1 Eylül 2013 Pazar

Suriye: Uyursan ölürsün! / İsmail Güney Yılmaz

Çoğu kişi, son birkaç gündür gündemi meşgul eden Suriye haberlerini emperyalistlerin stratejilerinin bölgedeki mevcut durumda “tarafları birbirine kırdırtma” siyasetinden bölgeyi doğrudan işgale evrilttiği yönünde yorumluyor. İçinde bulunduğumuz süreçte bu bir algı yönetimi programının bir parçası yahut salt illüzyon olarak da okunabilir. Ancak burada kaçırılmaması gereken en mühim nokta “yaklaşan işgal” ihtimalinin ülkemizde ve dünyanın her köşesinde renkleri iyice açığa çıkarması ve safları daha netleştirmesi oldu diye düşünüyorum.

AKP’nin işgale açık desteği, bir süredir tutturduğu anti-Batı söylemi kısa sürede hiçleştirirken, CHP’nin de “beklenmedik bir biçimde” müdahaleye yeşil ışık yakması onun da iktidar partisinin laciverdi olduğu gerçeğinin pek çok algıda daha sağlam bir yere oturmasını sağladı. İlginç olan nokta sürecin başından beri Esad’ın yanındaki tutumunda kararlı duran Rusya’nın da işgale bir anda sükunetli bir bakışla yaklaşıyormuş gibi görünmesi yahut bir alavereyle bu şekilde gösterilmesi. Rusya, eğer gerçekten de işgale artık ses etmeyeceğini söylüyorsa, yani bu topluma yedirilmeye çalışılan bir propaganda hamlesi ya da Rusya’nın tam tersi düşünceyi perdeleme gayreti değilse, kapalı kapılar ardında bizim bilemediğimiz derin mevzular konuşulmuş ve bir şeyler alınıp verilmiş demektir.

Kimi destekleyeceğiz?
Sadece Suriye’deki durum üzerine değil, dünyanın her köşesindeki benzer meseleler üzerine konuşmanın belli sebeplerden kaynaklı zorlukları var. Solun işgale karşı tutumu ortak bir biçimde “ret” ise de konunun daha alengirli tarafı olan Esad ve muhalefet yönlerinde karşılıklı aforozlara varmış ayrılıklar söz konusu. Gerçi son evrede özellikle de Rojava’da yaşananlarla Suriye’deki muhalefete ya da onun bir kısmına “devrimci” adını yakıştıranlarda önemli bir algı ve tutum kırılması olduysa da Esad’a destek verme özelinde çelişkiler hâlâ oldukça keskin.

Gelişen bu karşıtlık gerçeği de elbette ki orada güçlü bir sol muhalif hareketin var olmaması ve böyle bir ihtimalin de gözükmemesi ile Esad’ın babadan oğula geçen bir diktatörlük rejiminin başı olmasından kaynaklanıyor. Kendine Suriye’nin toprağında “yoldaş” deyip bağrına basabileceği bir özne bulamayan sol da “iki kötüden” kendine göre daha iyisini seçip kamplaşıyor. Bu kamplaşmanın birbirinin en zıttındaki iki ucunu tahlil için de DHKP-C ve DSİP arasında paralel bir okuma yapılabilir.

Kendi adıma konuşursam, benim başta bu meseledeki tutumum Esad’a destek vermekle, Amerikan beslemesi “Ö”SO ve daha radikal benzerlerini desteklemeyi -Esad’ın yanında olmaya biraz daha hak vererek- birbirine yakın “aymazlıklar” diye kodlamaktan (1), biraz utangaç bir biçimde “yani bu meselede tablo bu biçimken Esad’a destek atmaktan başka bir çare yok”a sürüklendi (2). Fakat, şunun altını çizeyim, Esad’a tutup da Allah kitap muamelesi çekenlerin coşkulu taraftar söylemleri de bu satırların yazarı nezdinde oldukça rahatsız edici.

Zira söz konusu olan eninde sonunda bir tek adamdır ve onu bize “sempatik” gösteren tek ayna onun şu an için anti-emperyalist bir mevzide yer alıyor olmasıdır, başka bir şey değil. Kaldı ki bugüne dek Suriye özelinde yaşanmış tek “tatlı” gelişme her ne kadar önderliği pragmatizmle malulse de Rojava’da Kürtlerin kendi kaderlerini ellerine almaya bu kadar yaklaşmış olmaları. Ayrıca olası bir işgalde Kürtlerin ne cihette tavır alacakları da sol için ayrı bir sıkıntı. Eğer işgal başladığında/gerçekleşirse PYD olur da Esad’ın  karşısında ve doğrudan işgalcilerin safında yer alırsa sol ve Kürt hareketi arasında yaşanacak olan  birbirinden muhtemel yüz geri bükülmeler Gezi’yle kıyas kaldırmaz biçimde olacak. Yani Kürt halkının bağımsızlığı mevzuu dönüp dolaşıp, Barzani tipi bir “her şeye rağmen ‘özgürleşme’”ye doğru akarsa, vay hâlimize ve müşterek biriktirdiklerimize… PKK’nin barındırdığı sol kurtuluşçu dinamikler bu tip bir savrulmaya izin vermez fakat Esad yönetimiyle cephede bağımsız hesaplaşmayı da beraberinde getirirse o zaman da başka açmazlar ve kafa karışıklıkları ortaya çıkacak -böyle bir durumda koşulsuz Kürt hareketini mi destekleyelim yoksa yine de işgale karşı ortak bir cephe mi murat edelim?-

Yani neresinden bakarsak bakalım hiç de öyle basit bir mevzuyla karşı karşıya değiliz.

Fakat az önce söylediklerimiz önemli ölçüde farazi şeyler, biz konjonktüre bakalım. Verili durumda bağımsızlığını savunma gayretinde olan bir ülke ve bir lider var, onun karşısında da dünyanın çeşitli yerlerinden örgütlenip cihada gelmiş gerici ve işbirlikçi bir kâtil sürüsü. İhvan ile Kaide ve her iksinin türevleri iktidar için birbirleriyle de yer yer çelişerek ve çatışarak da olsa, memleketlerini peşkeş çekme pahasına rollerini her geçen gün daha kanlı bir biçimde oynamayı sürdürüyorlar. Okyanus ötesinden verilen suflelerle sahnedeki yobazlar konuşuyor.

Birileri de bu buna tutmuş “demokrasi savaşı” demekte, Mısır’daki İhvan “devrim”inden sonra ya da “Arap Baharı” denilen ucube haraketin diğer zaferlerinden sonra bilinen “kitsch”leşmiş pratik siyaset etme örneklerini burada vermeyeceğiz, emperyalizmin derdinin demokrasi, özgürlük değil kendi çıkarları ekseninde dönüşüm olduğunu da Batılıların ve yancılarının bölgedeki diğer diktatörlüklerle can ciğer kuzu sarması ilişkileri üzerinden örneklendirerek milletin zekâsıyla da alay etmeyeceğiz! (3)

Suriye’de bir savaş var, bu savaş bir işgalle sürebilir, muhtemel. Bu savaştan sonra Esad düşer, İhvan ya da Kaide kalkar mı, olur da daha liberal bir hükümet mi başa getirilir, Rojava bağımsız mı olur yoksa Kürtlere yönelik şiddetli bir katliam kampanyası  mı örgütlenir, iç savaş derinleşip Esad sonuç olarak kendine ülkenin kuzey batısında daha kolay savunulabilir (?) yeni bir yönetim alanı mı kurar yoksa kaçar gider mi, Dürziler, Hıristiyanlar ne tavır alır, bunları şu an bilemeyiz. Bildiğimiz orada topraklarına Amerikan savunma rampalarının ve üslerinin yapılmasına izin vermeyen bir yönetimin hedefte olduğu. Bilinen, Türk hükümetinin en başından bugüne ağır mezhep eksenli ve karikatürize bir neo-Osmanlı emperyal programla orada işgal atına yüklendiği. Hükümetin Suriye süreci başladığından beri özellikle Antakya’da hayatı bir karabasana çeviren politikaları ortada, eğer Suriye işgal edilirse Antakya’nın daha da gerileceği ve T.C. Suriye’ye asker gönderirse tüm ülkenin nasıl bir atmosfere gireceği de açık.

Şu an süren iç savaşta ve olası bir işgalde Esad’ın cephesinde tavır almak Esad’ı kara kaşı kara gözü için desteklemek, ona hayran olmayı imlemez. Esad’ın tek adam yönetiminin çok hoşumuza gitmediği, bunun sür git devam etmesinden muazzam bir haz almayacağımız, fâsık olmadığımız da net. Fakat ortada bir işgal ve şu an için anti-emperyalist duran bir figüre karşı gerici bir kamplaşma söz konusuysa eğer “bazı minvaldeki mücadeleler tatil edilmeli”, “bazı mevzular” da talileşmeli. Sol bir cephenin olmadığı ve olma olasılığının da ufuk çizgisinde belirmediği bir ülkede kendimize en yakın olan seçeneği öne çıkarmak zorundayız. Bu sekansta da Türkiye solunun cevap kâğıdına iki şık düşmekte; emperyalizme ve faşizme karşı mevcut yönetim ve Rojava. Buradaki asıl yakıcı problematik bu ikisi arasındaki “savaşkan” çelişkidir…

Uyumamamızın gerektiği vakitlerden geçiyoruz ve gözlerimizdeki kan çanağı çok uzun bir süre daha orada olacak.
(1) http://www.sendika.org/2012/02/suriye-ismail-guney-yilmaz/ 
(2) http://bianet.org/bianet/biamag/140226-uzak-penceremizden-suriyeye-bakmak 
(3) Buradan baktığımız vakit, “Her yer Taksim, Adeviyye dahil” sözü kulağa hoş gelmekle birlikte bana hitap etmiyor. Elbette ki arkadaşımız, bu sözü ederken verili durumla ilgili tüm gerçeklerin farkında olarak bunu söylüyor. Yani “Arap Baharı” denilen şey nedir, bunun demokrasiyle gerçekten bir bağı var mıdır vesaire. Fakat Taksim’deki “Her yer”e, yeryüzünün en gerici yığınlarının toplandığı Adeviyye’yi iliştirmek doğru bir tutum değil gibi duruyor, oranın “Gezi’deki ruh”la bir ilgisi yok keza. Türkiye’de aynı türden kalabalık toplansa buna ne diyecektik? Adeviyye’de yaşanan insanlık felaketiyle bağ kurabiliriz, ölen insanların acısını hissedebiliriz, bunu kendi acılarımızla yarıştırmadan yapmalıyız da zaten, ölenler sıradan insandır ve Mısır “bağımsızlığa” kavuştuğu günden beri ota boka müdahale eden orduya karşı orada toplanmışlardır. Ama hangi taleplerle bunu yapıyorlar? Burası önemli. İşin bu yönünü gördüğümüz vakit de Taksim’den Adeviyye’ye bir koşutluk anlamında köprü atmak bana hoş gelmedi. Acıdan acılanmak başka bir şey, Taksim’e Adeviyye’yi koymak başka… ” ‘Bize her yer Taksim’, evet. Fakat Adeviyye’de ‘biz’ yokuz” Özetle bu “slogan”a takıldım.
fraksiyon.org 

Hiç yorum yok: