23 Ağustos 2013 Cuma

Mısırlı Devrimci Sosyalistler'den mektup

Mısırlı Devrimci Sosyalistler'in mektubunda, 'Mısır'da hedefleri gerçekleşmemiş olan devrim için Devrimci Cephe'nin hayata geçirilmesinin önem taşıdığı' belirtildi.

Mısırlı sosyalist örgüt Devrimci Sosyalistler, destekçileri için bir mektup yayımlayarak Mısır’daki askeri darbe sonrasındaki gelişmeleri değerlendirdi.

Mısır'da bir 'Devrimci Cephe' oluşturulması önerisinin dile getirildiği mektup şöyle:

Korkunç katliamlar ve şiddetli baskı, Mısırlı Hıristiyanlara ve onların kiliselerine yapılan saldırılardaki önemli tırmanış, baskıcı askeri devletin sertleşmesi tüm hızıyla devam ediyor.

Bütün bunlar devrim için büyük zorluklar oluşturuyor, ama aynı zamanda geleceğin devrimci dalgalarını hazırlama fırsatlarını da içeriyor. Devrimci Sosyalistler değişen koşullarla başa çıkabilecek taktikler geliştirmek koşuluyla, bu fırsatları bir hareket inşa etmek için etkin bir şekilde kullanabilirler.

Devrim mi yoksa askeri darbe mi?
Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi devirmek için milyonlarca insanın sokaklara dökülmesinin ve el-Sisi’nin Mursi’yi cumhurbaşkanlığı görevinden uzaklaştırdığını açıklamasının ardından, bu olayların nasıl nitelendirileceğine dair yaygın bir tartışma doğmuştur. Bu bir kitle devrimi midir yoksa cumhurbaşkanını görevden alıp yerine askeri bir diktatörlük kurmayı amaçlayan askeri bir darbe midir? “Devrim mi yoksa darbe mi?” sorusunun yanıtı, ayları ve belki de yılları kapsayacak Mısır devrimini sonuçlandırmaya yönelik bir strateji geliştirme bakımından önem taşıyor.

Yeni bir Mısır devrimi dalgası başlatmış olan dev bir kitle hareketine aracılık etme görevini reddeden her kim olursa olsun, bu reddin doğasında yatan çelişkilerle uğraşmaktan kaçınıyor demektir. Böylelikle o kişi, hem Mısır devrim cephesindeki yeni zorluklardan kaçmış hem de gelecekte doğacak fırsatlara yüz çevirmiş olacaktır. Kitlelere aracılık etmenin değerini gözden kaçıran –ya da en azından kitlelerin bir karşı-devrimci oyunun basit bir nesnesi olacağından kaygı duymayan– devrimciler, Mısır devriminin sözüm ona gerilediği ya da son bulduğu ve ellerindeki fırsatları kullanamadıkları düşüncesiyle bugün derin bir hayal kırıklığı altında kıvranıyorlar: bu hiç de şaşırtıcı değildir.

Mursi’nin düşüşü ve Mursi’nin seçilmiş biri olma meşruiyetinin çöküşü sırasında kitlelere doğrudan aracılığı reddedenler hiç de yalnız değiller. Uluslararası güçler de dâhil olmak üzere, nerdeyse bugünkü siyasal duruma müdahale eden bütün güçler kitlelerin rolünü reddediyorlar.

Buradaki bir istisna, bundan önceki kitle hareketinin fitilini ateşleyen ve bundan dolayı hareketi görmezden gelemeyen ya da göz ardı edememiş olan askeri kesimdir. Aksine, kitle hareketinin beklentileri ve gelişmesi, bu kesimin politika ve müdahalelerini belirleyen temel faktördür. Askeri kesim egemen sınıfın, rejimin ve devletin dayanak noktasını temsil eder. Kendini emrivaki yoluyla kitle hareketi üzerine yönelten karşı-devrimin öncüsüdür. Hatta bir yandan kitle hareketinin gelişme olasılığına dair panik havası estirirken, bir yandan da mümkün olan her aracı kullanıp o hareketle mücadele eder. Kitle hareketini ya kendi sınıf çıkarlarını tehdit etmeyecek belirli bir çerçeve içinde tutmaya çalışır ya da geçmişte olduğu gibi ona karşı doğrudan baskı uygulama yolunu seçer.

Ordu, Mursi’nin düşüşünü talep eden dev kitle hareketini kesinlikle kendi koyduğu sınırlar ve hesapladığı adımlar çerçevesine taşımak istiyor. Hareketin Mursi’nin düşüşü çerçevesinden kurtularak bütünüyle rejime karşı daha derin bir meydan okumaya dönüşmesini engellemek istiyor. Zaten ordunun birincil hedefi, caddeleri doldurup kontrol eden milyonlarca insanı mümkün olan en kısa sürede evlerine döndürmek ve bu hareketi, rejimin cumhurbaşkanını devirip ondan kurtulmakla sınırlı tutmaktı. Bu hedef ordunun, Mursi’nin devrimi durdurma başarısızlığının ardından gelecek istekleriyle de uyumluydu; çünkü önceki devrim sırasında ordunun da içinde yer aldığı egemen sınıfın içine düştüğü sıkıntı Mursi’nin görevde olduğu yıl boyunca devam etmişti.

Geçen yıl ABD’nin, ordunun ve seçkin iş çevrelerinin büyük bir bölümünün lütfuyla iktidara gelmesinin ardından Mursi, Mısır devrimini kesintiye uğratma konusunda egemen sınıfın hedeflerine ulaşmayı başaramadı. Başlangıçta neo-liberal projeye uyum sağlayıp kendini iş çevrelerinin çıkarlarına uygun hale getirerek egemen sınıfın çoğu için daha iyi bir seçenek oldu.

ABD ile ittifaktan endişe duymuyordu, Siyonist devleti rahatsız etmemeye dikkat ediyordu; ayrıca, devrim sonrasının ilk seçilmiş cumhurbaşkanıydı. En önemlisi de, Mısır’ın en büyük kitle örgütünün desteğini alıyordu; bu örgüte bağlı yüz binlerce üye, sempatizan ve destekçi vardı. Bunlar halkın öfkesini söndürüp neo-liberal proje ve acımasız planlara eşlik eden kemer sıkma sertliği karşısında kitleleri ikna edebileceklerdi. Yine egemen sınıfı, ekonomik krizle baş etme –ya da en azından krizin etkilerini onlar hesabına hafifletme– girişimleri sırasında doğacak kitlesel bir ayaklanma tehlikesinden onlar koruyacaktı.

Durum hiç de öyle olmadı. Ekonomik kriz ve Mursi’nin devrimin taleplerini uygulamadaki başarısızlığı (ya da daha doğrusu bu talep ve amaçları açıkça karşı çıkması) hem kendinin hem de örgütünün popülerliğini düşürdü. Bu düşüş, egemen sınıf ve bu sınıfın kurumları artık arkalarındaki kitlelere rağmen ona ve örgütüne güvenemeyecekleri ölçüdeydi.

Halkın öfkesi Mursi’yi devirecek düzeye yükseldiği belli olunca, egemen sınıfın en güçlü ve tutarlı kurumunun -yani ordunun- kitlelerin öfkesinin frenlenip taleplerinin hızla yerine getirilmesi için araya girmesi zorunlu oldu. Rejimin başı üzerine oynanan bahsin kaybedilmesi zorunluydu: halkın taleplerini yerine getirip, insanları "tek safta" birleştirmek, egemen sınıfıysa kahraman görüntüsü verecek yeni liderler etrafında yeniden düzene sokup birleştirmek gerekiyordu.

Ordu gerçekten iki ateş arasında kalmıştı. Ateşlerin ilki, kitle hareketi ve Mursi’nin iktidarda kalmayı sürdürmesi durumunda bu hareketin sınırlarını zorlayıp kendi yolunu açma olasılığıydı. İkinci ateşse, Müslüman Kardeşler ve sokaklardaki İslamcılardı. Mursi’nin devrilmesi durumunda, Sina’da büyük ölçüde ve Aşağı Mısır’ın bazı bölgelerindeyse daha küçük ölçüde birleşik cephelerin açılması da söz konusuydu. ABD yönetimiyle yaşanacak ve sözüm ona “demokratik yol”un tehdidiyle gelişecek ihtilaflar, bunların yanında solda sıfır sayılırdı.

Ordu, doğuracağı sonuçlara rağmen kitle hareketinin oluşturduğu ateşi söndürmeyi seçti. Mursi’yi devirmeye karar verdi; bu kararını uygularken, kitleleri kendine çekip onların hareketinin gelişmesini durduracak ve kitlelerinkinden daha az bir tehdit olarak gördüğü Müslüman Kardeşler’den gelen ateşeyse göğüs gerecekti. ABD yönetiminin ve az da olsa AB’nin, Mısır ordusuyla uzun vadeli stratejik ilişkileri vardı; bu ilişkilerin, Mursi’nin devrilmesinden kaynaklanacak herhangi bir gerginliği yumuşatması mümkündü. Stratejik ilişkileri dikkate alan ordu, kitle hareketinin gelişip kendi bağlarından kurtulma olasılığından dolayı paniğe kapılmıştı. Öbür seçenekse tehlikelerle doluydu; ordu Mursi’yi devirmeseydi ve hareketler daha radikal, daha derin bir yönde gelişmiş olsaydı, ordu içindeki kitlelerin geniş kesimlerinin güveni sarsılmış olacaktı. Mursi’yle kesin olarak anlaşabilme seçeneği dışında bir seçenek daha bulunamazsa, bu güven de bir işe yaramıyordu. Bu durum, hareketi kendi rotasının dışına çekebilecek bir faktördü.

Ordu, kitle hareketini frenleme çalışmasını tamamlamak üzere, sivil görünümlü geçici bir cumhurbaşkanı ve yeni bir hükümet atadı. Ordunun ilk amacı, öncelikle tüm yetki ve ayrıcalıkları, gerektiğinde şiddetli bir baskıyla müdahale etme rolünü kendi elinde tutmaktı. İkinci amacıysa, karşı-devrim projesini hem siyasal hem de ekonomik düzeyde tamamlamaktı. Bu, ordunun iktidardan çekilmesi anlamına gelmiyor, tam tersine onu sürdürmesi anlamına geliyordu. Yeni hükümetin sivil pelerinin arkasına çekilmesine rağmen, hâlâ her şeyi ordu yönetiyor; tıpkı Field-Marshal Tantavi ve General Anan’ın liderliğindeki Askeri Konsey’in bir buçuk yıllık sürede yaptığı şeyleri yapıyor.

İşte bu nedenle, 30 Haziran’da ve ardından birkaç gün daha süren kitlesel protesto dalgasına tanık olduk; ordununsa, kitle hareketinin gelişme yolunu kesmek için 3 Temmuz sonrası devrimin üzerine çullandığını gördük. Kitle hareketi, özellikle Toplu Taşıma Kurumu’nda, demiryollarında kısmi grevlerin başlamasıyla, Mahalla’da, Bakanlar Kurulu Ofisleri’ndeki memurlar arasında ve başka birçok yerde, daha büyük ve daha radikal boyutlarda gelişmiş olabilir.

Ayrıca, Müslüman Kardeşler’in devlet yönetiminden kovulmasının ardından, kendi askeri sembolleri ve eski liderleriyle birlikte, egemen sınıfın bütün gücüyle geri geldiğini gördük. Bütün bunlar, Mursi’nin yapmayı başaramadıklarını başarsın diye ordunun egemen sınıfa ve karşı-devrim güçlerine önderlik etmesi içindi. Yani amaç, devrimi ve son derece kendinden emin –ama yine de bilinçlilik ve örgütlenme konusunda çelişkilerle dolu– bir kitle hareketini başarısız kılmaktı. Bizler yaklaşan Mısır devrimini daha güçlü dalgalara hazırlarken, hareketin hem doğasında var olan çelişkileriyle baş etmek hem de onun olanaklarından yararlanmak zorundayız: bundan kaçınmak olmaz.

Bu açıdan bakınca, 11 Şubat, 3 Temmuz 2013’e tam olarak benzemez; birçok açıdan tamamen farklıdır da aslında. İlk olayda, egemen sınıf cumhurbaşkanından kurtulmak ve kendi safları arasında daha fazla karışıklığa kapıyı açmaya zorlandı. İçişleri Bakanlığı’nın başarısızlıktan dolayı çöküşünün ve Mübarek’in yakın arkadaşlarına karşı aşırı düşmanlığın oluşmasının ardından, devlet bugünkü görünüşünden çok daha büyük oranda güçsüz bir duruma düştü. İkinci olayda ise, egemen sınıf elindeki kartları yeniden düzenleyip kendi saflarını birleştirmek ve bütün devrimci hareketlere karşı saldırılar hazırlamak amacıyla çatlakları onarmak için rejimin başında bulunan yöneticiden kurtulmuştu. Ancak bu, egemen sınıfın siyasal ve ekonomik krizinin son bulduğu anlamına gelmez.

Mursi’nin devrilmesi karşısında, Müslüman Kardeşler ve onların İslamcı müttefikleri, devrimin hedeflerine muhalefet etme projeleri başarısızlığa uğrayan kitleleri de yanlarına alarak devrilmiş olan Mursi’ye “meşruiyetini” yeniden kazandırmak amacıyla, oturma eylemleri ve yürüyüş temelinde başlattıkları seferberliklerini tırmandırmak istediler. Bu süreç içinde birçok alanda ve illerde bağışlanamaz nitelikte iğrenç suçlar işlediler. Bunun yanı sıra tutucu mezhep söylemleri yayarak ülkedeki Hıristiyanları kışkırtıp kiliselere saldırarak, onlara karşı öfkelerini sokağa taşıdılar. Devrimci Sosyalistler olarak bizler, bu saldırganlık ve Mısır Hıristiyanlarına yönelik herhangi bir saldırıya karşı sağlam durmamız gerekir: bu bizim için bir prensip meselesidir.

Müslüman Kardeşler için bunun bir hayatta kalma mücadelesi olduğunu ve onların kolayca teslim olmayacaklarını çok iyi biliyoruz. Müslüman Kardeşler yaptıkları saldırılara ve işledikleri suçlara paralel olarak, ordunun ve İçişleri Bakanlığı’nın şiddetli bir baskısıyla karşılaşıyorlar. Bu baskıların ilki Cumhuriyet Muhafızları katliamı, sonuncusuysa el-Nahda ve Rabia el-Adeviyye meydanlarında kurulu protesto kamplarının barbarca dağıtılmasıydı. Ayrıca Müslüman Kardeşler’in kadın üyelerinden üçünün Mansura’da öldürülmesi ve buna benzer durumlar da var.

Müslüman Kardeşler’in işlediği suçlar, solun çoğu gruplarını etkilemiş, son derece fırsatçı bir tutum alıp orduyla ve baskıcı devletle ittifak kurmalarına öncülük etmiştir. Hatta söz konusu grupların, burjuvazinin ve “feloul” (Mübarek rejimi artıkları –ç.n.) medyasının yalanlarını tekrarlayıp devrimci ya da sınıfsal konumlarından bütünüyle kopmalarına yol açmıştır.

Bu perspektif, bir felaket analizi üzerine inşa edilmiştir. Bu analizin dayanağı, Müslüman Kardeşler ve onların müttefiklerinin Mısır devrimi için daha büyük bir tehlike olacağı düşüncesidir. Müslüman Kardeşler belirli bir ölçüde tehlike oluşturuyor olsalar bile, gerçekte, şiddet araçlarını tekeline almış olan devlet kurumları, devrim için çok daha büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Bu, baskıcı devletin tüm vahşiliğiyle geri dönme belirtisidir. Diktatörlüğün Anayasa Bildirgesi’nin içeriği; ordu kökenlilerin, polis şeflerinin ve eski rejimden kimselerin il valiliklerine atanması ve Süveyş Çelik’teki grevci işçilere yapılan saldırılar ve benzerleri, bu geri dönüşün göstergeleridir.

Ordunun desteğini alan sözüm ona liberallerin ve (el-Sisi hükümetine katılanların yönlendirdiği) solcuların fırsatçı ve hain konumlarına ek olarak, Müslüman Kardeşler’le yeni / eski rejim arasındaki mücadeleyi, devrim için anlamsız bulan ve devrimin sonucunu etkilemeyecek bir mücadele olarak gören pek çok kimse var. Bu açıdan bakanlara göre, devrimciler tarafsız bir konumda yer almalılar: sanki çatışan her iki tarafın da hem güçleri eşitmiş hem de bunlar devrim için aynı tehlikeyi temsil ediyorlarmış gibi.

Oysa bu, son derece dar bir görüştür. Bugünkü rejimin eylemlerinin gerçek yüzünü ve el-Nahda ve Rabia el-Adeviyye meydanlarında oturma eylemi yapanları ezerek dağıttıkları sırada İslamcılara bakan askerlerin sırıtan yüzünü görmüyorlar. Bu katliamlar Mısır devrimini kırma provasıdır ve ileride sahneye çıkacak herhangi bir gerçek muhalefet, özellikle bir işçi eylemi karşısında yine tekrarlanacaktır. Süveyş Çelik’teki grevcilere yapılan saldırı dikkate alındığında ilk göze batan şey de budur. İslamcılara karşı yapılan katliamlar, sonu karşı-devrime varan bir yol haritası boyunca atılan adımların yalnızca ilkidir. Onlara yönelik sert ve amaçlı saldırılar olduğunda, bu durumun gerçek yönünü açığa vurmak bizim işimiz olmalıdır.

Bugün bizim karşı karşıya olduğumuz saldırıların büyük bölümü, İslamcılara yönelik baskı uygulamalarını şiddetle kınayıp karşı-devrimin lideri olan el-Sisi’ye saldıran konumumuzdan dolayıdır. Ama bu, devrime yönelik tehlikeyi temsil etmeleri bakımından aralarında bir eşitlik varmış gibi, orduya ve İslamcılara yönelik sert eleştirilerimizde bir tür “denge” yaratarak, kendi konumuzu sulandırmamıza yol açmayacaktır. Ordunun yüzlerce İslamcıyı öldürerek yaptığı katliamlar karşısında sessiz kalamayacağımız gibi, İslamcıların oturma eylemlerini basıp onları dağıtan devlete de destek olamayız.

Ordunun cinayetlerini hatırlatmaktan da, İçişleri Bakanlığı’nı uyarmaktan da, suçlu olanların yargılanmasını her fırsatta talep etmekten de geri duramayız. Aynı şekilde, Mübarek dönemine ve o dönemin tüm gücüyle gerçekleştirdiği baskı uygulamalarına dönüş konusunda halkı uyarmalı ve sert eleştirilerimizi bu konuya yönlendirmeliyiz.

Biz eski rejimi destekleyenlerin girişimlerinin de, İslamcıları taciz edip sokaklarda öldüren eski rejim haydutlarının da arkasına takılmamalıyız. Kitlelerin kendilerini savunmasıyla –hatta bu savunma şiddet yoluyla da olsa– Müslüman Kardeşler’in yaptıkları saldırılara karşı savunma arasında çok büyük fark vardır –nitekim buna benzer saldırıları Manial, Bayn el-Sayarat ve Giza’da gördük. Aynı şekilde baskı kurumlarının şiddetiyle, eski rejimin haydutlarının Müslüman Kardeşler’e yönelik saldırıları arasında da çok büyük fark vardır. Müslüman Kardeşler’e yönelik bu saldırılar, göstericileri ve devrimi savunan bir şiddet değildir; daha çok, yeni rejimin mahallelerden kopup gelenleri yanına çekip elindekileri dengeleme girişimidir. Son birkaç haftadır, ordu, polis ve eski rejimin unsurları, çatışmaların hiçbirinde bir kez bile olsun yerel halkı ya da protestocuları korumak için kendi yetkisini kullanıp müdahale etmeye yanaşmadı. Tamarod “Ayaklanma” hareketinin ve askerin postalına yapışmış olan solun, devleti ve onun baskı kurumlarının yanında yer alıp onların İslamcıları ezmelerine yardımcı olmak üzere halk komiteleri kurma çağrıları, bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bunlar faşist çağrılardır; biz onların yaptıklarını onaylayamayız yani tekrarlayamayız.

Müslüman Kardeşler’in yönetimindeki eski rejimin ve ordunun işlediği bütün suçlara siyasi kılıflar uyduran medyanın yalanlarına karşı koymalıyız. 25 Ocak devrimini silip yerine 30 Haziran devrimini koymak isteyen iğrenç söylentiyi reddetmeliyiz. 30 Haziran’a “bütün sınıfların” katıldığını, buna rağmen “karakolları yakma” ve “kurumlara saldırma” gibi olayların söz konusu olmadığını belirten, Ocak Devrimi’niyse Müslüman Kardeşler’in yaptığı basit bir komplo olarak gösteren bu söylentiye göre, egemen sınıfa, onun devletine ve baskı kurumlarına karşı değil, aslında Müslüman Kardeşler’e yönelik bir devrimin gerekli olduğu belirtilir. Bu arada kulağımıza gelen, Filistinlilere ve Suriyelilere yönelik nefret dolu ırkçı söylemler de söz konusu.

Devlet Müslüman Kardeşler’e ve onların çevresindeki İslamcı ittifaklara karşı koymak için, hemen hemen bütün siyasal güçleri, arkasına aldığı (önceki) devrimci güçleri, kitlelerin geniş kesimlerini seferber ediyor. Sözüm ona “terörle savaş” ediyorlar topluca; devrimin taleplerini bastırıp çarpıtmak için “savaş alanındaki sesten daha yüksek bir ses yoktur” iddiasına sarılarak, iğrenç bir milliyetçi atmosfer yaratıyorlar.

[Siyasal süreçten] "dışlama" ve "uzlaşma" konusuna gelirsek, Devrimci Sosyalistler kendi konumlarını kitlelerin ruh hali ve yönelimlerinden –onların güçlü iç çelişkilerine rağmen– soyutlanma üzerine inşa edemezler. Bu kitleler, Müslüman Kardeşler’le uzlaşmayı kabul etmeyeceklerdir. Hareketimizi anlatan açıklamalardan birinde şöyle denir: “uzlaşma için davul çalmak, katil ile kurban arasında eşitliği varsayar; bütün şehitler saptanmadan, onların katilleriyle birlikte bu şiddeti özendiren elebaşılar adil bir şekilde yargılanmadan yapılacak uzlaşma, tam bir uzlaşma olarak kabul edilemez. Medyanın ve burjuva propagandalarının etkisi altındaki kitleler, eski rejimin unsurlarını ve orduyu göz ardı ederek yalnızca Müslüman Kardeşler’i dışlamak isterlerse, bu eski rejimin destekçiliğine dönüşe, yani el-Sisi bayrağı altında Mübarek’in dönemine dönüşe karşı da mücadele etmeliyiz. Mısır devriminin ve onun geleceğe ilişkin umutlarının bütün gizli düşmanları ve el-Sisi, [Müslüman Kardeşler’in lideri olan] Muhammed el-Baltacı’dan her anlamda çok daha fazla tehlikelidir.

Bu koşullar altında, bizler doğrudan doğruya, yüreklice, açıkça ve hiç çekinmeden şu sloganlarımızla sesimizi yükseltmeliyiz: “Kahrolsun askeri yönetim!”, “Feloul’un (Mübarek rejimi artıkları –ç.n.) dönüşüne hayır!”, “Müslüman Kardeşler’in dönüşüne hayır!”.

Soyutlanmaktan korkuyor muyuz?
Hiç kuşku yok ki Devrimci Sozyalizm’in taktikleri esas olarak bir yandan, kitlelerin ve onların gönlünde yatan, onların öncüsü işçi sınıfının bilincinin gelişme düzeyinin belirlenmesine; öte yandan da devrim süreci sırasında kitlelerin gelişme ve derinleşmesine yönelik olanak ve fırsatların değerlendirilmesine dayanır.

Bugün kitle eylemi kendi içindeki büyük çelişkilere katlanıyor ve büyük zorluklarla karşı karşıya; belki de bunların en büyüğü kitlerin bir kesimiyle devletin kurumları –özellikle de ordu ve İçişleri Bakanlığı, yani karşı-devrimin başı ve kalbi– arasındaki görünüşteki uzlaşmadır. Bir buçuk yıllık devrim sürecinde Askeri Konsey’e karşı dövüşmüş ve Mursi rejimine karşı savaşmayı sürdürmüş olan devrimcilerin önemli bir kesimini etkileyen büyük hayal kırıklığına rağmen; kitle hareketinin içinde canlı olarak rol alıp, onunla olduğu şekliyle ilgilenip şu anki gücüne asla tepeden bakmadan ya da onun gücünü abartmadan onun çelişkilerini anlamaktan başka bir yol yoktur.

Eski rejimin unsurları ve liberal medyanın, güvenlik servisleri, ordu ve İçişleri Bakanlığı’yla birlikte oluşturdukları ittifak, kitleleri yönlendirmede büyük ölçüde başarılı olmuştur. İttifak bu başarısını, hem ordunun ve İçişleri Bakanlığı’nın tarafsız olduğuna hem de Morsi, Müslüman Kardeşler ve İslamcı müttefiklerinin karşısında olan insanlarla uyumlu olduğuna ilişkin yanlış bir görüntü yansıtarak, ayrıca kitlelerin belleğindeki cinayet ve işkenceye dair devletin suçlarını silme girişimi başlatarak elde etmiştir. Pek çok siyasi güç, özellikle fırsatçı Ulusal Kurtuluş Cephesi, Tamarod kampanyası ve Halk Cephesi, “saflarda birlik” çağrısı adı altında bu görüntüyü cilalayıp parlatmaya yönelik en fırsatçı ve kirli rollerini oynamışlardır. Mısır devriminin en büyük ve tek tehlikesi olarak kabul edilen ordunun ulusal rolünü ve devletin kurumlarını övmüş, Müslüman Kardeşler rejimini sona erdirmek için uğraşan halkın taleplerine yönelik mitinglerde bunu dile getirmişlerdir. Bununla birlikte, bu perspektif, kitlelerin bilinci etrafındaki yalnızca ince bir kabuğu temsil eder. Doğrusu şu ki, sert bir kabuktur da. Hemen hemen bütün taraflar bu kabuğu daha da sağlamlaştırmaya çalışıyorlar; ama, o kabuğun altında, devrimin taleplerine, devrimin ekmek, özgürlük ve sosyal adalet hedeflerine yönelik gerçek bir bilinç yatıyor.

Şu gerçeği göz ardı edemeyiz: bilinç açısından bu çelişkiler içinde kalan kitlelerin büyük kesiminde, tüm dikkat dağıtıcı ve "teröre karşı savaş" sisine rağmen, büyük bir özgüven var. Çelişkili bir bilincin kabuğu altında yatan bu güven, kitleri daha başlangıç aşamasında Mursi’ye karşı ayaklanmaya özendirmişti. Ayrıca, hükümetin kitlelerin taleplerine karşıt olan ekonomik ve siyasal önlemleri giderek netleşirken, yeni hükümete karşı mücadeleyi tamamlama aşamalarının hazırlanmasını sağlayacak olan da budur. Hükümetin, devrimin taleplerini karşılayacağına dair kitlelerin bazı kesimleri arasında görülen kısmi umuda rağmen, durum böyledir.

Bu aşamada, yoksul ve çalışan kitlelerin bilincinin gerçek özüne ulaşmayı mümkün kılan her yolu arayıp bulmak zorundayız, burada söz konusu olan temel çıkarlar, devrimi devam ettirmek ve onun taleplerini uygulamaktır. Kitlelerin 30 Haziran’da ve ondan önceki devrim dalgalarında sergilemiş olduğu dev yetenekleri vurgulamaya devam etmeliyiz; Mısır devriminin gerçek taleplerini yaygınlaştırıp, her il ve her işyerinde bu taleplere yönelik hareketler oluşturmalıyız. Ama bu durum bizi, politika ve ilkelerimizin bazılarını gizlemeye ya da geciktirmeye; söylem ve sloganlarımızın arkasına takılan kitlelerin yakın desteğini alıp onu geçici hevesler için kullanmaya zorlayamaz ve zorlamamalıdır.

Aksine, kısa vadeli siyasal hedeflere ulaşmak için slogan ya da politikalarımızın bazılarını gizlememiz bizi yalnızca fırsatçılığa yönlendirir. Devrimci Sosyalistler’in çalışma yöntemi fırsatçılık değildir. Kitleler içinde örgütsel projeler inşa ederken yaptığımız gibi, Mısır devriminin zaferi için de, fırsatçılıktan tam olarak uzak durmalıyız. Örneğin, eski rejim medyasının ve burjuva liberallerin söylediği yalanlara karşı mücadelemizi ya da bugün orduyla birlikte İçişleri Bakanlığı’nın uyguladığı karşı-devrim provalarına karşı mücadelemizi gevşetemeyiz.

Askeri Konsey’in ve Mübarek’in yakın arkadaşlarının suçlarla dolu geçmişini hatırlatmaktan, gerektiğinde Müslüman Kardeşlerler’in – şiddete ve öldürmeye tahrik konusunda son birkaç haftalık sürede herkesten çok öne çıkmış olan ve böylece o iğrenç sekterliğin de önünü açmış olan liderleriyle onları yan yana koyacağımızı belirtmekten geri duramayız. Hiçbir olayda gevşekliğe yer veremeyiz: eski rejim unsurlarına ve Beblawi hükümetinin fırsatçılarına ve liberal eğilimlerine ve yeni valilerin atanmasıyla baskıcı devletin sağlamlaştırılmasına karşı siyasi mücadeleleri yönlendirirken gevşek davranamayız. Büyük güçlerle mücadelemizi, ordunun anayasaya göre sahip olduğu önemli ayrıcalıklara ve güce, ayrıca Mısır ekonomisini yaklaşık yüzde 25’lik payla kontrolü altına almasına, aşağılayıcı Camp David anlaşması ve benzerlerinin devam ettirilmesine karşı mücadelemizi yumuşatamayız. Bütün bunlarla, kesinlikle ilkeli bir şekilde uğraşmak zorundayız.

Mübarek dönemindeki duruma ve askeri baskıya geri dönüşün küçümsenmesi oldukça tehlikelidir. Mübarek dönemindeki uygulamaların devrimin başlangıcından beri sahneden hiç çekilmediğini söylemek doğruysa da, bugün iç krizden kurtulmuş olarak, tam gücüyle ve kitlelerin geniş kesimlerinin de desteğiyle aynı döneme geri dönülüyor. Bu durum bizi, hemen bu duruma ve sembollerine karşı mücadeleye devam etmeye zorluyor; bu durumda oturup, devrimin talepleri adına yapılan bütün çağrılara uygun bir mücadelenin başlamasını beklemek olmaz.

Bizim ilkeli konumumuz kitlelerden geçici olarak soyutlanmamıza yol açabilir. Tüm çabalara rağmen işyerleri, üniversite kampusları ve yerel mahallerde yapacağımız çalışma ve etkinliklerde harcayacağımız çabalara rağmen, mesajlarımız genel olarak kitleler üzerinde yaygın bir karşılık bulamayacaktır. Böyle bir soyutlanma, gerçekte 30 Haziran öncesinde orduya, eski rejime ve Müslüman Kardeşler’e karşı ilkeli konumumuzdan dolayı zaten başlamıştı. Ama kendimizi herhangi bir hayal kırıklığına düşürmemeye özen göstermeliyiz. Örgütlenecek kitlelerin bilinç ve yeteneklerindeki çelişkiler devam ettiği sürece, kitle hareketi de birbiriyle kesişen pek çok faktörden etkilenen bir taşıt aracı gibi, sürekli düz ve yükselen bir yol boyunca değil, virajlı yollar boyunca da ilerlemek zorunda kalacaktır. Bugün iktidarda olan baskıcı rejimin gerçek içeriğiyse, rejime karşı mücadeleye başlayan kitlelerin gözleri önünde aşamalı olarak ortaya çıkacaktır.

Bu, kitlelerden tamamen soyutlanma ve ayrılma anlamına gelmez. Çünkü bugün Mısır devrim dalgaları içinde askeri yönetime karşı şiddetle mücadele etmiş, Mursi rejimine karşı savaşı tamamlamış olan on binlerce devrimci genç var. Edindikleri devrimci ilkeler onların belleklerinde kök salmış durumda ve bilinçlerinde daha az çelişkiler var. Onların devletin kurumlarından, özellikle de karşı-devrimin bel kemiğini oluşturan ordudan bir beklentileri olmadığı gibi ona güven de duymuyorlar. Bütünüyle ordunun ve onun atadığı hükümetin tarafına bir sürüklenme baş gösterdiğinde, işte bunlar ilgi çekici, ilkeli konumuyla Devrimci Sosyalistleri yanlarında bulacaklar. Bu açıdan bakılınca durum, 11 Şubat 2011’dekinden daha iyidir. Çünkü o dönemde Askeri Konsey’e karşı aylarca yalnızca Devrimci Sosyalistler ve çok az sayıda eylemci açıkça karşı durmuştu.

Önümüzdeki hafta ve aylarda, gelecekteki devrim dalgalarında daha canlı ve düzenli bir rol oynamak amacıyla saflarımızı güçlendirmek için bu devrimcilerden bazılarının dikkatini çekip kazanma fırsatımız var. Ama aynı zamanda kendisi gerçekleşen ama hedefleri gerçekleşmemiş olan devrim için son 30 Haziran dalgasına katılan yoksullarla işçileri bütünleştirmek istiyoruz. Devletin ve yeni yönetimin saflarına geçmemiş, devlete karşı İslamcılarla ittifak kurmuş olsa da devrimin talep ve hedeflerini benimsemiş olan ilkeli taraflarla kurulacak bir projeyi, Devrimci Cephe’nin bu aşamada hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Mısır / Devrimci Sosyalistler

Çeviren: Ömer Çendeoğlu

Hiç yorum yok: