunlardaki tıkanmayı benzer argümanlarla açıklıyordu. Kemalist paradigma eskimişti.  Kürtler,  İslamcılar,  sosyalistler karşıydı. Siyasetteki ezeli temsilcisi CHP’ye gelince sorunları çözmek şurada dursun, kendisi sorunun bir parçasıydı.

Yeni bir yapılanma, yeni bir resmi ideoloji konusunda, dış ve iç aktörler hemfikirdi. Dikkatler Milli Görüş hareketinden kopan ılımlı görünümdeki İslamcı/muhafazakâr AKP üzerinde toplanmıştı. Parti liderleri ABD ve AB’nin ayağına kadar giderek bir dediklerini iki etmeyeceklerini anlatmışlar, onları aralarında doku uyuşmazlığı olmadığına ikna etmişlerdi. “Ilımlı İslam”ın pilot uygulaması Türkiye’den başlatılınca AKP’de karar kılındı.

Ve 2002 seçimlerinde tek başına iktidar oldu.

Sol liberallerin ak atlı prensi
AKP kendine yeni bir kimlik edindi: “Muhafazakâr demokrat”. Devekuşu misali, ne deve ne kuş olsa da piyasası vardı. Rolünü çok iyi oynuyordu AKP. Neoliberal politikaları sürdürecek, Türkiye’yi AB’ye taşıyacaktı. Hegemonyasını kalıcılaştırması, eski paradigmaya son vermesine ve devleti “ılımlı İslam” modeli çerçevesinde yeniden inşa etmesine bağlıydı. “Bürokratik oligarşi” denilen asker-sivil bürokrasiye son verilmeden ilerlenemeyeceğine karar verildi. İşe “askeri vesayet”ten başlandı…

Dış ve iç egemen güçleri arkasına alan AKP, eski muhafazakâr ve İslamcı partilerin tabanlarını, cemaatleri, dinci faşistleri etrafında birleştirerek, geniş bir koalisyon (“tarihsel blok”) kurdu. Acilen, devleti ve toplumu yeniden yapılandırmasına eşlik edecek yeni bir resmi ideolojiye ve ona dayanak oluşturacak bir resmi tarih kurgusuna ihtiyacı vardı. Gelgelelim din ve gündelik siyaset bilgileri ile üstesinden gelinemeyecek böylesine kapsamlı bir konuda hayli donanımsızdı.

Bu alandaki boşluğu doldursa doldursa, akrabalıkları yüz yıl geriye uzanan sağ/sol liberal entelektüel ve akademisyenler doldurabilirdi. Bütün liberaller iktidarı “askeri vesayet”i kaldırıp demokrasiyi ve sivil toplum alanını genişletecek gerekçesiyle AKP iktidarını var güçleriyle desteklediler.  “68” ve “78”in zıt kutuptaki Kızıl Elmacılara iltihak etmeyen öteki savrulmuşları da yeşil ittifak cephesinde saf tuttular. Meşruiyetlerini birbirlerine dayandırmaktaki ustalıklarına diyecek yoktu.

Murat Belge ve Birikim çevresi bunların en donanımlısı idi. 1908’e “darbe”, 1919-1923’e “Türk-Yunan Savaşı” demekte beis görmeyen Birikim yazarları (Ö. Laçiner, A. İnsel)  “otantik burjuvazi”nin partisi ilan ettikleri AKP’ye, “burjuva demokratik devrim” bile yaptırdılar. “Merkez”e karşı “çevre”yi temsil ettiği söylenen AKP, statükoyu değiştirecek tek “devrimci parti” olarak görülüyordu.

İşte M. Belge’nin, “Bence ilk on yıl bayağı iyi geçmiş, çok önemli işler başarılmıştı”  dediği dönem budur (Taraf, 27.07.2013)

AKP’ye “muazzam destek”
Liberallerin tarihsel misyonu bir Birikim yazarı tarafından şöyle açıklandı:

AKP, Türkiye’de merkez sağ partisi olma iddiasına rağmen, içerisinde örgütlü Batıcı/liberal bir kanadın olmadığı tek partidir. Batıcı/liberal kanatlar, DP, AP ve ANAP’ta hem mevcut hem de son derece etkiliydiler. AKP, bu açığını kapatmak için, kendisi ve ‘Batı’ arasında aracılık yapacak entelektüellere ihtiyaç duyuyordu. Özellikle liberal ve sol demokratlar, AKP projesini, AB ve ABD elitlerinin aşina oldukları ‘demokratikleşme’ ve ‘ılımlı İslam’ algısı içerisine yerleştirdiler. AKP’nin ulusal ve uluslar arası meşruiyet arayışı içerisinde olduğu ilk yılları anımsandığında, bunun muazzam bir destek olduğu anlaşılacaktır.” (Yüksel Taşkın, Birikim, sayı:283, s. 24)

Söylenenler doğrudur. R.T. Erdoğan’ın samimi bir anına denk gelse,  “Allah’ın ve liberal kardeşlerimizin yardımıyla” diyerek şükran duygularını ifade eder herhalde.

Gerçekten de AKP iktidarı entelektüel-ideolojik donanım eksikliğini, siyaseten köklü bir geçmişi ve bir toplumsal tabanı olmasa da, hatırı sayılır bir entelektüel ve akademisyen topluluğuna sahip liberaller sayesinde gidermiştir.  Bunlar ve yenilgi artığı kimi solcular on/ca yıl AKP’ye “entelektüel rehberlik” ve korumalık yapacaklardır. Televizyondan gazete ve dergilere, akademik alandan kültürel hayata kadar bütün cephelerde bu partinin etki alanını genişletmeye çalıştılar. Milliyetçi muhafazakâr kadrolar, akademisyenler ve bürokratlar Türkiye’nin modernleşme sürecini baştan beri eleştirmekte olan liberallerin Kemalizm’e alternatif tarih yazımı için ürettikleri varsayımları, itirazları ve yorumları cephanelik olarak kullandılar. Yeni resmi ideolojinin oluşturulmasında ve Türkiye modernleşmesinin eleştirisinde liberallerin devlet-toplum, merkez-çevre, militarizm-demokratizm, asker-sivil  (vb.) ikilikleri etrafında geliştirdikleri çözümlemeleri kendi dillerine tercüme ettiler. Türbanın sancak olarak kullanıldığı mağduriyet dilinin tarihselleştirilmesinde ve ayrıntılandırılmasında da yardım ve onay gördüler.

Eğer iş AKP’nin kendi entelektüellerine kalsa bu yükün altından kalkamazlardı. Ne Necip Fazıl keskinliğini aşabilir, ne de Selçuklu-Osmanlı güzellemeciliğinin ya da İttihatçı-Kemalizm karalamacılığının üzerine çıkabilirlerdi. Üstelik Radikal İslam kokuları yayarak Batı’yı ve kendi tabanlarının bir kısmını ürkütür, içteki hegemonya ağlarını fazla uzağa atamazlardı.

Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra
Onca hizmetten sonra Birikim yazarları AKP ve RTE’ye Gezi’yle birlikte tavır aldılar. Gemiyi en geç terk edenler arasındaydılar.

Liberal-muhafazakâr ittifak çatlayalı iki yıl olmuştu oysa. Devletin stratejik mevzilerini ele geçirdikten ve kendini emin hissettikten sonra yüzünü başkanlık sistemine çeviren R. T. Erdoğan, uluslararası ve ulusal arenada liberallerin vaftizine artık ihtiyacı kalmadığı inancındaydı. Gücünü fiiliyata dökebileceği üstyapısal mekanizmaları önceki on yılda zaten hazırlamıştı. Bundan sonra artık kendi entelektüelleri, muhafazakâr/İslamcı yazarlar, yandaş medyaya kazık kakmış liberaller ile gidebileceğini, arkadan gelecek yeni nesillerle de açığını kapatacağını hesap ediyordu. Görsel ve yazılı medyadaki yaprak dökümü böyle başlamadı mı?

“AKP ve RTE demokrasi yolunda ilerliyordu, ama Gezi sonrasında bir U dönüşüyle tersine döndü.”  Yok, öyle bir şey!

AKP iktidarı zaten öteden beri tahammülsüz ve otoriterdi. Kürt özgürlük hareketine karşı ateşkesten önce başkalarından daha müsamahakâr değildi. Devrimci harekete ve işçi direnişlerine karşı eskiden nasıl sert davranıyorduysa, şimdi de öyle sert davranıyor.

Eğer terör ve baskı o zamanlar bugünkü boyutlarına ulaşmadıysa, mücadele daha dar ve sınırlı olduğu içindi. AKP iktidara geçtiğinden beri -Kürtler hariç-kendisini tehdit eden, zorlayan devrimci bir mücadele ve toplumsal muhalefet hareketiyle karşılaşmadı.  Bu, onun “demokrat” maskesinin düşmesini önledi. Gerçek yüzü Haziran İsyanıyla ortaya çıktı. Çünkü ilk defa zorlandı. İlk defa korktu.

Her şey ortada: Kullanan belli, kullanılan belli, son kullanım tarihi belli. Arada İmam nikâhı gibi tek taraflı bir birliktelik vardı, AKP iktidarını sağlama aldığını düşündüğü bir sıra bu “kayıt dışı” evliliğe son verdi.

Yaşar Ayaşlı
sendika.org

Anarşistler İlker Başbuğ'un tutuklanmasına nasıl bakıyor

Anarşizm sözü Antik Yunan'dan türetilmiş ve aslında "yöneticisiz" anlamına gelir. Türkiye ise Anarşizm hem ideolojik olarak hem de felsefi olarak hiçbir zaman toplumun büyük bölümü tarafından anlaşılamadı.

Her kötülüğün sebebi, adeta bir günah keçisiydi Anarşizm Türkiye'deki toplum için. Tabi bu algı doğrudan devlet tarafından oluşturuldu ve bugün sürekli tekrarlanarak yeniden üretilmeye devam ediliyor. Hâlbuki Anarşizm her türlü otoriteyi, hiyerarşiyi reddeden, felsefi ve toplumsal temelleri olan politik bir tavırdı. Ancak ne yazık ki üniversitelerdeki akademik kadro içinde dahi anarşist felsefeye bakış devletin tutumundan farklı değildir.

Ergenekon karar duruşması sonrasında birçok yorum yapıldı, farklı fikirler öne sürüldü. Bir değerlendirme de Anarşistlerden geldi.

İşte Anarşizmi İlker Başbup ve Ergenekon kararlarıyla ilgili düşünceleri:

Anarşist tembelliğin en kötü huylarından biri, devlet mekanizmasının içsel krizlerine tavır alırken takındığı beceriksizliktir. Son yıllarda vuku bulan Ergenekon meselesine karşı hala süren sessizliğimiz de bu tembelliğin en aşikâr örneklerinden biri.

Sezdiğim genel anarşist yaklaşım, meselenin eşyanın tabiatına ait olduğuna dair bir çözümlemenin ötesine geçemiyor. Bu çözümlemeye göre, Ergenekon, Kemalist faşizmle İslamcı faşizmin birbirini yemesinden ibarettir. Devlet mekanizmasının yılmaz bekçileriyle, bu mekanizmayı yeni ele geçiren zümrenin itişmesidir tüm bu, değindiğim yüzeysel anarşist bakışa göre. Haliyle, yine aynı yaklaşım, anarşistlerin bu meselede söyleyecek bir şeyi olamayacağını, zira bizler devlet mekanizmasına ta baştan karşı çıktığımızdan, bu tartışmaya dâhil olmamızın bir manası olmadığını öteler. Benzer şekilde, bu zihniyet, örneğin, vejateryanların da memleketteki pahalı et fiyatları tartışmasına katılmasının, dinsizlerin Alevilerin özgürlükleri konularındaki taleplerini desteklemelerinin abes olduğunu iddia eder. Anarşist özcülük olarak adlandırdığım bu zihniyet, daha önceki yazılarımda çeşitli kereler değinmiştim, erkekleri feminist mücadeleden, heteroseksüelleri GLBT özgürlüğü mücadelesinden, beyazları siyah özgürlük mücadelesinden dışlar. Dışlamakla kalmaz, bu tartışmalarda özcü niteliği taşımayan kimseye söz hakkı bile tanımaz.

Sevinen ‘solcu’lara... / Hakan Gülseven

Yurt’un Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, malumunuz, ‘Ergenekon Silahlı Terör Örgütü’ üyesiymiş. Biz kendisini sosyalist bilirdik ama çadır tiyatrosu gibi bir yargılama süreci sonunda mahkeme onun bir kısım karanlık şahıs, bir kısım emekli ve muvazzaf asker ve bir kısım gazeteci ile birlikte darbe tezgahladığına hükmetti. Bu sebeple 12 sene hapis cezasına çarptırıldı.

Gerçek sebep, hiç kuşkusuz, iktidara karşı verdiği mücadele ve ‘Cemaat’ denen şer örgütlenmesini deşifre ettiği yayınları ve kitaplarıydı.

Aldığı hapis cezası büyütülecek bir şey değil. Demirden korkan trene binmez. Bu günler geçicidir.

AKP iktidara bir mücadeleyle değil, icazetle getirildi. Kullanma süresi bitmiştir, yolcudur. Halkın mücadelesiyle yıkılacaktır. Merdan Yanardağ da tekrar gazetedeki vazifesine dönecektir.
***

Ben esas kendine ‘solcu’ diyen ve ‘Ergenekon’ davasının kararları açıklandığında zil takıp oynayan kimselere üzülüyorum.

Evet, bu davada, zaten daha evvelden teşhir olup ıskartaya çıkarılmış birkaç kontrgerilla artığı vardır; ciğeri beş para etmez mafyozlar da vardır. Ve evet, mesela Kemal Kerinçsiz ne kadar saçma işler yapmıştır...

Ne var ki, tüm bu figürlerin, söz konusu ‘torba dava’ya meşruiyet kazandırmak için dahil edildiğini biliyoruz. ‘Ergenekon’ kararları ne darbeleri mahkum etmektedir, ne de kontrgerillayı.

***

Darbe mi mahkum etmek istiyorsunuz? Buyurun, baş darbeci Kenan Evren maaşını tıkır tıkır çekiyor, devletin ona tahsis ettiği korumalarla turluyor. Atın hapse, müebbet kere müebbet verin.

Tekaüt paşa Yaşar Büyükanıt, muhtırayı bizzat kendi yazdığını söylemişti. Yargılayın bakalım, ne diyecek? Ne diyecek Dolmabahçe’de Tayyip Bey’le el ele diz dize yaptığı görüşme için falan? Aralarında münasebetsiz bir şeyler mi yaşandı ki sır olarak mezara gidecek o görüşme?

***

Derin bir şeyler mi yargılamak istiyorsunuz? Eh, o halde 1000 operasyon yaptığını söyleyen bir Mehmet Ağar’ı, Susurluk’ta pastadan çıkar gibi Mercedes’ten çıkan Sedat Bucak’ı, Alman televizyonlarında eroin şırıngasıyla birlikte görüntüsü yayınlanan sabık Başbakan Tansu Hanım’ı bir daha dinlesek?

Bahçelievler katliamının aslan parçaları nerede? Sahi, Mehmet Ali Ağca’ya ne oldu? ‘Zamanaşımı’ndan salınan Hizbulkontracılar? Sivas’ın ateşçileri?

Yahu, bıraktım hepsini bir kenara, şu Taksim’deki otellere El Nusracıları kim yerleştirip ardından Lazkiye’ye, Rojava’ya katliam yapsınlar diye gönderiyor, bari birileri bu işleri bir dava konusu yapsın... Yok...

***

İktidardan nemalananları anladık da, kendisine ‘solcu’ diyenler niye seviniyor yani ‘Ergenekon’ kararlarına?

Bunca yıllık acılarımız mı dindi? Yoldaşım Akın Reçber’i işkencede katledenler mi bulundu? Hangi faili meçhulün failleri çıktı ortaya?

Orduyu sabaha kadar sevmeyin de, telefonuna tezgahçı polisler tarafından Hizbut Tahrir militanlarının telefon numaraları ‘sehven’ yüklenen gencecik teğmen miydi bizim bildiğimiz kontrgerilla?

Görüşlerine katılın, katılmayın, Kürt köylülerine dışkı yedirildiğini, Kasaplar Deresi vahşetini ortaya ilk defa 2000’e Doğru dergisinde çıkaran Aydınlık gazetesi çalışanları mı örgütledi JİTEM’i? Hayatını mahpushanede geçiren Hikmet Çiçek midir bu işin sorumlusu?

Daha geçen hafta bu gazetede kendisini sertçe eleştirdik de, yahu, 1987 senesinde biz öğrencilere açlık grevleri için evini açan Yalçın Küçük müdür Yüksekova Çetesi’ni örgütleyen?

“Tuncay Özkan F Tipi hapishaneleri savunuyordu zamanında,” diyor kimisi. Halt etmiş! Zaten kendisi de “Halt ettim,” diyor. Aynı haltı eden diğer medya yöneticileri niye müebbet almadı ama? Eh, zaten yargılandığı şey de bu değil. O halde?

***

Merdan Yanardağ 12 Eylül diktatörlüğü sırasında işkence gördü, hapis yattı. Yapılması gerektiğine inandığı için Gündem Gazetesi'nin kurucusu oldu. Pek çok sol yayın çıkardı. En son Gündem Gazetesi'ne saldırılar olduğunda, İstiklal Caddesi’nde dayanışma için gazete sattı.

Şimdi ‘Ergenekon’ kararlarına sevinenler, utanmadan nasıl bakacak onun gazetedeki fotoğrafına?

***

‘Ergenekon’ davasında yargılananlar arasında hiç kuşkusuz çeşitli suçlardan yargılanması gerekenler vardır. Ağır cezalara çarptırılması lazım gelenler de vardır.

Fakat bu ‘Ergenekon’ kararları, kontrgerillayı ve halka karşı işlenen suçları cezalandırmak üzere alınmadı.

Kararlar AKP’nin diktatörlük hevesini pekiştirdiği, ABD ve taşeron ‘Cemaat’in ellerini ovuşturduğu yeni bir aşamaya işaret ediyor. Her muhalefetin zorbalık ve üçkağıtla bastırılacağının ilanı anlamına geliyor. İşçiler, emekçiler, yoksullar ve solculara karşı yeni saldırılara kapı aralıyor.

Bu kararlara sevinilmez. Bu kararlara direnilir.

Ve bu kararların ömrü uzun değildir...

6 Ağustos 2013 Salı

Haykır güneşi içenlerin türküsünü, hay-kır! Haykıralım!

Medeni Yıldırım, Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert’in anısına…
GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
                                        yırtarak
                                              gerindik!

Sıçradık;
            şimşekli rüzgâra bindik!.
Kayalardan
            kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
                             şaha kalkan atlarını!

                    Akın var
                                güneşe akın!
                        Güneşi zaptedeceğiz
                                güneşin zaptı yakın!

Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların
                            göz yaşlarını
                                        boynunda ağır bir
                                                                zincir
                                                                    gibi taşıyanlar!
Bıraksın peşimizi
            kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:
        şu güneşten
                        düşen
                               ateşte
                                    milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
                düşen
                        ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!

                          Akın var
                                  güneşe akın!
                          Güneşi zaaptedeceğiz
                                  güneşin zaptı yakın!

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!

Neş'emiz sıcak!
                kan kadar sıcak,
delikanlıların rüyalarında yanan
                                                o «an»
                                                    kadar sıcak!

Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,
ölülerimizin başlarına basarak
                                            yükseliyoruz
                                                        güneşe doğru!
Ölenler
        döğüşerek öldüler;
                              güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

                          Akın var
                                      güneşe akın!
                          Güneşi zaaaptedeceğiz
                                      güneşin zaptı yakın!

Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
                    kıvranarak
                                ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
                            emreden!
Bu ses!
        Bu sesin kuvveti,
                             bu kuvvet
yaralı aç kurtların gözlerine perde
                                                     vuran,
onları oldukları yerde
                                durduran
                                      kuvvet!

Emret ki ölelim
                   emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
           coşuyor!..

Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

                           Akın var
                                       güneşe akın!
                           Güneşi zaaaaptedeceğiz
                                       güneşin zaptı yakın!

Nâzım Hikmet