14 Ekim 2013 Pazartesi

Hikmet Kıvılcımlı; Komünist bir önderin kendiyle “YOL” ayrımı - Derya Uysal

Bu yazı; tüm ömrünü komünist mücadeleye adamış, yaşamının 22 yılını TC Zindanlarında geçirmiş, onlarca kez gözaltına alınmış, işkencelere maruz kalmış, ama davasına, partisine ve yoldaşlarına hiçbir zaman ihanet etmemiş olan Komünist Hikmet Kıvılcımlı‘yı ölümünün 42. yıldönümünde vesilesiyle, saygıyla anmak ve bıraktığı miras üzerine kısa bir değerlendirme ihtiyacıyla doğmuştur.

Hikmet Kıvılcımlı 1902 yılında Makedonya’nın Piriştine kasabasında doğar. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın Balkanları ve Anadolu’yu saran ateşi içinde pişerek ve savaşın dayattığı göçlere katılarak, daha çocuk yaşta kapitalizmin barbarlığına ve insanlığa tattırdığı büyük acılara tanık olarak büyür. İlköğretimini Kavala’da, Orta öğretimini İstanbul, Kuşadası ve Muğla’da yapar. Kuşadası’nda Rüştiye mektebinde okur. Eğitimi sırasında keskin nişancı olur. İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edildiği dönemde (15 Mayıs 1919) kurulan gizli gençlik teşkilatına katılır. Menteşe adlı bir gazete çıkarır. Daha sonra Köyceğiz Kuvayi Milliye kumandanlığına getirilir. 1920′de İstanbul’a dönen Hikmet Kıvılcımlı burada Vefa lisesini ve Askeri Tibbiye’yi bitirir. Kıvılcımlı, işgal altındaki İstanbul’da okuduğu yıllarda sosyalist mücadeleyle ve fikirlerle tanışır. Dünyayı sarsan Ekim Devrimi’nin etkisi, “Kurtuluş” ve “Aydınlık” dergileriyle tanışması Hikmet Kıvılcımlı’yı genç yaşta sosyalizm ve TKP saflarına taşır.

Düşünsel derinliği, çalışkanlığı, kararlılığı ve mücadeleye yoğunlaşması yoldaşları arasında sevilmesini, parti örgütlenmesinde hızla ileri bir konuma yükselmesini sağlar. 1925′de TKP’nin Akaretler’de yapılan 2. Kongresinde TKP merkez komitesine seçilir. Aynı yıl Kürdistan’da patlak veren Şeyh Sait isyanını bahane eden Kemalist diktatörlük İstiklal Mahkemeleri kurarak, Takrir-i Sükûn kanunu çıkararak Kürtlere ve komünistlere karşı koyu bir terör ve sürek avı başlatır. İsyancı Kürtler asılıp kurşunlanırken, komünistler de topluca gözaltına alınır, işkenceden geçirilip tutuklanırlar. Komünist Hikmet Kıvılcımlı da, bu anaforda TC’nin eline geçenler arasındadır. İstiklal Mahkemesinde yargılanır ve 10 yıl kürek cezasına çarptırılır. TC, Kuzey Kürdistan’daki isyanı bastırıp, isyancıları katlettikten ve kontrolü bütünüyle ele geçirdikten sonra tüm siyasi tutsaklar için af çıkarır. Bir yıldır tutsak olan Hikmet Kıvılcımlı da bu aftan yararlanır. Aradan daha bir yıl geçmeden, 1927 yılının sonlarında TKP’nin Genel Sekreteri Vedat Nedim Tör ile TKP’nin ideolojik sorunlar sorumlusu olan Şevket Süreyya Aydemir sınıf mücadelesine ihanet ederek, parti arşiviyle birlikte Kemalist diktatörlüğe teslim olurlar. Düşman ele geçirdiği bilgiler üzerinden yeni bir tutuklama saldırısı başlatır. Hemen hemen tüm TKP’liler tutuklanır. TKP bu hainler sayesinde düşman tarafından fiilen tasfiye edilir. Kıvılcımlı da bu saldırıda yeniden tutuklanır. Üç ay hapiste kaldıktan sonra çıkar.

Esirlik Yılları
1929′da İzmir’de ele geçen TKP önderlerinden Laz İsmail çözülür ve yoldaşlarını ele verir. Düşman geniş bir tutuklama saldırısı daha başlatır. Kıvılcımlı yine tutuklananlar arasındadır. Bu kez 4,5 yıl ceza alır. 27 yaşında olmasına rağmen, dokuz yıllık bir partili mücadele deneyimine sahip olan Kıvılcımlı’ya ceza veren hakim, cezayla ilgili ne düşündüğünü sorar. “4,5 yıl kızıl bir profesör olmak için iyi bir süre” cevabını alır. Kıvılcımlı, bir komüniste yakışan bu cevapla düşmanın ağzının payını vermekle, kararlılığını göstermekle, onurlu ve düşman karşısında aman dilemez, isyancı bir tutum takınmakla kalmaz, sözünde durarak Elazığ Hapishanesi’ni kendisi için bir üniversiteye çevirir. 9 yıllık partili mücadele deneyimini ve TKP’nin ideolojik-siyasi çizgisini ve faaliyetini eleştirel bir yaklaşımla sistematik bir değerlendirmeye tabi tutar. Mustafa Suphiler’in katledilmesi ve Komintern’in 4. Kongre sonrasında ideolojik-siyasal, taktiksel ve stratejik bakımlardan savrulmasının ve II. Enternasyonal çizgisine gerilemesinin bütün olumsuzluklarını taşıyan TKP’yi başarılı ve Bolşevik bir yaklaşımla değerlendirdiği, sonuçlar çıkardığı ve “YOL” ismini verdiği ideolojik-politik platformunu bu dönemde oluşturur ve yazılı hale getirir. Kıvılcımlı “YOL”ismini verdiği bu çalışmasında TKP’yi eleştirel ve bütünsel bir yaklaşımla değerlendirir. Sonuçta en önemli proğramatik konularda (Suphiler, parti, parti öncesi akımlar, ulusal sorun, örgütlenme, legalite illegalite, taktik-strateji) o dönemin TKP’sine yeni bir ideolojik-politik platform önerir.

Kıvılcımlı bu önerisiyle aslında, dönemin TKP’sinden düşünsel olarak “Yol”unu ayırır. Ama örgütsel olarak bunu bir türlü yapamaz. Aynı dönemde (1930) TKP’nin tasfiye edilmesine ve Kemalist burjuvaziye yedeklenmesine başkaldıran Nazım Hikmet, partililere kongre çağrısında bulunur. Pavli Adası’nda toplanan kongrede Nazım Hikmet genel sekreterliğe seçilir. TKP’nin tasfiyesine bir karşı çıkış olan bu gelişme karşısında Komintern ve TKP’nin Sovyetlerdeki kadroları harekete geçer. Komintern’deki TKP temsilcisi ile Komsomol temsilcisi, Komintern Yürütme Kurulunun çıkardığı bir bildiriyle Türkiye’ye gelirler. Bildiri Nazım Hikmetin “Troçkist” ve “emperyalizm ajanı” olduğu üzerine yazılmıştır. Bu bildiriyle ülkeye gelen TKP kadroları ayrı parti kurunca, TKP örgütsel olarak ikiye bölünür. Komintern Nazım TKP’sini tanımaz. Hikmet Kıvılcımlı da… Benzer gerekçelerle TKP’nin gidişatına muhalefet eden bu iki komünistin örgütsel olarak yolları burada ayrılır ve ölünceye kadar da birleşmez. Siyasi mücadelenin cilvesine bakın ki, Nazım’ın TKP’den atılma kararını verenlerden biri olan Hikmet Kıvılcımlı daha sonra bu partiden “tard” edildikten sonra ölürken; Nazım yeniden partiye alınmış ve parti üyesi olarak ölmüştür.

Hikmet Kıvılcımlı; “Yol” çalışmasıyla uluslararası komünist Bolşevik geleneğin ışığında, kritik bir dönemde TKP’nın köklerini, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın özgünlüğünü araştırarak, gün ışığına çıkararak ve bir platform haline getirerek sınıf mücadelesine ve komünist harekete büyük bir düşünsel hazine sunmuştur. Ama ne acıdır ki, bu hazine ne TKP tarafından, ne de Türkiye ve Kürdistan devrimci hareketi tarafından değerlendirilememiştir. Bir eylem kılavuzuna dönüştürülememiştir. Hatta Hikmet Kıvılcımlı’nın kendisinin bile, bu platformun arkasında ne kadar durduğu, örgütsel-politik sürekliliğini sürdürdüğü, sonuçlarına vardırarak gereklerini yaptığı da tartışılan, tartışılması ve netleştirilmesi gereken bir konudur. Geçmişin komünist deneyimine, birikimine sahip çıkma ve komünist geleneğe bağlanma iddiasında olan her komünist yuvarın bu tartışmayı netleştirmesi, sonuçlandırması devrimci sorumluluk ve tutarlılık iddiasında olanların boynunun borcudur. Bu sorumluluktan kaçanların, tarihi kendinden başlatanların, Komünist Hikmet Kıvılcımlı’nın reformizme, oportünizme, şovenizme savrulan TKP’yi eleştirmek, onu Bolşevik çizgiye çekmek üzere “Yol”da ortaya koyduğu platformun üzerinden atlayanların komünistlik iddiaları tartışmalıdır. Bu iddialar devrimci ciddiyetten yoksundur. Kıvılcımlı’nın takipçisi olduğunu iddia eden “doktorcu” grupların da, geçmiş komünist geleneğin devamı olduğunu iddia edenlerin de, Bolşevik geleneğe bağlanma iddiasındakilerin de üzerinden atlayamayacağı, atlamaması gereken bir eşiktir: “Yol” platformu.

Yol’un Akıbeti
Kıvılcımlı’dan, ve dönemin tarihsel belgelerinden öğreniyoruz ki, “Yol” o dönemin TKP’sine ulaşmasına rağmen, örgüte açılmaz. Kadrolar ve organlar, bu platformdan haberdar edilmez. Parti arşivinde tozlanmaya terkedilir. Kürt ulusal sorununda şovenist bir tutum sergileyen TKP’yi eleştiren ve kapsayıcı, bilimsel bir yaklaşım sunan Kıvılcımlı’nın platformu bir bakıma hasıraltı edilir. Bu hasıraltı etme operasyonunu çok sonraları öğrenen “Marksistler” merak edip “YOL” u okurlar mı bilinmez. Böylesi bir iz sürme yeteneğine sahip, ciddi okurlar bilimsel, bütünsel ve hala tazeliğini koruyan bir- Leninist perspektifle, anlayışla karşılaşacaklardır. Kıvılcımlı “Yol”un serüvenini şöyle anlatıyor: “1930 yılına dek Türkiye’de geçirdiğim ilk on yıllık Marksist-Leninist pratik ve teori savaşına dayanarak, 40 yıl önce “Yol” adı altında bir seri yerli orijinal araştırmalar yapmıştım. Burada, her biri ayrı kitaplar halinde, İdeoloji, Sosyal Gelişin, Parti Tarihi, Strateji Planında burjuvazi, proletarya, köylü ve ulus ve Taktik problemleri ayrıntı ve eleştirileriyle ele alınıyordu. Bunu o zaman Çin’de bulunduğum Santral Komite’ye bir tartışma platformu olur umuduyla verdim… Üst üste tevkifler, mahkemeler ve en sonunda 1939 Donanma Davası’nda ‘askeri isyana tahrik’ten 15 yıla mahkum edilişim ideolojik tartışma özlemimi kursağımda bıraktı. Sezdiğime göre, Santral Komite’ye sunduğum araştırmalar yok edildi. Ve bizim devrimciler, 1920 ve 1930′larda olduğu gibi 1940′larda ve daha sonraları dahi, tam Lenin’in ‘primitivizm’ adını taktığı, ‘mujiğin çakmaklı tüfekle savaşa gitmesi’ biçimli ‘kafasız işgüzarlık’ (Stalin)larına kapılıp gittiler.” (Yol 1, Sunu Bibliotek Y.)

Geçmiş devrimci komünist mücadelenin üzerinden atlama, tarihi kendinden başlatma küçük burjuva hastalığına yakalanmamış bir komünistin hayret ve ibretle okuması, hüzünlenmesi, öfkelenmesi ve ders çıkarması gereken bir açıklamadır bu. Sınıfsal ve ulusal mücadelenin kıran kırana sürdüğü, komünist hareketin daha emekleme döneminden geçtiği bir dönemde, örgütlü bir komünist savaşçının Türkiye ve Kürdistan üzerine “pratik ve teori savaşına dayanarak” ürettiği ‘orijinal’ araştırmalar yıllarca hasıraltı ediliyor. Bütünsel ideolojik-teorik bir platform TKP arşivinde tozlanırken, komünist savaşçılar oportünist-reformist TKP’nin önderliğinde sınıf mücadelesini sürdürmeye çalışıyorlar. Bu gidişata bir dur deme ihtiyacı duyan, 60′lı yılların devrimci hareketi ise; mevcut TKP’ye haklı bir tepki temelinde kendi plarformunu kuruyor… “Demokratik Devrim, Halk İktidarı, Halk Savaşı, Öncü Savaş” taktik ve stratejileri ekseninde kavgaya tutuşuyorlar.

Sahiplenmemiz ve ders çıkarmamız gereken, büyük özveri, adanmışlık, militanlık ve kahramanlık destanları yaratmalarına rağmen yenilgiyle sonuçlanıyor…

Kıvılcımlı’nın Ilk Uzun Esirlik Yılları Sona Erer
Burjuvazinin yargıcına söylediği gibi, Elazığ Hapishanesinde “kızıl bir profesör” olma yolunda ciddi bir çaba harcayan Kıvılcımlı “Yol” dışında bir kısmı çeviri, bir kısmı da kendi yazdığı bir dizi eserle hapishaneden çıkar. “Yol” da oluşturduğu “Legaliteyi istismar” taktiği çerçevesinde bu eserlerini devrimci kamuoyuna, geniş kesimlere ulaştırmak için harekete geçer. Partinin de onayını alarak Marksizm Bibliotiği, Emekçi Kütüphanesi ve Günün Meseleleri yayınevlerinin kurulmasına öncülük eder. Kıvılcımlı’nın hapishanedeki çalışmalarını bu yayınevleri yayınlar. Marksizm’in bazı klasikleri de yayınlanır. Bunlar arasında; K. Marks’ın “Ücret Fiat Kar Gündelikçi İş İle Sermaye”yi, “Enternasyonal İşçiler Cemiyeti Açış

Hitabesi”, F. Engels’in “Ailenin Özel Mülkiyetin Devletin Nereden Çıktığı”, “Almanya’da Devrim ve Karşı-devrim”, “Anti Duhring”, “Marksizmin Prensipleri”, Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme”, Lenin’in “K.Marks’ın Hayatı, Felsefesi, Sosyolojisi” , Buharin’in “Tarihi Materyalizm Nazariyesi”, John Reed’in “Dünyayı Sarsan On Gün”ü vardır.

Kıvılcımlı’nın yazdıklarından; “Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı”, “Sosyete ve Teknik”, “Emperyalizm Geberen Kapitalizm” “Edebiyat-i Cedide’nin Otopsisi”, “İnkılâpçı Münever Nedir? Hanri Barbus”, Marksizm Kalpazanları Kimlerdir?”, Marks- Engels Hayatları” , “Ispanyada Neler Oluyor” kitapları da bu dönem yayınlananlar arasındadır. Bu dönem (1937) yazdığı ve yayınladığı “Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında” başlıklı ve “endüstri, toprak, sulh” alt başlıklı kitapçığında ortaya koyduğu görüşler “Yol”da ortaya koyduğu görüşlerle çelişmekte, onların reddi özelliği taşımaktadır. TKP’yi içerden bir mücadeleyle değiştiremeyen, Komintern’e ve SSCB’ye “dindarca” bağlılık örneği sergileyen Hikmet Kıvılcımlı’nın kendisi değişmeye ve merkezci bir konuma savrulmaya başlamıştır.

TKP’ye Önerdiği Yol’dan Kıvılcımlı da Uzaklaşmaya Başlıyor
1932′den itibaren esas olarak Nazım’ın tasfiyeciliğe karşı oluşturduğu TKP’yi tasfiyeyle uğraşan ve bu amacına ulaşan resmi TKP (Komintern’nin tanıdığı) 1937′de fiilen tasfiye edilir. Komintern ve SSCB Hitler’in “tek ülkedeki sosiyalizm”i yıkmak üzere bir saldırıya hazırlandığını düşünmekte ve tüm seksiyonları uyanık olamaya, bu oyunu boşa çıkarmaya, Hitler’i yalnızlaştırmaya çalışmaktadırlar. TKP ve kadroları da bu politikayı benimsemişlerdir. Hikmet Kıvılcımlı da, artık bu kadrolardan biridir. Türkiye’deki “uyanık demokratik kuvvetlerin” keşfine çıkıyor. Burjuvaziyle yakınlaşmanın yollarını arıyor. Bunun için Inönü ve Celal Bayar’a özel değer vermeye, ilgi göstermeye başlıyor. Gerici Kemalist burjuva diktat örlüğünü yeniden keşfediyor. “Türkiye Cumhuriyet tarihi, Milli Kurtuluş şeklinde bir demokratik inkılâp tarihidir. Kurtuluş, ecnebi finans kapitalini boğmaktır; inkilap Türkiye’yi modernleştirmektir.” (Aktaran Y. Küçük, Aydın Üzerine Tezler 5, Sf. 435) “Yol”da, antiemperyalist mücadele stratejilerini haklı olarak “ulusal burjuvaziye tapınma, kuyrukçuluk, mücadele kaçkınlığı” olarak değerlendiren Hikmet Kıvılcımlı 1937′lerde “kurtuluşu ecnebi (yabancı) finas kapitalini boğmakta”, “inkılâp”ı (devrimi) “Türkiye”nin “modernleşmesi”ne indirgeyebiliyor. Komintern, SSCB ve TKP’den sonra gecikerek de olsa, buradan itibaren Kıvılcımlı’da “Yol”unu şaşırmış, devrimci merkezci bir konuma savrulmuştur. Kıvılcımlı’nın mücadele yaşanımın bu ikinci dönemidir. Leninist-Bolşevik örgüt ve siyasetten kopanlardan kopamayan, bağımsızlaşamayan Kıvılcımlı, komünist hareketin de fiilen tasfiye edilmiş olmasından dolayı Liberal demokrat ve devrimci demokrat bir çizgide merkezci bir konumda salınarak, bundan sonraki mücadelesini sürdürmüştür.

Kıvılcımlı’nın İkinci Uzun Esirlik Yılları
Kıvılcımlı büyük bir heyecan ve azimle çalışmasına rağmen, yazdığı kitaplarından daha birçoğunu yayınlamaya fırsat bulamadan yeni bir düşman saldırısıyla karşı karşıya kalır. 1938′de ünlü “Donanma Tevkifatı”nda yeniden gözaltına alınır ve tutuklanır. Nazım’ın da içinde olduğu “donanma davası”nda yargılanan Kıvılcımlı’ya 15 yıl ağır hapis cezası verilir. Bu dönem, dünyada Alman faşizminin kendini hissettirdiği ve burjuva kampta sempati kazandığı; SSCB ve Komintern’de ise; “Faşizme karşı birleşik cephe” taktiğinin iyice öne çıktığı, “Sınıfa karşı sınıf, birleşik işçi cephesi “Leninist taktiklerinin yerini aldığı yıllardır.

TKP ve kadroları da bu gelişmeden doğrudan etkilenmektedirler. Komintern, seksiyonları, SSCB ve TKP sınıf mücadelesinde ve taktiklerinde burjuvazinin gösterdiği kıvraklığı da, tutarlılığı da gösteremiyorlar. “Sosyalizmin anayurdu SSCB”yi koruma, “tek ülkede sosyalizmi yaşatma” adı altında dünya çapında burjuvaziye yedeklenme ve iktidar perspektifini yitirme yöneliminde geri dönülmez bir yola giriyorlar.

Bu yıllarda TC de, bir taraftan Alman faşizmiyle flört etmekte, diğer taraftan emperyalist paylaşım savaşının dışında kalmak istemektedir. Hem Almanya ve ABD, hem de SSCB ile iyi ilişkiler sürdürmenin yollarını aramaktadır. Burjuvazi ve bekçileri arasında Nazi hayranlığı artmaktadır. Anti-komünizm adı altında komünistlere ve TKP’lilere karşı saldırılar sürmekte, her türlü burjuva gericiliği yükselmekte ve pirim yapmaktadır. Türk şovenizmi, Turancılık ideolojisi revaçtadır. Aydınlar, işçi sınıfı ve genç subaylar arasındaki komünizm taraftarlarının ve temsilcilerinin ezilmesini, teslim alınmasını, gözdağı verilmesini hedefleyen burjuva saldırının adıdır: “Donanma Davası.” Davanın başlarında bazı tutuklular tahliye edilir.

Kıvılcımlı’da bunlar arasındadır. Tahliye edilir edilmez yasa dışı yollardan Suriye’ye geçer. TKP’nin yurt dışındaki kadrolarıyla temasa geçmeye çalışır. Suriye Komünist Partisi’nden bu konuda yardım ister. Yine de istediğine ulaşamaz. Türkiye’ye geri dönerken sınırda yakalanır. Hatay’dan İstanbul’a, oradan da Çankırı hapishanesine, kısa bir süre sonra Amasya ve nihayet Kırşehir hapishanesine gönderilir. Burada diğer mahkumlardan tecrit edilmiş vaziyette on yıl tutsak kalır. Bu süre içerisinde de zamanını, enerjisini ve birikimini en iyi biçimde değerlendirir. Felsefe üzerine yoğunlaşan Kıvılcımlı birçok değerli ürün ortaya çıkarır. Bunlardan bazıları, “Metafizik Felsefe, Diyalektik Felsefe, Bergsonizm, Hegel, Diyalektik Nedir? Diyalektik Nasıl Kullanılır?, Metafizik Sosyolojileri, Diyalektik Sosyoloji ve Felsefe” isimli kitap olmak üzere on kadar kitap yazmıştır. Tarih üzerine de çalışmalar yapmış, “Ortadoğu, İnsanlık, Osmanlı, Türkiye ve İslam” toplum biçimleri ve gelişimleri üzerine görüşlerini yazılı ürünler haline getirmiştir. Kıvılcımlı’nın kafa yorduğu konular ve ürettiği ürünler asla mücadelenin ihtiyaçlarından kopuk, bireysel entelektüel bir uğraşın sonucu değildirler. Doğru ve yanlışlığından bağımsız, geçmişin dersleri ışığında dönemin ve geleceğin sınıf mücadelesine önderlik iddiasındaki kadroların ideolojik-teorik-politik ihtiyaçlarına yanıt verme çabasıdır. Sınıf mücadelesine tutsaklık koşulları altında da devam etme kararlılığının ve ideolojik-teorik katkı yapma anlayışının bir sonucudur.

Bu yaklaşımın kendisi devrimcidir ve saygı duyulması, değer verilmesi gereken doğru bir tutumdur. Geçmişe sahip çıkma, geçmiş deneyimlerden öğrenme iddiasındaki her komünist ve yuvar, Kıvılcımlı’nın yaşamını ve eserlerini eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmak, devrimci bir yöntemle süzerek devralmak zorundadır. Bu birikimden faydalanmamak, bunu yok saymak geçmişi inkârdır. Komünist mücadeleyi kendinden başlatmaktır. Teorik kafa karışıklığının ayyuka çıktığı, “teorik yeniden üretimin” temel ve öncelikli görev olduğunu haklı olarak dilinden düşürmeyen komünistlerin Kıvılcımlı’dan öğreneceği çok şey olsa gerek. O, teoriye lafta önem verenlerden değildir. Buna önem verdiğini davranışıyla, enerjisiyle ve bizlere bıraktığı teorik üretimiyle fazlasıyla kanıtlamıştır. Bu teorik üretimden habersiz, yeni yetme teorisyenlerin bir türlü ele almaya cesaret edemediği birçok konuyu çok önceden ele alıp sonuçlandırmıştır. Teoriye lafta önem verenler, emek konusunda da aynı olumsuz tutumu sergiliyorlar. Kendi ağızlarından ve kalemlerinden çıkan her sözü değerli bulan, ideolojik teorik üretim sananlar, Kıvılcımlı’nın büyük bir gayret ve enerji harcayarak ürettiği ve bizlere devrettiği teorik üretimine gereken değeri vermiş, ondan gerektiği gibi faydalanmışlar mıdır?

Kıvılcımlı Kırşehir Hapishanesi’nde yattığı sürede “Devrim Nedir?”, “Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu” gibi ideolojik konularda da teorik üretim yapmıştır. Sanat ve edebiyatla ilgilenmeyi de unutmamış, roman, tiyatro, marş ve şiirler yazmış, heykel yapmıştır. Ayrıca bir türlü yapmaya fırsat bulamadığı ve çokta meraklı olmadığı anlaşılan doktorluk mesleği ile ilgili de kafa yormuş ve tıp konusunda 800 sayfalık bir üretim yapmıştır. Psikanalizin eleştirisi ve geliştirtmesi üzerine de yazılar yazmıştır. On yıl boyunca bitmeyen bir enerji ve coşkuyla okuyan, düşünen, yazan ve diğer mahkumların sorunlarıyla uğraşan bir mahkum olmayı başarabilen ender komünistlerden biridir; Hikmet Kıvılcımlı.

Kıvılcımlı’nın İkinci Uzun Zorlu ve Üretken Esirlik Yılları da Biter
1950 yılında Demokrat Parti hükümet olunca genel af çıkarır. 15 yılın 14′ünü yattıktan sonra bu aftan yararlanan Kıvılcımlı, İstanbul’a döner. Anılarında bu durumu “15 yılın 13-14′ünü yattıktan sonra, alnımın akıyla yüzlerce kitap dolusu yazı ile legal yayınlara, hem roman hem bilimsel eser ile girişmeye kararlı olarak çıkınca…”diye değerlendirir. Aynı dönemde Şefik Hüsnü de Türkiye’ye dönmüş ve TKP’yi toparlamak için örgütlenme çalışmaları yürütmektedir. Düşman karşısında devrimci tutum takınmayan ve durumları şaibeli olanlar yeniden parti saflarına çekilmekte, ileri görevlere getirilmektedir. Kıvılcımlı bu durumu doğru bulmamaktadır. Ş.Hüsnü ile görüşerek kaygılarını dile getirir. Bu görüşmede diğer kadrolarında kendisiyle ilgili kaygıları olduğunu, güvenlik kaygısıyla illegal aparata alınmaması gerekti ğini düşündüklerini öğrenir. Kendisinin de ısrarcı davranmaması üzerine illegal aparatın dışında kalır.

Demokrat Parti’nin hükümet olması, “tek adam döneminin”, kemalist diktatörlüğün bittiği yanılsamaları yaratır. Ama görece ve kısa süreli bir burjuva demokrasisi görüntüsü altında eski baskı ve sömürü günleri devam eder. Ulusal ve uluslararası sömürü alabildi ğine yoğunlaşır. Tabi ki bu devlet baskısının ve zulmünün de yoğunlaşmasını beraberinde getirir. Daha yeni toparlanmaya başlayan TKP, S. Belli’nin parti belgelerini dışarıya çıkarmak isterken yakalanmasıyla, Istanbul İl Komitesi’nin başında bulunan Tevfik Dilmen’in örgütlediği toplantı tutanaklarının bant kayıtlarının da polisin eline geçmesiyle birlikte yeni bir saldırıya uğrar. 1951-52 komünist tevkifatı başlar. “Tek parti dönemi”nin bitmesiyle birlikte kurulan sosyalist partiler de burjuva saldırılarından kurtulamazlar. Ş. Hüsnü’nün önderlik ettiği Emekçi Sosyalist Partisi ile Esat Adil’in önderlik ettiği Sosyalist Parti kapatılır. Yöneticileri tutuklanır. İşte bu koşullarda Hikmet Kıvılcımlı kendi geçmişinden, “Yol”da ortaya koyduğu komünist platformdan uzaklaşmasını sürdürerek Vatan Partisi’ni kurar. (1954) Anti-Emperyalist bir perspektifle “İkinci kurtuluş savaşı” hedefine savrulur. “Anayasa teklifi” ve bir dizi broşür bu dönem yayınlanır. Vatan Partisi 1957 seçimlerine katılır. Mitingler yapar, bildiriler yayınlar, toplantılar örgütler. Yaygın bir propaganda faaliyeti yürütür. Düşman saldırılarına göğüs gerer. Seçim konuşmaları ve yürüttüğü faaliyetlerden rahatsız olan düzen, bu partiyi de kapatır. Yönetici ve üyelerinden 38 kişi 2 yıl tutsak alınır.

Vatan Partisi, Hikmet Kıvılcımlı’nın “Yol”da “legaliteyi istismar” anlayışının bir ürünü, onun siyasal mücadelede somutlanması mıydı? Yol’daki perspektifleri bilen herkesin bu soruya cevabı; Hayır olacaktır.  “Yol”da savunulan; sağlam, özgür bir illegal komünist partinin varlığı koşullarında “legalitenin istismarı”dır. Oysa Vatan Partisi’nin kurulduğu koşullarda ne örgütsel olarak, ne de proğramatik olarak düzen dışı bir komünist partisinin varlığı söz konusu değildir. Var olduğu iddia edilen “TKP” ise hiç bir açıdan adını hak etmeyen bir partidir. “İllegal tanıtım yöntemleri en temiz, en yüksek, en keskin propaganda biçimleridir. Bunda kuşku yok. Fakat bu biçim ve teoride genelliği ve genişliği ne olursa olsun, pratikte dar ve sınırlı kalacağı besbellidir. Dedik, o bir motordur; motorsuz makine işlemez, fakat makine-aygıtsız motor işletmek de, komünizmin taktik yöntemlerini unutmak ya da yarım hatırlamak olur.” (Hikmet Kıvılcımlı, Yol, C. 2, Sf. 491)

Bu bütünsel kavrayış 1954′lerde unutulmuş, gözden kaçırılmış, ya da “yarım hatırlanmış”tır. “Motorsuz” düşman karşısına çıkılmış, tüm fedakarlıklara ve gözü karalıklara rağmen, düzen dışı kalıcı bir “keşif kolu”nun temeli atılamamıştır. Örgütsel tasfiyenin önü kesilememiştır.

Kıvılcımlı’nın bu savrulmasına kaynaklık eden anlayışı ise; 4. Kongre sonrası Komintern’e ve Onbeşler sonrası TKP’ye bakışıyla ilgilidir. Yani bu noktalarda Kıvılcımlı ta başından itibaren yanlış bir yaklaşıma sahiptir. Komüntern’deki II. Enternasyonal çizgisine savrulmayı göremediği ve tek komünist otorite olarak algıladığı için  içbir zaman eleştirel bir yaklaşım içinde olamamıştır. Bunu yapmaya çalışan Nazım ve yoldaşlarının “Troçkist” ilan edilmesine ve partiden ihraç edilmesine de ses çıkarmamış, aksine desteklemiş, onay vermiş ve savunmuştur. TKP’yi eleştirmesine rağmen ondan örgütsel olarak kopmayı ve Komüntern’i karşısına almayı hiç bir zaman düşünmemiştir. Nazım’a da, resmi TKP’nin ve Komüntern’in gözüyle baktığı için, yıldızı hiç barışmamıştır. Oysa her ikisi de, TKP’nin yetiştirdiği, en zor koşullarda komünizm bayrağını yüksekte tutan, sarsılmaz bir inanca sahip, gelecek nesillere büyük bir mücadele deneyimi ve yazılı hazineler bırakan komünist önderlerdir. 1930′lu yıllarda ikisi de tutuklanmıştır. Birbirlerine kelepçeli Babıali’den yokuş yukarı götürülürlerken Kıvılcımlı’nın anlattığına göre, Nazım, bitişik koluyla Kıvılcımlı’nın kolumu havaya kaldırıyor ve “Görsünler, Hikmet. Kelepçe bizi gene birleştirdi. Istediğimiz denli ayrılalım” diye bağırıyor. (Hikmet Kıvılcımlı, Kim Suçlamış, Brejneve Mektup, Sf. 72)

Kıvılcımlı Merkezci Bir konuma Iyice Yerleşiyor
Demokrat Parti hükümetine karşı halk muhalefeti, özellikle de öğrenci ve işçi hareketleri yükselmeye başladığı, sınıf mücadelesi giderek keskinleştiği bir dönemde ordu, 27 Mayıs 1960 Darbesi’yle Hükümeti devirir. Milli Birlik Komitesi yönetime el koyar. Burjuvazinin bu siyasal atağıyla düzen geçici olarak kurtarılmış, muhalif kesimler de bu yolla düzene bağlanmışlardır. Daha geniş kesimleri düzene bağlamak için göstermelik bir “demokratik” ortam yaratılmıştır. Siyasi tutsaklara af çıkarılmış, sosyalist kesimlerin legal örgütlenmesinin önü yeniden açılmıştır. Aftan yararlanan Hikmet Kıvılcımlı hapishaneden çıkar çıkmaz 27 Mayıs ve Yön hareketinin eleştirisine girişir. Kırşehir hapishanesinde yazdığı “Tarih-Devrim-Sosyalizm”, isimli kitabını yayınlar. Canlanan politik ortamı ve hareketlenen öğrenci-işçi hareketlerini gözeterek yazılar yazar, seminerler verir. Etkileyebildiği kesimleri legal Türkiye İşçi Partisi’nde örgütlenmeye yönlendirir. Kendisi de bu partiye üye olmak ister. Ama parti yönetimi “kapatılırız” gerekçesiyle bu isteği geri çevirir. Vatan Partisi’yle birlikte girdiği legalist-tasfiyeci çizgiyi ne yazık ki Kıvılcımlı bu dönemde de sürdürür. Daha kötüsü “Yol”da “Anti-emperyalizm=kapitalizm savunuculuğu” anlayışını terk ederek, “Ikinci Kuvayi Milliyetçilik” çizgisine geriler. M. Suphi ve N. Hikmet’in M. Kemal’e mektup yazması ‘geleneği’ni sürdürmek istercesine “Milli Birlik Komitesi”ne mektup yazarak kendi programı doğrultusunda nasihat eder.

TİP içinde ideolojik-politik tartışmalar giderek hızlanmaktadır. Parti, cephe, Türkiye’nin düzeni, ulusal sorun, gençlik, ordu vb. sorunlar gündemdedir. Kıvılcımlı bu konularda görüş oluşturup kamuoyuna ulaştırmaya çalışır. 1967′de Sosyalist isimli gazetenin yayınına başlar. Bir taraftan da demokratik kitle örgütleri ve sendikal örgütlenmeyle ilgilenir. “İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği” ve “Yapı Işçileri Sendikası” bu dönem örgütlenir.

Sınıf mücadelesi yükselmeye devam etmektedir. 1970′te 15-16 Haziran’da İstanbul ve İzmit’te işçi sınıfı ayaklanır. Proletarya bu ayaklanmayla dosta da, düşmana da gücünü gösterir. Mevcut siyasal-örgütsel yapılar işçi sınıfına önderlik edememişler, kendiliğinden patlayan işçi ayaklanması, sendika bürokratlarının ihaneti sonucunda burjuvazi tarafından zorla bastırılmıştır.

Her kesimin çözüm ve önderlik arayışına girdiği bu dönemde, kansere yakalanmış olmasına aldırmadan, sürece müdahale etmek üzere yoğun bir mücadeleye girişen, treni kaçırmak istemeyen Kıvılcımlı görüşlerini kamuoyuna sunar. “Oportünizm Nedir?”, “Halk Savaşının Planları”, “Devrim Zorlaması” isimli kitaplarını yayınlar. Diğer sol siyasal akımlarla ayrım çizgilerini çeken Kıvılcımlı, “Anarşi Yok, Büyük Derleniş!” broşürüyle “Proletarya Partisinin Reorganizasyonu” çağrısı yapar. Kıvılcımlı’nın, bu hummalı çalışma ve yayın faaliyeti sırasında “Yol”u gün ışığına çıkartmaması düşündürücüdür. Bu durum, görüşlerinin farklılaşmasıyla, mücadelesinin “birinci dönemi” olarak adlandırdığımız dönemdeki görüşlerine sahip çıkamamasıyla ilgili bir sonuçtur.

Sosyalist gazetesi yeniden yayına başlar. “Bugünkü Türkiye Ekonomi Politikası”, “Bunalım Patlıyor”, “Bunalımın Kökü” gibi yazılar, “Halk Savaşının Planları” kitabından bölümler yayınlanır. “Başsız Develiğimiz” seri yazısı, “Sosyalistlerin Birinci Görevi”, “Işçi Sınıfının Tarihsel Görevi”, “Proletarya Partisi Nedir?”yazılarıyla “Proletarya Partisinin Reorganizasyonu” yönünde görüşler ileri sürer. “Durum Yargılaması”nda “yer üstü”nde beş siyasal eğilimden bahseder. Bunlardan TİP ve Maoculuğu ihanet batağında görür. Gençliğin “çete yaratıcılığı”na, AL-Aydınlık’ın ise “Parti Yapıcılığı”na yöneldiğini tespit ederek eleştirir. Kıvılcımlı’ya göre ise, asıl ihtiyaç “Parti’nin Reorganizasyonu”dur.

Bu tartışma ve değerlendirmeler sürerken 12 Mart 1971 Darbesi gerçekleşir. Kıvılcımlı bu sırada İzmir’dedir. Darbeyi; “Ordu Kılıcını Attı” diye değerlendirir.

Sosyalist gazetesinde bundan sonra “finaskapitalin iki kanadı (asker sivil) arasındaki çatlaklardan yararlanarak çelişkileri derinleştirici yazılar” yazmaya başlar. Bunlardan biri de “Tek Çıkar yol: İşçi sınıfının Minimal Programıdır.”yazısıdır. Kıvılcımlı, darbe karşısında “Yol”da eleştirdiği kuyrukçuluk siyasetini sürdürür. “Asgarı” programı, aşamacılığı benimser. “Yol” platformunu ortaya koyan bir komünist için bu durum, bir geri düşüş, sağa savruluş demektir.

26 Nisan’da sıkıyönetim ilan edilir. Kıvılcımlı Mayıs sonlarında iki arkadaşıyla birlikte Türkiye’den kaçar. Önce Kıbrıs’a, oradan Lübnan’a, oradan da Suriye’ye gider. Suriye’den de “sosyalist ülkelere” gitmeye çalışır. Bu yöndeki girişimlerinden sonuç alamayınca Suriye’den Sofya’ya gider. SSCB’ye gitmek istediği halde Temmuz’da önce Doğu Berlin’e, sonra da Batı Berlin’e götürülür. Kıvılcımlı bir arkadaşıyla Paris’e, oradan da Yugoslavya’ya geçer. Burada tedavi görür. Üç kere ameliyat olur. Öldürücü bir hastalıkla boğuştuğunun farkındadır. Yine de kendini salmaz. Sayılı günlerini en iyi ve verimli geçirmek, geride kalanlara bir şeyler bırakmak için uğraşarak geçirir. “Günlük Anılar”ını yazar. Bu anılarında hala “sosyalist” sandığı SSCB’ye sokulmamasının, TKP’den “tard” edildiğini öğrenmesinin verdiği acıyı anlatır. Dönemin SBKP Birinci Sekreteri Brejnev’e bir mektup yazarak bu acısını dile getirir. “Ben yetmiş yaşındayım ve elli yıldır Marksizm Leninizm sancağı altında dövüşüyorum. …Sofya’da Türk Komünist Partisi’nin beni kendi kanunlarının dışına atmış olduğu haber verildi.” (Kim Suçlamış, Brejnev’e Mektup)

Uzun hapislik yıllarında mücadelenin enternasyonalist boyutunu yeterince değerlendiremeyen, tüm komünistler ve komünist özneler gibi; Kıvılcımlı da, Komünist Enternasyonal’deki değişimi, II. Enternasyonal çizgisine gerilemeyi gözden kaçırmıştır. Lenin sonrasında da Komüntern’i tartışmasız bir politik-örgütsel otorite, dünya devrim partisi olarak görmesi, TKP’nin ve Türkiye’nin sorunları üzerinde ve bunlar Türkiye’ye özgüymüş gibi yoğunlaşmasına yol açmıştır. Buna kendisini öylesine kaptırmıştır ki son günlerinde, kendisine SSCB’ye sığınma hakkı verilmeyişinin salt TKP’nin, hatta bazı TKP’lilerin marifeti olduğuna inanmaktadır. Brejnev’e yazdığı mektup bunu göstermektedir. Onun en büyük zaafı “Yol”dan çıkan TKP, SBKP ve Komünist Enternasyonal’den örgütsel-politik kopuşu gerçekleştirememesidir. Bir komünist için devrimci enternasyonalist bir partiye bağlılık ne denli olumlu ve onur verici bir durumsa, sosyal şovenizme-oportünizme savrulmuş bir partiye bağlılıkta o denli yanlış ve zaaflı bir durumdur. Lenin’in ve Bolşevik Parti’nin II. Enternasyonal’den kopuşu bu ince çizgide gerçekleşmiştir. Bolşevikler proleter Ekim devrimine yürürken, II. Enternasyonal partileri de kendi burjuvalarının kuyruğuna takılmışlardı. Günü geldiğinde III. Enternasyonal’den kopamamak ve alternatifini yaratamamak salt Hikmet Kıvılcımlı’nın değil, geçmişin tüm komünist kadro ve öznelerinin ortak politik-örgütsel zaafıdır.

Kıvılcımlı “sosyalist” sandığı SSCB’ye sokulmamasının ve TKP’den “tard” edilmesinin acıları içinde 11 Ekim 1971′de Yugoslavya’nın başkenti Belgrad’da, yaşamı boyunca yılmaz bir kararlılıkla ve sarsılmaz bir inançla sürdürdüğü komünizm kavgasına veda eder.

Son söz yerine;
Türkiye’de ve dünyada tarihi, siyasi değerleri ve kişileri yaşatma, yüceltme adı altında onları, ya yerin dibine batırma, ya da azizleştirme günümüzde en moda tutumlardır. Özellikle de geçmişte sınıf mücadelesinin ön saflarında savaşmış, ölmüş veya düşmanca katledilmiş önderler söz konusu olduğunda bu hataya düşülmektedir. Burjuvazinin ve düzen yardakçılarının da tarihe ve devrimci mücadeleye mal olmuş bu önderler hakkında ortalığı toza dumana boğması sonucunda anma ve yüceltme adı altında bu önderler, mücadeleden, siyasal-örgütsel kimliklerinden koparılmakta, zararsız, yetenekli, romantik, şair, ünlü, doktor vb. özellikleriyle yad edilmektedirler. Bir devrimci öndere yapılabilecek en büyük kötülük onu örgütsel ve siyasal kimliğinden ve mücadelesinden soyutlamaktır. Farklı (mesleki, edebi, sanatsal) özellikleriyle anmaktır. Komünist Hikmet Kıvılcımlı da bu yanlış anmalara konu olan, devrimci mücadeleye yaşamını adamış önderlerdendir. O’nun takipçisi olduğunu söyleyenler bile Kıvılcımlı’nın TKP’li ve komünist kimliğini değil, doktorluğunu öne çıkarmaktadırlar. Hâlbuki Kıvılcımlı yazdığı eserlerde ve yazılarda Dr. (doktor) ön takısını kullanmamaktadır. O komünist kimliği ile anılmayı hak etmiş bir önder olmasına rağmen O’na bu çok görülmektedir. Bu sakat yaklaşım O’nun takipçisi olduğunu iddia eden devrimci grupların da “doktorcu” diye anılmasına yol açmaktadır.

Hikmet Kıvılcımlı’nın birbirinden farklı 2 döneminin varlığı ve bu dönemler arasındaki farklılıkları yok sayan bir bakış açısı beraberinde savrulmalar yaratmıştır. Takipçisi olduğunu iddia eden, ideolojik olarak birbirinden oldukça uzak “örgüt”lerin çokluğu bu nedenledir. SODAP’tan TOP’e SYKP’nin bileşenlerinden HKP’ye kadar uzanan bir takipçi iddiası mevcuttur.

Hikmet Kıvılcımlı doğruları ve yanlışlarıyla yaşamını komünizm mücadelesine adamış bir komünisttir. Türkiye İşçi Sınıfının ilk örgütlü Müfrezesi TKP saflarında kavgaya atılmış, pratik mücadelesinin deneyimlerini ve ideolejik-teorik birikimlerini kendisinden sonraki komünistlere aktarmak için canla başla savaşmış, büyük emek harcamış bir kadrodur. Bu emeği değerlendirmek, sahip çıkmak ve aşmak parti yürüyüşünü sürdüren komünistlerin görevidir. Geçmişe gerçekten sahip çıkmanın, “köklerimize” gerçekten bağlanmanın göstergelerinden biri de, Komünist Hikmet Kıvılcımlı’nın bize bıraktığı “Yol”a enternasyonalist bir boyut katarak bağlanmayı bilmektir.

Kıvılcımlı’nın mücadele yaşamındaki iki dönemini (1920-1937 / 1937-1971) birbirine karıştırmadan, değerlendirmek, öğrenmek ve zenginleştirerek tarihsel bir görevdir!
fraksiyon.org

Hiç yorum yok: